Hacer Erişkin, The Gathering ve The Pineapple Thief’in İstanbul konserini yalnızca sahnede yaşananlarla değil, 90’lardan bugüne uzanan kişisel anılarıyla derleyerek anlatıyor. Anneke van Giersbergen’in duru vokaliyle şekillenen The Gathering efsanesi ve The Pineapple Thief’in modern Prog Rock dünyasındaki güçlü yeri, aynı gecede geçmişle bugünü buluşturan mucize gibi bir konser deneyimine dönüşüyor.
Yıl 1997. Bir zamanların yazılımcı fabrikası Netaş’ta çalışan yüzlerce mühendisten biriyim. Yolumuz uzun, gençliğimiz var, gündüz deli gibi çalışıp mesai sonu Beyoğlu Rock barlarındayız. “Bizim zamanımızda….” diye başlayan cümleler kurup can sıkıcı X kuşağı muhabbetlerine girmeyeyim ama 90’ların o güzel ortamının ve kaliteli canlı müzik mekânlarının tam içindeyiz.
Şirkette, yan departmanda Koray vardı; yakın arkadaşım. Biraz (!) hiperaktifti. Bel altı da dahil şaka yapmadan duramaz, sağa sola bulaşır, tatlı-arıza hâlleriyle kendine sıkıntı çıkarıp dururdu. Çok severdim onu. Sıkı bir metal dinleyicisiydi. Bana bir gün bir gruptan bahsetti: Grubun müzikalitesi süpermiş, gotik bir tarzları varmış, Hollandalıymış, ama asıl bir vokalisti varmış ki, üfff’müş. Aşıktı o vokaliste. Bana on saatte bilgisayarına indirdiği (bakınız: o zamanlar internet hızı) bir şarkıyı dinletti. Amanındı! Bu bir Uçan Hollandalı değil, cennetten inme bir melek olmalıydı: O ne duru bir ses; zorlamasız, iddia kasmayan ama iniş-çıkışlarıyla ve kafa sesi kullanımıyla yeteneğini sergilemekten de uzak durmayan bir kadın vokal. Şarkı Nighttime Birds, vokalist ise The Gathering’den Anneke van Giersbergen idi.
Koray’ı maalesef çok genç yaşta kaybettik. O deli gençlik günlerinden beri Anneke’yi her dinlediğimde aklıma canım Koray, Koray’ı her andığımda da aklıma Anneke ve The Gathering gelir.
İstanbul’a özel, ilk ve tek…
İşte o The Gathering, atmosferik Doom Metal’de çığır açan kült albümleri Mandylion’un 30. yılı vesilesiyle konser vermek için The Pineapple Thief ile birlikte İstanbul’a geldi. Organizatör firma (Vera Müzik) nasıl becerdi bilmiyorum ama mucizevi bir işti: İki harika grubu aynı gece, üç buçuk saat boyunca kesintisiz dinleyecektik. The Gathering ile geçmişim daha eskilere ve duygusal anılara dayansa da ben daha çok The Pineapple Thief için heyecanlanıyordum. Progresif Rock dünyasının çok önemli iki müzisyeni olan Bruce Soord ve Gavin Harrison yüzünden midir bilmiyorum, onların The Gathering’den sonra sahneye çıkacaklarından emindim. Oysa tam tersi oldu. Konser sırasında nedenini anlayacaktım.
The Pineapple Thief sahnede…
Grubun 2021 yılında da bir İstanbul konseri planlanmıştı ama nedenini çözemediğimiz bir şekilde iptal edilmişti. Büyük hayal kırıklığı içinde epey söylendiğimi hatırlıyorum. O yüzden bu seneki konser için biletler satışa çıkar çıkmaz almıştım ve sonunda konser günü gelip çatmıştı.
Saatler 20:00’yi gösterdiğinde önlere yakın bir pozisyonda yerimizi aldık. 20:30 gibi de The Pineapple Thief sahnedeydi. 2024 albümleri It Leads to This’ten The Frost ile performanslarına başladılar. Setlist çok iyiydi; çoğunluğu grubun en güçlü üç albümünden (Your Wilderness, It Leads to This, Versions of the Truth) oluşan şahane bir seçki çaldılar. Şarkılarında her zaman var olan zıtlıkları — kırılganlık ve öfke, yumuşaklık ve sertlik, sessizlik ve fırtına — canlı canlı dinlemek çok iyi hissettirdi.
Ses düzeninde ise ilk iki şarkı sonrasında sıkıntılar baş gösterdi. Benim bulunduğum yerde mi öyleydi yoksa genel bir problem miydi bilmiyorum ama bas gitar tüm diğer enstrümanları ve vokali “bas”tırdı resmen. Üstelik tonu da sürekli kayıyor gibiydi. Müzikal altyapı konusunda çok yetenekli bir prodüktör olan Bruce Soord, grubun o karakteristik atmosferini normalde nefis hâle getirir; ancak diğer müzisyenlerin harika performansına rağmen konserde maalesef o atmosferin içine bas yüzünden tam giremedim. Sonlara doğru ses biraz daha normale döndü ama zaten sahnede bir saatten biraz daha fazla kaldıkları için, o güzelim şarkılardan aldığım keyif bir miktar azaldı. En güzel sürpriz ise sadece iki gün önce yayımladıkları yeni şarkıları Hold the Ashes’ı ilk defa İstanbul’da bize çalmaları oldu.
Prog Rock dünyasının yaşayan efsanelerinden olma yolunda ilerleyen Gavin Harrison’ı ise tamamen konsantre olduğu davul setinin başında seyretmek ayrı bir keyifti. Yalnız, o saç ve bıyık ikilisinden en kısa zamanda kurtulur umarım 🙂
Gerek Gavin Harrison iki grupta da çaldığı için, gerek Bruce Soord’un Steven Wilson’ı andıran yumuşak vokal tarzından dolayı, gerekse melodiklik ve sertliği nefis bir şekilde bir araya getirdiği için The Pineapple Thief’e, Yeni Porcupine Tree gözüyle bakanlar da var. Ben o kadar ileri gitmiyorum ama günümüz Prog Rock dünyasının çok önemli bir grubu olduklarını düşünüyorum. Umarım enstrümanların her birini daha net duyabildiğim bir konserde onları yeniden canlı dinleme fırsatım olur.
Ve geliyor iki gözümün çiçeği Anneke van Giersbergen
Anneke van Giersbergen, 2007 yılında, kendi solo projelerine yoğunlaşmak ve o sırada iki yaşında olan oğlu ile ilgilenmek için The Gathering’den ayrıldı, grup da yoluna başka bir kadın vokalle devam etti. Bu arada Anneke’nin oğlu Finn de büyüdü ve müzisyen oldu. Bu kayıtta birlikte çalıp söylüyorlar:
Orijinal kadro 2025 yılında Mandylion albümünün 30. Yıl dönümü turnesi için yeniden bir araya geldi. Turne 2025 yazında başlamıştı, Ocak 2027’de Amsterdam’da verecekleri konserle son bulacak. Turne sonrasında ise The Gathering’in birlikte bir albüm veya proje yapma olasılığı pek görünmüyor; herkes kendi yoluna gidecek gibi. O yüzden iyi ki bu konsere gitmişiz diyorum.
Mandylion nedir ki?
The Gathering, Anneke ile çalışmadan önce farklı vokallerle iki Doom/Gotik Metal albümü yapmış ama istediği çıkışı yakalayamamıştı. Üçüncü albümlerinin şarkılarını yazmaya başladıklarında ise bir vokalistleri yoktu, yani ortada kimin söyleyeceği belli olmayan enstrümantal altyapılar vardı. Grup üyelerinin o dönem 22 yaşındaki Anneke’yi kadroya katmaları aslında büyük bir vizyon ve takdir edilesi bir durum. Metal dünyasında o zamanlar kadın vokal az görülmüş bir şey, var olanlar da daha çok operatik tarzda şarkı söyleyen birkaç kişi.
Anneke gruba girer girmez altyapıları aldı, üzerlerine vokal melodilerini ve şarkı sözlerini yazdı. Ortaya çıkan eser, şarkıları doğrudan kendi sesi düşünülerek yazılmamış olan Anneke adına zor bir deneyim olsa da metal tarihini değiştirecek kadar etkileyici bir albüm oldu Mandylion.
Bu kelime Hıristiyan geleneğinde Hz. İsa’nın yüzünün izinin çıktığına inanılan ve tarihteki ilk ikona olarak kabul edilen kutsal bir bez veya “mendil”. Hikâyenin kökeni bizim Şanlıurfa’ya kadar uzanıyor. Grup konsept olmayan bir albüm için neden bu ismi seçmiş bilmiyorum; belki de Anneke’nin gruba şifa getiren kutsal bir Mandylion olması üzerinden güzel bir metafor kurmuşlardır.
Konser başlıyor…
Özellikle Anneke sahneye çıktığında salonda bir çığlık koptu. O zaman anladım neden The Gathering asıl grup olarak çıkıyor sahneye. O gece orada olanların çoğu The Gathering için oradaymış, ben The Pineapple Thief ağırlıklı heyecanımla azınlıktaymışım.
Çok iyi çaldılar. Anneke muhteşemdi. 22 yaşındayken yazdığı gayet iddialı vokal melodilerini söylerken sesinde en ufak bir detone ve zorlanma belirtisi yoktu. Arkasında ona destek olacak bir geri vokale bile ihtiyaç duymamıştı. Kulağına gelen seste bir problem vardı sanırım, konser boyunca kulak içi monitörünün belinde duran alıcısıyla oynayıp durdu. Belki mikste sesini biraz daha fazla öne alabilirlerdi ama o sert gitar rifflerinin arkasından o melek sesinin bu denli berrak duyulabilmesi bile mucize gibiydi.
Grubu ilk defa dinleyenler için bu “sertlik ve zarafet” zıtlığı ilginç bir deneyim olmuş olabilir ama onları özel kılan şey de bu zaten; Nightwish, Evanescence, Paatos gibi duru kadın vokalli Prog/Metal gruplarının ortaya çıkmasına da vesile oldular kendileri.
Konserde Mandylion albümünün şarkılarını albüm sırasıyla dinleyeceğimi zannederken Nighttime Birds albümünden nefis On Most Surfaces’ı çalmaya başladılar. En sevdiğim albümleri olan How to Measure a Planet’ten çaldıkları şarkılar bizi mest etti ama içinden keşke Nighttime Birds gelseydi de Koray’a gönderseydim diye geçirdim.
In Motion #2, Leaves ve özellikle Sand and Mercury ile gelen hipnotik, duygu yüklü akışı, sahne arkasındaki kozmik görseller destekledi. Strange Machines ise 90’larda ilk çıktığında Rock ve Metal dünyasında çok büyük yankı uyandırmıştı; otuz yıl sonra şarkı hâlâ ağır, melodik ve melankolik bir anıt gibi sapasağlam duruyor.
Dinleyiciler arasında her yaştan müziksever vardı. The Gathering doksanlardan gelen bir çınar ama günümüzde de duygusal etkisinden hiçbir şey kaybetmeyen, aşırı teknik gösterişten uzak, yoğun melankolik sound’larıyla jenerasyonlar arası bir köprü kuruyor. O akşam da bir buçuk saat sahnede kaldılar. 90’lardan gelen dinleyicileri otuz yaş gençleşti, genç dinleyiciler hipnotize oldu, hep beraber mutlu mesut, ruhumuz müziğe doymuş bir şekilde mekândan ayrıldık.
Özellikle Anneke sahneye çıktığında salonda bir çığlık koptu. O zaman anladım neden The Gathering asıl grup olarak çıkıyor sahneye. O gece orada olanların çoğu The Gathering için oradaymış, ben The Pineapple Thief ağırlıklı heyecanımla azınlıktaymışım.
Çok iyi çaldılar. Anneke muhteşemdi. 22 yaşındayken yazdığı gayet iddialı vokal melodilerini söylerken sesinde en ufak bir detone ve zorlanma belirtisi yoktu. Arkasında ona destek olacak bir geri vokale bile ihtiyaç duymamıştı. Kulağına gelen seste bir problem vardı sanırım, konser boyunca kulak içi monitörünün belinde duran alıcısıyla oynayıp durdu. Belki mikste sesini biraz daha fazla öne alabilirlerdi ama o sert gitar rifflerinin arkasından o melek sesinin bu denli berrak duyulabilmesi bile mucize gibiydi.
Grubu ilk defa dinleyenler için bu “sertlik ve zarafet” zıtlığı ilginç bir deneyim olmuş olabilir ama onları özel kılan şey de bu zaten; Nightwish, Evanescence, Paatos gibi duru kadın vokalli Prog/Metal gruplarının ortaya çıkmasına da vesile oldular kendileri.
Konserde Mandylion albümünün şarkılarını albüm sırasıyla dinleyeceğimi zannederken Nighttime Birds albümünden nefis On Most Surfaces’ı çalmaya başladılar. En sevdiğim albümleri olan How to Measure a Planet’ten çaldıkları şarkılar bizi mest etti ama içinden keşke Nighttime Birds gelseydi de Koray’a gönderseydim diye geçirdim.
In Motion #2, Leaves ve özellikle Sand and Mercury ile gelen hipnotik, duygu yüklü akışı, sahne arkasındaki kozmik görseller destekledi. Strange Machines ise 90’larda ilk çıktığında Rock ve Metal dünyasında çok büyük yankı uyandırmıştı; otuz yıl sonra şarkı hâlâ ağır, melodik ve melankolik bir anıt gibi sapasağlam duruyor.
Dinleyiciler arasında her yaştan müziksever vardı. The Gathering doksanlardan gelen bir çınar ama günümüzde de duygusal etkisinden hiçbir şey kaybetmeyen, aşırı teknik gösterişten uzak, yoğun melankolik sound’larıyla jenerasyonlar arası bir köprü kuruyor. O akşam da bir buçuk saat sahnede kaldılar. 90’lardan gelen dinleyicileri otuz yaş gençleşti, genç dinleyiciler hipnotize oldu, hep beraber mutlu mesut, ruhumuz müziğe doymuş bir şekilde mekândan ayrıldık.
The Gathering setlist:
| Şarkı | Albüm (çıkış tarihi) |
|---|---|
| Mandylion | Mandylion (1995) |
| Eléanor | Mandylion |
| Fear the Sea | Always… (1992) |
| In Motion #1 | Mandylion |
| On Most Surfaces | Nighttime Birds (1997) |
| Broken Glass | Souvenirs (2003) |
| Great Ocean Road | How to Measure a Planet? (1998) |
| Probably Built in the Fifties | How to Measure a Planet? |
| Analog Park | if_then_else (2000) |
| In Motion #2 | Mandylion |
| Leaves | Mandylion |
| Sand and Mercury | Mandylion |
| Strange Machines | Mandylion |
| Encore: Travel | How to Measure a Planet? |
| Saturnine | if_then_else |
The Pineapple Thief setlist:
| Şarkı | Albüm (çıkış tarihi) |
|---|---|
| The Frost | It Leads to This (2024) |
| In Exile | Your Wilderness (2016) |
| Demons | Dissolution (2018) |
| Put It Right | It Leads to This |
| Versions of the Truth | Versions of the Truth (2020) |
| Our Mire | Versions of the Truth |
| All That’s Left | Someone Here Is Missing (2010) |
| Hold the Ashes | – |
| It Leads to This | It Leads to This |
| Give It Back | Little Man (2006) |
| The Final Thing on My Mind | Your Wilderness |
| Alone at Sea | Magnolia (2014) |







