Hacer Erişkin, Pink Floyd’u yalnızca bir Rock grubu olarak değil, kendi iç gerilimlerinden doğan felsefi bir yapı olarak yorumluyor. Syd Barrett’ın saykedelik hayal gücü, Roger Waters’ın karanlık vizyonu, David Gilmour’un melodik zarafeti, Rick Wright’ın derinliği ve Nick Mason’ın sakinleştirici ritmi birbirinin tezi ve antitezi gibi çalışırken, ortaya Rock tarihinin en büyüleyici sentezlerinden biri çıkıyor.
Ortaokuldaydım. Liseli bir mektup arkadaşım vardı. Birbirimizi nereden bulmuştuk hiç hatırlamıyorum ama uzun süreler hayatımızdan, duygularımızdan, dinlediğimiz müziklerden bahsederek yazıştık. Sosyal medya, internet, akıllı telefon falan yok tabii ne resmini ne de kendini hiç görmedim. Birbirimize fotoğraf gönderme de geyikliğine de girmedik. Onunla ilgili en net hatırladığım şey bir Pink Floyd hayranı olmasıydı. O zamanlar U2, Madonna, A-Ha dinleyen bir çocuk olarak, onun Pink Floyd’a karşı hissettiği tutku bana çok sürreal gelmişti. Elimde Spotify da yoktu ki açıp hemen dinleyeyim. Dinlemedim.
Gel zaman git zaman mektuplar azaldı, azaldı, sonunda bitti. Bir gün okula giderken geçtiğim üst geçidin kolonunda kocaman bir “PINK FLOYD” yazısını gördüm. Neden orada olduğunu anlamadığım bir üçgen prizma resmi ile birlikte duvara kazınmış bu yazı bana artık bu grubu dinlemem gerektiğini söylüyordu. Dinledim ve çarpıldım.
O zamandan beri, bir yandan harika yeni gruplar ve türler keşfederken, kesintisiz dinleyip hiç sıkılmadığım nadir gruplardan biri oldu Pink Floyd. Bu birçok Floydian için de geçerlidir tabii ki ama ben onları bu denli farklı yapan şeyin ne olduğunu düşünürken kendimce felsefi bir çıkarım yaptım. Onu sizinle paylaşmak istiyorum.
Antik Yunan’dan modern sosyolojiye kadar birçok düşünür evrenin, insanın ve doğanın “diyalektik” gerilimlerle ilerleyen düzeni üzerine kafa yormuş. Uzun süre düşün dünyasında bu kavramın neden bu kadar önem arz ettiğini anlamamıştım. Her yerde karşıma çıktığı için sinir bile oluyordum. Farklı düşünürlerin yaklaşımlarını okuya okuya nihayet bir yerlere vardım: Kötülüğü bilmeden iyiliğin, ölümü bilmeden yaşamın, geceyi bilmeden gündüzün, hastalığı bilmeden sağlığın kıymetini bilemiyorduk; bu ikililer birlikte denge halindeyken güzeldi. Hayatın ritmi bu zıtlıkların sürekli birbirini kovalamasıyla akıyordu.
Hegel diyalektiği der ki: “Her şey kendi zıddını barındırır, bu zıtların çatışması kaçınılmazdır ve bu çatışma bizi her zaman daha yüksek, daha gelişmiş bir gerçekliğe taşır.” Fichte’nin tabiriyle “Tez-Antitez-Sentez üçlemesi”. İşte tam olarak bu! Pink Floyd’un zıt karakterli dehaları, iç çatışmaları ve bu sayede ulaştığı muazzam müzikalite… Şu beş farklı karakteri başka hangi müzik grubunda bir arada görebiliriz mesela?
- Syd Barrett (The Omega): Kendi kurallarıyla yaşayan, sistem dışı, yalnız bir ruh
- Roger Waters (The Alpha): Dominant, vizyoner, kontrolcü, hırslı, acımasızca dürüst
- David Gilmour (The Sigma): Bağımsız, karizmatik, sessizce güçlü, estetik odaklı
- Richard Wright (The Gamma): Kırılgan, derin, içsel motivasyonlu, arka planda kalmayı tercih eden
- Nick Mason (The Beta): Uyumlu, diplomatik, sadık, gerçekçi, sakin.
Müzik tarihinin en dengeli (ve aynı zamanda en patlayıcı) kimyasal yapı taşlarına sahip olunca, yoğun ve çocuksu bir saykedelik ruh halinden, albüm albüm giderek daha ciddi, daha yaratıcı ve daha progresif bir senteze ulaşılıyor işte.
TEZ: Blues Temelini Özgür, Deneysel ve Saykedelik Bir Tarzla Buluşturmak
– The Piper at the Gates of Dawn, A Saucerful of Secrets
Roger Waters ve Syd Barrett’ın Pink Floyd’u kurarken tezi buydu. Birlikte yarattıkları evrenin Big Bang’i The Piper at the Gates of Dawn albümü oldu. Grubun Syd liderliğinde türlü alet ve enstrümanla oluşturduğu deneysel dünya, sonraki dönemlerin Space-Rock tarzının altyapısını oluşturacak kadar yaratıcıydı. Syd’in en çok etkilendiği çocuk kitabı olan The Wind in the Willows; albüme hem ismini hem de şarkıların o çocuksu masumiyetini ve halüsinatif atmosferini vermişti. Zaman içinde klasikleşen albüm, yayınlandığı dönemde Rock müzikte yapılabileceklerin sınırlarını zorladı ve müzisyenlere yaratıcılıklarını özgür bırakmaları yönünde ilham kaynağı oldu.
Zaman zaman açıp Syd’in ruh haline girmeye çalışarak dinlediğim The Piper’a o klasik statüsünü kazandıran şeyin, müziğindeki ham yaratıcılık bir yana, Syd’in yaşadığı zihinsel trajedi yüzünden gerçekleşmemiş olağanüstü potansiyelinin müzikseverlerde yarattığı derin üzüntü olduğunu düşünüyorum. Syd hastalanmayıp sağlıklı bir şekilde grupta kalmış olsaydı, bu albümü muhtemelen o dönemin Beatles etkili Saykedelik Rock tarzının yaratıcı bir temsilcisi olarak sevgiyle hatırlayacak ama bir kült mertebesine yerleştirmeyecektik. Öte yandan Pink Floyd, bu çocuksu saykedelik tez üzerinde saplanıp kalabilir, David Gilmour ile hiçbir zaman araya gelmeyebilir ve bir süre sonra sönüp giden marjinal bir yeraltı efsanesine dönüşebilirdi.
The Piper sonrasında zaman Syd’in lehine işlemedi maalesef ve David Gilmour’un gruba dahil olduğu bir sonraki albüm olan A Saucerful of Secrets’ta Syd’in katkısı, iyice kötüleşen zihinsel sağlığı yüzünden çok sınırlı kaldı. Set the Controls for the Heart of the Sun şarkısı, beş Pink Floyd üyesinin birden aynı kayıtta yer aldığı ilk ve tek şarkı olarak tarihe geçti. Böylece dönemin en etkileyici Saykedelik-Space Rock grubu olma tezi, Syd’in iyice bulanıklaşan zihni; müzik yapamaz, hatta iletişim kuramaz hale gelişi yüzünden çöktü.
Roger Waters bu dönemi şöyle anlatıyor:
“Syd’in şarkıları İngiliz romantizmi ile yazılmış; tempoya ve melodiye enteresan bir şekilde oturtulmuş tuhaf sözler içeren çok güzel şarkılardı. Bu şarkıları yazan kişiyle beraber grup da delirseydi biz bitmiştik. Ya o şekilde şarkı yazmayı öğrenecektik, ya da bir başkası kendi tarzında yazmaya başlayacaktı. Ben başladım.”
Yani antitez hazırlanmaya başlanmıştı.
Syd, gruptaki kısa süreli varlığına rağmen, parıldayan bir çılgın elmas (Shine on You Crazy Diamond), keşke burada olsaydı denilen bir sevgili (Wish You Were Here), zihinsel izolasyonu ayın karanlık yüzüne benzeyen, göz göre göre eriyen bir dost (Brain Damage), depresyona giren bir Rock yıldızı (Comfortably Numb) olarak grubun ana ilham perisi olmayı hep sürdürdü.
ANTİTEZ: Kozmik Hikâyeleri Bırakıp Modern Dünyanın Yarattığı Yabancılaşmayı Anlatmak
– More, Ummagumma, Atom Heart Mother, Meddle, Obscured by Clouds
Syd’in gruptan trajik kopuşunun ardından Roger Waters, grubun bir yön kaybı ve kaos yaşamaması için şarkı yazım sürecinin liderliğini eline aldı ve yeni vizyonu yani “antitez”i nasıl oluşturacağını kendisi bulmaya çalıştı. İşler tahmininden iyi gitti: Grup antitez’i kolektif ve deneysel bir yaratım süreciyle birlikte inşa etti:
- Ummagumma’da her üye kendi sanatsal hücresine çekildi ve kendi bağımsız ruhunu yakalamaya çalıştı.
- Atom Heart Mother’da ilk kez klasik müzik formları, koro ve orkestra ile deneysel, epik bir yapı inşa ettiler (grup üyeleri pek sevmese de benim bayıldığım bir albümdür).
- Meddle’da kafalardaki dağınıklık toparlanmaya başladı ve 23 dakikalık Echoes şaheserinde Wright’ın denizaltı sonarı tınılı o meşhur piyanosu, Gilmour’un ağlayan gitarı, Waters’ın insan ilişkileri üzerine kurduğu felsefi zemin ilk kez pürüzsüzce bir araya geldi.
- Obscured by Clouds’da grup yalın, doğrudan ve melodik şarkı yazımını denedi.
Roger yavaş yavaş felsefi sözlerle müzikal altyapıya entelektüel bir müdahalede bulunurken, Gilmour’un melodik dehası, o meşhur gitar tonu ve yalın Rock sound’u ağırlığını koymaya başladı. Dünya tarihinin en görkemli, en kalıcı müzikal anıtlarını dikmek üzereydiler.


SENTEZ (Mutlak Geist): Büyüleyici, Kusursuz Bir Müzikal Dengeye Ulaşmak
– The Dark Side of the Moon, Wish You Were Here
Grubun ulaştığı o en tepe nokta! Tez aşamasının deneysel ruhu ile antitez aşamasının getirdiği enstrümantal ve felsefi birikim; Roger’ın insan varoluşu, zaman ve endüstri üzerine kurduğu kavramsal dünyayla bir potada eridi. Üç müzisyen de (Nick Mason’ın katkısı bende çok net değil) en güçlü, en yetenekli oldukları alanları, birbirlerinin hassasiyetlerine temkinli yaklaşarak sergilediler. Belki hiçbir zaman arkadaş olmadılar ama grubun beynini (Roger), kalbini (David) ve ruhunu (Rick) kusursuzca bir araya getirip bir nevi “müzikal Voltron”ı oluşturdular.
Waters’ın yazdığı ağır ve karanlık sözler, eğer sadece onun vizyonuna bırakılsaydı, büyük ihtimalle dinlemesi zor, didaktik ve kuru birer politik tiyatro metni olarak kalacaktı (Aslında The Final Cut’ta buna bir nevi tanık olduk). Bir röportajında David şöyle diyordu: “Roger’ın şarkılarındaki temel sorun, her zaman bir şeylerden ya da birilerinden şikâyet ediyor olması. Şarkılarında hep bir ‘Onlar’ var ve o ‘Onlar’ her kimse (dıj güçler), her zaman her şeyi berbat ediyor.” Bu yüzden, Roger’ın eleştirel bakışının ve öfkesinin üzerine, gitarıyla ve insanın ruhunu okşayan vokaliyle leziz melodik soslar döktü. Bazen de o öfkeyi, çığlığı ve hüznü gitarının duygu dolu tonuyla ciğerimize kazıdı.
David ile Roger’ın teknik olarak belki de tek ortak noktası “azla çok vermek” bana göre. Waters’ın sistem eleştirilerini, izolasyonu, depresyonu, savaşları, öfkesini anlatırken seçtiği kelimeler ve metaforlar ne kadar yalınsa o kadar da çarpıcı (Aklıma onun söz yazımının antitez’i olarak The Smiths veya Nick Cave geliyor). Aynı şekilde David’in nefes alan, acele etmeyen, virtüözlükkasmayan, karmaşıklıktan uzak gitar notaları insanı beyninden, kalbinden vurup geçmiyor mu? İkisini de kendi alanlarında “büyük” yapan şey bence bunu nicelikle değil nitelikle başarmaları.

Rick Wright ise David-Roger diyalektiğinin tutkalıydı. Pink Floyd müziği, zıt karakterli renklerin ve çizgilerin oluşturduğu bir resim ise, onun klavyesiyle yarattığı sonik atmosfer de o resmin üzerine çizildiği, resme bütünlük veren tuvaldi. Onun oluşturduğu zemin iyi kulak verilmediğinde dikkat çekmeyebiliyor ama aslında resme inanılmaz bir derinlik ve sofistike bir doku katıyor. Bu dokunun önemi, onun çaldığı kısımları kaldırdığınızda ortaya çıkıyor. Şarkılar resmen boyut kaybediyor. Pink Floyd sound’u konuşulurken hep o iki dominant karakterde yoğunlaşıyoruz ama aslında Rick’in oluşturduğu mimari, “sentez”e atılmış devasa bir imzaydı.
Grup üyelerinin ortak oldukları diğer bir nokta da stüdyoya hiçbir zaman “şarkı” yapmak için girmemeleriydi. Onlar ses evrenleri yaratmak ve o evrenleri tematik konseptler haline getirip anlatmak istediler. O yüzden de stüdyoda saatler, günler geçirip hem birbirlerini hem de prodüktörlerini darladılar. Roger, şarkıların albüm bütünlüğünden koparılıp radyolarda tekli olarak çalınmasına hep karşı çıktı. Açıkçası ben de Pink Floyd albümlerini shuffle’da (karışık sırayla) dinlemeyi, bir kitabın bölümlerini gelişigüzel okumaya benzetiyorum. Özellikle The Dark Side of the Moon, Wish You Were Here ve (Roger Waters kontrollü yeni bir diyalektik döngünün habercisi olsa da) Animals, sırayla ve tek seferde dinlemek için büyük bir özenle kurgulanmış albümler. Başka türlü dinlemek gruba saygısızlık gibi geliyor bana.
Bu üç albüm, kusursuz estetik zirveleri oldu. 70’lerin progresif Rock altın çağında King Crimson, Jethro Tull, Genesis gibi devler de Pink Floyd ile aynı kulvarda koşuyordu; fakat bu grupların çoğu, yönlerini tek bir liderin vizyonu etrafında çizmiş, Pink Floyd‘un sanatı için katlandığı devasa doğum sancılarını yaşamamıştı. Ve işte sancılı diyalektik süreç, bu olağanüstü albümlerin doğumuyla, yani Geist’in kendini gerçekleştirmesiyle son buldu.
VAKA ANALİZİ – “Comfortably Numb”
The Wall… Konsepti, öfkesi, sinematik akışı ile aslında bir Roger Waters albümü. Ama işte o albümün kalbinde öyle bir şarkı var ki…
Şarkının ham demosunu stüdyoya David Gilmour getiriyor. Prodüktör Bob Ezrin duyduğu melodik cevhere bayılıyor ve Roger’ı bu parçayı The Wall albümüne dahil etmeye ikna ediyor. Roger demoyu dinliyor ve şarkıda yer alacak iki karakterin sözlerini yazmaya başlıyor: Vermesi gereken stadyum konserine, yaşadığı ağır ruhsal çöküş yüzünden çıkamayacak durumda olan Rock yıldızı Pink ve konserin iptal olması halinde yaşanacak devasa finansal kaybı önlemek için odaya çağrılan pragmatik Doktor. Şarkıda Doktor’un buyurgan repliklerini Roger, Pink’in sayıklamalarını ise David söyleyecek. Tersi düşünülemezdi zaten. Şarkının tonu Roger’ın ses rengine uygun gelecek şekilde ayarlanıyor ve herkes kendi kısmını ayrı ayrı kaydetmeye başlıyor. Demolar şekillendikçe sözler de evriliyor ve son halini alıyor.

İş müzikal altyapıyı inşa etmeye gelince ise işler karışmaya başlıyor. David, her zamanki duru ve rafine tarzıyla şarkının bas, gitar ve davuldan oluşan yalın bir Rock omurgasına oturmasını savunurken, prodüktör Bob Ezrin’in de desteğini alan Roger, orkestrasyonun da dahil olduğu karanlık ve derinlikli bir tonda olmasını istiyor. Bob, aralarında pinpon topu gibi gidip geliyor. Rick’in üstlendiği tutkal görevi bu sefer de Ezrin’e düşüyor. Arada onun dengeleyici çabası olmasaydı bu iki egolu insan itişirken şarkının akıbeti ne olurdu düşünmek bile istemiyorum. İyi ki o varmış da bu muhteşem şarkıdan mahrum kalmamışız. Gerçi Roger bu konuda farklı düşünüyor 🙂
Üçlünün nihayetinde vardığı estetik uzlaşma tam bir diyalektik zafer: Şarkının altyapısına Roger’ın istediği orkestral aranjman konuyor; David’in, biri finalde olmak üzere iki muazzam gitar solosu da şarkıda yer alıyor. Ayrıca şarkının ilk bölümü Waters’ın istediği gibi, gitarda bir taraftan bir tarafa slide’larla akan karanlık ve tedirgin edici bir sound’la, ikinci bölüm ise Gilmour’un istediği gibi yalın gitar tonlamasıyla akıyor. Roger’ın son kıtadaki vokali ile beraber orkestrasyon coşuyor ve ardından gelen o efsanevi Gilmour solosuyla şarkı sona eriyor.
Sözler:
- Kıtalar (Waters) – rasyonel, gri, buyurgan: tez,
- Nakaratlar (Gilmour) – dışa dönük, kırılgan, melodik: antitez,
Müzikal yapı:
- Görkemli sound (Waters) – Orkestral ve sert: tez,
- Yalın sound (Gilmour) – Melodik ve yumuşak: antitez,
Sonucu hepimiz biliyoruz: Mutlak Geist!
Bu, David ve Roger’ın birlikte şarkı yazma ızdırabına katlandıkları son andı; ama ortaya çıkan eser, insanlığın ortak hafızasına kazınan muazzam bir başyapıt oldu.





