Ağustos ayında da Rock/Metal dünyasında uzun araların ardından gelen geri dönüşler, usta müzisyenlerin yeni çalışmaları, güçlü canlı kayıtlar ve genç kuşaktan dikkat çekici albümler bir araya geldi. Blues’dan Progressive Rock’a, Heavy Metal’den Alternative Rock’a uzanan geniş seçkide hem tanıdık isimler hem de keşfedilmeyi bekleyen çalışmalar öne çıktı. İşte ağustos ayının Stüdyoİmge radarına takılan albümleri.
Bu ay raporumuz uzun, o yüzden önce bir Ağustos ayında çıkan albümler listesi:
- MARILYN MANSON – One Assassination Under God – Chapter 2
- HOLLYWOOD VAMPIRES – At Montreux Caz Festival
- IRONFLAME – Worlds to Conquer
- BRANDON FLOWERS – Thrasher
- KEB’ MO’ – The Breakdown ⭐⭐⭐
- BERNIE MARSDEN – Stage ⭐⭐⭐
- DARK FUNERAL – A Beast to Praise
- PATTERN-SEEKING ANIMALS – Grimalkin ⭐⭐⭐
- GHOST HOUNDS – Justified
- JOANNA CONNOR– Live on 11/11 ⭐⭐⭐
- WEEZER– Weezer (Gold Album) ⭐⭐⭐
- INTERPOL – This Mirror Weighs a Ton
- RUSSIAN CIRCLES – Nine
- TURNSTILE – Never Enough: Versions
- ALLAH-LAS – Sirenas ⭐⭐⭐
- HÉLÈNE SÉGARA – Hélène Ségara & Friends
- STEVE CROPPER & THE MIDNIGHT HOUR – Watching the Tide ⭐⭐⭐
- DANIELLE NICOLE – Fireflies ⭐⭐⭐
- ANGELO DEBARRE-ADRIEN MOIGNARD-WILLIAM BRUNARD – Django Celebration #03
- RUTHIE FOSTER – Just Say Yes ⭐⭐⭐
- DINOSAUR JR. – There Near ⭐⭐⭐
- FLOTSAM AND JETSAM – Rats in the Temple
- KAMELOT – Dark Asylum ⭐⭐⭐
- TRIOSPHERE – Oceans Above, Stars Below ⭐⭐⭐
- ALABAMA SHAKES – I Must Be Dreaming ⭐⭐⭐
- MASTODON – Marrow Deep ⭐⭐⭐
- PHILIPPE MOURATOGLOU – Arcane 17
Doğrudan Eylül ayında çıkacak albümlere göz atmak istiyorsanız buraya tıklayın.
AĞUSTOS AYINDA ÇIKAN ALBÜMLER
MARILYN MANSON – One Assassination Under God – Chapter 2

14 Ağustos 2026 · Nuclear Blast · 13. stüdyo albümü · 9 parça · 43 dakika.
Industrial Rock/Industrial Metal/Gothic Rock
Manson ve Tyler Bates albümün bütün şarkılarının yazarları; Bates aynı zamanda ortak yapımcı. Resmî parça listesi Unalive, Don’t Answer the Door, Front Toward Enemy, All the Vilest Things, None of the Suns, Lucifer’s Teardrop, The Arsonist, Exit Wound, Enantiomorph.
Marilyn Manson’ın 2024’te başlayan geri dönüşünün ikinci perdesi One Assassination Under God – Chapter 2, ilk bölümün bıraktığı kişisel hesaplaşmayı daha karanlık ve bütünlüklü bir ses dünyasına taşıyor. Manson’ın uzun süredir birlikte çalıştığı gitarist, besteci ve film müziği yapımcısı Tyler Bates’le ortaklığı burada da albümün temelini oluşturuyor. Dokuz parçalık çalışma, metal gitarları endüstriyel ritimlerle birleştirirken gotik Rock’ın puslu atmosferine önceki bölümden daha fazla alan açıyor. Bu nedenle albümü Manson’ın 1990’lardaki saldırganlığını yeniden üretme girişiminden çok, geçmişinin farklı dönemlerini bugünkü sesiyle bir araya getiren bir geç dönem çalışması olarak okumak daha doğru görünüyor.
Açılıştaki Unalive daha ilk dakikalarda albümün teatral ve kasvetli karakterini belirlerken, Don’t Answer the Door industrial metal tarafını öne çıkarıyor. Önceden single olarak yayımlanan Front Toward Enemy ise gitarların sertleştiği, ritmin doğrudan saldırıya geçtiği albümün en agresif anlarından biri. Buna karşılık None of the Suns ve Lucifer’s Teardrop daha ağır, melankolik ve gotik bir alan açıyor. Albümün sonlarına doğru gelen Exit Wound, Bates ile Manson’ın metal gitar, elektronik ritim ve karanlık melodiyi birleştiren prodüksiyon anlayışını belki de en kolay kavranabilir biçimde özetliyor. Altı dakikayı aşan Enantiomorph ise albümü gösterişli bir patlamayla değil, rahatsız edici ve ağır bir kapanışla tamamlıyor.

Yabancı basındaki değerlendirmelerin ilginç tarafı, Chapter 2’nin “eski Manson geri döndü” kolaycılığına pek izin vermemesi. Fransız MetalZone, Front Toward Enemy ve Exit Wound gibi single’ların çok daha saldırgan bir albüm beklentisi yarattığını, oysa bütünün beklenenden daha gotik ve gölgeli olduğunu belirtiyor. Alman SaitenKult ise Holy Wood sonrasındaki en güçlü Manson çalışmalarından biri olarak gördüğü albümde özellikle vokallerin miksini, karanlık atmosferi ve gothic/industrial/alternative metal unsurlarının bütünlüğünü öne çıkarıyor. Sputnikmusic’in değerlendirmesi biraz daha ölçülü: ilk bölüm kadar çeşitli veya çabuk etkileyici olmadığını, buna karşılık iki albümlük hikâyeyi tutarlı biçimde sonuçlandırdığını düşünüyor.
Manson’ın sözlerinde de eski toplumsal provokatörden ziyade kendi mitolojisini, düşüşünü, düşmanlarını ve yeniden ayağa kalkışını anlatan bir figür ağır basıyor. Bu durum albümün hem güçlü hem tartışmalı tarafı: kişisel hesaplaşma zaman zaman müziğin önüne geçebiliyor. Buna karşılık Tyler Bates’in sinematik yaklaşımı, Manson’ın yaş aldıkça daha pürüzlü hale gelen baritonunu kusur olarak gizlemek yerine atmosferin bir parçasına dönüştürüyor. One Assassination Under God – Chapter 2 bu nedenle yeni bir Antichrist Superstar değil; Manson’ın eski şok-Rock formülünü tekrar etmek yerine, elindeki karanlık estetiği daha kontrollü, ağır ve olgun bir üretime dönüştürdüğü bir albüm.
HOLLYWOOD VAMPIRES – At Montreux Caz Festival
14 Ağustos 2026 · earMUSIC · Canlı albüm · 19 parça · 90 dakika
Hard Rock

Hollywood Vampires’ın At Montreux Caz Festival albümü yeni bir konserin değil, grubun 2018’de İsviçre’nin köklü Montreux Caz Festival sahnesinde verdiği konserin sekiz yıl sonra yayımlanan kaydı. Alice Cooper, Aerosmith gitaristi Joe Perry, Johnny Depp ve Tommy Henriksen’in öncülüğündeki topluluğa o gece bas gitarda Chris Wyse, davulda Glen Sobel ve klavyede Buck Johnson eşlik ediyor. 19 parçalık kayıt, Hollywood Vampires’ın iki ayrı kimliğini yan yana getiriyor: grubun kendi şarkıları ile onları bir araya getiren asıl fikir, yani Rock tarihinin kaybedilmiş kahramanlarına duyulan saygı.
Konser I Want My Now ve Raise the Dead ile açılıyor; ardından Spirit’in I Got a Line on You ve Love’ın 7 and 7 Is yorumlarıyla grubun Rock tarihine doğru yolculuğu başlıyor. The Doors’dan Five to One/Break on Through, AC/DC’den The Jack, Motörhead’den Ace of Spades ve The Who’dan Baba O’Riley peş peşe gelirken, set yalnızca tanınmış şarkıları çalan yıldızlar topluluğu olmaktan çıkıyor. Alice Cooper’ın I’m Eighteen’ı, Perry’nin Aerosmith geçmişinden Combination ve Sweet Emotion da repertuvarın kişisel bağlantılarını güçlendiriyor. Finalde ise School’s Out, Pink Floyd’un Another Brick in the Wall Part 2 motifiyle birleşiyor.
Albümün merkezinde doğal olarak Alice Cooper’ın sahne hâkimiyeti ve Joe Perry’nin gitarı bulunuyor. Ancak kayıt, Johnny Depp’in gruptaki yerinin yalnızca ünlü bir oyuncunun Rock yıldızlığı hevesinden ibaret olmadığını da daha iyi gösteriyor. Depp ritim gitarla üçlü gitar dokusunun parçası olurken People Who Died ve özellikle David Bowie’nin Heroes yorumunda vokali üstleniyor. Tommy Henriksen ise gitarların arasındaki bağlantıyı kuran ve Hollywood Vampires’ın bir “süper grup”tan gerçek bir sahne grubuna dönüşmesinde önemli rol oynayan isimlerden. Dönemin eleştirilerinde de grubun gevşek Rock’n’roll havasını korurken şaşırtıcı ölçüde sıkı çalması ve üyelerin birbirlerinin önüne geçmek yerine şarkılara hizmet etmeleri öne çıkarılıyor.

At Montreux Caz Festival bu nedenle teknik kusursuzluk peşinde koşan steril bir canlı albüm değil. Sıcak ve dolgun konser sound’u, küçük pürüzleriyle birlikte sahnedeki enerjiyi koruyor. Alman müzik basınındaki değerlendirmelerde de özellikle grubun çalma isteği, konserin samimiyeti ve kendi bestelerinin klasik cover’ların yanında yabancı durmaması vurgulanıyor. Buna karşılık albümün sekiz yıl bekletildikten sonra yayımlanması ve 2023 tarihli Live in Rio ile repertuvar bakımından kesişmesi haklı bir soru işareti oluşturuyor.
Sonuçta Hollywood Vampires burada Rock tarihini yeniden yorumlamaktan çok kutluyor. Cooper’ın teatral karizması, Perry’nin Blues kökenli hard-Rock gitar dili, Depp ve Henriksen’in gitarları ve arka plandaki son derece sağlam ritim bölümü birleştiğinde ortaya nostaljinin ötesinde, sahnede çalmaktan hâlâ büyük keyif alan müzisyenlerin kaydı çıkıyor. At Montreux Caz Festival, yeni bir müzikal yön arayan albümden ziyade Motörhead’den Bowie’ye, The Who’dan Aerosmith’e uzanan ortak Rock hafızasına yapılmış gürültülü, gösterişli ama samimi bir saygı duruşu.
IRONFLAME – Worlds to Conquer
14 Ağustos 2026 · High Roller Records · stüdyo albümü · 8 parça · 40:49
Traditional Heavy Metal/Heavy-Power Metal

Ohiolu Ironflame’in arkasında geleneksel anlamda bir grup görüntüsü olsa da projenin yaratıcı merkezi büyük ölçüde tek bir isim: Andrew D’Cagna. Worlds to Conquer’da da müzik ve sözleri yazan, vokalleri söyleyen, enstrümanların büyük bölümünü çalan, kayıtları gerçekleştiren, prodüksiyonun yanı sıra miks ve mastering’i üstlenen D’Cagna. İstisna gitar soloları; bunlar grubun turne gitaristleri Quinn Lukas ve Jesse Scott tarafından yazılıp kaydedilmiş. Albümün oluşumu da uzun bir döneme yayılmış: müzik 2023’te, sözler 2024’te, gitar soloları ise 2025’te kaydedilmiş. Böylece Worlds to Conquer, klasik heavy-metal estetiğine bağlı olmasına rağmen oldukça kişisel bir stüdyo projesi niteliği taşıyor.
Sekiz parçalık ana albüm Night Closes In ile başlayıp Legion of Fire, Dynasties Fall, Where Cauldrons Burn, Shadow Slave, Crimson Shores, Valhalla Is Calling ve başlık parçasıyla devam ediyor; CD baskısında Death’s Immortal Flame bonus olarak ekleniyor. Müzikal referanslar gizlenmiyor: Iron Maiden’ın melodik çift gitarları, Dio’nun epik heavy-metal anlayışı, Judas Priest’in riff dili ve Avrupa power metalinin büyük nakaratları albüm boyunca hissediliyor. Fransız Rock’N Force özellikle keskin riffleri, güçlü bas-davul yürüyüşlerini ve akılda kalıcı vokalleri öne çıkarırken Dio’nun gölgesinin albüm üzerinde olumlu biçimde dolaştığını belirtiyor.

Eleştirilerde D’Cagna’nın vokali de sık sık Bruce Dickinson çizgisine yakın güçlü ve yüksek bir heavy-metal vokali olarak değerlendiriliyor. Bununla birlikte Worlds to Conquer’ın temel tartışması tam da bu gelenekçilikte yatıyor. Forgotten Scroll albümü son derece sağlam bulmasına rağmen Ironflame’in daha önce yapmadığı belirgin bir yenilik getirmediğini söylüyor. Angry Metal Guy da 41 dakikalık albümün temposunu kıracak kısa ve saldırgan bir parçanın eksikliğini ve kapanış parçasının ana riffe biraz fazla yaslandığını eleştiriyor. Buna karşılık Metal Crypt, albümdeki güçlü nakaratlar, çift gitar armonileri ve rifflerin kalitesini öne çıkararak çalışmayı yılın güçlü geleneksel metal kayıtlarından biri olarak değerlendiriyor.
Dolayısıyla Worlds to Conquer’ı yenilik arayarak dinlemek doğru başlangıç noktası değil. Ironflame’in amacı heavy metali başka bir türe dönüştürmek değil; 1980’lerde şekillenen melodik, epik ve gitar merkezli dili yeni bestelerle yaşatmak. Türkiye’de Iron Maiden, Dio, Judas Priest ve klasik power metal dinleyicisinin genişliği düşünüldüğünde bunun karşılık bulması zor değil. “İyi yazılmış geleneksel heavy metal hâlâ yeterli midir?” sorusuna cevabı evet olanlar için Worlds to Conquer Ağustos listesinin güvenilir albümlerinden biri.
BRANDON FLOWERS – Thrasher
21 Ağustos 2026 · Island Records · 3. solo stüdyo albümü · 10 parça · 42 dakika
Rock/Alternative Rock

Thrasher, Nevadalı grup The Killers’ın vokalist/klavyecisi Brandon Flowers’ın 3. solo albümü olarak karşımıza geliyor. Albüm, The Killers’ın görkemli arena Rock’ından uzaklaşan geçici bir yan proje olmaktan çok, 45 yaşındaki bir müzisyenin çocukluğunun müziğine bilinçli dönüşü gibi duruyor. Flowers’ın 2015 tarihli ikinci solo çalışması The Desired Effect’ten 11 yıl sonraki ilk solo çalışması olan albüm, Nashville’deki tarihi RCA Studio A’da Shawn Everett ve Jonathan Rado prodüktörlüğünde kaydedildi. Albüm The Killers’ın 2021 tarihli albümü Pressure Machine devamı olarak nitelenebilecek kavramsal bir albüm. Flowers’ın babasının otomobilde dinlettiği Johnny Cash ve Waylon Jennings gibi isimlerden başlayarak country-western geleneğine uzanan çocukluk hafızası, albümün hem müzikal hem de anlatısal omurgasını oluşturuyor. NME’ye verdiği röportajda Flowers da yaş ilerledikçe bu hikâyeleri anlatabilecek donanıma ancak şimdi kavuştuğunu söylüyor.
Flowers bu dönüşümü yalnızca birkaç pedal-steel dokunuşuyla gerçekleştirmemiş. Gillian Welch ile çalışmalarından tanınan gitarist David Rawlings, Garth Brooks’un uzun yıllar pedal-steel gitaristi olan Bruce Bouton ve Bob Dylan’ın Nashville kayıtlarında çalan 85 yaşındaki armonika ustası Charlie McCoy albümün temel müzisyenleri arasında. Margo Price ile Dawes’dan Taylor Goldsmith ve Griffin Goldsmith gibi isimler de kayıtlara katkıda bulunuyor. Böyle bir kadro Thrasher’ın country’ye öykünen bir Rock albümü gibi duyulmasını engelliyor; pedal steel, armonika, akustik gitarlar ve yer yer mariachi üflemelileri Flowers’ın alışıldık büyük melodilerini başka bir coğrafyaya taşıyor.
Albümün açılışındaki Does It Ever Cross Your Mind?, Flowers’ın Utah’taki küçük kasaba geçmişine açılan kapı niteliğinde. One of Us kaybedilen bir aile ferdine uzanırken, Tiger’s Blood erken dönem Springsteen’in country-Rock temposunu hatırlatıyor. Paradise armonikanın öne çıktığı, albümün en kolay akılda kalan nakaratlarından birini taşıyan parçalardan. The Red Ground ise Mariachi Los Camperos de Jesús Chuy Guzmán’ın üflemelileriyle Amerikan country’sinin sınırlarını Meksika müzik geleneğine doğru genişletiyor. Flowers’ın Elvis Presley’le ölüm ve öteki dünya üzerine yaptığı hayalî bir otomobil yolculuğunu anlattığı An American Dream ise albümün en tuhaf ama aynı zamanda en kişisel anlatılarından biri.

İngiliz ve Amerikan basınındaki değerlendirmelerde ortak nokta, Thrasher’ın güncel country modasına sonradan eklenmiş hesaplı bir proje gibi duyulmaması. Pitchfork, Flowers’ın gösterişe yatkın şarkı yazarlığının Nashville geleneğiyle şaşırtıcı ölçüde doğal birleştiğini belirtirken NME, albümün köklerini The Killers’ın küçük kasaba Amerika’sını anlattığı Pressure Machine’e kadar götürüyor. Alman Rolling Stone da Flowers’ın country ve Americana klişelerinden kaçınmak yerine onları isteyerek sahiplenmesinin albümün melodik zenginliğine katkıda bulunduğunu düşünüyor. Buna karşılık The Guardian özellikle Miss America ve Angel gibi parçalardaki bazı sosyal gözlemleri problemli ve anlatısal olarak beceriksiz buluyor. Yani Thrasher eleştirmenlerin koşulsuz uzlaştığı bir albüm değil; fakat Flowers’ın bu müziğe bağlılığının samimiyeti konusunda belirgin bir fikir birliği var.
Thrasher’ı ilginç kılan da tam burada yatıyor. Flowers, The Killers’ın neon ışıklarını ve synth ağırlıklı stadyum görkemini Nashville’e taşımaya çalışmak yerine, onları büyük ölçüde geride bırakıyor. Küçük kasabalar, aile, inanç, kaybedilmiş insanlar, geçmişte verilen kararlar ve yaşlanmayla birlikte değişen aidiyet duygusu öne çıkıyor. Sonuçta ortaya bir Rock yıldızının “country albümü”nden ziyade, şöhretten önce kim olduğunu yeniden araştıran bir şarkı yazarının albümü çıkıyor. David Rawlings, Bruce Bouton ve Charlie McCoy gibi ustaların varlığı da bu kişisel geri dönüşü müzikal açıdan inandırıcı hale getiriyor.
KEB’ MO’ – The Breakdown ⭐⭐⭐
21 Ağustos 2026 · Concord Records · 10 parça · 38:37
Contemporary Blues/Acoustic Blues/Folk-Blues

Keb’ Mo’, elli yılı aşan kariyerinin en sade ve kişisel albümlerinden The Breakdown’da blues’u neredeyse başlangıç noktasına geri götürüyor: bir insan, bir gitar ve anlatılması gereken hikâyeler. Beş Grammy ve 14 Blues Foundation Award sahibi sanatçı, kariyeri boyunca Delta blues’u folk, Soul, Caz ve çağdaş Americana ile buluşturmuştu; bu kez ise prodüksiyonu bilinçli biçimde küçültüyor. Albümün on parçasının sekizinde yalnızca Keb’ Mo’nun vokali ve akustik gitarı duyuluyor. İstisnaları, belirli bölümlerde kayda katılan Soweto Gospel Choir ile altı kişilik gospel topluluğu Take 6 oluşturuyor. Nashville dışındaki ev stüdyosunda kaydedilen albümün yapımcılığını Keb’ Mo’ ile Zach Allen üstleniyor.
Bu sadeliğin arkasında oldukça ağır bir kişisel dönem var. Keb’ Mo’, 2024 sonlarında Slash ile turnede olduğu sırada yaşadığı ciddi nefes darlığının ardından kalp kapağında kaçak ve aort anevrizması bulunduğunu öğrenmiş, açık kalp ameliyatı geçirmek zorunda kalmıştı. Aynı dönemde yaklaşık yirmi yıllık evliliği sona eriyordu. The Breakdown böylece yalnızca müzikal bir “öze dönüş” değil, fiziksel iyileşme, ayrılık, yaşlanma ve hayatın kalan bölümüyle yüzleşme sürecinin kaydı haline geliyor. Albüm adı da hem kişisel bir çöküşü hem şarkıların en temel unsurlarına kadar “sökülmesini” anlatan çift anlamlı bir başlık gibi işliyor.

Açılıştaki Fussing and Fighting, National Steel gitarın ritmik vuruşları üzerine ilişkilerin zamanla nasıl yıprandığını anlatırken albümün genel tonunu belirliyor. Every Step of the Way daha yumuşak ve içe dönük; They Don’t Make ’Em Like They Used to geçmişe bakıyor, More Yesterdays zamanın geçişini sorguluyor. Living in the Moment, Stitched Up Heart ve kapanıştaki One Day Away ise albümün kayıp ve kabulleniş temasını farklı açılardan sürdürüyor. İlginç olan, bütün bu ağırlığın Keb’ Mo’nun müziğini karanlığa sürüklememesi. Folk Alley, şarkıların kırılmış bir hayatın parçalarından yeni bir hayat kurma düşüncesini taşıdığına dikkat çekerken Americana Highways, kaydın yalınlığına rağmen bir demo değil, son derece temiz ve bilinçli bir prodüksiyon olduğunu vurguluyor.
The Breakdown’ın en güçlü tarafı da burada ortaya çıkıyor. Keb’ Mo’ gitar virtüözlüğünü sergilemeye, blues geleneğini modernleştirmeye veya büyük bir “geri dönüş albümü” yaratmaya çalışmıyor. Bunun yerine yılların ardından elinde kalan en temel araçlara güveniyor: sıcak ama yaşanmışlık taşıyan sesi, ekonomik gitar tekniği, hikâye anlatıcılığı ve blues’un acıyı umutsuzluğa dönüştürmeden ifade edebilme geleneği. The Breakdown, büyük seslerin ve yoğun prodüksiyonların hâkim olduğu çağdaş blues-Rock ortamında tam tersini yaparak dikkat çekiyor. Beş Grammy’li bir müzisyenin kariyerinin bu noktasında yeniden yalnızca gitarı ve sesiyle ortaya çıkması, albümü Ağustos seçkisinin en samimi çalışmalarından biri haline getiriyor.
BERNIE MARSDEN – Stage ⭐⭐⭐
21 Ağustos 2026 · Conquest Music · Canlı albüm · 15 parça · 2CD/2LP · 80 dakika
Blues-Rock/Classic Rock

Bernie Marsden’ın 2023’teki ölümünün ardından yayımlanan Stage, Whitesnake’in kurucu dönem gitaristini yalnızca grubun geçmişine ait bir isim olarak hatırlatan bir arşiv albümü değil. Marsden’ın Inspirations serisinin beşinci ve son bölümü olarak hazırlanan çalışma, gitaristin yaklaşık çeyrek yüzyıla yayılan dört farklı konserinden seçilen kayıtları bir araya getiriyor. Albümün 2LP baskısında her plak yüzünün ayrı bir konsere ayrılması özellikle anlamlı; böylece aynı müzisyenin akustik, blues, klasik Rock ve elektrikli sahne kimlikleri yan yana izlenebiliyor. Marsden’ın resmî sitesi de albümün temel fikrini onun belki de en güçlü olduğu ortamı, yani sahneyi belgelemek olarak açıklıyor.
İlk bölüm 2008’de Buckingham’daki Radcliffe Centre’da kaydedilmiş. Marsden burada yaylılar eşliğinde akustik bir düzen içinde Till the Day I Die, The Time Is Right for Love ve Bobby Bland klasiği olarak bilinen, Whitesnake repertuvarıyla da özdeşleşen Ain’t No Love in the Heart of the City gibi parçaları yorumluyor. Rory Gallagher’ın da yorumladığı folk kökenli Out on the Western Plains ise Marsden’ın blues-Rock dışındaki köklerine işaret ediyor. Blues Rock Review, bu bölümde gitarın yanı sıra Marsden’ın sıcak vokalinin de öne çıktığını vurguluyor; başka bir deyişle Stage, onun çoğu zaman gitarist kimliğinin gölgesinde kalan şarkıcılığını da hatırlatıyor.

Albüm ilerledikçe tablo değişiyor. 2019’daki Keeping the Blues Alive at Sea performansında Marsden elektrikli gitara dönüyor ve üflemeli çalgıların katılımıyla daha hareketli, swing duygusu taşıyan bir blues-Rock ortaya çıkıyor. 1996’daki Norveç Notodden Blues Festival kaydı ise kadrosuyla ayrıca değerli: Snowy White, Tony Ashton, David Levy ve Henry Spinetti sahnede Marsden’a eşlik ediyor. Dördüncü konserin de eklenmesiyle albüm kronolojik bir “greatest hits live” olmaktan çıkıp Marsden’ın farklı dönemlerde sahneyle kurduğu ilişkinin küçük bir panoramasına dönüşüyor.
Whitesnake’in Here I Go Again ve Fool for Your Loving gibi klasiklerinin ortak yazarı olan Marsden’ın gitar anlayışı, 1980’lerde hard Rock’ın giderek daha gösterişli hale gelen virtüözlük yarışından farklı bir yerde duruyordu. Peter Green ve İngiliz blues geleneğinden beslenen melodik, ekonomik ve şarkıya hizmet eden bir çalım tercih ediyordu. Stage bu özelliği stüdyo albümlerinden daha çıplak biçimde gösteriyor. Blues Rock Review albümü Marsden’ın farklı dönemlerini başarıyla temsil eden bir canlı belge olarak değerlendirirken, Get Ready to ROCK! da dört konser arasındaki stil ve dönem farklılığını çalışmanın temel gücü olarak görüyor. Sonuçta Stage, ölümünden sonra yayımlanmış bir “hatıra albümü” olmanın ötesinde, Bernie Marsden’ın neden gitaristler arasında böylesine saygı gören bir müzisyen olduğunu anlatan canlı bir kariyer özeti niteliğinde.
DARK FUNERAL – A Beast to Praise
21 Ağustos 2026 · Century Media Records · Canlı albüm · 13 parça · 70 dakika
Black Metal

İsveç Black Metalinin ikinci dalgasından çıkarak otuz yılı aşkın süre uluslararası sahnede kalmayı başaran Dark Funeral, A Beast to Praise ile yeni şarkılar sunmaktan ziyade grubun bugünkü canlı performans gücünü belgelemeyi seçiyor. Albüm, 16 Nisan 2022’de Stockholm’deki Fållan’da kaydedilen konserden oluşuyor ve yaklaşık 70 dakikaya yayılan 13 parçayla grubun farklı dönemlerini bir araya getiriyor. Lord Ahriman’ın tremolo ağırlıklı gitar dili, Heljarmadr’ın sert vokalleri ve blast-beat üzerine kurulu ritim anlayışı düşünüldüğünde Dark Funeral zaten stüdyo ile sahne arasındaki mesafenin oldukça kısa olduğu gruplardan; ancak A Beast to Praise, yıllar içinde kazanılan sahne disiplinini de bu saldırganlığın içine yerleştiriyor.
Repertuvar Unchain My Soul ile açılıyor ve hemen ardından The Arrival of Satan’s Empire geliyor. My Funeral, Leviathan, We Are the Apocalypse ve Open the Gates gibi daha yakın dönem parçalar, grubun tarihindeki Vobiscum Satanas ve The Secrets of the Black Arts gibi temel çalışmalarla yan yana duruyor. Böylece albüm yalnızca 2022 turnesinin bir belgesi değil, Dark Funeral’ın 1990’lardan günümüze geçirdiği müzikal evrimin canlı bir özeti haline geliyor. Alman FFM-Rock incelemesi özellikle gitarların buz gibi keskin tonuna, Heljarmadr’ın vokaline ve konser kaydında seyirci atmosferinin başarılı biçimde korunmasına dikkat çekiyor.

Dark Funeral’ın müziğinin temelinde hız bulunsa da grubun karakterini yalnızca blast-beat temposuyla açıklamak eksik kalır. Lord Ahriman’ın melodik tremolo gitarları ile davullar arasındaki sürekli ileri hareket, müziğin saldırganlığının altında oldukça kontrollü bir yapı oluşturuyor. My Funeral gibi daha ağır ve atmosferik bölümlerde veya Leviathan’ın akustik başlangıcında bu kontrast daha belirgin hale geliyor. Pitstop Metal da albümün grubun ilk dönemlerindeki kontrolsüz vahşetten farklı olarak yıllar içinde edinilmiş disiplin ve sahne deneyimini öne çıkardığını belirtiyor; buna karşılık bu kusursuzluğun zaman zaman eski Dark Funeral kayıtlarındaki tehlike hissini azaltabildiği eleştirisini de getiriyor.
A Beast to Praise bu nedenle Dark Funeral diskografisine yeni bir yön kazandıran albüm değil; grubun bugün geldiği noktayı gösteren güçlü bir performans belgesi. Black metalin 1990’ların yeraltı ortamından büyük festival sahnelerine uzanan dönüşümünü yaşamış bir topluluğun hâlâ kendi temel sound’una bağlı kalabilmesi, albümün asıl tarihsel değerini oluşturuyor. Türün sıkı takipçileri için bilinen repertuvarın yeni canlı versiyonlarını sunarken, Dark Funeral’a daha uzaktan bakan dinleyici için de otuz yıllık kariyerin farklı dönemlerini tek kayıtta duyma olanağı sağlıyor. Dolayısıyla A Beast to Praise, yeni bir stüdyo albümünün yaratıcı heyecanından çok, İsveç black metalinin en dayanıklı gruplarından birinin sahnedeki bugünkü fotoğrafı olarak anlam kazanıyor.
PATTERN-SEEKING ANIMALS – Grimalkin ⭐⭐⭐
21 Ağustos 2026 · GEP Records · 6. stüdyo albümü · 8 parça · 49 dakika
Progressive Rock/Art Rock

Pattern-Seeking Animals, 2018 yılında Ted Leonard, Dave Meros, John Boegehold ve Jimmy Keegan tarafından kurulan Amerikalı bir progresif Rock süper grubudur. Bu dörtlü, aynı zamanda progresif Rock grubu Spock’s Beard’ın mevcut veya eski üyeleri veya çalışma arkadaşları. Pattern-Seeking Animals, Grimalkin ile yalnızca yedi yıl içinde altıncı stüdyo albümüne ulaşırken modern progressive Rock’ın en üretken topluluklarından biri olduğunu bir kez daha gösteriyor. Besteci, klavyeci ve gitarist John Boegehold uzun yıllar Spock’s Beard için beste yaparken vokalist/gitarist Ted Leonard, basçı Dave Meros ve davulcu Jimmy Keegan da grubun farklı dönemlerinde yer aldı. Buna rağmen Pattern-Seeking Animals başından beri bir yan proje veya Spock’s Beard’ın devamı olmak istemedi. Boegehold’un daha kompakt şarkı yazarlığı, elektronik dokulara ilgisi ve sinematik düzenlemeleri, topluluğa klasik prog-Rock kalıplarından daha geniş bir hareket alanı kazandırdı. Grimalkin bu ayrışmanın bugüne kadarki en belirgin örneklerinden.
Sekiz parçalık albüm Maybe All a Dream ile açılıyor; A Flower Yet to Grow, Jade Sky, Things I Don’t Do, Break Away, Traveler on the Wrong Road Home ve Slowly Falls the Flying Man’in ardından I Dream the World ile kapanıyor. Grubun önceki çalışmalarındaki melodik vokaller ve güçlü nakaratlar korunurken synthesizer’lar, akustik bölümler, yaylılar ve farklı ritmik yapılar müziğin rengini sürekli değiştiriyor. Özellikle uzun parçalar, progressive Rock’ın klasik “uzunluk eşittir karmaşıklık” anlayışına teslim olmadan farklı bölümleri birbirine bağlamayı başarıyor. Ted Leonard’ın güçlü ama abartısız vokali de teknik düzenlemelerin şarkı karakterini gölgelemesini engelliyor.

Uluslararası prog basınındaki ilk değerlendirmelerde de grubun yüksek üretim hızına rağmen kendini tekrar etmemesi üzerinde duruluyor. The Progspace, Grimalkin’de Boegehold’un klavye ve synthesizer kullanımındaki çeşitliliğe ve düzenlemelerin ayrıntılarına dikkat çekerken, Progradar albümü grubun bugüne kadarki en maceracı çalışmalarından biri olarak değerlendiriyor. Bununla birlikte Pattern-Seeking Animals’ın müziği avant-garde veya özellikle sert bir progressive anlayışa yönelmiyor; merkezde hâlâ melodi var. Bu da albümü yalnızca teknik prog dinleyicisine değil, güçlü şarkı yazarlığını seven daha geniş bir Rock kitlesine açıyor.
Grimalkin’in bizim seçkimiz açısından değeri de burada. Spock’s Beard, Neal Morse, Yes veya modern melodik prog dinleyicisine tanıdık gelecek unsurlar barındırmasına rağmen bunları doğrudan nostaljiye dönüştürmüyor. Klasik progressive Rock’ın enstrümantal zenginliğini modern prodüksiyon, art-Rock ve yer yer pop duyarlılığıyla bir araya getiriyor. Türkiye’deki güçlü progressive Rock dinleyici tabanı düşünüldüğünde Pattern-Seeking Animals’ın burada hak ettiğinden az tanınması ayrıca dikkat çekici. Grimalkin, Ağustos listesinde yalnızca “bir başka prog albümü” olarak değil, dinleyip daha yakından tanımaya değer bir grup olarak ★ işaretini hak ediyor.
GHOST HOUNDS – Justified
21 Ağustos 2026 · Maple House Records · 11 parça · 44 dakika
Blues-Rock/Americana/Southern Rock

Ghost Hounds Pittsburgh çıkışlı bir grup. Grup vokalist SAVNT, gitaristler Tyler Chiarelli ve Thomas Tull, klavyeci Joe Munroe, kemancı Kristin Weber, basçı Bennett Miller ve davulcu Sydney Driver’dan oluşuyor. Bir Blues-Rock grubu olan Ghost Hounds, Justified ile blues-Rock temellerini terk etmeden Americana, country ve southern Rock’a doğru belirgin biçimde genişliyor. Grubun önceki çalışmalarında Rolling Stones, blues ve klasik Rock etkileri güçlü biçimde hissedilirken yeni albüm daha karanlık bir Amerikan roots atmosferine sahip. Başlık parçasından Sinner’s Prayer, Something Wicked ve Pale Horse’a kadar şarkı isimlerinde bile günah, kefaret, ölüm ve hesaplaşma imgeleri öne çıkıyor. Grup bu temaları gevşek bir konsept etrafında birbirine bağlarken gitar ağırlıklı blues-Rock’ı fiddle, gospel çağrışımları ve country dokularıyla genişletiyor.
Albümün 11 parçalık repertuvarında özgün bestelerin yanında üç önemli yorum bulunuyor. Rolling Stones’un Gimme Shelter’ı grubun klasik Rock köklerini açıkça ortaya koyarken Freddie King ile özdeşleşen Going Down doğrudan elektrik blues’a dönüyor; kapanıştaki Amazing Grace ise albümün günah-kefaret temasını gospel geleneğine bağlıyor. Sinner’s Prayer’da SAVNT’ın vokali ve fiddle kullanımı country tarafını güçlendirirken, Pale Horse ağır gitarlarıyla daha karanlık bir blues-Rock karakterine sahip. Blues Rock Review da bu şarkıları birbirine bağlı bir anlatının parçaları olarak değerlendiriyor ve grubun önceki albümlere göre country etkilerini daha doğal biçimde kullandığına dikkat çekiyor.

Ghost Hounds’un avantajı farklı türlere yaklaşırken temel Rock grubu kimliğini kaybetmemesi. Gitarlar albüm boyunca merkezi konumda; ancak prodüksiyon her boşluğu solo veya riffle doldurmuyor. Soul vokalleri, akustik dokular ve ritim bölümünün groove’u zaman zaman öne çıkarak albümün tekdüze bir blues-Rock kaydına dönüşmesini engelliyor. Bu özellik özellikle modern blues sahnesindeki “yüksek gain + uzun solo” formülünden uzaklaşmak isteyen dinleyici için önemli. Grubun Rolling Stones, ZZ Top ve Garth Brooks gibi birbirinden farklı isimlerle aynı sahneyi paylaşmış olması da blues, Rock ve country arasındaki bu geçişkenliği açıklıyor.
Justified radikal biçimde yeni bir müzikal dil önermiyor; gücünü zaten tanıdık olan Amerikan müzik geleneklerini dengeli biçimde bir araya getirmesinden alıyor. Southern Rock, blues, Americana ve country-Rock’ın kesişim noktasında duran albüm, Türkiye’de özellikle klasik Rock ve blues-Rock dinleyicisine kolay ulaşabilecek türden. Joe Bonamassa’nın daha geleneksel blues-Rock tarafıyla Blackberry Smoke’un Americana/Southern yaklaşımı arasında bir yerde konumlandırılabilir. Dolayısıyla Ghost Hounds, Ağustos seçkisinde dev isimlerin yanında Türkiye’de yeni dinleyici kazanabilecek gruplardan biri olarak tutulmaya değer.
JOANNA CONNOR – Live on 11/11 ⭐⭐⭐
21 Ağustos 2026 · Gulf Coast Records · Canlı albüm · 10 parça · 64 dakika
Chicago Blues/Blues-Rock/Funk

Chicago’dan çıkan Blues şarkıcı, besteci ve gitaristi Joanna Connor için canlı albüm formatı neredeyse zorunlu bir tercih. New York doğumlu ancak kariyerini Chicago blues sahnesinde kuran gitarist ve vokalist, yıllardır özellikle sahnedeki fiziksel slide gitar tekniğiyle tanınıyor. İnternette milyonlarca kez izlenen performans görüntüleri onun gitarı yalnızca melodik bir solo enstrümanı olarak değil, ritmik ve neredeyse vurucu bir araç gibi kullandığını gösteriyor. Live on 11/11 bu nedenle yeni şarkılar sunmaktan çok Connor’ın asıl doğal ortamını kayda geçiren bir çalışma. Gulf Coast Records etiketiyle yayımlanan on parçalık albüm, Chicago blues’dan New Orleans funk’ına ve klasik Rock’a uzanan geniş bir repertuvarı aynı sahne enerjisi içinde topluyor.
Albüm The Meters klasiği Cissy Strut ile açılıyor; bu seçim bile kaydın yalnızca geleneksel 12 ölçülük blues’a bağlı kalmayacağını gösteriyor. Ardından Elmore James’in Shake Your Money Maker’ı, The Sky Is Crying, Bobby “Blue” Bland ile özdeşleşen Further on Up the Road ve Willie Dixon’ın I Just Wanna Make Love to You’su geliyor. Magic Sam Boogie Chicago mirasına doğrudan selam verirken repertuvarın son bölümü blues sınırlarını daha da genişletiyor: Blind Faith’in Can’t Find My Way Home yorumunun ardından Led Zeppelin’in blues köklerinden doğan When the Levee Breaks yaklaşık dokuz dakikalık bir kapanışa dönüşüyor.

Connor’ın slide tekniği albümün doğal odağı olsa da Live on 11/11’i yalnızca gitar virtüözlüğü kaydı olarak görmek eksik olur. Vokalindeki sertlik, grubun funk’a yatkın ritim bölümü ve şarkıların canlı ortamda esneyebilmesi gitarın sürekli merkezde olmasına rağmen müziğin “solo bekleme odası”na dönüşmesini engelliyor. Blues Blast Magazine ve blues çevrelerindeki değerlendirmelerde de Connor’ın özellikle sahnede stüdyo kayıtlarından daha güçlü bir karakter ortaya koyduğu uzun süredir vurgulanıyor. Slide gitarındaki yoğun distortion ve agresif atak, onu Bonnie Raitt’ın daha rafine yaklaşımından ayırırken zaman zaman Gary Moore veya modern blues-Rock’ın daha sert tarafına yaklaştırıyor.
Türkiye açısından Joanna Connor ayrıca ilginç bir keşif olabilir. Blues meraklıları ismini biliyor olsa da geniş Rock kitlesinde aynı ölçüde tanınmıyor. Oysa Live on 11/11’daki repertuvar seçimleri tam da bu iki dinleyici grubunun kesiştiği noktada: Elmore James ve Magic Sam’den Blind Faith ve Led Zeppelin’e uzanan çizgi, blues’un Rock’a nasıl dönüştüğünü tek konser içinde gösterebiliyor. Kadın gitarist etiketiyle ayrıca öne çıkarılmaya ihtiyacı olmayan, tekniği ve sahne gücüyle doğrudan blues-Rock gitaristleri arasında değerlendirilmesi gereken Connor için Live on 11/11, oldukça iyi bir giriş albümü. Bu nedenle Ağustos listesinde ★ işaretini hak eden çalışmalardan.
WEEZER – Weezer (Gold Album) ⭐⭐⭐
21 Ağustos 2026 · Reprise-Warner Records · 20. stüdyo albümü · 10 parça · 32:48
Alternative Rock/Power Pop

Los Angeles’ta 1992 kurulan Weezer, 2001’den bugüne Rivers Cuomo (vokal/gitar/klavye), Patrick Wilson (davul), Brian Bell (gitar/geri vokal/klavye) ve Scott Shriner (bas/geri vokal) ile yola devam ediyor. Weezer’ın renklerle anılan albümleri grubun tarihinde neredeyse ayrı bir seri oluşturuyor. 1994’teki Blue Album, ardından Green, Red, White, Teal ve Black derken bu kez sıra Gold Album’e geliyor. Fakat yirminci stüdyo albümlerinde asıl dikkat çekici olan kapağın rengi değil, Rivers Cuomo, Brian Bell, Scott Shriner ve Patrick Wilson’ın yıllardır yaptıkları konsept deneylerinden sonra yeniden dört kişilik bir Rock grubu gibi çalmaya karar vermeleri. OK Human’ın orkestral dünyası, Van Weezer’ın 80’ler hard Rock ve metaline göndermeleri ve 2022 boyunca dört ayrı EP halinde yayımlanan mevsimler temalı SZNZ projesinin ardından Gold Album, grubun temel malzemesine dönüyor: distortion’lı gitarlar, birkaç dakikaya sığdırılmış melodiler, büyük nakaratlar ve Cuomo’nun kendisiyle dalga geçmekten de kaçınmayan şarkı sözleri.
Bu geri dönüşün arkasında prodüktörler Kenneth Blume ve Klas Åhlund bulunuyor. Blume’un grubu yeniden aynı odada çalmaya teşvik etmesi albümün karakterini belirlemiş; parçaların önemli kısmı stüdyoda birlikte kaydedilmiş. Uzun süredir beste tarafında daha geri planda duran davulcu Patrick Wilson’ın yeniden şarkı yazımına katılması da dikkat çekiyor. Say Yes, Shine Again, Don’t Make It Weird, C.E.O., The Show Must Go On ve The LA Sound gibi parçalar bu daha doğrudan yaklaşımın farklı yüzlerini oluşturuyor. Wednesday grubundan Karly Hartzman’ın konuk olduğu We Might as Well Be Strangers ise albümün daha duygusal ve alışılmadık anlarından biri.

Uluslararası eleştirilerde şaşırtıcı ölçüde ortak bir nokta var: Weezer bu kez geçmişine öykünürken onu mekanik biçimde kopyalamıyor. Rolling Stone’da, kariyerinin bu kadar ileri bir aşamasındaki grup için bundan daha iyi bir albüm hayal etmenin güç olduğu belirtilirken, Pitchfork’ta özellikle canlı çalım hissi ve gitarların yeniden öne çıkması olumlu bulunuyor. Ama aynı zamanda, bazı sözlerde Cuomo’nun yakınmalarının kendine acıma sınırına geldiği ve albümün en zayıf tarafının yine sözler olduğu düşünülüyor.
Dolayısıyla Gold Album, Blue Album veya Pinkerton gibi yeni bir dönemi başlatacak Weezer albümü olmaktan çok, otuz yılı aşmış bir grubun kendi güçlü yanlarını yeniden hatırlaması olarak değerlendirilebilir. Gürültülü ama melodik gitarlar, Wilson’ın güçlü davulları ve Cuomo’nun pop melodisi yazma yeteneği tekrar aynı noktada buluşuyor. Üstelik 32 dakikalık süresi albümün gereksiz yere uzamasını engelliyor. Türkiye’de 1990’lar alternative Rock ve power-pop dinleyicisinin yakından tanıdığı Weezer için bu nedenle ★ koyuyorum: yenilikten çok, uzun süredir dağınık yönlere giden bir grubun kendi sesini yeniden bulmasının verdiği keyif nedeniyle.
INTERPOL – This Mirror Weighs a Ton
28 Ağustos 2026 · Partisan Records · 8. stüdyo albümü · 12 parça · 53 dakika
Indie Rock/Post-punk
Interpol, This Mirror Weighs a Ton ile 2000’lerin başında Turn On the Bright Lights ve Antics ile kurduğu karanlık post-punk dünyasını terk etmiyor; fakat uzun kariyerinin bu aşamasında o dünyanın sınırlarını ne kadar genişletebileceğini araştırıyor. Dört yıllık aranın ardından gelen albüm aynı zamanda grubun Partisan Records etiketiyle yayımladığı ilk çalışma. Prodüktör koltuğunda Charli XCX, Rosalía ve Florence + the Machine gibi çok farklı isimlerle çalışmış Andrew Wyatt’ın bulunması da tesadüf değil. Wyatt, Interpol’ün gitar-bas-davul omurgasını değiştirmek yerine synthesizer, piyano, yaylılar, nefesliler ve elektronik ses tasarımlarıyla grubun etrafında yeni bir atmosfer kuruyor.
Kadrodaki değişiklik de önemli. Uzun yıllardır konserlerde grupla çalan basçı Brad Truax, bu albümle birlikte resmî üye konumuna geliyor; klavyeci Brandon Curtis de genişleyen Interpol kadrosunun parçası. Böylece Carlos Dengler’ın 2010’daki ayrılışından sonra büyük ölçüde Paul Banks, Daniel Kessler ve Sam Fogarino üçlüsü etrafında şekillenen grup yeniden beş kişilik bir yapıya kavuşuyor. Paul Banks’in evlenmesi ve baba olması da albümün söz dünyasına yansıyor. Banks’in kendi açıklamasına göre albümün adı, insanın aynaya bakmasının yalnızca görüntüsüyle değil, geçmişi ve yaptıklarıyla da yüzleşmek anlamına gelmesinden doğuyor. Bu nedenle kendini sorgulama, sorumluluk, yaşlanma ve dış dünyanın giderek artan tekinsizliği albüm boyunca birbirine karışıyor.
Bunun en çarpıcı örneği açılıştaki This Mirror Weighs a Ton. Sallanan elektronik ritimler, bulanık synthesizer katmanları ve bilinçli biçimde bırakılan boşluklar, alışıldık Interpol gitarlarının önüne geçiyor. Banks’in baritonu da bu seyrek düzenleme içerisinde daha yalnız ve tehditkâr duyuluyor. Ardından gelen See Out Loud ise Daniel Kessler’ın keskin gitar figürleriyle çok daha tanıdık bir Interpol’e dönüyor; üstelik Kessler kısa bir bölümde vokali de üstleniyor. Iron City elektronik ritimleri günümüz teknolojisine ve yapay zekâya ilişkin huzursuzlukla buluştururken, piyano ağırlıklı Enemy albümün daha kırılgan tarafını açığa çıkarıyor. Bird and the Serpent’ın orkestral finali ve Wake Up’ın çözülerek dağılan düzenlemesi de Wyatt’ın prodüksiyonunun en belirginleştiği anlardan.
Albüm hakkındaki eleştirilerin ilginç yanı, aynı özelliklerin birbirine oldukça zıt yorumlanabilmesi. NME, This Mirror Weighs a Ton’ı grubun Antics’ten bu yana yaptığı en iyi albüm olarak değerlendiriyor ve yeni ses arayışlarının Interpol’ün temel karakteriyle bütünleştiğini düşünüyor. Pitchfork ise daha ihtiyatlı: açılış parçasının vaat ettiği radikal dönüşümün albümün tamamına yayılmadığını, yaylılar, synth’ler ve elektronik ayrıntıların çoğu zaman şarkıları dönüştürmekten ziyade süslediğini savunuyor. Buna rağmen o değerlendirmede de albüm Interpol’ün geç dönemindeki güçlü çalışmalarından biri olarak görülüyor.
Belki de albümün asıl değeri tam bu gerilimde yatıyor. Interpol kendisini yeniden icat etmiyor; Daniel Kessler’ın dikenli gitarları, Sam Fogarino’nun kontrollü ritimleri ve Banks’in soğukkanlı baritonu hâlâ ilk birkaç saniyede grubu tanımaya yetiyor. Fakat This Mirror Weighs a Ton, yirmi yılı aşan bir kariyerin ardından bu tanıdık dili elektronik sesler, orkestral renkler ve daha fazla boşlukla yeniden çerçeveliyor. Gençlik yıllarının şehirli yabancılaşması yerini orta yaşın kendisiyle hesaplaşmasına bırakırken Interpol, geçmişinden kopmadan yaşlanmanın da yaratıcı bir yolunu arıyor. NME ile Pitchfork arasındaki görüş ayrılığı bile albümün temel sorusunu özetliyor: Bir grup kendisi olarak kalırken ne kadar değişebilir?
RUSSIAN CIRCLES – Nine
28 Ağustos 2026 · Sargent House · 9. stüdyo albümü · 7 parça · 39 dakika
Post-metal
Chicago çıkışlı Russian Circles, yirmi yılı aşan kariyerinde vokale ihtiyaç duymadan gerilim, melodi ve ağırlık arasında kendine özgü bir dil kurmayı başaran ender gruplardan. Dokuzuncu albümleri Nine, bu dili baştan yaratmaya çalışmıyor; tersine Mike Sullivan’ın gitarı, Brian Cook’un bası ve Dave Turncrantz’ın davulları arasındaki iletişimi daha yoğun ve doğrudan hale getiriyor. 2022 tarihli Gnosis’in ardından gelen albümde üçlü bir kez daha Converge gitaristi ve prodüktörü Kurt Ballou ile çalışıyor. Kayıtların ana bölümü Şikago’daki Electrical Audio ile Ballou’nun Massachusetts’teki God City stüdyosunda Mart 2026’da gerçekleştirilmiş; Ballou albümün kayıt ve miksini, Alan Douches ise masteringini üstlenmiş.
Albümün yedi parçaya sıkıştırılması tesadüf değil. Borehole, grubun kendi açıklamasına göre şimdiye kadar geleneksel Rock şarkısı yapısına en fazla yaklaştığı çalışmalardan biri. Adını Sovyetler Birliği’nin Kola Yarımadası’nda açtığı ve dünyanın en derin insan yapımı kuyularından biri olan Kola Superdeep Borehole’dan alan parça, melodik bir başlangıcın ardından giderek kararan döngüsel yapısıyla albümün kapısını açıyor. Hemen arkasından gelen Empath ise Russian Circles’ın çok daha saldırgan yüzünü gösteriyor: Brian Cook’un ezici bas tonu üzerine thrash, black metal, d-beat ve hardcore etkileri birkaç dakika içerisinde birbirine ekleniyor. Kerrang! da Nine’ı grubun bugüne kadarki en ağır ve aynı zamanda en doğrudan albümlerinden biri olarak değerlendiriyor.
Sekiz dakikayı aşan Eluvial albümün diğer kutbunu oluşturuyor. Synth katmanları, Sullivan’ın atmosferik gitarları ve Turncrantz’ın sabırlı biçimde yükselttiği ritim, parçayı klasik post-Rock’ın crescendo anlayışına yaklaştırırken finalde gitarların ağırlığı yeniden belirleyici hale geliyor. E2 ve Meridian ise grubun yalnızca “ağır” olmakla açıklanamayacağını hatırlatıyor; melodik karşılıklar, ritmik geçişler ve Cook’un basıyla gitar arasındaki hareketlilik ön plana çıkıyor. Meridian’ın sonunda Turncrantz’a bırakılan davul bölümü de albümde üç müzisyenin bireysel karakterlerinin en açık hissedildiği anlardan biri.
Fırtınanın ortasındaki kısa sessizlik ise Arletta. Mike Sullivan’ın İspanyol/nylon telli gitarla çaldığı yaklaşık iki dakikalık parça, diğer kayıtlardan farklı olarak Joshua Tree’deki Rancho De La Luna stüdyosunda Dave Catching tarafından kaydedilmiş. Bu sakin ara, hemen ardından gelen Seventh Seal’in etkisini daha da büyütüyor. Albüm, grubun melodik ve atmosferik tarafını uzun uzun sergilemek yerine ağır rifflerin ve giderek yavaşlayan karanlık ritmin egemen olduğu beş dakikalık bir finalle kapanıyor.
Nine hakkındaki eleştirilerde dikkati çeken ortak nokta da bu yoğunluk. Kerrang! albümü “doğrudan ve yoğun”, AllMusic ise Russian Circles’ın metal ve hardcore etkilerinin bugüne kadar en belirginleştiği çalışmalarından biri olarak değerlendiriyor. Alman Transcended Music de albümün grubun diskografisine girmek isteyen yeni bir dinleyici için uygun bir başlangıç noktası olabileceğine dikkat çekiyor. Buradaki başarı, üçlünün dokuzuncu albümünde bambaşka bir Russian Circles yaratmasında değil; yıllardır kullandığı malzemeyi hâlâ öngörülemez biçimlerde bir araya getirebilmesinde yatıyor.
Vokalsiz oluşu nedeniyle müzik, dinleyiciye hazır bir hikâye vermiyor. Sullivan’ın katmanlı gitarları melodiyi ve atmosferi kurarken Cook’un kimi zaman ikinci bir ritim gitar gibi çalışan bası parçaların ağırlığını taşıyor; Turncrantz ise yalnızca tempo tutmak yerine şarkıların dramatik yönünü belirliyor. Nine, Russian Circles’ın post-Rock ile metal arasındaki sınırda neden yirmi yılı aşkın süredir özel bir yerde durduğunu gösteren, gösterişten uzak ama son derece fiziksel bir albüm. Üç müzisyenin ses duvarının içinde birbirlerine bıraktıkları boşluklar düşünüldüğünde, grubun en büyük başarısı belki de hâlâ aynı: tek kelime söylemeden bir hikâye anlatabilmek.
TURNSTILE – Never Enough: Versions
28 Ağustos 2026 · Roadrunner Records · Yeniden yorum albümü · 22 parça · 78 dakika
Hardcore Punk/Melodic Hardcore/Alternative Rock
Turnstile’ın Never Enough: Versions albümünü sıradan bir remix çalışması olarak tanımlamak pek mümkün değil. Baltimore çıkışlı grubun 2025’te yayımladığı ve Grammy kazanan Never Enough albümündeki şarkılar, bu kez 23 farklı sanatçı ve grubun müdahalesiyle parçalarına ayrılıyor, yeniden kuruluyor ve kimi zaman kaynak materyalden neredeyse tamamen uzaklaşıyor. Turnstile’ın kendisi de projeyi “remix” ya da “cover” albümü yerine reimagined album — yeniden tasarlanmış albüm olarak adlandırıyor. Orijinal albüm 14 parçadan oluşurken Versions, aynı şarkıların farklı yorumlarını da içeren 22 parçaya ulaşıyor.
Konuk listesinin genişliği bile Turnstile’ın hardcore sınırlarını ne kadar geride bıraktığını göstermeye yetiyor: Elton John, Hayley Williams, Blood Orange, Four Tet, Floating Points, Panda Bear, Alex G, Julien Baker, Shabaka Hutchings, Faye Webster, A.G. Cook, Slayyyter, Oklou, Mustafa, Dan Deacon ve death metal grubu Dying Fetus aynı albümde buluşuyor. Ancak ilginç olan yalnızca isimlerin büyüklüğü değil, şarkılara yaklaşım biçimleri. Slayyyter, Birds’ü electroclash dünyasına taşırken aynı şarkıyı Dying Fetus tamamen başka bir uçtan ele alıyor. Floating Points Sole’u, Four Tet Look Out for Me’yi elektronik müzik üzerinden yeniden kuruyor; Shabaka’nın Slowdive yorumu ise cazın doğaçlamacı dilini Turnstile evrenine sokuyor.
Albümün en merak uyandıran karşılaşmalarından biri kuşkusuz Elton John’ın Seein’ Stars yorumu. Rock tarihinin en büyük pop figürlerinden birinin modern hardcore’dan doğmuş bir grubun müziğine girmesi başlı başına ilginçken, Versions bu buluşmayı nostaljik bir konukluk numarasına dönüştürmüyor. Benzer biçimde Hayley Williams’ın Ceiling yorumu parçanın sertliğini geri çekerek melodik ve vokal tarafını görünür hale getiriyor. Blood Orange’ın flütlerin de kullanıldığı Light Design düzenlemesi daha yumuşak bir atmosfer yaratırken, Dan Deacon Dreaming’i Saykedelik synthesizer’lar ve elektronik ritimlerle dönüştürüyor. Panda Bear’ın Magic Man yorumunda ise Baltimore club müziğinin karakteristik breakbeat’lerinin kullanılması, grubun doğduğu şehrin farklı müzik gelenekleri arasında beklenmedik bir bağ kuruyor.
Projenin en güçlü yanı aynı zamanda en büyük riski. 22 yorumun iki saate yaklaşan süresi boyunca Indie pop’tan ambient’e, Caz’dan EDM’e, electroclash’ten brutal death metal’e geçiliyor. Bu nedenle Never Enough: Versions tek bir grubun bütünlüklü stüdyo albümü gibi akmıyor; daha çok Turnstile şarkılarının ne kadar farklı biçimlere girebileceğini gösteren büyük bir laboratuvarı andırıyor. Stereogum da albümün doğası gereği dengesiz olduğunu, fakat başarılı denemelerin başarısız olanlardan belirgin biçimde fazla olduğunu düşünüyor. Louder ise Julien Baker/Mustafa ortaklığındaki Time Is Happening gibi bazı yorumları daha zayıf bulmasına rağmen projeyi 2026’nın en cesur ve eğlenceli çalışmalarından biri olarak değerlendiriyor.
Turnstile açısından Versions aslında daha uzun süredir devam eden dönüşümün mantıksal sonucu. Hardcore köklerinden gelen grup, özellikle Glow On ile Saykedelik Rock, pop ve elektronik müziğe açılmış; Never Enough’ta ambient bölümler, piyano, yaylılar ve daha geniş prodüksiyon fikirleri bu sınırları iyice bulanıklaştırmıştı. Versions ise bir sonraki adımı atarak şarkıların kontrolünü başka müzisyenlere bırakıyor.
Bu yüzden albümün asıl sorusu “Turnstile hâlâ hardcore mu?” değil. Never Enough: Versions, bir Rock şarkısının kimliğinin riffte mi, melodide mi, ritimde mi yoksa onu yazan grubun tavrında mı saklı olduğunu kurcalıyor. Aynı bestenin Slayyyter’ın elektronik dünyasında ve Dying Fetus’un death metal saldırısında yaşayabilmesi de bunun en uç kanıtı. Sonuç biraz dağınık, zaman zaman aşırı kalabalık ama tam da bu nedenle heyecan verici: Turnstile kendi şarkılarını korumak yerine başka müzisyenlerin elinde ne kadar değişebileceklerini görmek için serbest bırakıyor.
ALLAH-LAS – Sirenas ⭐⭐⭐
28 Ağustos 2026 · Mexican Summer-Calico Discos · 6. stüdyo albümü · 10 parça · 42:16
Psychedelic Rock/Garage Rock/Folk/Surf Rock
Los Angeleslı Allah-Las, Sirenas ile grubun ilk yıllarından beri üzerine yapışan “60’lar Kaliforniya Saykedelik Rock’ı” etiketini biraz daha geride bırakıyor. 2012’deki ilk albümden bu yana surf-Rock, garage, folk-Rock ve psychedelia arasında dolaşan Matthew Correia, Spencer Dunham, Miles Michaud ve Pedrum Siadatian dörtlüsü, altıncı albümünde esas olarak enstrümantal ve doğaçlamaya açık bir müziğe yöneliyor. Grubun kendi tanımıyla Sirenas, serbest denemeler ve sezgisel biçimde gelişen fikirler etrafında oluşmuş “atmosferik enstrümantal hikâye anlatıcılığı” üzerine kurulu. Bu yönüyle albüm, önceki Allah-Las kayıtlarının şarkı merkezli yapısından belirgin biçimde ayrılıyor.
Albümün esin kaynakları da bu değişimi açıklıyor. Grup, The Durutti Column’dan Alman krautRock/kosmische geleneğine, Popol Vuh’un Werner Herzog filmleri için yaptığı müziklerden Jacques Cousteau’nun denizaltı dünyasına kadar uzanan oldukça geniş bir referans alanı tarif ediyor. AllMusic’de özellikle Popol Vuh ve Ashra çağrışımlarına dikkat çekiyor. Pt. Conception’ın gevşek ama sürekli ilerleyen gitarları Ashra’nın kozmik gitar anlayışını anımsatırken, Caldera II’de drum machine’in donuk ritmi ve hüzünlü gitar melodileri İngiliz Indie grubu Felt’in düşsel tarafına yaklaşıyor. Dolayısıyla Sirenas’ın psychedelia’sı artık yalnızca 1960’ların California güneşinden değil, 1970’lerin Alman deneysel müziğinin daha soyut ve meditatif dünyasından da besleniyor.
Albümün on parçası da grubun dört üyesi tarafından yazılmış ve prodüksiyonu yine Allah-Las üstlenmiş. Miles Michaud’nun kayıt ve miksin büyük bölümünü yönettiği, mastering’i Dave Cooley’in yaptığı kayıtlar Topanga, California’daki The Pumphouse stüdyosunda yapılmış. Michaud gitarın yanı sıra synthesizer, Pedrum Siadatian gitar, synth ve bas, Spencer Dunham bas ve gitar, Matthew Correia ise davul ve perküsyon çalıyor. Kadroya eklenen önemli renk, Mapache grubundan Clay Finch’in flütü. AllMusic’e göre Finch’in flütü bazı bölümlerde albümün new age’e yaklaşan dinginliğini güçlendirirken bazılarında gitarlarla karşılıklı çalışan ayrı bir melodik ses haline geliyor.
Pasiphaé, Snakes of Hydra, Vini da Gama, Abre Caminos, Ultramarine ve yaklaşık altı dakikalık kapanış Thrill of the Bill gibi başlıklar bile albümün coğrafi ve mitolojik çağrışımlarla oynayan karakterini yansıtıyor. Ancak burada anlatıyı sözler değil; tekrarlar, gitar tonları, elektronik ritimler, synth dokuları ve parçaların ağır ağır yön değiştirmesi kuruyor. Bu nedenle Sirenas, Allah-Las’ın eski albümlerindeki kolay hatırlanan vokal melodilerini bekleyen dinleyici açısından ilk anda daha mesafeli görünebilir. Nitekim erken dinleyici tepkilerinde albümün daha içe dönük, “spacey” ve elektronik davullara daha fazla yaslanan yapısı hem övgü hem de eleştiri konusu olmuş durumda.
Sirenas sonuçta geçmişi taklit etmek konusunda zaten giderek isteksizleşen bir grubun, şarkı formunun güvenli alanını da kısmen terk ettiği bir çalışma. AllMusic bunu Allah-Las için “küçük ama gerçek bir ileri adım” olarak görüyor: grup doğaçlamanın peşinden giderek daha önce uğramadığı alanlara giriyor. Albümün gücü büyük dramatik zirvelerde değil; gitarların, flütün, elektronik ritimlerin ve boşlukların oluşturduğu sıcak, meraklı ve zaman zaman birbirleriyle çelişen atmosferlerde. Sirenas, güneşli California psychedelia’sından doğmuş bir grubun, yıllar sonra aynı güneşi bu kez daha uzak, daha bulanık ve daha kozmik bir ufuktan seyretmesi…
HÉLÈNE SÉGARA – Hélène Ségara & Friends
28 Ağustos 2026 · Mataya Productions-Universal Music · Düet albümü · 12 parça · 44:39
Pop/Chanson/Variété Française
Hélène Ségara, Hélène Ségara & Friends ile yeni şarkılardan oluşan geleneksel bir stüdyo albümü yapmak yerine, otuz yıllık kariyerine bugünden bakmayı tercih ediyor. Fransız chanson ve variété geleneğinin Pop tarafında 1990’ların sonundan itibaren önemli bir yer edinen Ségara, repertuvarının tanınmış parçalarını farklı kuşak ve müzik dünyalarından isimlerle yeniden kaydediyor. Universal Music France da projeyi açık biçimde sanatçının 30. kariyer yılı kutlaması olarak tanımlıyor. Bu nedenle albümü bir “best of”tan ayıran esas unsur şarkı seçimi değil; eski kayıtların yeni vokal eşleşmeleri üzerinden başka karakterlere büründürülmesi.
Konuk listesi projenin iddiasını ortaya koyuyor. Julien Doré, Florent Pagny, Laura Pausini, Garou, Philippe Katerine, Julie Zenatti, Joyce Jonathan ve Anne Sila gibi Fransız ve Avrupa Pop/chanson dünyasının tanınmış seslerinin yanında rapçi Dinos, oyuncu Lana Parrilla, komedyen ve oyuncu Vincent Dedienne, genç şarkıcı Dalia ve Güney Koreli vokalist Sung Si-kyung bulunuyor. Bu çeşitlilik sayesinde albüm yalnızca Ségara’nın kendi kuşağıyla yapılmış nostaljik bir buluşma olmaktan çıkıyor. Albümün açılışında kariyerinin en bilinen şarkılarından Il y a trop de gens qui t’aiment’ı Julien Doré ile paylaşması da projenin yaklaşımını daha ilk parçadan ortaya koyuyor.
Albüm boyunca geçmişle kurulan bağların bazıları özellikle anlamlı. Andrea Bocelli ile özdeşleşen Vivo per lei – Je vis pour elle bu kez Florent Pagny ile söylenirken, On n’oublie jamais rien, on vit avec’te Ségara yeniden Laura Pausini ile buluşuyor. Julie Zenatti ve Joyce Jonathan’ın eşlik ettiği Les vallées d’Irlande üç kadın vokalin farklı kuşaklarını yan yana getiriyor. Philippe Katerine’in kendine özgü teatral karakteri Je te pardonne’a alışılmadık bir renk katarken, Dinos’un yer aldığı Tu vas me quitter chanson ile günümüz Fransız rap kuşağı arasında daha beklenmedik bir köprü kuruyor.
Ségara’nın kariyerinde ayrı bir yeri bulunan Notre-Dame de Paris de albümün hafıza duraklarından biri. Esmeralda rolünün sanatçıyı geniş kitlelere taşıdığı müzikalden Les oiseaux qu’on met en cage, yıllar sonra yeniden Garou ile kaydediliyor. Loin du froid de décembre’de Anne Sila’nın, Salut’de Vincent Dedienne’in bulunması ise albümün yalnızca müzikal ortaklıklardan değil, ses ve kişilik karşılaşmalarından beslendiğini gösteriyor. Kapanışta Michel Legrand’ın bestelediği klasik Fransız chanson’u La valse des lilas’ın Sung Si-kyung ile yorumlanması, projeyi Ségara repertuvarının dışına ve uluslararası bir alana taşıyan zarif bir final oluşturuyor.
Albümün arkasındaki kişisel hikâye de bu retrospektif yapıyı daha anlamlı kılıyor. Ségara, yayımdan hemen önce Fransız basınına verdiği söyleşide otuz yıllık kariyerinin başlangıcında böylesine uzun bir yolculuğu hayal etmediğini anlatıyor; projeyi özellikle ciddi sağlık sorunları nedeniyle kariyerine ara vermek zorunda kaldığı dönemlerden sonra gerçekleşmiş uzun soluklu bir düşünce olarak tarif ediyor. Bu nedenle Hélène Ségara & Friends yalnızca başarıların yıldönümü değil, kesintilere rağmen sürdürülebilmiş bir müzik hayatının da muhasebesi niteliğinde.
Hélène Ségara & Friends bu haliyle yeni bir yön arayan albümden çok, geçmişin bugünün sesleriyle yeniden okunması. Asıl merak uyandıran nokta da Ségara’nın eski hitlerini aynen tekrarlamak yerine Julien Doré’den Dinos’a, Garou’dan Sung Si-kyung’a kadar birbirinden uzak seslerle paylaşması. Otuz yıl sonra aynı şarkılar duruyor; fakat onları söyleyen insanlar, sesler ve kuşaklar değişmiş durumda. Albümün nostaljiyi aşabildiği yer de tam olarak burası.
STEVE CROPPER & THE MIDNIGHT HOUR – Watching the Tide ⭐⭐⭐
28 Ağustos 2026 · Mascot-Provogue · 12 parça · 42 dakika
Blues/Soul/R&B/Roots Rock
Steve Cropper’ın Watching the Tide albümünü sıradan bir “usta müzisyen yeni albüm yaptı” haberi olarak görmek zor. Booker T. & the M.G.’s’in gitaristi, Stax Records’un temel müzisyenlerinden biri ve Otis Redding’in (Sittin’ On) The Dock of the Bay, Wilson Pickett’ın In the Midnight Hour ve Eddie Floyd’un Knock on Wood gibi Soul klasiklerinin yaratıcılarından Cropper, Rock ve Soul tarihinin en etkili ama hiçbir zaman gösterişe yaslanmayan gitaristlerinden. Watching the Tide da bu anlayışı sürdürüyor: gitarı şarkının önüne çıkarmak yerine şarkının içine yerleştiren, birkaç doğru notayla karakter yaratmayı teknik gösteriden daha önemli gören bir müzisyenin geç dönem çalışması.
Albümü özellikle dikkat çekici yapan unsur konuk kadrosu. Cropper’ın etrafında Eric Clapton, Brian May, Billy Gibbons ve Ronnie Wood gibi dört ayrı gitar dünyasının temsilcileri bulunuyor. Bu isimlerin varlığı kolaylıkla albümü bir “gitar kahramanları zirvesi”ne dönüştürebilirdi; ancak Cropper’ın bütün kariyerini belirleyen ekonomik çalım anlayışı projenin merkezini başka yere taşıyor. Clapton’ın blues kökleri, May’in melodik ve katmanlı gitar yaklaşımı, Gibbons’ın Texas blues-Rock tonu ve Ronnie Wood’un Stones geleneğinden gelen gevşek ritmik karakteri, Cropper’ın Memphis Soul dilinin çevresinde farklı renkler oluşturuyor. Bu nedenle albümün cazibesi kimin daha hızlı veya daha uzun solo çaldığında değil, birbirinden farklı gitaristlerin Cropper’ın müzikal alanına nasıl uyum sağladığında yatıyor.
Cropper’ın gitar tarihindeki yeri de bunu açıklıyor. Hendrix, Clapton veya Page kuşağının aksine onun etkisi büyük ölçüde solo üzerinden değil, riff, ritim ve boşluk kullanımı üzerinden gelişti. Stax dönemindeki kısa gitar cümleleri Soul müziğinin ritmik sözlüğünün bir parçasına dönüşmüş; daha sonra Blues Brothers ile bu dil yeni kuşaklara taşınmıştı. Watching the Tide’da da blues, Soul, R&B ve roots-Rock arasındaki sınırlar bu eski Memphis anlayışıyla birbirine bağlanıyor. Dolayısıyla ünlü konuklar albümün satış noktası olsa bile asıl hikâye yine Cropper’ın gitarın ne zaman ‘konuşması’ gerektiği kadar ne zaman ‘susması’ gerektiğini de bilen yaklaşımında.
Bu açıdan Watching the Tide, Ağustos dosyamızın gitar açısından en ilginç kayıtlarından biri. Gitar virtüözlüğünün çoğu zaman hız ve teknik karmaşıklıkla ölçüldüğü bir ortamda Cropper ters yönden ilerliyor. Clapton, May, Gibbons ve Wood’un aynı albümde bulunması elbette başlı başına merak uyandırıyor; fakat onları bir araya getiren kişinin Rock tarihinin en az gösterişli büyük gitaristlerinden biri olması çalışmayı daha anlamlı kılıyor. ★ işaretini de tam bu nedenle hak ediyor: yalnızca konuklarının büyüklüğü için değil, birkaç notayla bir şarkının kimliğini değiştirebilen gitar anlayışının yaşayan tarihini sunduğu için.
DANIELLE NICOLE – Fireflies ⭐⭐⭐
28 Ağustos 2026 · Forty Below Records · 11 parça · 49 dakika
Contemporary Blues/Blues-Rock Soul
Danielle Nicole’ü çağdaş blues sahnesindeki pek çok kadın vokalistten ayıran ilk özellik, kariyerine yalnızca şarkıcı olarak başlamamış olması. Kansas City çıkışlı Trampled Under Foot grubunda kardeşleri Nick ve Kris Schnebelen ile yıllarca bas gitar çalan Nicole, grubun dağılmasının ardından solo kariyerinde blues, Soul ve Rock arasındaki sınırları giderek daha fazla bulanıklaştırdı. Fireflies bu yolculuğun yeni aşaması. Güçlü vokali hâlâ müziğin merkezinde; fakat bas gitar geçmişinin getirdiği ritim duygusu ve blues’u Soul üzerinden okuyan yaklaşımı, albümün klasik gitar merkezli Blues-Rock formülünden uzaklaşmasını sağlıyor.
Nicole’ün solo kariyerinde Wolf Den, Cry No More ve The Love You Bleed gibi albümler, Blues çevresinin dışına taşabilen bir müzisyen olduğunu zaten göstermişti. Özellikle Cry No More Grammy adaylığı getirirken, The Love You Bleed onun Rock, funk ve Soul tarafını daha belirgin hale getirmişti. Fireflies’ta da temel mesele tür saflığı değil. Blues’un armonik ve duygusal dili korunurken vokal düzenlemeleri Soul’a, ritim bölümü funk ve R&B’ye, gitarlar ise gerektiğinde daha sert Blues-Rock’a açılıyor. Nicole’ün sesi de bu geçişlerin tamamını taşıyabilecek kadar geniş: sakin bölümlerde sıcak ve kontrollü, şarkı yükseldiğinde ise neredeyse gospel kökenli bir kuvvete ulaşabiliyor.
Bu nedenle Danielle Nicole’ün müziğini Joe Bonamassa tipi gitar odaklı modern Blues-Rock ile aynı noktaya yerleştirmek doğru değil. Burada bas ve davul en az gitar kadar belirleyici; vokal ise çoğu zaman parçanın gerçek dinamik motoru. Kansas City Blues’unun groove duygusu ile Memphis Soul ve çağdaş roots-Rock’ın kesişmesi Fireflies’ın temel alanını oluşturuyor. Bu özellik Nicole’ü Susan Tedeschi, Beth Hart veya Samantha Fish gibi isimlerin dinleyicisine yakınlaştırsa da onun basçı geçmişi müziğe kendine özgü bir ağırlık kazandırıyor.
Ağustos seçkimizde Keb’ Mo’ Blues’un yalın ve akustik yüzünü, Joanna Connor slide gitarın saldırgan Chicago tarafını, Bernie Marsden İngiliz Blues-Rock geleneğini temsil ediyorsa Danielle Nicole başka bir noktayı dolduruyor: Blues ile Soul arasındaki güçlü vokal ve groove geleneğini. Türkiye’de Beth Hart, Susan Tedeschi ve Blues-Rock çevresinde oluşmuş dinleyici kitlesi düşünüldüğünde Nicole’ün burada çok daha fazla tanınma potansiyeli var. Fireflies bu nedenle yalnızca yeni bir Blues albümü olarak değil, seçkimizin keşif tarafında ★ ile işaretlenmesi gereken çalışmalardan.
ANGELO DEBARRE-ADRIEN MOIGNARD-WILLIAM BRUNARD – Django Celebration #03
28 Ağustos 2026 · Label Ouest-Bayard Musique · 8 parça · 48 dakika
Caz Manouche
Django Celebration #03, Django Reinhardt’ın müziğini bir kez daha çalmaktan çok, onun açtığı yolu üç farklı kuşak ve müzikal kişilik üzerinden bugüne taşıyan bir çalışma. Projenin merkezinde kontrbasçı William Brunard bulunuyor. Brunard’ın sanat yönetmenliğini üstlendiği Django Celebration serisi, Paris’in önemli Caz kulüplerinden Sunset-Sunside ile Label Ouest işbirliğinde doğmuş; Django Reinhardt mirasının yerleşik ustalarıyla daha sonraki kuşakları buluşturmayı amaçlıyor. Üçüncü albümde Brunard’ın karşısına gelen iki gitarist ise Caz manouche dünyasında özel bir ağırlığa sahip: Angelo Debarre ve Adrien Moignard.
Burada öncelikle Caz Manouche’u birkaç cümleyle anlatmak lazım… Manouche, Fransa’ya yerleşmiş Orta Avrupa kökenli bir ‘Roman’ toplumuna verilen ad. Müzik söz konusu olduğunda ise Manouche ile gezgin gitarist portresi gözümüzün önünde canlanması gerekiyor. En önemli temsilcisi de bilin bakalım kim? Django Reinhardt …Yaptıkları müziğe Fransa’da Caz Manouche, uluslararası mecralarda Swing Gitan/Gypsy Caz deniyor. En önemli özellikleri icracıların yüksek bir çabukluk ve güçlü bir teknik ifade gerektiren virtüöz seviyesinde olmaları…
Angelo Debarre bu müziğin yaşayan büyük temsilcilerinden. Manouche bir ailede büyüyen Debarre sekiz yaşında gitar çalmaya başlamış, bir dönem davula yöneldikten sonra 1980’lerin ortasında yeniden gitara dönmüş ve 1989 tarihli Gypsy Guitars ile özellikle teknik berraklığı, sürati ve doğaçlama yeteneğiyle sonraki kuşakları etkileyen gitaristlerden biri haline gelmişti. Adrien Moignard ise aynı geleneğin daha genç ve daha eklektik yüzünü temsil ediyor. Biréli Lagrène, Didier Lockwood, Cyrille Aimée, Richard Galliano ve André Ceccarelli gibi isimlerle çalışan Moignard, Django’nun dilini yalnızca koruyan değil; bebop, modern Caz ve güncel armonik fikirlerle genişleten bir gitarist. Bu nedenle Django Celebration #03’ün asıl cazibesi iki virtüözün hız yarışına girmesinde değil, aynı müzik dilini farklı aksanlarla konuşmasında yatıyor.
Albüm sekiz parçadan oluşuyor: Compartiment Swing, Danse nuptiale (Moppin’ the Bride), “Les Feuilles Mortes” cover’ı Autumn Leaves, Will Blues, Oyana, Tangogelo, I’ll See You in My Dreams ve Danse nuptiale’in kısa radyo versiyonu. Böylece Django Reinhardt çevresindeki repertuvar, Caz standartları ve özgün besteler aynı program içinde buluşuyor. Özellikle Autumn Leaves ve Django’nun da repertuvarında yer alan I’ll See You in My Dreams gibi herkesin bildiği melodiler, iki gitaristin yorum farklarını izleyebilmek için doğal bir karşılaştırma alanı yaratıyor. Buna karşılık Will Blues, Oyana ve Tangogelo gibi parçalar albümün geçmişi yeniden üretmekle yetinmediğini gösteriyor.
Burada William Brunard’ı yalnızca iki gitaristin arkasındaki ritim desteği olarak görmek de yanıltıcı olur. Kontrbasa 2009’da yönelen Brunard zamanla Biréli Lagrène, Stochelo Rosenberg ve Angelo Debarre gibi gitaristlerin düzenli partnerlerinden biri haline gelmiş; ayrıca viyolonsel de çalan çok yönlü bir müzisyen. Django Celebration fikrinin arkasındaki isim olması, albümdeki rolünü daha da belirginleştiriyor. Kontrbas, iki gitarın yoğun armonik ve melodik hareketinin altında yalnızca tempoyu tutmuyor; üç müzisyen arasındaki doğaçlama trafiğini düzenleyen üçüncü bir ses gibi davranıyor.
Fransız Caz basınındaki ilk değerlendirmeler de tam olarak bu etkileşimin üzerinde duruyor. Action Caz’dan Philippe Desmond, Debarre’ın köklü manouche yaklaşımıyla Moignard’ın daha eklektik kişiliğinin Brunard’ın kontrbası etrafında birleşmesini türün en üst düzey örneklerinden biri olarak değerlendiriyor; müziğin Django’nun ruhuna sadık kalırken modern bir dokunuş taşıdığına dikkat çekiyor.
Django Celebration #03’ü ilginç kılan sonuçta nostalji değil, devamlılık. Django Reinhardt’ın geliştirdiği gitar dili neredeyse bir asır sonra hâlâ yaşayabiliyorsa bunun nedeni yalnızca parçalarının çalınmaya devam etmesi değil; her kuşağın o dili yeniden yorumlaması. Debarre geleneğin hafızasını, Moignard onun bugüne açılan yüzünü, Brunard ise ikisini birbirine bağlayan omurgayı temsil ediyor. Albüm böylece bir Django Reinhardt anmasından çok, Caz manouche’un müzelik bir tür olmadığını gösteren üç kişilik canlı bir sohbet haline geliyor.
RUTHIE FOSTER – Just Say Yes ⭐⭐⭐
28 Ağustos 2026 · Sun Records · 10 parça · 35 dakika
Contemporary Blues/Gospel/Soul
Ruthie Foster, Just Say Yes’e kariyerinin en güçlü dönemlerinden birinin hemen ardından geliyor. 2024 tarihli Mileage, Foster’a En İyi Çağdaş Blues Albümü Grammy’sini kazandırmıştı; dolayısıyla yeni çalışmanın üzerinde doğal olarak yüksek bir beklenti var. Fakat Foster’ın müziğini yalnızca Blues üzerinden okumak yetersiz. Texas’ta gospel söyleyerek başlayan, ABD Donanması döneminde farklı müziklerle karşılaşan ve kariyeri boyunca folk, Soul, Blues ve Americana arasında dolaşan Foster için türler ayrı odalardan çok aynı evin bölümleri gibi. Just Say Yes de bu yaklaşımı on yeni şarkıda sürdürüyor. Albüm 28 Ağustos’ta Sun Records tarafından yayımlandı.
Albümün oluşumunda özellikle iki isim dikkat çekiyor: Larkin Poe’dan Rebecca Lovell ve Tyler Bryant. Foster’ın bu ikiliyle yaptığı şarkı yazım çalışmaları, onun gospel ve Soul merkezli vokal dünyasıyla daha çağdaş roots/Blues-Rock anlayışı arasında doğal bir bağlantı kuruyor. Albüm öncesinde yayımlanan Tangled da bu işbirliğinin karakterini gösteren parçalardan. Foster’ın temel avantajı ise düzenleme ne kadar değişirse değişsin sesinin bütün müziği kendi alanına çekebilmesi. Vokalinde Mahalia Jackson ve gospel geleneğinin kuvveti kadar Soul’un sıcaklığı ve Blues’un yaşanmışlık hissi bulunuyor; fakat bunu retro bir taklide dönüştürmüyor.
Just Say Yes başlığının kendisi de Foster’ın kariyerinin bu aşamasındaki tavrını özetler nitelikte: yeni işbirliklerine, farklı şarkı yazma yöntemlerine ve müzikal ihtimallere açık olma düşüncesi. Onu Keb’ Mo’ veya geleneksel Blues sanatçılarından ayıran nokta da burada. Foster için Blues belirli bir gitar tonu veya 12 ölçülük yapı değil, gospel, folk ve Soul’un kesiştiği daha geniş bir Amerikan müzik geleneğinin parçası. Bu yüzden bir parçada kilise müziğine yaklaşırken diğerinde Americana’ya veya çağdaş Blues-Rock’a kayması kimlik değişikliği gibi duyulmuyor.
Foster’ın Türkiye’de hak ettiği kadar tanındığını söylemek güç. Oysa Beth Hart’ın güçlü vokalinden, Bonnie Raitt’ın roots anlayışından, Tedeschi Trucks Band’in gospel-Soul damarından veya Keb’ Mo’nun çağdaş Blues yaklaşımından hoşlanan dinleyicinin Foster’la bağ kurması oldukça kolay. Üstelik Mileage ile gelen Grammy’nin hemen ardından yayımlanan Just Say Yes, onu yalnızca “iyi bir Blues şarkıcısı” olarak değil, Amerikan roots müziğinin farklı geleneklerini tek bir vokal kimlik altında birleştiren olgun bir sanatçı olarak değerlendirmek için iyi bir fırsat. Bu nedenle ★ işaretini rahatlıkla koruyoruz.
DINOSAUR JR. – There Near ⭐⭐⭐
28 Ağustos 2026 · Jagjaguwar · 13. stüdyo albümü · 11 parça · 43 dakika
Alternative Rock/Indie Rock/Noise Rock
Dinosaur Jr.’ın There Near albümünü ilginç kılan şey grubun kırk yılı aşan kariyerinde yeni bir müzikal alan keşfetmesi değil; tam tersine, bir dönem uzaklaştığı eski dağınıklığına yeniden gönüllü biçimde dönmesi. J Mascis, Lou Barlow ve Murph’ten oluşan klasik üçlü 2005’te yeniden bir araya geldikten sonra şaşırtıcı ölçüde istikrarlı albümler yaptı. Ancak Farm, I Bet on Sky ve 2021 tarihli Sweep It Into Space gibi çalışmaların giderek daha temiz ve kontrollü prodüksiyonları, ilk Dinosaur Jr. kayıtlarının gürültülü, kırılgan ve neredeyse çökecekmiş hissi veren karakterini biraz törpülemişti. There Near bu açıdan bilinçli bir geri dönüş. Mascis, grubun 1985 tarihli ilk albümünde kullandığı türden eski bir Mesa/Boogie amplifikatörünü yeniden edinerek gitar sound’unu başlangıç noktasına yaklaştırmış. Sonuç, Pitchfork’un ifadesiyle grubun bu yüzyıldaki en “kirli” ve enerjik kayıtlarından biri.
Albüm Several Got Away ile açılıyor ve Dinosaur Jr.’ın bütün temel bileşenlerini hemen ortaya koyuyor: yüksek volümlü fuzz gitarlar, Mascis’in dünyadan biraz sıkılmış gibi duran kırılgan vokali ve bu uyuşuk sesin arasından aniden patlayan gitar soloları. No Friends bu karşıtlığı daha da ileri taşıyor; yalnızlık duygusunu anlatan vokalin yanında yükselen gitar neredeyse ikinci bir insan sesi gibi davranıyor. Everything at Once, Read the Room, Take Me With You, Walk Me Back ve Put It Down grubun Neil Young/Crazy Horse damarını alternatif Rock’ın gürültülü diliyle yeniden buluşturuyor. Mascis’in soloları ise teknik gösteriden çok duygu aktarımı üzerine kurulu. Pitchfork özellikle No Friends’teki solonun alışılmış gitar virtüözlüğünden uzaklaşıp şarkının duygusal içeriğini büyüttüğüne dikkat çekiyor.

Lou Barlow’ın albüme katkıları her zamanki gibi başka bir pencere açıyor. Blowin’ Up daha folk-Rock karakterli ve sözlerinde grubun genel belirsizliğinden daha açık bir toplumsal ton taşıyor; No One’s Ready ise Pitchfork’a göre albümün geçmişe dönüş fikrini en iyi yakalayan parçalardan. Barlow’ın Sebadoh ve Folk Implosion deneyiminin getirdiği daha kırılgan Indie-Rock dili, Mascis’in dev gitar tonuyla çarpışınca Dinosaur Jr.’ın eski albümlerindeki yaratıcı gerilim yeniden ortaya çıkıyor. Alman Musikexpress de grubun yenilik peşinde koşmamasını bir eksiklikten çok kimliğinin parçası olarak değerlendiriyor: Mascis, Barlow ve Murph yıllardır aynı temel fikri işliyorlar ama o fikir hâlâ kendilerine ait.
Elbette bütün eleştiriler aynı derecede coşkulu değil. No More Workhorse, albümün bazı parçalarını birbirine fazla benzer buluyor ve There Near’ın grubun en unutulmaz çalışmalarından biri olmadığını düşünüyor. Buna karşılık Pitchfork albümü Beyond’dan bu yana Dinosaur Jr.’ın en enerjik işi olarak tanımlarken, Rolling Stone’un Almanya edisyonu eski amplifikatör tercihiyle gelen gitar tonunun şarkıları belirgin biçimde canlandırdığına dikkat çekiyor. Bu iki görüş arasındaki fark aslında albümün temel meselesini de özetliyor: Dinosaur Jr. kendini yeniden icat etmiyor. Fakat J Mascis’in çekingen vokalinin arkasından bir anda yükselen o dev gitar sesi hâlâ başka hiçbir gruba benzemiyor. Bu nedenle There Near, Ağustos seçkisinde ★ işaretini rahatlıkla hak ediyor.
FLOTSAM AND JETSAM – Rats in the Temple
28 Ağustos 2026 · Napalm Records · 16. stüdyo albümü · 13 parça · 56 dakika
Thrash Metal/Heavy Metal
Flotsam and Jetsam’ın metal tarihindeki yeri biraz tuhaftır. Arizona’da 1980’lerin başında kurulan grup, thrash metalin Amerikan ayağının ilk kuşağında yer almasına ve Doomsday for the Deceiver ve No Place for Disgrace gibi iki tür klasiği üretmesine rağmen, geniş kitleler tarafından yıllarca “Jason Newsted’in Metallica’dan önceki grubu” cümlesine sıkıştırıldı. Oysa grup Newsted’in 1986’daki ayrılışından sonra kırk yıl daha yaşamayı başardı. Dahası Flotsam and Jetsam son dönemde nostaljik turnelere yaslanmak yerine The End of Chaos, Blood in the Water ve I Am the Weapon ile kariyerinin şaşırtıcı ölçüde güçlü bir geç dönemini oluşturdu. Rats in the Temple da bu serinin devamı olarak geliyor.
Albüm 13 parçadan oluşuyor ve Harvesting the Hate ile başlayıp Damnation, Absolution, Blame the Knife, başlık parçası Rats in the Temple, The Ghost Behind My Door, First on the Spike, The Edge of Nowhere, Last Rites, A Taste for War, Her Blood Your Pain, Anthem for the Broken ve Not Goin’ Down That Way ile devam ediyor. Parça sürelerinin çoğunun dört-beş dakika arasında tutulması, grubun progressive yapılardan çok doğrudan riff, tempo ve nakarat üzerine kurulu yaklaşımını gösteriyor. Albümün toplam süresi de yaklaşık 56 dakika.
Flotsam and Jetsam’ı çağdaşlarından ayıran önemli unsurlardan biri Eric A.K.’nin vokali. Thrash metalde alışılmış sert bağırışların yerine heavy/power metalden gelen melodik ve yüksek perdeli vokalleri kullanması, grubun müziğini Testament veya Exodus çizgisinden ayırıyor. Gitarların saldırgan riffleri ile bu melodik vokal arasındaki kontrast, özellikle grubun son dönem albümlerinin temel kimliği haline geldi. Rats in the Temple da hız uğruna melodiyi terk etmiyor; klasik Amerikan thrash metalinin enerjisini daha geleneksel heavy-metal nakaratları ve çift gitar anlayışıyla birleştiriyor.
Albümün başlığı ve Harvesting the Hate, Blame the Knife, A Taste for War veya Anthem for the Broken gibi parça adları da grubun günümüz dünyasının kutuplaşma, öfke ve çatışma ortamına baktığını düşündürüyor. Ancak Flotsam and Jetsam’ın asıl gücü politik veya kavramsal iddiadan çok müzikal devamlılığında. Metal gruplarının çoğu kırk yılın ardından ya geçmiş repertuvarına yaslanır ya da eski enerjisinin daha güvenli bir versiyonunu üretir. Flotsam and Jetsam ise özellikle son on yılda bunun tersini yaparak kariyerinin başlangıcındaki saldırganlığı modern prodüksiyonla yeniden yakalamayı başardı.
Bu nedenle Rats in the Temple’a ★ koymasam da Ağustos metal listesinden kesinlikle çıkarmam. Metallica, Megadeth, Testament ve Overkill’in gölgesinde kalmış bir grubun kuruluşundan kırk yılı aşkın süre sonra hâlâ yeni albümü merak edilir halde olması başlı başına önemli. Türkiye’deki thrash ve geleneksel heavy-metal dinleyicisi açısından da doğrudan karşılığı bulunan bir çalışma.
KAMELOT – Dark Asylum ⭐⭐⭐
28 Ağustos 2026 · Napalm Records · 14. stüdyo albümü · 15 parça · 51 dakika
Symphonic Metal/Progressive Power Metal
Kamelot’un Dark Asylum ile kurduğu dünya daha albüm başlamadan belirlenmiş durumda. Hikâye, Neo-Victorian bir evrende eski bir katedralden dönüştürülmüş RavenHill Asylum adlı kurumda geçiyor; burada bilim, inanç ve delilik arasındaki sınırlar giderek belirsizleşiyor. Gitarist ve kurucu Thomas Youngblood albümü, maskeler, parçalanmış anılar ve psikolojik işkence arasında sıkışmış bir ruhun hakikat, kimlik ve kurtuluş arayışı olarak tanımlıyor. Dolayısıyla Dark Asylum, yalnızca birbirinden bağımsız symphonic-metal şarkılarının sıralandığı bir çalışma değil; Kamelot’un Epica, The Black Halo ve The Shadow Theory gibi albümlerinde sıkça başvurduğu sinematik hikâye anlatıcılığının yeni bir örneği.
Albüm kısa bir enstrümantal girişin ardından Ashen World ile RavenHill’in kapılarını açıyor. Burada ilk konuk vokalist Ignacia Fernández devreye giriyor. Albüm boyunca farklı konuklar anlatının karakterlerini veya duygusal renklerini temsil ediyor; bu yöntem Kamelot’un Simone Simons, Alissa White-Gluz ve Elize Ryd gibi vokalistlerle geçmişte kurduğu düet geleneğinin devamı niteliğinde. Merkezde ise yine Tommy Karevik bulunuyor. Distorted Sound, Karevik’in sakin bölümlerdeki kontrollü vokalinden yüksek falsettolara uzanan genişliğinin özellikle Godlike Alchemy ve başlık parçasında öne çıktığını belirtiyor.
Müzikal olarak Dark Asylum Kamelot’un iki dönemini buluşturuyor. Bir tarafta Karma, Epica ve The Black Halo yıllarının progressive/power-metal yapıları ve karanlık teatral atmosferi; diğer tarafta Haven, The Shadow Theory ve The Awakening dönemlerinin daha kompakt, modern ve nakarat merkezli şarkı anlayışı bulunuyor. Thomas Youngblood’un gitarları orkestrasyonun altında kaybolmuyor; klavyeler ve senfonik düzenlemeler sinematik alanı genişletirken Sean Tibbetts ile Alex Landenburg’un ritim bölümü müziğin metal tarafını koruyor. Dead Rhetoric de 15 parçalık albümün grubun farklı dönemlerinden öğeleri bir araya getirirken enerjisini ve dinamizmini kaybetmediğine dikkat çekiyor.
Bu denge albümün en önemli artısı olduğu kadar tartışılabilecek tarafı da. Kamelot artık kendi müzikal dilini çok iyi bilen bir grup; dolayısıyla Dark Asylum’da dinleyiciyi hazırlıksız yakalayacak radikal bir dönüşüm yok. Fakat Distorted Sound’un değerlendirmesi tam da bu noktada olumlu: grup eski progressive DNA’sını tamamen terk etmeden son yıllardaki daha akılda kalıcı şarkı anlayışıyla birleştirmiş ve ortaya uzun süredir yaptığı en dengeli albümlerden biri çıkmış. RavenHill konsepti de senfonik düzenlemelere yalnızca görkem yaratma görevi vermek yerine dramatik bir neden sağlıyor.
Türkiye açısından Kamelot zaten yabancı bir isim değil; progressive, power ve symphonic metal dinleyicilerinin kesiştiği oldukça geniş bir alana hitap ediyor. Dark Asylum özellikle Roy Khan döneminin karanlık ve teatral Kamelot’unu özleyenlerle Tommy Karevik döneminin daha modern sound’unu sevenleri aynı albümde buluşturabilmesi nedeniyle ★ işaretini hak ediyor. Yeni bir Kamelot icat etmiyor ama grubun otuz yılı aşan tarihinde hangi unsurların kalıcı olduğunu oldukça güçlü biçimde hatırlatıyor.
TRIOSPHERE – Oceans Above, Stars Below ⭐⭐⭐
28 Ağustos 2026 · Frontiers Music Srl · 4. stüdyo albümü · 12 yıllık aradan sonra · 12 parça · 49 dakika
Progressive/Power Metal
Norveçli Triosphere’un Oceans Above, Stars Below ile geri dönüşünde ilk dikkat çekici rakam 12 yıl. 2014 tarihli The Heart of the Matter’dan bu yana yeni stüdyo albümü yayımlamayan grup aslında dağılmamıştı; üyelerin özel hayatları, farklı çalışmalar, turneler ve pandemi süreci yeni albümün oluşumunu yıllara yaydı. Bazı bestelerin temelleri de yıllar öncesine uzanıyor. Bu uzun sessizlik, Triosphere’un müzikal kimliğini değiştirmemiş: bas ve vokalde Ida Haukland, gitarlarda Marius Silver Bergesen ve Tor Ole Byberg, davulda ise 2014’te gruba katılan Kenneth Tårneby bulunuyor. Değişen önemli unsur plak şirketi; grup yeni dönemine Frontiers Music ile giriyor.
Triosphere çoğu zaman power metal başlığı altında sınıflandırılsa da müziği türün alışılmış hızlı davullar, yüksek vokaller ve fantastik sözlerden oluşan Avrupa kalıbına tam oturmuyor. Haukland’ın aynı zamanda basçı olması ritim bölümünü belirgin biçimde öne çıkarırken, gitarlar power metal ile progressive metal arasında dolaşıyor. En önemli unsur ise Haukland’ın vokali: teknik olarak güçlü olmasına rağmen operatik/senfonik metal tarzına yönelmeyen, daha koyu ve Rock karakterli bir ses. Oceans Above, Stars Below bu nedenle melodik metal ile progressive metal arasında doğal bir köprü kuruyor. Angry Metal Guy albümdeki ritmik ayrıntıları, güçlü melodileri ve Haukland’ın vokal performansını özellikle öne çıkarıyor; 12 yıllık aranın grubun beste anlayışını köreltmediğini belirtiyor.
Başlık parçası albümün bu yaklaşımını en iyi özetleyen çalışmalardan. Uzun kompozisyon, grubun melodik tarafını korurken gitar ve ritim yapısındaki değişimlerle progressive alana açılıyor. The Rock Father değerlendirmesi parçayı doğrudan yılın öne çıkan metal şarkılarından biri olarak nitelendiriyor ve özellikle Haukland’ın bas-vokal performansına dikkat çekiyor. Albüm genelinde de teknik ayrıntı ile melodik erişilebilirlik arasında benzer bir denge var. Last Rites’ın üzerinde durduğu nokta ise 12 yılın ardından büyük bir stil değişikliği bekleyenlerin şaşırabileceği: Triosphere esasen kaldığı yerden devam ediyor. Ancak grubun eski formülünün hâlâ canlı duyulması bu sürekliliği bir eksiklik olmaktan çıkarıyor.
Türkiye açısından da ilginç bir albüm. Iron Maiden’ın melodik gitarlarını, Nevermore’un daha karanlık heavy/power yaklaşımını ve progressive metalin ritmik çeşitliliğini seven dinleyici Triosphere’da tanıdık unsurlar bulabilir. Üstelik Ida Haukland’ın bası yalnızca vokalistin taşıdığı ikinci enstrüman değil, müziğin belirleyici parçalarından. Oceans Above, Stars Below bu nedenle Ağustos dosyasındaki “adı albümünden daha az bilinen” çalışmalardan biri olabilir. ★ işaretini özellikle bu nedenle koyuyorum: Triosphere yeni bir tür icat etmiyor ama 12 yıllık sessizlikten sonra, melodik metalin teknik olabileceği kadar şarkı odaklı da kalabileceğini hatırlatan güçlü bir dönüş yapıyor.
ALABAMA SHAKES – I Must Be Dreaming ⭐⭐⭐
28 Ağustos 2026 · Island Records · 11 yıl sonra ilk albüm · 11 parça · 48 dakika
Psychedelic Soul/Alternative Rock/R&B
Adından da anlaşılacağı üzere Alabama’dan çıkan bir grup Alabama Shakes. 2009’da gitarist/vokalist Brittany Howard, gitarist Heath Fogg ve basçı Zac Cockrell tarafından kurulan grup, bar ve kulüplerde çalarak kariyerine başladı. 2012 ve 2015’te yayınladıkları iki albüme sahip grup, ikinci albümleriyle Billboard 200 listesine 1 numaradan girmeyi bile başarmış ve bu albüm onlara 3 Grammy ödülü getirmişti. Ancak grup 2018’den itibaren, Brittany Howard’ın solo çalışmalara yönelmek istemesi nedeniyle çalışmalarına ara vermeye karar verdi.
Alabama Shakes’in dönüş hikâyesi, büyük plak şirketlerinin hazırladığı bir reunion planından çok daha sıradan bir olayla başlıyor. Alabama’daki Druid City Brewing Company’nin kurucularından Bo Hicks, yerel bir gıda yardım kuruluşuna destek amacıyla Brittany Howard’dan küçük bir konser vermesini istiyor. Howard bu vesileyle eski grup arkadaşları gitarist Heath Fogg ve basçı Zac Cockrell ile yeniden çalmaya başlıyor. Birkaç prova yeni şarkılara, yeni şarkılar da Alabama Shakes’in 2015 tarihli Grammy ödüllü Sound & Color’dan tam 11 yıl sonraki ilk albümüne dönüşüyor. Eski davulcu Steve Johnson’ın bulunmadığı yeni yapılanmada klavyeci Paul Horton da grubun ses dünyasına katılıyor.
I Must Be Dreaming, 2012’deki Boys & Girls’ün retro southern Soul/Blues-Rock formülüne dönmek gibi kolay bir yol seçmiyor. Asıl hareket noktası Sound & Color’ın açtığı deneysel alan. Alabama Shakes ve eski çalışma arkadaşları Shawn Everett tarafından Nashville’deki Sound Emporium ve Blackbird stüdyolarında hazırlanan albüm Saykedelik Soul, R&B, Indie Rock ve atmosferik Pop arasında dolaşıyor. Resmî albüm açıklaması da müziği zaman, ölüm, aşk ve modern hayatın giderek gerçeküstü hale gelen çelişkileri üzerine kurulu “Visceral Psychedelic Soul” olarak tanımlıyor. Tea Time, Another Life, Garden, I Feel Hope Coming, Time, Friends, Easy, How Love’s Supposed to Go, Waist Deep, American Dream ve Tied to You’dan oluşan 11 parçalık repertuvar bu genişliği farklı yönlere taşıyor.
Brittany Howard’ın solo kariyerinde özellikle Jaime ve What Now ile geliştirdiği deneysel yaklaşımın gruba geri taşındığı açıkça hissediliyor. How Love’s Supposed to Go Saykedelik funk-Rock’a dönüşürken Time, Pink Floyd’u çağrıştıran uzaylı bir atmosfer içinde gitarı neredeyse avant-garde sınırlara götürüyor. Easy Howard’ın özel hayatındaki huzuru işlerken American Dream, Waist Deep ve özellikle I Feel Hope Coming çağdaş Amerika’nın toplumsal ve politik gerilimlerine bakıyor. Financial Times albümü Soul, R&B ve Indie-Rock arasında serbestçe dolaşan, önceki Alabama Shakes’ten daha karmaşık bir çalışma olarak değerlendiriyor. Rock and Blues Muse ise grubun sınırları zorlamasını ve eski formülü güvenli biçimde tekrarlamamasını albümün en önemli başarısı sayıyor.
Tam da burada eleştiriler ayrılıyor. NME, albümün rüya gibi Saykedelik-Soul atmosferini başarılı bulurken politik parçaların müziğinin fazla yumuşak kaldığını, özellikle American Dream gibi bir şarkının sözlerindeki öfkeyi yeterince sert taşıyamadığını düşünüyor. Exclaim! ise tersine bu kontrollü atmosferi ve Shawn Everett’ın prodüksiyonunu grubun yeni ses dünyasının temel gücü olarak görüyor. Bu görüş ayrılığı I Must Be Dreaming’in neden ilginç olduğunu da gösteriyor: Alabama Shakes 11 yıl sonra eski hayranına Hold On’ın devamını vermiyor. Ayrı geçirdikleri yıllarda öğrendiklerini aynı grubun içine taşıyorlar. Ağustos seçkisinde ★ işaretinin en güçlü adaylarından biri olmasının nedeni de tam olarak bu.
MASTODON – Marrow Deep ⭐⭐⭐
28 Ağustos 2026 · Loma Vista Recordings · 9. stüdyo albümü · 12 parça · 65 dakika
Progressive Metal/Sludge Metal/Psychedelic Metal
Mastodon’ın Marrow Deep albümünü grubun tarihindeki kırılmadan bağımsız dinlemek neredeyse olanaksız. Kurucu gitarist Brent Hinds, 25 yılın ardından 2025 başında grupla yollarını ayırmış, aynı yıl 51 yaşında bir motosiklet kazasında hayatını kaybetmişti. Bu kayıp yalnızca eski bir grup üyesinin ölümü değildi: Hinds’in country, Blues, Saykedelik Rock ve metal arasında dolaşan kontrol edilemez gitar karakteri Mastodon’ın sesinin dört temel bileşeninden biriydi. Aynı dönemde Brann Dailor’ın annesini kaybetmesi de albümün duygusal arka planını ağırlaştırdı. Dolayısıyla Marrow Deep, Troy Sanders, Bill Kelliher ve Brann Dailor’ın hem müzikal hem kişisel anlamda “bundan sonra Mastodon nedir?” sorusuna cevap vermek zorunda kaldıkları ilk albüm.
Grup Hinds’in yerine onun kopyasını yerleştirmekten özellikle kaçınmış görünüyor. Turne gitaristi Nick Johnston artık albümde aktif biçimde yer alırken, klavyeci João Nogueira da yeni ses mimarisinin önemli parçalarından biri haline geliyor. Barbarians Blood’ın Brann Dailor’ın tomlarıyla başlayıp dev bir Mastodon riffine dönüşmesi eski grubun hâlâ orada olduğunu hemen gösteriyor; fakat albüm ilerledikçe Caz’a yaklaşan pasajlar, daha belirgin klavyeler ve farklı gitar renkleri ortaya çıkıyor. Poisonous Weapons, In the Ruins, They’re Coming for You, Golden Spires, Moth and Bone, A Vampire’s Demeanor, The Vanishing ve The Three Fates gibi parçalar 13 şarkılık albümün yas, öfke ve devam etme fikrini farklı yönlerden işliyor.
Konuklar da sembolik ağırlık taşıyor. Black Sabbath’ın basçısı Geezer Butler ile Mastodon’ın uzun yıllardır dostu olan Clutch vokalisti Neil Fallon albümde yer alıyor. Ancak Louder’ın değerlendirmesinde vurgulandığı gibi, Marrow Deep ölüm karşısında meydan okuyan neşeli bir albüm değil; aynı zamanda onun altında ezilmeyi de reddediyor. Mastodon’ın geçmişinde kişisel kayıpların albümlere dönüşmesi yeni değil: Crack the Skye Brann Dailor’ın genç yaşta kaybettiği kız kardeşinin gölgesini taşırken Hushed and Grim menajer Nick John’un ölümünün ardından şekillenmişti. Marrow Deep bu çizginin belki de en doğrudan devamı.
Eleştiriler albümün Hinds sonrası değişimini genel olarak olumlu karşılıyor ama bütünüyle kusursuz görmüyor. Sputnikmusic yeni alanlara açılmasını överken Hushed and Grim gibi zaman zaman hedefini kaçırdığını düşünüyor. Everblack ise Johnston ve Nogueira’nın gruba taklitçi olmadan yerleşmesini özellikle başarılı buluyor. Buradaki kritik nokta, Mastodon’ın Hinds’in boşluğunu gizlemeye çalışmaması. Marrow Deep eski Mastodon’ın birebir devamı değil ve zaten olamazdı; bunun yerine kaybı müziğin parçası haline getiriyor. Albümün resmî açıklamasındaki “resilience and solidarity” — dayanıklılık ve dayanışma — ifadesi bu yüzden bir pazarlama cümlesinden daha fazla anlam taşıyor.
Mastodon yirmi beş yıl boyunca sludge metalden progressive Rock’a, psychedelia’dan hardcore’a uzanan bir müzikal dünya kurdu. Bu dünyanın en ayırt edici seslerinden birini kaybettikten sonra aynı yerde kalması mümkün değildi. Marrow Deep’in asıl başarısı da Brent Hinds yokmuş gibi davranmadan, fakat onsuz devam etmenin yolunu aramasında. Ağustos listesindeki ★ işaretleri arasında belki de en az tartışmalı olanlardan biri: yalnızca güçlü bir metal albümü olduğu için değil, Mastodon tarihinin yeni dönemini başlatan kayıt olduğu için.
PHILIPPE MOURATOGLOU – Arcane 17
28 Ağustos 2026 · Vision Fugitive · Çift albüm · 24 parça · 75 dakika
Classic Music/Improvised Music
Philippe Mouratoglou’nun Arcane 17’si, klasik gitar repertuvarına yeni bir kayıt eklemekten çok, gitarın 20. yüzyılda geçirdiği dönüşümü tek bir müzisyenin bakış açısından anlatan uzun bir yolculuk. Fransız gitarist albümün çıkışından hemen önce France Musique’e verdiği söyleşide, gitar repertuvarının yoksul olduğu düşüncesine karşı mücadele ettiğini söylüyordu. Gerçekten de Arcane 17, Manuel de Falla’dan Heitor Villa-Lobos’a, Leo Brouwer’dan Tōru Takemitsu’ya, Joaquín Rodrigo’dan Egberto Gismonti ve Arthur Kampela’ya uzanan geniş bir coğrafyayı buluşturuyor; Mouratoglou kendi bestelerini ve doğaçlamalarını da bu tarihsel çizginin içine yerleştiriyor. 15 yıldaki 17. albümü olan çalışma böylece yaklaşık yüz yıllık gitar müziğine kişisel bir bakış niteliği kazanıyor.
Mouratoglou aslında geleneksel anlamda klasik gitarist olabilecek bütün eğitimi almış bir müzisyen. Wim Hooggewerf, Roland Dyens ve Pablo Márquez’in öğrencisi olmuş, daha sonra Strasbourg Konservatuvarı’nda Márquez’in asistanlığını yapmış. Ancak kariyerini klasik gitarın sınırları içinde tutmak yerine doğaçlama, Caz, çağdaş müzik ve Blues’a açılmış; Robert Johnson repertuvarından Bruno Chevillon ve Ramón López ile kurduğu doğaçlama üçlüsüne kadar birbirinden oldukça uzak projelerde yer almış. Altı ve on iki telli çelik telli gitarların yanı sıra bariton gitarla da çalışan Mouratoglou’nun bu merakı, Arcane 17’nin temelindeki “gitar tek bir müzik dünyasına ait değildir” fikrini açıklıyor.
Albümün repertuvarı da bunu coğrafi bir yolculuğa dönüştürüyor. Kübalı Leo Brouwer’ın Preludio epigramático No.1’inden İspanyol Manuel de Falla’nın Debussy için yazdığı Homenaje’ye; Brezilyalı Villa-Lobos’un etüt ve prelüdlerinden yine Brezilyalı Egberto Gismonti’nin Água e Vinho’suna uzanan program, gitarın Latin Amerika ile Avrupa arasındaki alışverişini görünür hale getiriyor. Japon besteci Tōru Takemitsu, Brezilyalı deneysel besteci Arthur Kampela ve Joaquín Rodrigo ise gitarın geleneksel romantik imgesinden çağdaş müziğin ses ve tını araştırmalarına doğru açılan diğer yolları temsil ediyor. Mouratoglou’nun kendi parçaları ve doğaçlamaları bu bestelerin arasına girerek albümü kronolojik bir antoloji olmaktan çıkarıyor.
Burada virtüözlük de başlı başına amaç değil. Villa-Lobos’un teknik açıdan son derece talepkâr etütleri, Brouwer’ın modern gitar dili veya Kampela’nın gitarı neredeyse vurmalı bir çalgıya dönüştüren yaklaşımı Mouratoglou’ya farklı renkler sunuyor. Gitar kimi zaman sıcak ve lirik, kimi zaman kuru ve perküsif, kimi zaman da tek bir notanın tınısını araştıran deneysel bir enstrümana dönüşüyor. Arcane 17’nin yaklaşık 75 dakikalık süresi boyunca duyduğumuz şey bu nedenle yalnızca “klasik gitar” değil; aynı enstrümanın farklı bestecilerin ellerinde nasıl başka kimliklere bürünebildiğinin gösterimi. Mouratoglou’nun bilimsel titizlikle doğaçlamaya duyduğu merakı bir arada tutması da kayda akademik bir repertuvar albümünden daha serbest bir karakter kazandırıyor.
Albümün adı André Breton’un 1944 tarihli sürrealist metni Arcane 17’ye küçük bir gönderme. Mouratoglou da projeyi 1920’lerden bugüne uzanan ve yaratıcı özgürlüğü merkezine alan bir gitar yolculuğu olarak tanımlıyor. Bu bağlantıyı fazla ileri götürüp müziği Breton’un kitabının doğrudan müzikal karşılığı olarak yorumlamak doğru olmaz; önceki taslağımızdaki bu iddia için sağlam bir dayanak bulunmuyor. Buradaki Breton göndermesi daha çok özgürlük, hayal gücü ve farklı dünyalar arasında bağlantı kurma fikrine işaret ediyor.
Arcane 17’nin bizim Ağustos seçkimizdeki yeri de biraz farklı. Burada büyük prodüksiyonlar, vokaller veya akılda kalıcı nakaratlar yok; tek bir müzisyenin gitarın imkânlarına duyduğu merak var. Mouratoglou, yaklaşık bir yüzyıllık repertuvarı “klasik” ve “modern” diye ikiye bölmek yerine aynı sürekli arayışın farklı durakları olarak ele alıyor. Böyle bakıldığında albüm, gitar meraklıları için yalnızca iyi bir icra kaydı değil, bir enstrümanın 20. yüzyıl boyunca ne kadar farklı şey söyleyebildiğini gösteren 75 dakikalık bir keşif haritası haline geliyor.
EYLÜL AYINDA ÇIKACAK ALBÜMLER
Eylül ayında Rock/Metal dünyasında, kadim grupların merakla beklenen yeni albümleri, uzun araların ardından gelen geri dönüşler ve genç kuşaktan dikkat çekici çalışmalar peş peşe yerini alacak gibi görünüyor. ’70’lerden, ’80’lerden ve ’90’lardan bugüne uzanan isimler kendi yaşıtları dinleyicileriyle yeniden buluşurken, Rock ve Metal’in sınırları Folk, Caz, Elektronik ve Soul’a kadar genişleyecek. İşte Eylül ayında çıkması beklenen ve Stüdyoİmge’nin radarına takılan albümler.
NATALIE IMBRUGLIA – Algorithm
4 Eylül 2026
Pop/Pop-Rock/Adult Pop
Natalie Imbruglia, Algorithm ile 1990’ların sonundaki Alternatif Pop-Rock kimliğini olduğu gibi yeniden üretmek yerine onu yetişkin Pop anlayışı içinde güncelliyor. Imbruglia’nın melodik vokal karakterinin merkezde olduğu albüm, gitar temelli Pop ile daha çağdaş ve cilalı prodüksiyon arasında duruyor. Türkiye’de özellikle Torn sayesinde hâlâ güçlü bir isim hafızasına sahip olması, albümü Eylül listesinin doğal adaylarından biri yapıyor.
KASABIAN – Act III
4 Eylül 2026
Alternative Rock/İndie Rock
Kasabian’ın ACT III’ü, grubun Serge Pizzorno liderliğindeki ikinci dönemini sürdüren yeni stüdyo çalışması. İngiliz İndie-Rock geleneğini Elektronik ritimler, büyük nakaratlar ve festival ölçeğindeki gitar sound’uyla birleştiren grubun albümü, Eylül ayının uluslararası ölçekte en görünür Rock yayınlarından biri. Türkiye’de Kasabian’ın zaten yerleşik bir alternatif-Rock dinleyicisi bulunduğundan, ayrıca keşif filtresine ihtiyaç duymadan ana listede tutulabilecek albümlerden.
AIRBOURNE – Airbourne
4 Eylül 2026
Hard Rock
Avustralyalı Airbourne kendi adını taşıyan yeni albümünde AC/DC’den miras kalan yüksek voltajlı, riff merkezli Hard-Rock anlayışından uzaklaşmıyor. Grubun gücü zaten yenilik iddiasından çok, Blues temelli gitar rifflerini ve Arena Rock enerjisini tavizsiz biçimde sürdürmesinde yatıyor. Türkiye’deki klasik Hard-Rock ve Heavy-Metalkitlesi düşünüldüğünde Eylül listesinin en kolay karşılık bulabilecek çalışmalarından biri.
AMYL AND THE SNIFFERS – Truth or Consequence (Live from El Coyote)
4 Eylül 2026
Punk/Garage Rock
Amy Taylor’ın kontrolsüz görünen ama son derece bilinçli sahne enerjisiyle grubun punk, garage ve pub-Rock karışımını stüdyo kayıtlarından daha çıplak biçimde ortaya koyması albümün temel cazibesi. Dolayısıyla bunu yeni şarkılardan çok, günümüzün en heyecan verici canlı Rock gruplarından birinin sahne belgesi olarak değerlendirmek gerekiyor.
AUDREY HORNE – Achilles
4 Eylül 2026
Hard Rock/Heavy Metal
Norveçli Audrey Horne, heavy Metalin gitar armonilerini 1970’ler ve 80’ler Hard-Rock geleneğiyle birleştiren çizgisini Achilles’te sürdürüyor. Iron Maiden/Thin Lizzy tipi çift gitar melodilerinden klasik arena Rock nakaratlarına uzanan grup, retro bir topluluk olmasına rağmen geçmişi birebir taklit etmekten ziyade bu dili modern prodüksiyonla yeniden kullanıyor. Özellikle gitar odaklı Rock dinleyicisi için gözden kaçırılmaması gereken Avrupa albümlerinden.
GREEN CARNATION – A Dark Poem, Part III: The Messiah Complex
4 Eylül 2026
Progresif Rock/Progresif Metal
Norveç Progresif sahnesinin köklü gruplarından Green Carnation, A Dark Poem üçlemesinin üçüncü bölümüyle uzun soluklu konseptini tamamlıyor. Grubun Doom ve Metal geçmişi, melodik Progresif Rock, atmosferik pasajlar ve uzun kompozisyonlarla birleşiyor. Türkiye’deki Progresif-Rock/Metal kitlesinin Opeth, Riverside, Porcupine Tree gibi isimlere gösterdiği ilgi düşünüldüğünde, çok geniş kitlelerce bilinmese bile Türkiye’de dinleyici bulma potansiyeli yüksek albümlerden biri.
ACCEPT – Teutonic Titans 1976–2026
4 Eylül 2026
Heavy Metal/Retrospektif proje
Accept’in Teutonic Titans 1976–2026 çalışması, adından da anlaşılacağı üzere grubun 50 yıllık tarihine odaklanan retrospektif bir proje. Buna rağmen Accept’in Türkiye’deki Heavy-Metal dinleyicisi açısından taşıdığı önem nedeniyle listede tutulması gerekiyor. Balls to the Wall, Metal Heart ve Fast as a Shark ile şekillenen Alman Heavy-Metal mirasının yarım yüzyıllık özetini sunması, albümü yeni materyalden bağımsız olarak dikkate değer kılıyor.
BAYONNE – Filters
4 Eylül 2026
Electronic/Art-Pop
Bayonne adıyla çalışan Roger Sellers, Elektronik müziği yalnızca bilgisayar programlamasına dayandırmayan, canlı perküsyon, klavye, loop ve katmanlı vokalleri performansın parçası hâline getiren bir müzisyen. Filters bu nedenle Eylül listesindeki “albüm kadar müzisyeni de keşfetme” kategorisine giriyor. Bonobo, Four Tet ve daha organik Elektronik müzik dinleyicisinin ilgisini çekebilecek çalışma, ana akım tanınırlığı düşük olsa bile dinlenmeden elenmemesi gerekenlerden.
ELLIE GOULDING – I Know Too Much
4 Eylül 2026
Pop/Electronic Pop
Ellie Goulding’in yeni albümü, kariyerinin başından beri taşıdığı Elektronik Pop kimliğini güncel prodüksiyon anlayışıyla sürdürüyor. Goulding’in ayırt edilebilir ince vokali, Synth ağırlıklı düzenlemeler ve Dans-Pop altyapısı albümün ana eksenini oluşturuyor. Rock merkezli seçkimizin dışında görünse de uluslararası tanınırlığı ve Elektronik müzikle Pop arasındaki konumu nedeniyle Eylül panoramasında bulunması anlamlı.
DEXYS MIDNIGHT RUNNERS – Love
4 Eylül 2026
Pop/Soul/Celtic Soul
Come On Eileen nedeniyle çoğu dinleyicinin 80’lerle özdeşleştirdiği Dexys, aslında Kevin Rowland’ın Soul, Celtic Folk ve Teatral Pop anlayışının çevresinde sürekli değişen bir proje. LOVE, bu nedenle yalnızca nostaljik bir geri dönüş olarak değil, İngiliz Pop tarihinin kendine özgü figürlerinden birinin yeni dönem çalışması olarak ilginç. Türkiye’de isim tanınırlığı şarkı tanınırlığının gerisinde olsa da kuşak hafızası açısından listeye eklenmesi gerekiyor.
ANGUS & JULIA STONE – Karaoke Bar
4 Eylül 2026
İndie Folk/Folk-Pop
Avustralyalı kardeşler Angus ve Julia Stone’un yeni çalışması, ikilinin yumuşak vokal armonileri, akustik Folk ve atmosferik İndie-Pop arasında kurduğu tanıdık dünyaya dönüyor. Büyük prodüksiyonlardan çok şarkı, ses ve atmosfer üzerine kurulu müzikleri nedeniyle özellikle Singer-Songwriterve Alternatif Folk dinleyicisine hitap ediyor. Türkiye’de niş ama sadık bir dinleyici bulabilecek çalışmalar arasında.
PARIS PALOMA – The Fatal Flaw
4 Eylül 2026
Dark Folk/Alternative Pop
Labour ile uluslararası ölçekte dikkat çeken İngiliz şarkıcı Paris Paloma, The Fatal Flaw’da Folk temelli anlatıcılığını karanlık, dramatik ve zaman zaman orkestral bir alana taşıyor. Paloma’nın gücü gösterişli vokal cambazlığından ziyade mitoloji, kadınlık, güç ilişkileri ve kişisel anlatıları modern Folk diliyle birleştirmesinde. Florence + the Machine, Aurora veya daha karanlık Singer-Songwriter müziğine yakın dinleyiciler açısından dikkat çekici bir Eylül yayını.
BLOC PARTY – Anatomy of a Brief Romance
11 Eylül 2026
Alternative/İndie Rock
Bloc Party’nin yeni albümü, grubun 2000’lerin ortasında Silent Alarm ile kurduğu keskin gitar ve ritim anlayışının üzerinden yirmi yılı aşkın süre geçtikten sonra nerede durduğunu gösteren bir çalışma. Kele Okereke’nin karakteristik vokali ve grubun Post-Punk kökenli ritmik gitar dili hâlâ merkezde; ancak Bloc Party uzun zamandır Elektronik müzik ve Pop unsurlarını da kendi dilinin parçası hâline getirmiş durumda. Türkiye’deki İndie/Alternative kuşağı için Eylül’ün doğrudan dikkat çeken albümlerinden.
FKJ – Tyber ⭐⭐⭐
11 Eylül 2026
Electronic/Caz/Soul/Alternative R&B
Fransız multi-enstrümantalist Vincent Fenton, yani FKJ, bizim bu listedeki özel keşif duraklarımızdan biri. Gitar, bas, klavye, saksofon ve Elektronik ekipmanı tek kişilik bir müzik laboratuvarına dönüştürebilen Fenton’ın müziği Caz armonilerini Soul, R&B, Groove ve Elektronik prodüksiyonla buluşturuyor. Dolayısıyla Tyber’ı yalnızca Elektronik albüm olarak değil, günümüzün “stüdyo müzisyeni ile canlı icracı arasındaki sınırı kaldıran” yaklaşımının örneklerinden biri olarak değerlendirmek gerekiyor.
Bonobo – Distance in Static ⭐⭐⭐
11 Eylül 2026
Electronic/Downtempo/Organic Electronica
Simon Green’in Bonobo projesi, Elektronik müziği akustik enstrümanlar, Caz, Soul ve dünya müziği renkleriyle birleştirmesi nedeniyle uzun zamandır türün en “müzisyen” tarafında duran isimlerden. Distance in Static de Elektronik prodüksiyon ile organik çalgıları karşı karşıya getiren bu anlayışı sürdürüyor. Üstelik konuk kadrosunda Arooj Aftab, Joy Crookes, Ichiko Aoba ve Türkiye kökenli İngiliz müzisyen Nilüfer Yanya gibi birbirinden farklı isimler bulunması albümü ayrıca ilginç hâle getiriyor.
BUDDY MILLER – Buddy Miller
11 Eylül 2026
Blues/Americana/Roots
Buddy Miller, geniş kitleler için albüm kapağındaki isimden çok “müzisyenlerin müzisyeni” olarak bilinen gitarist, şarkıcı ve prodüktörlerden. Emmylou Harris, Steve Earle, Robert Plant, Lucinda Williams gibi isimlerle kesişen uzun kariyeri, Blues, country, gospel ve Rock arasındaki Amerikan roots geleneğini kapsıyor. Kendi adını taşıyan yeni albümü bu nedenle Blues-Rock gitarından Americana’ya uzanan dinleyici açısından listenin sessiz ama güçlü adaylarından.
POKEY LAFARGE – Rent Money
11 Eylül 2026
Americana/Roots/Swing
Pokey LaFarge’ın müziğinde Ragtime, Swing, Country-Blues, erken dönem Caz ve Amerikan Folk geleneği modern bir Singer-Songwriter tavrıyla birleşiyor. Rent Money da retro müziği müzelik bir taklit olarak kullanmaktan çok, eski Amerikan Popüler müzik dillerinin bugün hâlâ işe yarayıp yaramadığını araştıran çizgisini sürdürüyor. Rock dışına açılmak istediğimiz Eylül seçkisinde karakter sahibi bir alternatif.
GREEN LUNG – Necropolitan
11 Eylül 2026
Heavy Rock/Doom/Occult Rock
Londra çıkışlı Green Lung, Black Sabbath’ın ağır rifflerini 1970’ler İngiliz Hard-Rock’ı ve Folk-Horror atmosferiyle birleştiren yeni kuşağın dikkat çekici gruplarından. Grubun müziğindeki Doom ağırlığına rağmen melodik gitarlar ve vintage org kullanımı, Necropolitan’ı yalnızca ekstrem Metal dinleyicisine hitap eden bir albüm olmaktan çıkarıyor. Türkiye’deki Sabbath, Ghost, Uncle Acid ve Retro-Heavy Rock dinleyicisi açısından güçlü adaylardan.
ERIC STECKEL – Sandstorm
11 Eylül 2026
Blues-Rock/Guitar Rock
Eric Steckel, bu listede gitar nedeniyle özellikle tutulması gereken isimlerden. Blues kökenli olmakla birlikte tonu ve çalımındaki sertlik onu zaman zaman Gary Moore, Joe Bonamassa ve klasik Hard-Rock gitarına yaklaştırıyor. Sandstorm, vokalden çok gitar tonu, solo dili ve Blues’un daha ağır Rock formuyla ilgilenen dinleyiciler açısından Eylül’ün potansiyel keşiflerinden biri. Türkiye’deki Blues-Rock/gitar kitlesine ulaşma ihtimali yüksek.
SCHANDMAUL – Sternensegler
11 Eylül 2026
Folk Rock/Medieval Rock
Alman Schandmaul’un müziğinde Rock gitarlarının yanında gayda, keman, hurdy-gurdy ve Folk çalgıları kullanılabiliyor; bu nedenle grubun “Medieval Rock” etiketi yalnızca görsel bir kimlikten ibaret değil. Sternensegler, Alman Folk-Rock geleneğinin Metal ve Melodik Rock’la birleştiği çizginin yeni örneği. Türkiye’de geniş kitleye ulaşması zor olabilir ama Folk-Metal, Medieval ve Avrupa geleneksel müziklerini takip eden dinleyici için farklı bir renk.
THE PROCLAIMERS – You May Offend
11 Eylül 2026
Folk-Rock/Pop-Rock
Craig ve Charlie Reid kardeşler, I’m Gonna Be (500 Miles) sayesinde Pop tarihine tek şarkıyla kazınmış görünseler de The Proclaimers’ın asıl kimliği İskoç Folk geleneği, politik/sosyal gözlem ve doğrudan şarkı yazarlığının birleşiminde yatıyor. You May Offend, ikilinin uzun kariyerinde hâlâ hikâye anlatıcılığına ve melodik sadeliğe güvenen yeni bir halka.
IBIBIO SOUND MACHINE – Chopping Mountain
11 Eylül 2026
Afrobeat/Funk/Electronic
Londra merkezli Ibibio Sound Machine, Batı Afrika highlife ve afrobeat geleneklerini Synth, Funk, Post-Punk ve Elektronik dans müziğiyle buluşturuyor. Eno Williams’ın vokalleri etrafında şekillenen grup, canlı ritim bölümünü Elektronik prodüksiyonla birleştirmesi nedeniyle özellikle müzisyenlik tarafı güçlü bir dünya müziği/Elektronik projesi. Rock ağırlıklı listenin dışına çıkmak için oldukça iyi bir aday.
EZRA COLLECTIVE – Here Because of Hope ⭐⭐⭐
11 Eylül 2026
Caz/Afrobeat/Highlife/Hip-hop
Londra’nın son yıllarda dünya Cazına kazandırdığı en önemli topluluklardan Ezra Collective, Here Because of Hope ile Caz yalnızca bir müzik türü olarak değil, Afrika’dan Karayiplere ve oradan günümüz Londra’sına uzanan kültürel bir yolculuk olarak ele alıyor. Femi Koleoso, TJ Koleoso, Joe Armon-Jones, Ife Ogunjobi ve James Mollison’dan oluşan beşli, 2023’te Where I’m Meant to Be ile Mercury Prize’ı kazanan ilk Caz grubu olmuş, ardından Dance, No One’s Watching ile İngiltere listelerinde ilk 10’a girmişti. Yeni albümün çıkış noktası ise grubun Nijerya’dan Karayiplere uzanan turneleri sırasında yeniden karşılaştığı müzikal ve kültürel bağlar.
Albüm üç bölüm hâlinde tasarlanmış: Africa, Caribbean ve London. Bu bölümler arasında oyuncu Letitia Wright’ın seslendirdiği kısa anlatılar yer alıyor. Konuk listesi de aynı coğrafi yolculuğu destekliyor: Gambiya kökenli İngiliz Rapçi Pa Salieu, Jamaikalı Reggae/R&B şarkıcısı Lila Iké, Kamerun kökenli Amerikalı Libianca ve İngiliz vokalist Leona Lewis albümün farklı duraklarında topluluğa katılıyor. İlk yayımlanan God Gave Me Feet for Dancing gibi çalışmalarında zaten hissedilen Caz, Afrobeat, Highlife, Reggae ve Hip-hop birlikteliği burada daha geniş bir kavramsal çerçeveye oturuyor.
Ezra Collective’in asıl gücü, bütün bu türleri akademik bir “Fusion” gösterisine çevirmemesinde. Femi Koleoso’nun davulları ve kardeşi TJ’nin bası güçlü bir Groove kurarken Joe Armon-Jones’un klavyeleri, Ife Ogunjobi’nin trompeti ve James Mollison’ın saksofonu müziğin Caz tarafını sürekli canlı tutuyor. Ancak amaç uzun sololarla müzisyenlik sergilemekten çok dans edilebilir, kolektif bir müzik yaratmak. Grubun Nijeryalı Afrobeat geleneğiyle olan bağı da yalnızca stilistik değil; Femi Koleoso bir dönem Tony Allen ile çalmış bir davulcu. Bu deneyim Ezra Collective’in ritmik dilinin Fela Kuti mirasıyla kurduğu doğal ilişkinin önemli kaynaklarından biri.
ECHO & THE BUNNYMEN – Apples For Isaac
18 Eylül 2026
Post-Punk/Alternative Rock
Ian McCulloch ve Will Sergeant’ın önderliğindeki Echo & The Bunnymen, Apples For Isaac ile 2014 tarihli Meteorites’tan bu yana ilk tamamen yeni şarkılardan oluşan albümünü yayımlıyor. Liverpool Post-Punk’ının karanlık romantizmini taşıyan grubun yeni çalışması, McCulloch’un dramatik vokali ile Sergeant’ın atmosferik gitarını yeniden merkeze alıyor. İlk yayımlanan The Light That Surrounds You ve Brussels Is Haunted, grubun Ocean Rain dönemini taklit etmek yerine o melankolik ve geniş atmosferi bugünün prodüksiyonuyla sürdürdüğünü düşündürüyor. Türkiye’deki 80’ler New Wave/Post-Punk dinleyicisi açısından Eylül’ün önemli dönüşlerinden biri.
BEABADOOBEE – Pylon
18 Eylül 2026
İndie/Alternative Rock
Filipin kökenli İngiliz müzisyen Beatrice Laus, yani beabadoobee, 90’ların alternative Rock ve İndie-Pop estetiğini genç kuşağın şarkı yazarlığıyla birleştiren önemli isimlerden biri hâline geldi. Pylon, 2024’teki This Is How Tomorrow Moves’un ardından geliyor. İlk materyaller, gitarın yeniden belirginleştiği ama melodik Pop tarafının terk edilmediği bir albüme işaret ediyor. Smashing Pumpkins, Pavement ve 90’lar İndie-Rock’ından izler taşıyan müziği nedeniyle bizim Rock merkezli listemizin genç kuşak tarafında özellikle tutulmaya değer.
ANTHRAX – Cursum Perficio
18 Eylül 2026
Thrash Metal
Anthrax’ın uzun zamandır beklenen yeni stüdyo albümü Cursum Perficio, 2016 tarihli For All Kings’ten on yıl sonra geliyor. Metal tarihinin “Big Four”undan birinin böylesine uzun aradan sonraki ilk yeni albümü olması zaten çalışmayı Eylül ayının başlı başına önemli olaylarından biri yapıyor. Joey Belladonna’nın vokali, Scott Ian’ın ritim gitarı ve Charlie Benante’nin davulları etrafındaki klasik Anthrax omurgasının modern prodüksiyonla nasıl buluşacağı albümün asıl merak konusu. Türkiye açısından herhangi bir eleme ölçütüne gerek bırakmayacak kadar önemli bir Metal yayını.
KAI HANSEN – Born With a Hammer
18 Eylül 2026
Heavy Metal/Power Metal
Helloween ve Gamma Ray tarihinin temel figürlerinden Kai Hansen, Born With a Hammer ile solo kimliğini yeniden öne çıkarıyor. Alman Power Metalinin biçimlenmesinde gitarist, vokalist ve besteci olarak oynadığı rol düşünüldüğünde albüm yalnızca yeni bir Metal kaydı değil, türün kurucu kuşağından bir müzisyenin bugünkü durumunu görmek için de önemli. Hızlı riffler, melodik gitar armonileri ve büyük nakaratlar bekleyen klasik Helloween/Gamma Ray dinleyicisinin doğal olarak radarına girecek bir çalışma.
KÄRBHOLZ – Sturm Zieh Auf
18 Eylül 2026
DeutschRock/Hard Rock
Alman Kärbholz, Punk enerjisini Hard Rock ve Almanca sözlerle birleştiren DeutschRock geleneğinin uzun soluklu temsilcilerinden. Sturm Zieh Auf grubun büyük uluslararası tanınırlığı olmayan ama Almanca konuşulan ülkelerde güçlü bir karşılığı bulunan müziğini sürdürüyor. Türkiye açısından listenin öncelikli isimlerinden olmayabilir; buna karşılık Almanya’yı yalnızca Scorpions, Rammstein veya Accept üzerinden okumamak adına Avrupa panoramasında bulunması anlamlı.
CAMILLE – The Sound of Milk ⭐⭐⭐
18 Eylül 2026
Chanson/Art-Pop/Experimental
Fransız müziğinin en özgün vokal sanatçılarından Camille, sesi yalnızca şarkı söyleme aracı değil, ritim ve enstrüman olarak kullanmasıyla tanınıyor. The Sound of Milk de chanson’dan deneysel Pop’a, vokal perküsyondan Elektronik ve akustik dokulara uzanan bu anlayışın devamı. Nouvelle Vague döneminden solo çalışmalarına kadar Fransız chanson’unun sınırlarını sürekli zorlayan Camille nedeniyle bu albüm, Fransa ayağımızda özellikle dinlenmesi gereken çalışmalardan.
GRAND CORPS MALADE – Voir la mer ⭐⭐⭐
18 Eylül 2026
Chanson/Slam/Pop
Fabien Marsaud, yani Grand Corps Malade, Fransız Chanson geleneğini rapten gelen Spoken-Word/Slam anlatımıyla birleştiren özgün konumunu Voir la mer ile sürdürüyor. Şarkı söylemekten çok kelimenin ritmine ve hikâye anlatımına dayanan vokal yaklaşımı, albümü klasik Chanson’dan ayırıyor. Cœur de Pirate, Mentissa, Styleto ve SDM gibi konuklar da Fransız Pop, Rap ve Chanson kuşaklarını aynı projede buluşturuyor. Fransız müziğini takip edeceğimiz Eylül seçkisinde kesinlikle tutulmalı.
BOY HARSHER – Get Mean
18 Eylül 2026
Darkwave/Minimal Synth/Electronic
Jae Matthews ve Augustus Muller ikilisinin Boy Harsher projesi, 80’lerin minimal Synth ve EBM mirasını modern darkwave’in soğuk, erotik ve sinematik atmosferiyle birleştiriyor. Get Mean’de Matthews’un neredeyse fısıltıya dönüşen vokali ile Muller’ın analog Synthesizer ve drum-machine altyapıları yine belirleyici. Rock’tan Elektronik müziğe geçiş noktalarından biri olarak özellikle ilginç; Depeche Mode’un karanlık tarafı, EBM ve güncel darkwave dinleyicisinin rahatlıkla yaklaşabileceği bir çalışma.
AGNES OBEL – The Meaning of Flowers ⭐⭐⭐
18 Eylül 2026
Chamber-Pop/Neo-Classical/Art-Pop
Bu albümü özellikle işaretliyorum. Danimarkalı Agnes Obel, piyano merkezli şarkı yazarlığını oda müziği, minimalizm ve son derece kontrollü Elektronik ses tasarımıyla birleştiren bir müzisyen. The Meaning of Flowers’ı Berlin’deki kendi stüdyosunda yazıp düzenlemesi, kaydetmesi ve prodüktörlüğünü üstlenmesi de albümü bir Singer-Songwriter çalışmasının ötesine taşıyor. Piyano, Synthesizer ve sampler’ın çevresine yaylılar, bas, flüt, saksofon, harmonium ve lap-steel gitar ekleniyor.
Obel’in müziğinin ilginçliği sessizliğe de düzenlemenin bir parçası gibi davranmasında. Bu nedenle albüm yüksek sesle dikkat çekmeye çalışan bir çalışma olmaktan çok ayrıntılı dinlemeyi ödüllendirecek gibi görünüyor. Max Richter, Ólafur Arnalds, chamber Pop ve atmosferik müzik dinleyicisinin yanı sıra iyi düzenlemeye önem veren Rock dinleyicisine de ulaşabilir.
RODRIGO Y GABRIELA – Our Home ⭐⭐⭐
18 Eylül 2026
Akustik gitar/World/Flamenco-Rock
Rodrigo Sánchez ve Gabriela Quintero’nun iki akustik gitarla yarattıkları ses, onları “flamenco ikilisi” diye tanımlamayı çoktan yetersiz hâle getirdi. İkilinin Metal geçmişi, Rodrigo’nun melodik ve solo ağırlıklı tekniği ile Gabriela’nın gitar gövdesini adeta vurmalı çalgıya dönüştüren ritmik yaklaşımında hâlâ hissediliyor. OurHome bu nedenle gitar meraklıları açısından Eylül’ün en doğal seçimlerinden biri.
Üstelik ikilinin Metallica’dan Pink Floyd’a uzanan Rock sevgisi ile Latin/Flamenco tekniklerini aynı enstrümanda buluşturabilmesi, onları Türkiye’deki gitar ve Rock kitlesi için erişilebilir kılıyor.
BECK – Ride Lonesome
18 Eylül 2026
Alternative/Folk-Rock/Singer-Songwriter
Beck’in kariyerinin en ilginç tarafı, iki ardışık albümünün bile birbirine benzememesidir. Lo-fi Rock, Hip-hop, Funk, Saykedelik, Elektronik müzik ve akustik Folk arasında rahatça dolaşabilen müzisyenin Ride Lonesome’da daha şarkı ve anlatı merkezli bir alana yönelmesi bekleniyor. Beck’in uluslararası ağırlığı düşünüldüğünde zaten Eylül dosyasının doğal isimlerinden; fakat özellikle Sea Change ve Morning Phase tarafını sevenler için daha yakından izlenmesi gereken bir albüm.
DRAGONFLIES – Dragonflies
18 Eylül 2026
Alternative/Electronic/Experimental
Listenin en merak uyandırıcı yeni projelerinden biri: Dhani Harrison + Nigel Godrich. George Harrison’ın oğlu olmanın çok ötesinde kendi müzisyen kimliğini geliştiren Dhani Harrison ile Radiohead’in uzun yıllardır prodüksiyon dünyasının merkezindeki Nigel Godrich’in aynı projede buluşması, Dragonflies’ı daha dinlemeden ilginç hâle getiriyor. Elektronik ses tasarımı, gitar, Ambient ve Alternative Rock arasında dolaşan bir çalışma beklemek mümkün.
Burada özellikle Godrich faktörü önemli. Radiohead, Beck, Paul McCartney ve birçok başka projedeki prodüksiyon anlayışı düşünüldüğünde albümü yalnızca “Dhani Harrison’ın yeni grubu” olarak görmemek gerekiyor.
EMMA RUTH RUNDLE – These Killing Times
18 Eylül 2026
Dark Folk/Post-Rock/Experimental
Emma Ruth Rundle, Marriages ve Red Sparowes geçmişinden solo kariyerine uzanan çizgide ağır gitar müziğiyle son derece kırılgan Singer-Songwriter anlatısını yan yana getirebilen bir isim. These Killing Times, karanlık Folk, Drone, Post-Rock ve Ambient arasındaki dünyasını sürdüren yeni çalışma. Chelsea Wolfe, Marissa Nadler veya Post-Metal’in atmosferik tarafına yakın duran dinleyiciler için listenin güçlü keşiflerinden.
UNCLE ACID & THE DEADBEATS – Shapes of Midnight
18 Eylül 2026
SaykedelikRock/Doom/Heavy Rock
Uncle Acid & The Deadbeats’in temel formülü Black Sabbath ağırlığını 60’ların Saykedelik Rock’ı, Garage ve eski korku filmi atmosferleriyle birleştirmek. Ancak grubun son dönem çalışmaları bu formülün dışına çıkma isteğini de gösteriyor. Shapes of Midnight bu nedenle yalnızca yeni bir Doom albümü olarak değil, Retro-Heavy Rock’ın en karakteristik gruplarından birinin hangi yöne evrildiğini görmek için ilginç. Türkiye’deki Sabbath, Stoner/Doom ve Saykedelik Rock dinleyicisi açısından kuvvetli aday.
VILLAGERS OF IOANNINA CITY – Venceremos ⭐⭐⭐
18 Eylül 2026
Progresif/Psychedelic/Folk Rock
Yunanistanlı Villagers of Ioannina City, ağır Saykedelik/Progresif Rock’ı Epir bölgesinin geleneksel müziği ve Folk enstrümanlarıyla buluşturuyor. Anadolu ile Balkan coğrafyasının modal melodileri arasındaki yakınlık nedeniyle müziklerinin Türkiye’deki Progresif ve Saykedelik Rock dinleyicisine oldukça doğal gelme ihtimali yüksek.
Pink Floydvari geniş alanlar, ağır gitarlar ve geleneksel Yunan müziğinin yan yana gelmesi onları Eylül listesindeki sıradan bir Avrupa Rock grubundan ayırıyor. Venceremos 18 Eylül’de Napalm Records’tan geliyor.
NEIL YOUNG & THE CHROME HEARTS – Second Song
18 Eylül 2026
Rock/Folk-Rock
Neil Young’ın Chrome Hearts ile ikinci çalışması olan Second Song, onun son yıllardaki üretkenliğinin yeni halkası. Young’ın kariyerindeki temel ikilem yine burada: kırılgan Akustik Folk ile Crazy Horse geleneğinden gelen elektrikli, pürüzlü Rock. Bu yaşta hâlâ yeni materyal üretmesi bile albümü önemli kılıyor; Türkiye’deki klasik Rock dinleyicisi için açıklama gerektirmeyen isimlerden.
MARY GAUTHIER – Reckoning
25 Eylül 2026
Americana/Folk/Singer-Songwriter
Amerikan Folk ve Americana geleneğinin en güçlü hikâye anlatıcılarından Mary Gauthier, Reckoning’de yirmi yılı aşan kariyerinin temel özelliğini koruyor: zor meseleleri gösterişli düzenlemelerden çok insan hikâyeleri üzerinden anlatmak. Gauthier’nin kendi tanıtımında da albümün günümüzün toplumsal gerilimlerine baktığı, fakat karamsarlığa teslim olmak yerine empati, hakikat ve dayanışma üzerinde durduğu belirtiliyor.
Gauthier, Lucinda Williams, Emmylou Harris ve Gillian Welch hattındaki Amerikan şarkı yazarlığını sevenler açısından önemli bir isim. Reckoning de vokal gösterisinden çok söz, karakter ve anlatıya ağırlık veren bir albüm olacak gibi görünüyor. Rock ağırlıklı listede biraz kenarda kalabilir; ancak iyi şarkı yazarlığını ölçüt aldığımızda kolayca elenecek bir çalışma değil.
LEON BRIDGES – Happiness Anytime ⭐⭐⭐
25 Eylül 2026
Soul/R&B
Leon Bridges’ın beşinci albümü Happiness Anytime, onu ilk dönemindeki 60’lar Soul Revival çizgisinden biraz daha uzaklaştırıyor. Bunun en önemli nedeni prodüksiyon koltuğunda İngiliz grup Jungle’dan J Lloyd-Watson ve Lydia Kitto’nun bulunması. Bridges’ın sıcak Soul vokali böylece Funk, modern R&B ve Elektronik prodüksiyonla daha belirgin biçimde buluşuyor. Albümden Light the Way, Tears of Joy, Illusion ve Your Love Is Electric gibi parçalar şimdiden yayımlandı.
12 parçalık albümde Lydia Kitto, All Day, All Night’ta vokalist olarak da yer alıyor. Bridges’ın Coming Home dönemindeki Sam Cooke/Otis Redding çağrışımlarından bugüne geçirdiği dönüşümü takip etmek açısından özellikle ilginç. Türkiye’deki Soul, Funk ve kaliteli Pop dinleyicisi açısından Eylül’ün güçlü adaylarından.
PROTOMARTYR – Hotel Usona
25 Eylül 2026
Post-Punk/Art-Rock
Detroitli Protomartyr’ın müziği Post-Punk’ın karanlık gitarlarını Joe Casey’nin yarı konuşur, yarı söyler vokaliyle birleştiriyor. Hotel Usona, grubun sertlikten çok huzursuzluk yaratan müzik anlayışını devam ettirirken prodüksiyonda Dave Fridmann faktörü özellikle dikkat çekiyor. Flaming Lips, Mercury Rev ve MGMT gibi isimlerle yaptığı çalışmalar düşünüldüğünde Fridmann’ın grubun ses alanını genişletmesi şaşırtıcı olmayacaktır.
Interpol ve Echo & The Bunnymen gibi grupları seçkimizde tutuyorsak Protomartyr’ı da dinlemeden elememek gerekir. Daha sert, daha edebî ve daha rahatsız edici bir Post-Punk anlayışına sahipler; geniş kitlelere kolay ulaşmayan ama albüm bütünlüğüne önem veren bir grup.
EUROPE – Come This Madness
25 Eylül 2026
Hard Rock
Europe’u hâlâ yalnızca The Final Countdown üzerinden hatırlayanlar için grubun son yirmi yıllık üretimi oldukça farklı bir tablo çiziyor. Joey Tempest ve John Norum önderliğindeki İsveçli topluluk, yeniden birleşmesinden bu yana 70’ler Hard Rock’ı, Blues ve daha koyu gitar tonlarına yöneldi. Come This Madness da bu modern Europe çizgisinin devamı. Prodüksiyonda Ghost, Royal Blood ve Opeth ile çalışmalarından tanınan Tom Dalgety bulunuyor.
Dolayısıyla burada 80’ler nostaljisi peşinde koşan bir grup yerine, klasik kadrosuyla hâlâ yeni müzik üretmeye çalışan deneyimli bir Hard-Rock topluluğu var. 11 parçalık albüm Türkiye’de Europe’un güçlü isim tanınırlığı nedeniyle zaten Eylül seçkisinin doğal parçalarından.
THE OCEAN – Solaris ⭐⭐⭐
25 Eylül 2026
Progresif Metal/Post-Metal
Berlin merkezli The Ocean’ın Solaris’i Eylül listesinin özellikle üzerinde durulması gereken Progresif çalışmalarından. Sekiz parçalık albüm 52°30′11″N, 13°26′12″E adlı koordinatla açılıyor ve yine koordinatlarla adlandırılmış 51°28′30″S, 73°6′11″W ile sona eriyor. Arada Departure Song, yaklaşık on dakikalık Light Pollution, Simulacra, Belligerence, Ultima Esperanza ve Milk of My Dreams bulunuyor.
Grup Holocene’de Elektronik ve daha atmosferik alanlara açılmıştı. Solaris ise kolektif grup yapısına yeniden ağırlık verirken, Pelagial ve Phanerozoic dönemlerinde de grupla çalışan Jens Bogren’i yeniden prodüksiyon/miks dünyasına dâhil ediyor. Opeth, Cult of Luna, Katatonia veya Post-Metal/Progresif Metal dinleyicisi açısından Türkiye’de karşılık bulabilecek güçlü bir albüm.
PURE REASON REVOLUTION – Terrifying Angels ⭐⭐⭐
25 Eylül 2026
Progresif/Alternative Rock
İngiliz Pure Reason Revolution, klasik Progresif Rock’ın uzun kompozisyon anlayışını Elektronik müzik, alternative Rock ve güçlü kadın-erkek vokal armonileriyle birleştiren kendine özgü bir grup. Jon Courtney etrafında şekillenen Terrifying Angels, grubun 2020’deki yeniden dönüşünden sonraki üretken dönemini sürdürüyor.
Porcupine Tree, Riverside ve modern Prog dinleyicisinin yanı sıra Elektronik dokuları sevenlerin de ilgisini çekebilecek bir çalışma. Türkiye’de geniş kitlelerce tanınmamasına rağmen müzikal profil açısından Türkiye’de dinleyici bulma ihtimali yüksek albümlerden biri.
LACRIMAS PROFUNDERE – Lay Me Down O Silent Fear
25 Eylül 2026
Gothic Metal/Gothic Rock
Alman Lacrimas Profundere, Doom Metal köklerinden yıllar içinde Gothic Rock ve daha modern Metal alanına doğru ilerleyen bir grup. On parçalık Lay Me Down O Silent Fear da grubun kendi tanımıyla Gothic, Heavy Metal, modern Metal ve eski okul karanlığını birbirinden ayırmak yerine aynı yapının içine yerleştiriyor. Nevermore ve O Silent Fear albüm öncesinde dinlemeye açılan parçalar.
Kadronun da ayrıca not edilmesi gerekiyor: David Achter de Molen vokalde; Alfred van Luttikhuizen ve Christoffer van Teijlingen gitarlarda, RicHard van Luttikhuizen basta ve Carsten Brunsveld davulda. Paradise Lost’tan HIM’e uzanan gothic/dark-Rock eksenini sevenler açısından ilgi çekici olabilir.
PIERRE DE MAERE – Ave de Maere
25 Eylül 2026
Chanson-Pop/Art-Pop
Belçikalı Pierre de Maere, Fransızca Popun son yıllarda ortaya çıkardığı en ilginç genç isimlerden biri. Müziğinde Chanson’un söz merkezli geleneğini Elektronik Pop, Teatral vokal ve oldukça güçlü bir görsel kimlikle birleştiriyor. Un jour je marierai un ange ile Fransa ve Belçika’da geniş kitlelere ulaşmasının ardından Ave de Maere, onun bir hitin ötesine geçip geçemeyeceğini gösterecek önemli albüm.
Fransa odaklı taramamız açısından bunu özellikle tutmakta yarar var. Stromae’nin Teatral Pop anlayışı, Christine and the Queens veya güncel Fransız Art-Pop’una ilgi duyan dinleyici için doğal bir keşif alanı oluşturuyor.
RENAN LUCE – Repenti – Il y a 20 ans peut-être
25 Eylül 2026
Chanson Française
Renan Luce, 2006 tarihli Repenti albümünün yirminci yılına kariyerinin başlangıç noktasına yeniden bakarak dönüyor. Luce’un chanson anlayışı büyük dramatik vokallerden ziyade küçük insan hikâyeleri, kelime oyunları ve gündelik hayatın ayrıntıları üzerine kurulu.
Dolayısıyla bunu tamamen yeni repertuvardan oluşan bir albüm gibi değil, Fransız Chanson’unun 2000’ler kuşağından önemli bir çalışmanın yeniden değerlendirilmesi olarak ele almak daha doğru. Fransa ayağımızda Hélène Ségara’nın Ağustos albümünün gördüğü işleve benzer biçimde, geçmiş ile bugün arasında bir köprü oluşturuyor.
ABORYM – Metachaos
25 Eylül 2026
Industrial/Experimental Metal
İtalyan Aborym, Black Metalden doğup İndustrial, Elektronik ve deneysel müziğe doğru açılan sıra dışı gruplardan. Metachaos da bu nedenle klasik Black-Metal kalıpları içinde değerlendirilmemeli; programlanmış ritimler, Elektronik ses tasarımı ve Metal gitarların birbirine karıştığı daha mekanik ve deneysel bir dünya söz konusu.
Türkiye açısından öncelikli bir isim olmayabilir, fakat İtalya’nın güncel ağır/deneysel müzik sahnesini temsil etmesi bakımından ana havuzda bulunması yararlı. Özellikle İndustrial Metal ve daha Avangart Metal dinleyicisine hitap ediyor.
SKÁLD – Ørlǫg
25 Eylül 2026
Nordic Folk/World
Fransız kökenli Skáld’ın müziği İskandinav mitolojisi, Eski Nors dili ve tarihsel çalgıları çağdaş prodüksiyonla bir araya getiriyor. Ørlǫg da grubun törensel vokaller, vurmalılar ve geleneksel enstrümanlarla kurduğu Nordic-Folk dünyasını sürdürüyor.
Wardruna, Heilung gibi toplulukların son yıllarda Metal dinleyicisinin de ilgisini çekmesi düşünüldüğünde Skáld’ı yalnızca “World Music” başlığına kapatmak doğru olmaz. Türkiye’de Folk-Metal ve Pagan/Atmosferik müzik dinleyicisi açısından karşılık bulabilecek farklı bir seçenek.
NOTHING BUT THIEVES – Stray Dogs
25 Eylül 2026
Alternative Rock
Nothing But Thieves, son on yılda İngiliz Alternative Rock’ının geniş kitlelere ulaşabilen gruplarından biri hâline geldi. Conor Mason’ın geniş vokal aralığı, gitar Rock’ını Elektronik prodüksiyon ve modern Pop melodileriyle birleştiren düzenlemelerin merkezinde. Stray Dogs bu çizginin yeni aşamasını temsil ediyor.
Muse, Royal Blood ve modern İngiliz alternative Rock’ıyla yakınlık kuran dinleyici için kolay erişilebilir; Türkiye’de de grubun mevcut bilinirliği nedeniyle ana listede tutulması gereken albümlerden.
SOFT CELL – Danceteria
25 Eylül 2026
Synth-Pop/Electronic
Marc Almond ve Dave Ball’un Soft Cell’i yalnızca Tainted Love’dan ibaret değildi; 80’ler Synth-Pop’unu kabare, karanlık Elektronik müzik, cinsellik ve şehir gecelerinin dekadansıyla birleştiren özgün bir ikiliydi. Danceteria, bu kimliğin 2020’lerdeki devamı. 14 parçalık albümün başlıkları bile Times Square, The Rainbow Room, Decadence Is Hard Work ve After Hours gibi gece hayatı ve şehir imgeleri etrafında dolaşıyor.
Albümün özellikle dikkat çeken konuğu ise Nona Hendryx; Out Come The Freaks’te Soft Cell’e katılıyor. Synth-Pop’un tarihsel kökleriyle ilgilenenler kadar darkwave ve günümüz Elektronik müziğini takip edenler açısından da ilginç olabilir. Boy Harsher’ı listede tutuyorsak, onun müzikal atalarından sayılabilecek Soft Cell’in 2026’daki hâlini de mutlaka dinlemek gerekir.



















































































