DÜNYADAN ÖRNEKLER
Müzik tarihine yön veren bazı şarkılar, sadece melodileriyle değil, ardındaki yaşanmışlıkların ağırlığıyla da dinleyicinin ruhuna işler. Notaların ardındaki trajedileri, toplumsal hafızayı ve insani dokunuşları gün yüzüne çıkarır. Eric Clapton’dan, Deep Purple’a, Metallica’dan, Pink Floyd’a, Dire Straits’e kadar uzanan gerçek hikâyelerin melodi, armoni ve ritimle yeni bir ruh bulması. Stüdyoİmge okurlarını, her notasında bir hayat saklı olan o şarkıların derinliklerine davet ediyoruz.
Bu tür şarkılar neden önemlidir? Daha önceki yazımızda da değindiğimiz üzere öncelikle dinlerken şarkıların gerçek hikâyelerini bilmek, dinleyici üzerinde daha güçlü izler bırakır. Bu tür parçalar aynı zamanda gerçek hayattan kişisel trajedilerin, toplumsal olayların ve kültürel hafızanın birer yansıması olması açısından da oldukça önemlidir.
Gerçek hikâyesi olan şarkılar denince zirveyi tabii ki Eric Clapton alır. Bu başlık altında inceleyebileceğimiz birçok şarkısı vardır efsane Rock sanatçısının.
ERIC CLAPTON. “Layla”
Clapton’ın, yakın arkadaşı George Harrison’ın eşi Pattie Boyd’a duyduğu umutsuz aşkın müzikal dışavurumu. Karmaşık bir aşk üçgeni ve içsel çatışmaların ürünü. Clapton, en yakın dostlarından biri olan George Harrison’ın eşi Pattie Boyd’a umutsuzca âşıktı.


Bu duygularını açıkça söyleyemediği için duygularını müziğe döktü ve ortaya “Layla” çıktı. Pattie Boyd, anılarında şarkıyı ilk dinlediğinde “Aman Tanrım, herkes şarkının benim için yazıldığını anlayacak” dediğini anlatır. 1977 yılında Harrison’dan boşanan Boyd, 1979 yılında Clapton’la evlendi.
ERIC CLAPTON. “Tears In Heaven”
20 Mart 1991’de, Eric Clapton’ın oğlu Conor, New York’ta bir apartmanın 53. katındaki pencereden düşerek hayatını kaybetti. Bu olay Clapton’ı derinden sarstı ve uzun süre inzivaya çekildi. Şarkının merkezindeki soru: “Would you know my name, if I saw you in heaven?” idi. Çünkü bir babanın kaybettiği çocuğuyla cennette yeniden karşılaşma umudunu ve aynı anda hissettiği derin acıyı yansıtıyordu.

Şarkı inanılmaz ilgi görmüştü. Çünkü tamamen gerçek bir hikâyenin ve acının, bir babanın yasının ürünüydü. Clapton’ın kırılgan vokali, dinleyiciyi doğrudan bu duygunun içine çekiyordu.
DEEP PURPLE. “Smoke On The Water”
4 Aralık 1971 günü, Deep Purple üyeleri Frank Zappa and the Mothers of Invention konserini izlemek için İsviçre’de bulunan Montreux Casino’ya gitmişlerdi. Konser sırasında bir izleyici tavana işaret fişeği fırlattı. Hasır kaplama tavan hemen tutuştu. Yangın birkaç dakika içinde tüm binayı sardı. Frank Zappa konseri durdurup seyircileri sakin şekilde dışarı çıkardı.

Yangında en azından can kaybı olmadı. Deep Purple üyeleri, yangından kaçtıktan sonra Cenevre Gölü’nün üzerinde yükselen dev duman bulutunu izledi. Bu görüntü, Roger Glover’ın zihninde şu ifadeyi doğurdu: “Smoke on the water.” Bu, şarkının hem adı hem de nakaratı oldu. Şarkı sözlerinin bir kısmına dahi göz atsak konunun ne kadar da net anlatıldığını hemen anlarız:


We all came out to Montreux
On the Lake Geneva shoreline
To make records with a mobile
We didn’t have much time
Frank Zappa and the Mothers
Were at the best place around
But some stupid with a flare gun
Burned the place to the groundSmoke on the water
A fire in the sky
Smoke on the water
DIRE STRAITS. “Sultans Of Swing”
Şarkının hikâyesi o kadar ilginç ki hakkında bir sürü makale yazılmıştır. Mark Knopfler, 1970’li yıllarda yaşadığı gerçek bir yaşanmışlık sayesinde bu şarkıyı yazıyor. Yağmurlu bir Londra akşamında The Deptford Arms adlı meşhur bir pub’a uğruyor. Pub neredeyse boş, çok az müşteri var. Buna rağmen sahnede oldukça amatör bir grup “ciddiyetle” müzik icra ediyor. Mark Knopfler anılarında yapılan müziğin “çekilecek bir şey” olmadığını dile getiriyor.


Yapılan müziğin kalitesi Knopfler’i tatmin etmemiş olsa da “ciddiyetleri ve işlerine gösterdikleri samimiyet beni çok etkiledi” diye eklemeyi de ihmal etmiyor. Hele gecenin sonunda grubun solisti “Goodnight, and thank you. We are the Sultans of Swing!” diye veda edince Mark Knopfler’in zihninde şarkıyı yazmak fikri oluşuyor. Şarkı sözlerinde o geceyi anımsatan birçok detay var:

“You check out guitar George, he knows all the chords”. Adı geçen George, o gece çalan George Borowski’den başkası değil. “And Harry doesn’t mind if he doesn’t make the scene” kısmında adı geçen isim grubun diğer üyesi. Şarkı özellikle Mark Knopfler’ın kendine özgü parmakla çalma tekniği nedeni ile inanılmaz ilgi görmüştü.
PINK FLOYD. “Wish You Were Here”
Şarkı, özellikle grubun ilk yıllarındaki beyni olan Syd Barrett’a ithafen bestelenmiştir. Barrett, ağırlaşan psikoloik travmalar nedeni ile büyük bir çöküntü içine girmiş ve sosyal hayattan kendini izole etmiştir. Grup üyeleri Barrett’a hem bir saygı duruşu hem de onun yokluğuna duyulan özlemi dile getirmek amacı ile “Wish You Were Here” adlı parçayı ve albümü (1975) O’na ithaf etmişlerdir.


Şarkının sözleri Roger Waters’a aittir. Peki Barrett, Pink Floyd’dan nasıl koptu? Kısaca değinmek gerekirse, Barrett’ın yaşadığı sorunlar, uzmanlar tarafından psikoz ve muhtemel şizofreni olarak tanımlanıyor. Davranışlarında belirgin bozulmalar, gerçeklikten kopma, tutarsız konuşmalar ve ani ruh hâli değişimleri görülüyordu. Bu durum, Pink Floyd’un yükselişi sırasında giderek daha görünür hâle geldi.

1960’ların ortasında Barrett’ın yoğun LSD kullanımı, zaten kırılgan olan ruhsal durumunu daha da kötüleştirdi. LSD’nin tetiklediği veya hızlandırdığı psikotik ataklar O’nu gruptan ve sosyal yaşamdan kopardı.
METALLICA. “One”
Dalton Trumbo’nun 1939 tarihli romanı “Johnny Got His Gun” ve aynı yazarın yönettiği 1971 film uyarlaması Metallica’nın şarkıya doğrudan temel aldığı eserlerdir. Romanın kahramanı Joe Bonham, I. Dünya Savaşı’nda ağır yaralanır: Kolları yok, bacakları yok, gözleri görmüyor, kulakları duymuyor, konuşamıyor ama beyni tamamen çalışıyor. Yani Joe, yaşıyor ama bedenine hapsolmuş bir bilinç hâline geliyor.


Joe, Mors alfabesini hatırlayıp başını yastığa vurarak doktorlara tek bir mesaj iletmeye çalışır: “Beni öldürün.” James Hetfield, “yalnızca bir beyin olarak yaşamak” fikrinden etkilenince şarkıyı yazmaya karar verir. Şarkının klibinde 1971 yılındaki filmden de sahneler kullanıldı.

Şarkı sözlerindeki en iç acıtan kısım şüphesiz ki: “I cannot live, I cannot die/ Trapped in myself, body my holding cell”. Bu kısmı açarsak Joe Bonham’ın yaşadığı işkence hayatı daha iyi anlarız. Kendi zihninin içinde sıkışmış durumda. Dış dünyayla iletişim kuramıyor, kimse onun ne düşündüğünü bilmiyor. Bedenini bir hapishane hücresi olarak görüyor. Artık beden ona hizmet eden değil; tutsak eden bir hücre. Bilinci tamamen açık ama bedeninin içinde kilitli. Şarkı, gruba Grammy Ödülü de kazandırdı.
PEARL JAM. “Jeremy”
Şarkı, 8 Ocak 1991 tarihinde Richardson High School, Teksas’da yaşanan gerçek bir trajik öyküden ilham almıştır. Jeremy derse geç geliyor. Öğretmeni ona “gecikme kâğıdı alması” için idareye gitmesini söylüyor. Jeremy sınıfa geri dönüyor; elinde 357 Magnum bir tabanca var. Sınıfın önüne yürüyüp öğretmenine, “Miss, I got what I really went for” (“Aslında almak istediğim şeyi aldım”) diyor.


Silahı ağzına götürüp tetiği çekiyor. Olay saniyeler içinde gerçekleşiyor; sınıf arkadaşları ve öğretmeni şok içinde kalıyor. Eddie Vedder, olayı gazetede okuyunca dehşet içinde kalıyor. Bir röportajda “bu trajik olaya bir tepki vermek, ona bir anlam kazandırmak” istediğini ve şarkıyı bestelediğini söylüyor. 1992’de yayımlanan Mark Pellington yönetmenliğindeki klip, MTV’de büyük yankı uyandırdı.
LED ZEPPELIN. “All My Love”
1977 Kuzey Amerika turnesi sırasında Plant’in oğlu Karac Pendragon Plant, ani bir mide enfeksiyonu nedeniyle hayatını kaybetti. Plant, bu dönem için “hayatımın en karanlık zamanı” diyor. Plant, şarkıyı oğluna bir veda ve sevgi mektubu olarak tanımlıyor ve şöyle diyor: “Aileme verdiği neşe… Hâlâ zaman zaman şarkılarda ortaya çıkıyor, çünkü onu çok özlüyorum.”


Karac’ın cenazesine Page ve Jones’un katılmaması, grup içinde uzun süre kapanmayan bir kırgınlık yarattı. Page; cenazeden sonra verdiği demeçte, “En acı günümde yanımda olmamalarını hayatım boyunca affetmeyeceğim” diyerek üzüntüsünü ifade etmiştir.
BOB DYLAN. “Hurricane”
Şarkı, 1966’da üç cinayetle suçlanıp ömür boyu hapse mahkûm edilen siyahi boksör Rubin “Hurricane” Carter’ın adaletsizliğe karşı verdiği gerçek mücadeleyi anlatır. Dylan, Carter’ın masum olduğuna inanarak şarkıyı bir protesto metnine dönüştürmüş ve bu eser, davanın yeniden görülmesine katkı sağlayarak Carter’ın 1985’te beraat etmesinde önemli bir rol oynamıştır.


17 Haziran 1966’da New Jersey, Paterson’daki Lafayette Bar’da üç kişi vurularak öldürüldü. Olaydan kısa süre sonra polis, yakınlardan geçen Rubin Carter ve arkadaşı John Artis’i durdurdu. Haksız yere tutuklandılar. Irkçı önyargılarla yürütülen dava, delil yetersizliğine rağmen iki adamın ömür boyu hapse mahkûm edilmesiyle sonuçlandı.

Bu süreç, ABD’de ırkçılık ve adalet sistemi tartışmalarının sembollerinden biri hâline geldi. Dylan, Carter’ı hapiste ziyaret etti ve hikâyeyi şarkıya dönüştürmeye karar verdi. Dylan’ın şarkısı, bir sanat eserinin gerçek bir davanın kaderini değiştirebileceğini gösteren nadir olaylardan biri.
Sağlıkla ve sanatla kalın.
htrocker@yandex.com
Hakan Türkoğlu’nun Stüdyoİmge’deki diğer derleme dosya yazıları:






