Bir müzisyenin yıllar önce kaydettiği gitar partilerinin, kendisi artık sahnede değilken konserlerde kullanılmaya devam edilmesi hangi hukuki soruları doğurur? Sedef Erken, icracı hakları, sözleşmeler, kullanım izni ve dinleyiciye sunulan performansın niteliği üzerinden, sahnede duyduğumuz kaydın hukuki sınırlarını anlatıyor.
Sahnede Duyduğumuz Gitarı Kim Çalıyor?
Geçtiğimiz günlerde Türkiye’nin tanınmış gitaristlerinden biri sosyal medyada ilginç bir soru sordu. Bu yazının temel meselesi konunun magazin tarafı değil, dolayısıyla isimlerden çok konuya odaklanacağım ve “öyle miymiş değil miymiş” kısmına girmeyeceğim.
Ama işin asıl ilgi duyduğum somut bir kısmı var. Gitarist yıllar önce birlikte çalıştığı grubun, kendisinin o dönem kaydettiği gitar kayıtlarını bugün hâlâ konserlerinde altyapı olarak kullandığını söylüyor ve soruyor: Bu etik mi?
İlk bakışta mesele gerçekten de yalnızca bir etik tartışması gibi görünebilir. Yıllardır birlikte çalışmıyorlar ama o gitarist sahnede değilken de gitarı hâlâ sahnede. Peki böyle bir durumda telif hukuku ne diyor? Müzisyenlerin icracı olarak hakları, kendileri gruptan ayrılsa da geride kalır mı yoksa gidişiyle birlikte sona erer mi? Ve o gitarı sahnede duyan dinleyicinin bu denklemde bir yeri var mı?
Müzisyen gider, kayıt kalır mı?
Öncelikle, müzik endüstrisinde bir eserin, bir ses kaydının veya bir sahne icrasının aynı şey olmadığını hatırlamak gerekiyor.
Şarkının bestecisi ve söz yazarı başka kişiler olabilir. Kaydın yapımcısı başka biri olabilir. Gitarı çalan müzisyen ise o eser üzerinde eser sahipliği anlamında hiçbir hakka sahip olmayabilir. Buna karşılık, yasal anlamda gerçekleştirdiği icra nedeniyle icracı sanatçı olarak ayrı bir hukuki konuma sahiptir.

Dolayısıyla “şarkı benim” demek, otomatik olarak “o şarkı için kaydedilmiş her icrayı istediğim her yerde kullanabilirim” anlamına gelmez. Yasa, icracıların haklarını sadece yapımcı, organizatör ya da başka üçüncü kişilere karşı değil, birlikte çalıştıkları müzisyen ve gruplar karşısında da koruma altına alır.
Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu bakımından icracı sanatçılar, eser sahiplerinden farklı olarak bağlantılı hak sahipleri arasında yer alırlar. Bir gitaristin kaydedilmiş performansı da şartlarına göre bu korumanın konusudur. Fakat işin incelikli kısmı bundan sonra başlar. Çünkü bir müzisyen stüdyoya girip gitar partisyonunu kaydettiğinde, o kayıt üzerinde hangi kullanım haklarını kime bıraktığı, hangi sözleşmeleri imzaladığı, kaydın albüm, dijital yayın, radyo-televizyon, konser veya başka ticari kullanımlar için nasıl değerlendirilebileceği ayrı bir meseledir.
Bir stüdyo kaydının yayımlanmasına izin vermek, o kaydın yıllar sonra müzisyenin bulunmadığı konserlerde playback/backing track olarak kullanılmasına da izin vermek anlamına gelir mi? Cevap her olayda otomatik olarak “evet” ya da “hayır” olamaz. Burada belirleyici olan tarafların bu konuda ne şekilde anlaşmış olduğu. Elimizde bir sözleşme yoksa bunu nasıl belirleyeceğiz?
Temel kural olarak elde bir sözleşme ya da devir belgesi yoksa bu haklar devredilmemiş demektir. Çünkü telif hukukunda hak devirleri yazılı olarak yapılmadıkça geçerli olmaz. Bu durumda tüm haklar hâlâ gitariste aittir ve izinsiz kullanılmış demektir.
Özetle, aslında ister sahnede ister stüdyoda çalınmış olsun, icralar icracıdan izin alınmadan kullanılamaz. İcracının daha önce buna itiraz etmemiş olması bile bu gerçeği değiştirmez.
Elde bir belge bulunduğunda dahi o iznin nasıl alındığı ayrı bir tartışma konusu; çünkü stüdyoda kayıt esnasında alelacele imzalanan muvafakatnameler ya da sanatçının o metinde ne yazdığını teknik olarak anlayıp anlamadığı gibi pek çok detay var.
Bir müzisyen bir albüm kaydında yer almış olabilir. Kaydın çoğaltılması, yayımlanması ve çeşitli mecralarda kullanılması konusunda gerekli izinler alınmış da olabilir. Ama yıllar sonra grup sahneye çıktığında, eski gitaristin kaydını canlı gitarın yerine veya canlı icranın bir parçası olarak kullanıyorsa, artık farklı bir kullanım biçimiyle karşı karşıya olduğumuzu da tartışmak zorunlu.
Çünkü burada dinleyiciye sunulan yalnızca geçmişte yayımlanmış bir kayıt değil. O kayıt, yeni bir canlı gösterinin bileşeni hâline getirilmiş. Diyelim konser de ayrıca kayda alındı; bu durumda kayıt yeni bir ticari meta içinde bir kez daha satışa da sunulacak demektir.
“Parasını aldı, çaldı, bitti” denebilir mi?
Müzik sektöründe sık rastlanan yaklaşım budur. Müzisyen stüdyoya gelir, partisyonunu çalar, ücretini alır ve gider. Böyle bakıldığında kaydın bundan sonraki kaderinin onu ilgilendirmediği düşünülebilir. Fakat telif hukuku tam da işler bu kadar basit olmadığı için var.
Bir hizmetin ücretinin ödenmiş olması ile hakların kapsamının belirlenmesi aynı şey değil. Burada işler gitaristin grubun ortağı mı, çalışanı mı, bağımsız bir müzisyen mi, session musician mı olduğu, kaydın hangi amaçla gerçekleştirildiği ve taraflar arasındaki sözleşmenin içeriğine göre tamamen değişebilir.
Bu nedenle mali haklar bakımından, somut olayı ve sözleşmeleri görmeden “kesinlikle hukuka aykırıdır” demek ne kadar yanlışsa, “kayıt grubundur, istediği gibi kullanır” demek de o kadar zordur.
Peki etik mi?
Hukuk bazen bir davranışın yapılmasına izin verebilir, hatta elinizde, içeriği tam bilinmese de imza atılmış bir belge bile bulunabilir. Etik ise başka bir boyut.
Bir grubun ya da sanatçının sahne şovu ya da müzikal kimliğinin oluşmasında yıllarca rol oynamış bir gitaristin karakteristik ve özgün icrasını, o kişi artık grubun üyesi değilken konserlerde kullanmaya devam etmek bana göre en azından açıklama gerektiren bir durum. Burada sahnede önde olan sanatçının değil, altyapıyı tasarlayan kişilerin de sorumluluğu söz konusu.
Çünkü seyirci açısından da bir temsil meselesi var. Sahnede duyduğunuz gitarın sahnedeki gitarist tarafından çalındığını düşünüyorsunuz ama aslında yıllar önce başka bir müzisyen tarafından kaydedilmiş bir performansı dinliyorsunuz. Bu durumda artık tartışmanın üçüncü bir tarafı daha ortaya çıkıyor: Dinleyici…

Playback, backing track, sample ve önceden kaydedilmiş partisyonlar günümüz konser endüstrisinin olağan araçları. Bunların kullanılması başlı başına etik dışı değil. Fakat burada mali haklardan ayrı bir başlık daha var: İcracının manevi hakları.
Yasada düzenlenen manevi hakların en başında icrasının kendi adıyla tanıtılmasını isteme hakkı geliyor ve bu hak, ücreti ödenmiş, kullanım izni verilmiş olsa bile ortadan kalkmıyor. Bir icrayı nerede ne şekilde kullanırsanız kullanın, kime ait olduğunu belirtmek yasal zorunluluk.
Özetle yıllar önce kaydedilmiş bir gitar partisi bugün sahnede duyuluyorsa, o icranın kime ait olduğunu söylemek nezaketin değil, hukukun konusu.
Dijital çağın eski ama büyüyen sorusu
Aslında bu küçük gitar tartışması önümüzdeki yıllarda çok daha büyük biçimde karşımıza çıkacak bir meselenin habercisi.
Bugün eski gitar kaydını konuşuyoruz. Yarın ölmüş bir sanatçının sesi yapay zekâyla yeni şarkılarda kullanılacak. Bir oyuncunun yıllar önce kaydedilmiş görüntüsü dijital olarak yeni yapımlara yerleştirilecek. Bir sanatçının sesi klonlanacak. Bir müzisyenin birkaç saniyelik icrası sonsuz sayıda yeni performansın hammaddesine dönüşebilecek. Teknoloji insanı performansından ayırma konusunda tarihte hiç sahip olmadığımız kadar büyük bir imkân sunuyor.
Hukukun önündeki sorular da giderek değişiyor. Bir performansı bir kez kaydetmiş olmak, o performansın sonsuza kadar sizden bağımsız yaşayabileceği anlamına gelir mi?
Belki de gitaristin “Bu etik mi?” sorusunun önemi tam da burada. Çünkü bazen küçücük bir sektör tartışması geleceğin hukukunun kapısını aralar. Bugün yapılabilecek olan ise işleri “ayarlarız abi, sıkıntı yok” metoduyla değil, iş gibi yapmak, hukuku ve sözleşmeleri önemsemek ve sahnede duyulan icranın kime ait olduğunu mutlaka belirtmek.

