Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      DICK PARRY: Pink Floyd’un “Muazzam Güzellik İmzası”

      28.05.2026

      BEAT İSTANBUL’da: Bir Konser, Sayısız Artçı Sarsıntı ve Üç Yazar

      17.07.2026

      ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

      08.07.2026

      THE GATHERING ve THE PINEAPPLE THIEF: İstanbul’da, Aynı Gecede Mucize Gibi Bir Konser! 

      02.07.2026

      CHRIS ISAAK İzmir’deydi

      29.06.2026

      Aurora. YES mi? EVET!

      20.07.2026

      NICK DRAKE – PINK MOON: Pembe Ayın Altında Yirmi Sekiz Dakika

      16.07.2026

      THE SPIRIT OF RORY: Bonamassa’dan Ustaya Selam. 

      15.07.2026

      SUEDE – Suede (1993)

      14.07.2026

      FLÖRT ve Müzikal Yolculuğu. Üç İsim, Dört Mevsim

      08.05.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      Skip Spence: Kayıp Ruhun Yolculuğu

      17.11.2025

      SOUTHERN PACIFIC ve 80’ler

      13.07.2026

      GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

      09.07.2026

      CREAM ve Rock’ın Ontolojik Kırılması: Gürültünün Estetiği

      06.07.2026

      GRUP BUNALIM: Bilinç ile Bilinçaltı Arasındaki Çizgi

      01.07.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      Aurora. YES mi? EVET!

      20.07.2026

      BEAT İSTANBUL’da: Bir Konser, Sayısız Artçı Sarsıntı ve Üç Yazar

      17.07.2026

      NICK DRAKE – PINK MOON: Pembe Ayın Altında Yirmi Sekiz Dakika

      16.07.2026

      THE SPIRIT OF RORY: Bonamassa’dan Ustaya Selam. 

      15.07.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • N’olmuş?
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Röportaj»BÎDAR ve İçsel Yolculuğu. Kendine Yaklaşmak
    Röportaj

    BÎDAR ve İçsel Yolculuğu. Kendine Yaklaşmak

    Alternatif Caz, Elektronik tınılar ve R&B elementlerini harmanlayan Bîdar, yeni teklisi "Kaç Git" ile içsel yolculuğunu derinleştiriyor. İstanbul'dan Berlin'e uzanan dönüşümün, aidiyet arayışının ve ilk uzunçalar albüm hazırlıklarının konuşulduğu bu söyleşi, sanatçının kurduğu bütünlüklü duygu alanını keşfe çağırıyor.
    Mine GürevinMine Gürevin05.06.202610 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    Mine Gürevin’in gerçekleştirdiği bu söyleşi, akustik ögelerle dijital altyapıları birleştiren özgün müzisyen Bîdar’ın yaratım serüvenine odaklanıyor. Sanatçının İstanbul Teknik Üniversitesi MİAM ve Bilgi Üniversitesi yıllarından Berlin kırsalına uzanan kişisel dönüşümü, aidiyet arayışları ve felsefi bakış açısı irdeleniyor. “Kaç Git” adlı son çalışmasının ritmik dünyasını ve ilk uzunçalar hazırlıklarını kapsayan metin, ezberleri bozan bir evreni fısıldıyor.

    Bîdar; Alternatif Caz, Elektronik Müzik, R&B ve Groove odaklı üretimleriyle son yıllarda kendi ses dünyasını kuran genç müzisyenlerden biri. İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde müzik eğitimi aldıktan sonra İstanbul Teknik Üniversitesi MİAM bünyesinde “Sonic Sanatlar” alanında yüksek lisans yapan Bîdar; atmosferik şarkıları, katmanlı vokalleri ve görsel anlatılarla desteklediği üretimleriyle dikkat çekiyor.

    Ben Bîdar’ı ilk kez Ediz Hafızoğlu’nun “Nazdrave” projesinde tanıdım. Özellikle “Kuyu” ve yeniden yorumladıkları türkülerdeki kırılgan ama güçlü vokal dünyası, onun sadece bir Caz vokalisti değil; çok daha hibrit, çok daha içsel bir yerde duran bir sanatçı olduğunu hissettirmişti. Sonrasında gelen “İçi Kafamın”, “Hiç Durmadan” ve şimdi yeni teklisi “Kaç Git” ile birlikte Bîdar’ın müziği; aidiyet, özgürlük, yabancılık ve içsel dönüşüm duygularını merkezine alan başka bir evrene dönüştü.

    Bu röportajda onunla çocukluk yıllarından Berlin’e uzanan dönüşümünü, ilk uzunçalar albüm hazırlıklarını, sahneyle kurduğu ilişkiyi ve “Kaç Git”in arkasındaki ruh hâlini konuştuk.

    • İlkokulda piyano ile başlayan müzik yolculuğunun bugün geldiği yere baktığında, çocukluk dönemindeki Bîdar’ın hâlâ içinde yaşadığını düşünüyor musun?

    • Kesinlikle düşünüyorum. Zaten büyümek dediğimiz şey biraz da içimizdeki çocuğu iyileştirmeye ve onu mutlu etmeye çalışmak değil mi?

    Ortaokul yıllarına kadar oldukça utangaç bir çocuktum. Zamanla açılmam ise yeteneklerimi keşfedip onları dışarıya göstermeye başladığım dönemle birlikte oldu. Müzik, kendimi ifade edebildiğim en güvenli alanlardan biriydi.

    Yıllar içinde kırıldığım, içime kapandığım, hatta bazen her şeyden kaçmak istediğim dönemler oldu. Ama sanırım bugün hâlâ üretmeye devam etmemin sebebi, içimdeki o çocuğun merakını ve heyecanını tamamen kaybetmemiş olmam. Küçük Bîdar bugün beni görse, korkularına rağmen kendi yolunu kurmaya çalıştığı için gurur duyardı.

    • İstanbul Bilgi Üniversitesi ve ardından İstanbul Teknik Üniversitesi MİAM süreci, müziğe yaklaşımını nasıl dönüştürdü? 
    Akademik taraf sende daha çok disiplini mi yoksa özgürleşmeyi mi büyüttü?

    • Akademik eğitim benim için katılaşmaktan çok alan açan bir deneyimdi. Zaten disiplinli biriydim; bu yüzden Bilgi ve ardından İTÜ MİAM süreci bana daha çok özgürleşmeyi öğretti.

    Farklı türlerle, üretim yaklaşımlarıyla ve müziğe bakan çok farklı insanlarla karşılaşmak, müziğin ne kadar sınırsız bir alan olduğunu görmemi sağladı. Özellikle tek bir türe ya da yönteme bağlı kalmadan üretilebileceğini fark etmek, bugün yaptığım müziğin temelini oluşturdu diyebilirim.

    Elektronik dokularla daha organik ya da caz etkili elementleri bir araya getirme isteğim de biraz oradan geliyor aslında.

    • Bir dönem Boğaziçi Caz Korosu içinde yer aldın ve çok yoğun bir konser temposu yaşadın. 
    O sahne pratiğinin bugünkü canlı performanslarına etkisi ne oldu?

    • Boğaziçi Caz Korosu benim için önemli bir deneyimdi ama sahne pratiğimi şekillendiren tek yer değildi. Üniversite ve MİAM yıllarında farklı projelerle çok yoğun şekilde sahneye çıkıyordum.

    Özellikle Bilgi dönemindeki Funk grubu Jusagroove ve sonrasında kurduğumuz SHAKE!, groove odaklı müziğe yaklaşımımı ciddi anlamda etkiledi. Seyirciyle fiziksel bir enerji alışverişi yaratmanın ne demek olduğunu o konserlerde öğrendim.

    Bugün yaptığım müzikte ritmik omurganın güçlü olmasını istemem ya da sahnede atmosfer kurmaya önem vermem biraz o yılların mirası aslında.

    • 2017’de İstanbul Caz Festivali kapsamında sahneye çıktığın dönem senin için nasıl bir kırılma yarattı?

    • O dönem benim için gerçekten bir kırılma noktasıydı. Bilgi Müzik’te bazı dersler için hazırladığım ya da kendi kendime ürettiğim müzik taslakları vardı ama onlarla ne yapabileceğimden çok emin değildim. Genç Caz’a başvurmak ise bütün süreci tetikledi diyebilirim. Sonrasında çok yoğun ve kolektif bir üretim süreci başladı. Özgün Tuncer’le başlayan aranjman süreci, daha sonra grupla yaptığımız uzun provalarla büyüdü. Bir anda kendimi festivallerde ve kendi müziğimi çaldığım sahnelerde buldum.

    Bence asıl kırılma da buydu: İlk kez başka şarkıları yorumlayan biri değil, kendi dünyasını kuran biri gibi hissetmeye başladım.

    • “Oyun”dan bugüne müziğin sürekli dönüşüyor ama hâlâ çok kişisel bir taraf taşıyor. 
    Şarkı yazarken önce duygular mı geliyor yoksa ses dünyası mı?

    • Bu gerçekten çok değişiyor. Bazen önce bir müzik ortaya çıkıyor ve üzerine sözleri fark etmeden mırıldanmaya başlıyorum. Bazen de yaşadığım ya da tanık olduğum bir şey beni tetikliyor; önce kelimeler geliyor, sonra kendimi piyano başında buluyorum.

    Sanırım üretim sürecimde tek bir başlangıç noktası yok. Sürekli bir arayış ve dönüşüm hâli içindeyim. Ben değiştikçe müziğim de benimle birlikte değişiyor. O yüzden şarkılarımda bazen daha elektronik, bazen daha organik ya da groove odaklı taraflar öne çıkabiliyor. Hepsi aslında aynı duygusal dünyanın farklı yansımaları gibi.

    • Şarkılarında klasik Pop anlatısından çok iç konuşmalar, zihinsel görüntüler ve atmosfer hissediliyor.
    Müziği biraz da bir “duygu alanı” kurmak gibi mi görüyorsun?

    • Evet, kesinlikle. Ben müziği sadece sözlerin taşıdığı bir anlatı olarak görmüyorum. Daha çok bir “duygu alanı” kurmak gibi düşünüyorum. Armoni, sound tasarımı ve boşluklar da en az sözler kadar bu alanın parçası. Bazen kelimelerden önce bir atmosfer oluşuyor ve şarkı o atmosferin içinde şekilleniyor.

    Görsel taraf da bunun devamı gibi. Müziğin sadece duyulan değil, hissedilen ve görülen bir dünya olmasını önemsiyorum. Her şarkıda o evreni mümkün olduğunca bütünlüklü kurmaya çalışıyorum.

    Fotoğraf: A. Burak Koç

     • “İçi Kafamın” döneminde yapay zekâ destekli görsel anlatılar kullandın. 
    Görsel dünya senin için müziğin ayrılmaz bir parçası mı?

    • “İçi Kafamın” projesinde görsel dünya gerçekten müziğin ayrılmaz bir parçasıydı. Ama yapay zekâ burada anlatının merkezinde değil, daha çok belirli geçişlerde hikâyeyi destekleyen bir araç olarak yer aldı.

    Bu aslında çok daha geniş bir üretim sürecinin parçasıydı. Projede Özgün Tuncer, Arif Turgut, Taha Bayramoğlu, Deniz Göçmen ve Burak Koç’tan oluşan çok güçlü ve çekirdek bir ekip vardı. Ben de hem projenin yapım tarafında hem de akışın planlanmasında oldukça aktif ve titiz bir şekilde yer aldım. Senaryo ve hazırlık süreci bir yıldan fazla sürdü, ardından çok yoğun bir çekim dönemiyle sadece 6 günde 4 klip ürettik. Bu hem fiziksel hem zihinsel olarak oldukça yoğun ama çok öğretici bir süreçti.

    Görsel dünyayı kurgulamak benim için aslında ilk yayımladığım klibim “First Trip”ten beri çok önemli. Çünkü müziğin duygusal etkisinin sadece sesle değil, görüntüyle de derinleştiğine inanıyorum. Bir renk, bir kamera hareketi ya da sahnenin ritmi bile şarkının hissettirdiği şeyi tamamen değiştirebiliyor. Bu yüzden görsel tarafı, müziğin atmosferini ve anlatısını tamamlayan ayrı bir katman gibi görüyorum.

    • Ediz Hafızoğlu ile “Nazdrave” döneminde çalışmak sana müzikal olarak neler kattı?

    • Ediz Hafızoğlu ve Nazdrave ekibi benim için gerçekten çok öğretici bir deneyim. Hepsi kendi alanında çok güçlü ve Türkiye caz sahnesinin önemli müzisyenleri. O yüzden bu süreci biraz “üçüncü okul” gibi görüyorum.

    Pandemi döneminde Ediz’le uzaktan çalışmaya başlayıp birlikte üretmeye başladık. “Kuyu”, sözlerini yazdığım ve birlikte yayımladığımız ilk şarkı oldu. Sonrasında yeniden yorumladığımız türküler de vardı; özellikle “Uzaylılar Hoşgeldiniz” ve “Anlatmam Derdimi Dertsiz İnsana” dinleyiciden çok güzel karşılık gördü. Türk Halk Müziği ve daha yerel tınılarla çalışmak bana da çok iyi geldi. Aslında sahneye ilk çıkışım da lisede söylediğim Türk Halk Müziği korosuyla olmuştu. O yüzden türküler benim için her zaman çok özel bir yerde duruyor.

    Şu anda da Berlin–Kaş hattında üretmeye devam ediyoruz. Yeni müzikleri paylaşmak için ben de çok heyecanlıyım.

    • Son yıllarda Alternatif Caz, Elektronik, R&B ve groove odaklı yapılar müziğinde daha görünür hâle geldi. 
    Kendi müziğini bugün nasıl tanımlıyorsun?

    • Müziğimi net bir etiketin içine koymayı çok tercih etmiyorum. Çünkü bence bu, dinleyenin kendi algısına ve müzik birikimine göre değişen bir şey. Son dönemde Elektronik, groove ve ritmik yapıların daha baskın olduğu bir yere doğru evrildiği doğru. Ama bu, Cazdan R&B’ye uzanan ve farklı etkilerden beslenen daha geniş bir dünyanın parçası benim için.

    Beni en çok heyecanlandıran şey ise bu müziğin sahnede gerçek karşılığını bulması. Çünkü bazı şarkılar canlı çalındığında bambaşka bir kimlik kazanıyor. Seyirciyle aynı anda aynı ritmin içinde olmak, o enerjiyi fiziksel olarak paylaşmak müziğin asıl etkisini ortaya çıkarıyor gibi hissediyorum. O yüzden bu parçaların daha çok sahnede yaşaması gerektiğini düşünüyorum. Önümüzdeki konserler için heyecanlı olmamın sebebi de biraz bu; o dünyayı canlı olarak büyütebilmek.

    • Berlin’e taşınmak senin için sadece fiziksel değil, ruhsal bir dönüşüm de yarattı mı? 
    Oradaki hayat yeni üretimlerine nasıl yansıyor?

    • Berlin’de hayatın daha sakin ve nefes alabilir olması üretimime de doğrudan yansıdı. Bunu söylemek bazen zor ama Türkiye’ye kıyasla daha hafif bir akış içinde hissettiğimi söyleyebilirim. Taşındıktan 2-3 ay sonra ilginç bir şey oldu; bir anda kulağımda İngilizce sözler ve melodiler belirmeye başladı. Bu, aslında ilk albüm sürecimin de başlangıcıydı. Üzerinde çalışmaya devam ediyorum. 

    Elbette kaygılar ve içsel iniş çıkışlar tamamen ortadan kalkmıyor. Ama Berlin’in çok kültürlü yapısı ve özgürlük hissi üretimime ciddi şekilde yansıyor. Kendimi daha sınırsız hissettiğim bir üretim dönemindeyim.

    • Şu sıralar ilk uzunçalar albümün üzerinde çalışıyorsun. 
    Bu albümün şimdiye kadar yayımladığın işlerden en büyük farkı ne olacak?

    • Bu albümün en büyük farkı bence daha sade ve bütünlüklü bir dil kurması. 7-8 şarkı birbirinden bağımsız parçalar gibi değil, aynı dünyanın farklı sahneleri gibi ilerliyor. Baştan sona dinlendiğinde bir dönem hissi bırakan, içsel bir akışa sahip olmasını hayal ediyorum. Benim için de aslında yeni bir sayfanın başlangıcı gibi.

    Tematik olarak albümde kimlik arayışı, yeniden konumlanma ve bir yabancı olarak kendine yer açmaya çalışma hissi çok baskın. Bazen ait hissetmekle özgür hissetmek arasında gidip gelen bir tarafı var albümün. Kendi sesini koruyarak yeni bir yerde var olmaya çalışmak sanırım bütün hikâyenin merkezinde duruyor.

    • Yeni teklin “Kaç Git”, kaçışı bir vazgeçişten çok içsel bir özgürleşme gibi anlatıyor. 
    Bu parçanın çıkış noktası neydi?

    • “Kaç Git” Berlin’de, hayatımla ilgili durup yeniden düşündüğüm bir dönemde çıktı ortaya. Müziği daha önceden vardı ama sözler bir anda geldi; sanki şarkı zaten bir süredir içimde bekliyormuş gibi.

    Şarkının temelinde şu duygu var: İnsan bazen şehirlerden, ilişkilerden ya da geçmişinden kaçabildiğini sanıyor ama sonunda yine kendisiyle karşılaşıyor. Gerçek özgürleşme biraz içe dönmekle ilgili galiba. O yüzden “Kaç Git” benim için karanlık bir kaçıştan çok, kendini bulmaya çalışan bir iç ses gibi duruyor.

    • “Kaç git dünyadan” cümlesi şarkı boyunca neredeyse mantra gibi tekrar ediyor. 
    Dinleyiciyi hipnotik bir akışın içine çekmek bilinçli bir tercih miydi?

    • Evet, kesinlikle bilinçli bir tercihti. Şarkının o tekrar eden yapısının dinleyeni biraz transa benzer bir akışın içine çekmesini istedim. Parça biraz kendi ruhumu iyileştirmeye çalıştığım bir dönemin ürünü gibi aslında. O tekrar hissi de oradan geliyor. Umarım dinleyenler de şarkının içinde kendilerine ait bir alan bulabilir ve benzer bir his yaşayabilirler.

    • “Kaç Git”in prodüksiyonunda elektronik ritimler ve katmanlı vokaller oldukça güçlü bir atmosfer yaratıyor. 
    Stüdyo sürecinde seni en çok heyecanlandıran detay ne oldu?

    • Bu şarkıda da, çoğu projede olduğu gibi yine Özgün Tuncer’le birlikte çalıştık. Özgün’le üretim süreci her zaman hem çok keyifli hem de biraz maceralı geçiyor. Aynı zamanda inanılmaz titiz çalıştığı için parçanın içinde gerçekten uzun süre yaşamış oluyorsunuz.

    Benim için en heyecan verici kısım vokal kayıtlarıydı. Özellikle nakaratları kaydederken kendimi oldukça meditatif bir yerde hissettiğimi hatırlıyorum. O anlarda sanki sadece şarkı söylemiyor, aynı zamanda kendi içimde bir şeyi dönüştürüyormuşum gibi hissettim. Bu yüzden süreç benim için oldukça iyileştiriciydi.

    • “Hiç Durmadan”dan sonra gelen “Kaç Git” sanki hareket hâlindeki bir ruhun hikâyesini devam ettiriyor. 
    Sence bu iki şarkı arasında görünmeyen bir bağ var mı?

    • Tarz olarak birbirlerine çok benzemiyorlar aslında ama ikisinde de güçlü bir hareket hissi var. “Hiç Durmadan” daha dünyevi ve dışarıya dönük bir yerden konuşuyor; ego, tüketim ve insanın daha çiğ taraflarını sorguluyor. “Kaç Git” ise bunun tam tersine içe dönüp kendi sesini duyabilmeye ve ruhsal bir özgürleşmeye yaklaşmaya çalışıyor. Ama bence iki şarkının ortak noktası, insanın farklı yüzlerini sorgulaması. Biri dış dünyadaki hâlimize bakarken, diğeri iç dünyamıza dönüyor. Bu yüzden birbirlerinden farklı görünseler de aslında aynı yolculuğun iki ayrı durağı gibiler.

    Not: Kapak fotoğrafı A. Burak Koç’un objektifinden… Bir fotoğraf daha A. Burak Koç’tan, geri kalan ve altında belirtilmeyen tüm fotoğraflar Taner Bölük’ten.

    Yazar

    • Mine Gürevin
      Mine Gürevin

      Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

    bidar caz yerli
    Paylaş. Facebook Twitter WhatsApp Email
    Önceki yazıKEITH RELF – Yardbirds’ün sesi. Yarım Kalan Hikâye
    Sonraki yazı DISTANCIA: Daha Yolun Başı

    İlgili Yazılar

    W(HISK)Y, Z Kuşağı

    03.07.2026Yazan: Birsel Harputlu

    GRUP BUNALIM: Bilinç ile Bilinçaltı Arasındaki Çizgi

    01.07.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç

    TAMIKREST: Çölün, Şiirin ve Yolculuğun Sesi

    26.06.2026Yazan: Cüneyt Barışsever

    KESMEŞEKER: Çünkü Sonunda Şarkılar Kalıyor

    25.06.2026Yazan: Bülent Seyitdanlıoğlu

    ERKİN KORAY’ın Saykedelik Halleri: YERALTI DÖRTLÜSÜ

    24.06.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç

    DENİZ TEK: Uzak Kıyıların Bilge Rock Seyyahı

    23.06.2026Yazan: Meral Akman
    En son yazılar
    Albümler

    Aurora. YES mi? EVET!

    Yazan: Cengiz Varlık20.07.2026

    Bütün üyeleri aynı kalmasa da bir grup hâlâ aynı grup mudur? Cevap: Evet… Yes’in altmış yıla yaklaşan müzik hayatının (şimdilik) son stüdyo albümü bu soruya tereddüde yer bırakmadan yanıt veriyor.

    BEAT İSTANBUL’da: Bir Konser, Sayısız Artçı Sarsıntı ve Üç Yazar

    17.07.2026

    NICK DRAKE – PINK MOON: Pembe Ayın Altında Yirmi Sekiz Dakika

    16.07.2026

    THE SPIRIT OF RORY: Bonamassa’dan Ustaya Selam. 

    15.07.2026
    Öne çıkanlar

    KORAY CANDEMİR: Eski Mahalleden KARGO İle Gelen Bayram Hediyesi

    15.06.2026

    Ritim konuşmaya başladığında: Ediz Hafızoğlu ile Jazz Meets Rap üzerine

    03.05.2026

    BÜYÜK EV ABLUKADA Bizim İçin Bir Vaha

    22.04.2026

    Salih Nazım Peker: Tel Gerilir, Hayat Konuşur

    26.02.2026
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca country deep purple derleme dünya müziği eric clapton flört folk rock frank zappa george harrison hakan türkoğlu hard rock heavy metal kargo kesmeşeker king crimson kronik led zeppelin leyan senay müzik basını objektif pentagram phil collins pink floyd pop progressive rock psychedelic rock punk rap rock sinema stairway to heaven stüdyoimge tarih teoman thrash metal yabancı yerli özer sarısakal
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    Aurora. YES mi? EVET!

    20.07.2026

    BEAT İSTANBUL’da: Bir Konser, Sayısız Artçı Sarsıntı ve Üç Yazar

    17.07.2026

    NICK DRAKE – PINK MOON: Pembe Ayın Altında Yirmi Sekiz Dakika

    16.07.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.