Jesus Christ Superstar Rock Operası’nın sonunda sistem İsa’yı yalnızca çarmıha germekle kalmaz. Onu önce tehditten kahramana, sonra kahramandan ikona en sonunda da düzenin bir başka sessiz kurbanına dönüştürür. İzzet Eti yazısında iki bin yıllık güncel hikâyeyi sonu hüzünlü biten bir bakış açısıyla anlatıyor.
Bu yazıyı bir Rock Operayı anlatmak için yazmıyorum; çünkü müziğe ilgi duyan herkes hangi eserden bahsettiğimi zaten biliyor. Ben, o müziği ilk kez duyduğum anın ve o an bana hissettirdiklerinin peşinden gitmek istiyorum.
İlk kez oldukça hırpalanmış bir video kaset kaydından izlemiştim Jesus Christ Superstar’ı. Sonrasında daha iyi versiyonlarını da izleme fırsatı buldum. Geçenlerde tekrar seyrettiğimde bir kez daha, hafızamda, “gürültüyle başlayan fakat sessizlikle biten hüzünlü bir hikâye” olarak yer ettiğini fark ettim.
Bazı eserlerin üretim aşamasından başlayıp nihai tüketiciye ulaşana dek bir şeyleri anlatma amacı taşıdığına inanırım. Fakat bu anlatı bazen yeterli gelmez. Zaman zaman hikâyenin içine karışmak, bizzat yaşamak ya da öyleymiş gibi yapmak gerekir. Böyle olunca, perde açıldığında sahnede veya ekranda gördüğümüz şey bir dekor olmaktan çıkar; hissedilebilen bir şeye dönüşür ve bir çağın vicdanını temsil eder. Benim Jesus Christ Superstar’da hissettiğim “şey” tam olarak budur.
İlk gitar akoruyla birlikte kutsal metinlerin sessiz sayfaları kapanır ve yerini elektro gitarların uğultusuna bırakır. O andan itibaren bildiğimiz İncil anlatısı başka bir dile evrilir; vahiy susmaz ama ona elektro gitarlar eşlik eder ve kelimeleri artık Rock söyler.
1970 yılında Andrew Lloyd Webber ile Tim Rice‘ın yarattığı bu Rock Opera, Hristiyanlığın merkezinde yer alan İsa’nın son günlerini sahneye taşımakla kalmaz; izleyenleri bildikleri bu olaylara yeniden bakmaya davet eder. Çünkü Rock Operanın içindeki, tam karşımızda duran İsa, ulaşılmaz bir kutsallığı değil; yorgun ve yıpranmış bir insanı betimler. Omuzlarında sadece kendi çarmıhını değil, insanların kendisine yüklediği anlamların da ağırlığını da taşır. Kalabalık onu yükseltirken aslında yavaş yavaş yalnızlaştırır.
İlk bakışta bu bir inanç hikâyesi gibi görünür. Oysa eser ilerledikçe farkına varırız ki anlatılan şey bir peygamberin son günleri değildir. Asıl anlatılan, insanların umutla kurduğu ilişkinin ne kadar kırılgan olduğudur.
İsa’nın etrafında toplananlar, havariler ve inananlar tarihin güçlüleri değildir. Vergilerin altında ezilenler, balıkçılar, gündelik emekçiler, hastalar, toplumun dışına itilmiş gerçek insanlardır… Roma İmparatorluğu’nun görkemli düzeninin gölgesinde yaşayan bu insanlar, geleceklerinden emin değildir. Bugünün diliyle konuşacak olursak, onların yaşamı sürekli bir belirsizliğin içindedir. Bu yüzden İsa’nın sözleri onlar için yalnızca manevi bir teselli değil, başka bir dünyanın mümkün olabileceğine dair güçlü bir inançtır.
İşte hikâye burada politikleşmeye başlar.
Umut tek başına duygusal bir mesele değildir. Daha da önemlisi, iktidarlar için umut, örgütlenme ihtimali demektir.
Roma’nın İsa ve çevresine bakışı gittikçe daha da sertleşir; çünkü İsa’nın etrafındaki kalabalıklar büyümektedir. Bu yüzden sahnede yalnızca dinî bir çatışma izlemeyiz; izlediğimiz şey, düzen ile değişim arasındaki kadim ve asla uzlaşmayacak olan derin ve temel çelişkidir.
Bu hikâyenin en sarsıcı sesi ise belki de İsa değildir. Bence hem eserde hem de tarihsel süreçte en çarpıcı karakterlerden biri Judas Iscariot’tur. karakterdir. Yüzyıllardır ihanetin adı hâline gelmiş bu karakter, Jesus Christ Superstar‘da bambaşka bir derinlik kazanır. Judas kötülükten beslenen biri değildir. Aksine, yaklaşan felaketi herkesten önce gören kişidir. Kalabalığın coşkusunun, düşüncenin önüne geçtiğini hisseder. İnsanların İsa’yı anlamaktan çok ona tapmaya başladığını görür. Hareket büyümektedir ama yönünü kaybetmektedir.
Judas’ın korkusu budur. Roma’nın kılıcı yalnızca silahlı isyanlardan değil, kontrol edemediği umutlardan da korkar. Belki de Judas’ın trajedisi, ihanet etmek zorunda kalması değil; hangi yolu seçerse seçsin kaybedeceğini bilmesidir. Bu yüzden onun hikâyesi bir kötülüğün değil, trajik bir çıkmazın hikâyesidir.
Rock Operanın en büyük başarısı da burada ortaya çıkar: Karakterlerini siyah ve beyaz arasında sıkıştırmaz. Herkes haklıdır, herkes yanılır. Herkes biraz kurban, herkes biraz faildir.
Müzikal ilerledikçe sahnede başka bir karakter daha görünür: Kalabalık.
İlk anda hayranlıkla bağıran aynı insanlar, kısa süre sonra öfke çığlıkları atmaya başlar. Alkış ile linç arasındaki mesafenin ne kadar kısa olduğunu gösterir bu dönüşüm. Bugün sosyal medyada bir gecede kahraman ilan edilen insanların ertesi gün aynı hızla hedefe konmasını izlediğimizde, bu sahneler artık gözümüze tarihsel görünmez. Çünkü kitle, kendi başına iyi ya da kötü değildir. Örgütlü bir bilinçten yoksun kaldığında en kolay yönlendirilen güçlerden birisi hâline gelir. İsa’nın trajedisi çarmıhta başlamaz; onu önce göklere çıkaran, sonra yere atan aynı kalabalığın içinde başlar.
Bu noktada Roma’nın temsilcisi Pontius Pilate sahneye çıkar. Çoğu anlatıda kötücül bir yönetici olarak hatırlansa da bu eserde daha ürkütücü bir karaktere dönüşür. Çünkü nefret ettiği için değil, düzeni korumak için hareket eder. Onun dili kişisel öfkenin değil, devlet aklının dilidir.
Devlet çoğu zaman sevgiyi ya da nefreti değil, istikrarı önemser. Tehlike olarak görülen her hareket, haklı olup olmadığına bakılmaksızın bastırılır. Roma’nın mantığı ile modern devletlerin güvenlik refleksi arasındaki benzerlik burada gözler önüne serilir.
Ve sonra final yaklaşır. Rock tarihinin en çarpıcı parçalarından biri yükselir: “Superstar.“
İlk bakışta alaycı görünen bu şarkı, aslında eserin en keskin eleştirisini taşır. Çünkü artık İsa bir insan değildir; bir imgedir, bir simgedir, bir markadır.

Belki de modern çağın en büyük trajedisi de budur. Sistem, kendisine karşı çıkan her şeyi yok etmek zorunda değildir; bazen onu dönüştürmesi yeterlidir. Devrimci figürler posterlere dönüşür. İsyan reklam estetiği kazanır. Punk moda olur. Direniş sloganları tişörtlerin üzerine basılır. Bir zamanlar düzeni sarsan imgeler, sonunda düzenin vitrinini süslemeye başlar.
“Superstar” işte bu dönüşümün şarkısıdır. İsa’nın yıldızlaşması, onun politik ve insani ağırlığının hafiflemesi anlamına gelir. Geride insan değil, ikon kalır. Ve belki de eserin en dokunaklı yanı budur.
Bütün bu yolculuk boyunca çığlıklar, korolar, gitar soloları ve alkışlar birbirine karışır. Sonunda mutlak sessizlik kalır. Çünkü çarmıha gerilen yalnızca bir beden değil, insanlığın umutla kurduğu ilişkinin kırılganlığıdır.
Jesus Christ Superstar, bu yüzden başarılı bir Rock Operadan ibaret değildir. Her çağda yeniden sahnelenen bir hikâyedir. Kitlelerin umut aradığı, iktidarların bu umuttan korktuğu, kahramanların ikonlara dönüştürüldüğü her dönemde yeniden anlam kazanan büyük bir anlatıdır…
Belki de bu yüzden perde kapandığında kulakta kalan son şey müzik değildir.
Sanırım soruyu sormanın tam da zamanıdır…
Bir insanı gerçekten kim öldürür?
Onu çarmıha gerenler mi?
Yoksa önce göğe yükseltip sonra unutmaya hazır olan kalabalık mı?




