Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      PodsyLive: Mobilden Sahneye Uzanan Köprü

      06.04.2026

      Günahların Müziği SINNERS ya da BLUES’UN KARANLIK HAFIZASI

      26.03.2026

      MERHABA! Stüdyoİmge’den Bilmemkaçıncı Defa…

      23.03.2026

      Faun: Mitolojiden Modern Sahneye

      05.03.2026

      EVRENCAN GÜNDÜZ ile Aşk Üzerine: “Adam Gibi Ağlayacağım” Diye Bağırmak

      17.04.2026

      BIG BIG TRAIN ile Southampton İstasyonu’nda

      27.03.2026

      BaBa ZuLa: 30. Yıl Gecesi’nde Bir Tesadüfler Zinciri

      18.03.2026

      Faun: Mitolojiden Modern Sahneye

      05.03.2026

      Budgie (1971)

      03.04.2026

      EPITAPH: Mezar Taşındaki Kehanet ve İNSANLIĞIN KENDİ ELİYLE ÇİZDİĞİ KADER

      25.03.2026

      Fırtına Sonrası: RAINBOW RISING

      13.03.2026

      Değişen Pop Atmosferi ve Japan – Quiet Life (1979)

      11.03.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      Skip Spence: Kayıp Ruhun Yolculuğu

      17.11.2025

      DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

      21.04.2026

      PHIL COLLINS: Zamanla Yüzleşen Davulcu

      09.04.2026

      CEM KARACA: Posterdeki Gözyaşları

      05.04.2026

      Yolun Sesi CHRIS REA

      30.03.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

      21.04.2026

      Recep Karaş: Seçen mi, Maruz Kalan mı? Yeni Nesil Dinleyicinin Sınavı

      20.04.2026

      MARK LANEGAN – Where Did You Sleep Last Night?

      19.04.2026

      LYNYRD SKYNYRD’ın Kırılan Kanatları: Gökyüzünde Son Yolculuk

      17.04.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • N’olmuş?
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Portre»DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi
    Portre

    DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

    İnkâr, Öfke, Pazarlık, Depresyon, Kabullenme. David Bowie’nin karakterden karaktere evrilen ilham yolculuğu, yeniden kurgulanıyor. Ziggy Stardust’tan Thin White Duke’a uzanan bu kişisel methiye, sanatçının ölümsüz mirasını selamlıyor.
    Hacer ErişkinHacer Erişkin21.04.202612 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    Bowie; Major Tom’dan detektif Nathan Adler’a, faşist Duke karakterinden veda klibindeki Lazarus’a kadar her hücresini sanata feda ediyor. Zamanın daraldığı bilinciyle kendi sonunu bile bir şahesere dönüştüren bu estetik duruş, hayatın her anını üretkenlikle kutsuyor. “Blackstar” ile noktalanan altmış dokuz yıllık kronoloji, sıradanlığın inkârından ölümün sükûnetle kabulüne uzanan sarsıcı bir portre çiziyor. Hacer Erişkin’in bu edebi saygı duruşunda, “insanlığı temsil eden o uzaylı”nın ardında bıraktığı silinmez izleri her notasında hissedeceksiniz

    Hayatım boyunca sadece üç müzisyenin ölümünde derinden sarsıldım: Freddie Mercury, David Longdon ve David Bowie. David Bowie’nin öldüğünü öğrendiğimde ofisteydim ve masamda çalışıyordum. Elimin ayağımın titrediğini, koşarak terasa çıkıp ağladığımı hatırlıyorum. Kanser olduğunu hayranlarından saklamak iyi bir fikir miydi emin değilim. Saklamamış olsaydı dünyayla vedalaştığı “Blackstar” albümünü ve “Lazarus” şarkısının klibini başka bir ruh haliyle sindirirdik sanıyorum. Gerçi bu şekilde de vedası bir dünya yıldızına yakışacak ihtişamda ve zerafette oldu. Hep derdim ki: “Bir gün Dünya’ya uzaylılar gelecek olursa insanlığı temsilen onlarla David Bowie konuşmalı”. Dünya nüfusunun kalitesi düştü onu kaybettiğimizde.

    David Bowie

    Yazıyı, bahsettiğim albümlerden ve en sevdiğim şarkılardan yaptığım çalma listesi eşliğinde okumak isterseniz: 

    Çok sevdiğim albümleri ve şarkıları var ama hepsinin hayranı olduğumu söyleyemem. Beni ona tutkuyla bağlayan, müziğinin ötesindeki derin sanatçı kişiliği, kendini sürekli değişime zorlayan o bitmek bilmeyen yaratıcılığıydı. 69 yıllık hayatını farklı farklı karakterlere bürünerek, farklı coğrafyaları keşfederek, farklı sanat formlarında üreterek, farklı ruh halleri içinde yaşamının anlamını çözmeye çalışarak geçirdi. Ne zaman tembelliğim tutup hiçbir şey yapmadan yatmak istesem “Hayatın bir gününü bile boş geçirmemelisin, hatta bir dakikasını bile…” dediği aklıma gelir. Bu cümle Demokles’in Kılıcı gibi kabusum oldu desem abartmış olmam, iki dakika nefes aldırtmıyor bana.

    David Bowie’nin hayatı ve sanatı ile ilgili çok şey yazıldı, çizildi. Onun hayat hikâyesinin kronolojisini vermek yerine ben bu yazıyı kişisel bir “methiye” olarak kurguladım. Onun sanatçı kişiliğini doyurduğu ilham yolculuklarını, yaşam felsefesini ve sanatsal iniş-çıkışlarını anlatırken, vedasının estetiğinden ilhamla, “Yasın Beş Aşaması”nı (İnkâr, Öfke, Pazarlık, Depresyon, Kabullenme) kullanmaya karar verdim. Tabii ki yaşamı bir yas öyküsü değildi ama yarattığı sayısız karakterin yok oluşu, kalıplara girip oralarda kalma korkusu ve sonrasında üretebilmek için az zamanının kaldığının bilinciyle hastalığıyla yaptığı savaş bir nevi öyleydi.

    İNKÂR

    Lokasyon: Londra ve New York

    Karakterler: Major Tom, Ziggy Stardust, Aladdin Sane, Halloween Jack

     22 yaşındayken kaybettiği babası, düzgün bir ilişki kuramadığı annesi ve ailesinden birden fazla kişinin intihar ederek hayata veda etmesi hayata bakış açısını olumsuz etkilemiş olmalı ki, daha müzik kariyerinin başında gerçekliğin sıradanlığından kaçma ve asıl kimliği olan David Robert Jones’u inkâr etme gereği duydu. Sanatsal tarzını bulmaya çalıştığı dönemde sanal dünyaları kurgularken ve hayali karakterleri yaratırken en çok ilham aldığı kişiler Stanley Kubrick ve Andy Warhol oldu. 2001: A Space Odyssey’den ilhamla yazdığı “Space Oddity” albümünde Major Tom oldu, A Clockwork Orange’dan ilhamla yazdığı “Ziggy Stardust” albümünde, şiddet dolu ve ahlaki değerlerin çöktüğü distopik dünyaya gelen Marsh Ziggy Stardust oldu. Yapaylığa övgüsünden, yüzeyselliği sanata dönüştürmesinden ve renkliliğinden etkilendiği Andy Warhol’dan ilhamla Ziggy’yi bir süperstar’a dönüştürdü. Japon Kabuki tiyatrosundan aldığı ilhamla Ziggy’nin kostümlerini tasarlattı. Androjen fiziği, saçı, makyajı ve kıyafetleri ile yarattığı bu uzaylı karakter onun hem kalkanı hem de “normal” dünyayı inkârıydı, içindeki sanatsal potansiyeli cesurca sergilemek isteyen David Jones ise alter-egosunun ardında güvendeydi. Bu kalkan arkasındayken kimseyi takmadı. Önce gay, sonra biseksüel olduğunu söyledi. Bana kalırsa ikisi de değildi ama sınırları zorlamak, farklı olanı denemek zorundaydı ne de olsa. Alaylar, gülüşmeler umurunda olmadı, bildiğini okudu. Kendi yarattığı bu dünya dışı ilahın zamanla devleşip kendisini ezdiğini, yaratıcılığını körelttiğini hissettiğinde ise onu öldürmeye karar verdi. Ziggy’nin inkârı, bir dönemin sona ermesi demekti.

    Major Tom
    Ziggy Stardust

    “Ben bir koleksiyoncuyum. Karakterler topluyorum.” demişti bir söyleşisinde. Amerika’ya gider gelirken yarattığı yeni karakter ise “Bir Deli Oğlan”dı: Aladdin Sane (A Lad Insane). David Jones hâlâ saklıydı. Yeni karakter ise kişilik çatışmasını temsil eden mavi-kırmızı şimşekli yüz makyajı ve yine Japon Kabuki tiyatrosundan ilhamla büründüğü cinsiyetsiz estetiği ile kendini gösterdi. Uzaylı süperstar Ziggy insanlara bir türlü lafını dinletememiş, kıta değiştirerek bazı şeyleri değiştirebileceğini düşünmüştü. Oysa ki müziğinden etkilenip büyük beklentilerle gittiği Amerika ona yorgunluk, karmaşa ve karanlık düşüncelerden başka bir şey vermemişti. Yeni albümüyle aynı ismi taşıyan yeni alter-egosu Aladdin Sane aracılığıyla David Bowie aslında Amerika’da bizzat sahip olduğu ruh halini yansıtmıştı. Sertleşen, avangart caz piyano sololarının yoğun olduğu sound’uyla, insanlığın düştüğü kaotik durumu simgeleyen bir albüm çıkmıştı ortaya.

    Aladdin Sane
    Halloween Jack

    Blues ve Soul müziklerinden çok etkilendiği, onları dinlerken “Tanrıyı duyduğu” için Amerika’ya gidiş gelişler artmıştı ama bir hayal kırıklığı yaşadığı da kesin. Nitekim zaten kaotik bir atmosferi olan Aladdin Sane’den sonra gelen, George Orwell’in 1984’ünden ilham alarak yazdığı “Diamond Dogs” albümünün geçtiği Açlık Şehri’nde yaşayan yozlaşmış sokak serserisi yeni androjen karakter Halloween Jack Amerika’nın ona iyi gelmediğinin bir göstergesiydi.

    ÖFKE

    Lokasyon: Los Angeles ve Japonya

    Karakter: The Thin White Duke

    Bu da bitti. Ne yapmalı? Zihni aktif tutmalı, rahatsız etmeli, sıkıntıya sokmalı…

    Yeni ilham perileri peşinde Los Angeles’a yerleştiğinde aradığı ruhu Soul müzikte buldu. Siyahi müzisyenler tarafından, tarihsel acılar ve kültürel birikim üstüne kurulu bu türü beyaz biri yapmaya kalkınca ne olur? “Plastic Soul” olur. Kendini beyaz bir Amerikalıya dönüştüren Bowie, yaptığı müziğin yapay bir sound olduğunu kabul etmiş, bu dönüşüm ve Los Angeles onu daha da karanlıklara ve öfke dolu bir ruh haline itmişti. Los Angeles’a neden taşındığı sorusunu bir röportajda şöyle cevaplıyordu: “Los Angeles’dan nefret ettiğim halde şarkı yazımıma nasıl etki edeceğini görmek için iki yıl orada yaşadım.” Her şey ilham için, yaratıcılık için!

    The Thin White Duke

    “Young Americans” albümünde beyaz, sofistike bir soul müzisyeni olan Bowie, “Station to Station” albümünde ise soğuk ve karanlık The Thin White Duke’a dönüştü. Ağır kokain bağımlılığı ve okültizme duyduğu merakla şekillenen, kariyerinin en karanlık dönemi… Yarattığınız karakterin içine girebilmek için kokainman olup sadece süt ve kırmızı biberle beslenip onlarca kilo verir miydiniz? O karakteri inandırıcı kılmak için son derece faşist söylemlerde bulunup insanları kendinizden nefret ettirir miydiniz? Yaratıcılık için her şeyi yapan muhteşem bir sanatçı olunca yapılıyor demek ki. Yine bir röportajında şöyle diyor: “Kendimi güçlendirmek için deneylere, tehlikeli durumlara sokuyorum.”

    Hem bedenen hem de ruhen hastalıklı ve faşist The Thin White Duke olarak o kadar inandırıcıydı ki sonraları bunun sadece sanal bir karakter olduğuna, o dönemde söylediklerini kokain etkisi altında olduğu için hatırlamadığına insanları inandırmakta zorluk çekti. Açıkçası ben de inanmıyorum, ortaya agresif ve saldırgan şeyler atarak içindeki tatmin olmaz sanatsal canavarı doyuruyordu sadece.

    Los Angeles’ta iki yıl yaşamanın şarkı yazımına etkisinin öfke yaratmak olduğunu da böylece görmüş oldu, ilham treninin yavaştan Los Angeles istasyonundan Berlin istasyonuna doğru yola çıkma zamanı gelmişti. “Station to Station” albümünün on dakikalık Prog Rock diyebileceğimiz, aynı isimli açılış şarkısı bence hem müziği hem de mistik sözleri ile kariyerinin en etkileyici şarkılarından.

    Bir Nina Simone cover’ı olan kapanış parçası “Wild Is the Wind”i ise, The Thin White Duke’un yelkenleri indirmiş, yalnızlığının farkına varmış, sevgi isteyen ruh haline ithafen albüme koymuş olmalı. Söylediğine göre şarkıyı kapkaranlık bir odada yalnız başına kaydetmiş ama tam olarak nasıl kaydettiğini bile hatırlamıyormuş. Bowie, kendini, alter-egoları gibi yalnız hissedip hissetmediği sorulduğunda şöyle diyordu: “Yalnız hissetmiyorum ama yalnızlığın şarkılarımda olduğunu fark ediyorum. Fotoğraflarda görünmeyip, negatiflerde görünür olan şeyler gibi… insan zihninin içindeki mikro dünya işte…”

    PAZARLIK

    Lokasyon: İsviçre ve Berlin

    Karakter: David Bowie

    David Bowie’nin Berlin Üçlemesi

    “İstasyondan istasyona” gezip hayatı ve sağlığı ellerinden kayıp giderken kaderle huzur için pazarlık yaparak arkadaşı Iggy Pop ile birlikte trene atlayıp Berlin’e gelişi ona yeni ilham kapıları açtı: Krautrock, Brian Eno, Berlin Duvarı, Nietzsche, Dışavurumculuk… Artık alter-ego’lara gerek yoktu, sadece David Bowie vardı.

    Kendini tekrar etmeden, üretkenliğini son zerresine kadar kullanmak isteyen biri için Brian Eno ile karşılaşmasına, kaderle yaptığı pazarlığın sonuç vermesi diyebiliriz herhalde. Hem soğuk savaş döneminde kırılgan Avrupa’ya dönüş, hem Brian Eno’nun yaratıcılık-dürtücü ve alışkanlık-bükücü yöntemleri, içindeki sanat canavarı için bir ziyafet olmuş olmalı ki, ortaya muazzam Berlin Üçlemesi (Low, Heroes, Lodger) çıktı. Glam Rock, Hard Rock, Soul-Caz geçişinden sonra sıra ambiance ve Krautrock’a gelmişti.

    Brian Eno ve David Bowie

    En sevdiğim David Bowie albümü olan “Low”un kapağında yer alan profil fotoğrafı, Bowie’nin “The Man Who Fell to Earth” filminde canlandırdığı (The Thin White Duke’un da esinlendiği) Thomas Jerome Newton karakterinin bir çekim karesi. Muazzam da bir kelime oyunu var burada: Low Profile. Bowie’nin Berlin’e sakinleşmeye, gözlerden uzak kalmaya gelmesini sembolize ediyor.

    David Bowie – Low (1977)

    Albümün yarısında Los Angeles kabusunu hatırlayıp bir nevi oradan kurtuluşuna şükrediş; ikinci yarısında ise Berlin ve savaşın onda hissettikleri var. İkinci bölümdeki “Warszawa”, Polonya’nın hüzünlü başkentinden geçerken hissettiği kederi anlatıyor. Sözleri anlam taşımıyor ama atmosferi ilahi bir duygu veriyor, söze falan gerek yok. Christopher Nolan’ın gerilimli atmosfer verebilmek için kullandığı nöron titreştiren frekansları vardır filmlerinde, o hesap. Boşlukları da Bowie, sesiyle dolduruyor.

    Sanatçılık, çobanların söylediği bir Polonya halk melodisinden (Helokanie) esinlenip böyle parçalar yazabilmekte saklı işte…

    Joy Division grubunun ilk ismi Warsaw’mış. lan Curtis bu parçadan çok etkilendiği için gruba bu ismi koyup sonradan değiştirmiş. O da az bunalım değildi rahmetli, çok normal kafayı yemesi bu parçayı dinlerken.

    The Man Who Fell to Earth filminde David Bowie’nin canlandırdığı Thomas Jerome Newton karakterinin profilden fotoğrafı

    Low’un kapanış parçası “Subterraneans” ise bir Eno-Bowie harikası, inanılmaz bir ambiyans, Bowie’nin hüzünlü saksafonu, savaşta Doğu Berlin’de kalan insanların hem fiziksel hem ruhsal olarak Berlin duvarı altında sıkışmış halini en melankolik notalarla anlatıyor. Warszawa için Nolan’dan örnek vermiştim. Bu parça için de Tarkovsky ve Soderbergh’deyim. Bu parçayı dinlerken Solaris’de hissediyorum kendimi; zamansız ama kaygılı, gergin ama sakin…

    “Lodger” albümündeki doğu ezgileriyle süslü “Yassassin” (Yaşasın) şarkısındaki “Yaşasın” kelimesini Berlin’de bir duvarda okuduğunu, anlamını da Türk elçiliğini arayıp onlardan öğrendiğini söylüyor, ilham almadığı bir duvar yazısı kalmıştı zaten.

    “Heroes” ve “Lodger” ile beraber üçleme çok başarılı oldu ama yeterdi artık, bu istasyonda çok kalmıştı Bowie. 1983’te çıkardığı “Let’s Dance” albümüyle, çıktığı farklı tarzlar yolculuğunda ambiyans ve Krautrock’tan Pop Müziğe, 80’lere yakışır bir geçiş yaptı. Artık zirvedeydi.

    DEPRESYON

    Lokasyon: Güneydoğu Asya, Londra, New York

    Karakter: David Bowie, Nathan Adler

    Artık stadyumlarda söylüyor, resim yapıyor, sergi açıyor, filmlerde ve tiyatro sahnelerinde oynuyor, soundtrack besteliyordu. Şimdi ne yapacaktı? Mars’a mı gidecekti? Durursa düşerdi. Sanatsal olarak tıkanırsa depresyona girerdi, Buddha korusun kendini tekrar ederdi. Gençliğinden beri meraklı olduğu doğu mistisizmine, Güneydoğu Asya’ya ve Budizme bir ziyaret mi yapsaydı?

    Öyle de yaptı. Endonezya, Singapur, Hong Kong’da tapınak, Çin Operası, Budist rahip, şaman gezileri yaparken yerel halkla da yakın ilişkiler kurdu, içindeki doymak bilmeyen sanatçı canavarı besledi. Süperstarlığın getirdiği kargaşadan uzaklaşmayı ve aynı zamanda dünyadaki geçiciliğinin idraki olan “Benim evrendeki işim nedir, ne amaçla geldim dünyaya. Yaşlanıyorum, zamanım doluyor” sorgulamasını da bu gezide yaptı. O zamana kadar yaptıklarına bakınca kendisine büyük haksızlık yaptığını düşünmüyor musunuz? Her şeyi kendisi için, kendisi nasıl isterse öyle yaptığını söylüyor ama öte yandan kendisine acımasız da davranıyor. Ben de kara kara düşünüyorum: Bu adam amacını sorguluyorsa biz niye yaşıyoruz ki?

    Güneydoğu Asya gezisinden ilhamla, Türk multi-enstrümentalist Erdal Kızılçay ile birlikte yazdığı “The Buddha of Suburbia” kendisinin en sevdiği albümler arasındaymış. Albümde Batılılara Doğu bilgeliği pazarlarken bir tür Guru’ya (Buddha) dönüşen Hintli bir adamı anlatıyor.

    David Bowie ve Erdal Kızılçay bu karede bulunan kişiler arasında

    Çok David Bowie kaldık. Artık bir karakter daha mı yaratmalı?

    Benim bayıldığım Endüstriyel, Caz, Elektronik karışımı karanlık tarzıyla “1. Outside” albümünü bu düşünceyle kaydetti ve uzun yıllar sonra yeni bir karakteri, detektif Nathan Adler’i yarattı. Kapak resmi Bowie’nin yaptığı oto-portresi. Bu albümü ilk David Lynch’in “The Lost Highway” filminde “I’m Deranged” şarkısını duyduğumda fark etmiştim. O dönemde arabayla her uzun yola çıkışımda illaki bu şarkıyı açardım. Sonra yine fark ettim ki bu albümdeki “The Hearts Filthy Lesson” şarkısı da David Fincher’in artık kültleşmiş “Seven” filminin kapanış şarkısıydı. “Outside”, ilhamını Bowie’nin ziyaret ettiği, “outsider”larla ve onların yaptığı ilginç sanat eserleriyle dolu bir akıl hastanesinden almıştı ve bir sanat cinayetini konu ediyordu. David Bowie ise Nathan Adler ile birlikte birçok karaktere bürünüyordu albümde.

    Lost Highway Soundtrack (1997) (David Bowie – I’m Deranged şarkısıyla albümde)
    David Bowie – Outside (1995)

    KABULLENME

    Lokasyon: New York

    Karakter: David Bowie

    Yaşlandığının kabulü, 2004 yılında yaptığı Reality Turnesi sırasında geçirdiği kalp krizinden sonra iyice perçinlenmiş olmalı ki, sonraki on yıl boyunca sesi çıkmadı. Ailesiyle birlikte geçirdiği bu dönemde kim bilir içindeki sanatçı canavar ne fırtınalar estirdi. 2013’te çıkardığı “The Next Day” albümündeki geçmişe yönelik hesaplaşmalar albümün kapağından bile bağırıyordu: “Heroes” albümünün kapağı üzerinde beyaz bir kare vardı. Sound olarak ise klasik Rock tınılarına, yılların verdiği yorgunluk ve olgunlukla dönmüştü. Şarkı sözlerinde zorbalık, savaş, din ve kendi yaşlanması üzerine düşünceler vardı. Yarattığı ikonik karakterlerin gölgesinde gerçek benliğini arayışı hiç bitmedi. Sanırım en çok içselleştirdiği karakter, uzayın boşluğunda sonu belirsiz bir şekilde kaybolan Major Tom idi, çünkü albümlerinde (veda albümü “Blackstar” da dahil) dönüp dolaşıp ona referans verdi.

    David Bowie – The Next Day (2013)
    David Bowie – Lazarus şarkısının klibinden

    Ve ahhh! Her hareketini, her dakikasını, her kelimesini sanata dönüştüren birinin ölümünü de sanata dönüştürmesine şaşırmadık elbette. “Blackstar” albümünün yayınlandığı gün Lazarus’un klibini izleyip darmadağın olmuştum. Bir buçuk yıldır kanserle savaştığını, ölmek üzere olduğunu, bu albümün de onun ölümünün kabulü ve dünyaya vedası olduğunu bilmiyordum, dünya bilmiyordu. Video klibini, tanıdığım herkesle paylaşıp ne muhteşem bir şarkı ve sanatsal anlatım olduğunu söyleyip onlara zorla seyrettirmişim. Ertesi gün öldüğünü öğrendik. Herkes beni suçladı. Ben de kendimi suçladım. Sanki paylaşmasaydım, izlettirmeseydim ölmeyecekti.

    David Bowie – Blackstar (2016)

    David Bowie’nin 26. ve son stüdyo albümü “Blackstar”, 8 Ocak 2016’da, 69. doğum gününde yayınlandı. Bowie, “Blackstar”ın yayınlanmasından iki gün sonra, 10 Ocak 2016’da hayatını kaybetti.

    O neye dokunduysa çiçek açtı, içindeki doyumsuz sanatçı canavarın müzik, sanat, moda, film, tiyatro, resim alanlarındaki eserleri silinemez izler bıraktı. Değişim onun sanatının can damarıydı, içindekileri sanat yoluyla dışa vurarak akıl sağlığını korudu. Başkalarının, hakkında konuşamayacağı şeyler söyledi; yapamayacağı şeyler yaptı. Kendinin de başkalarının da limitlerini zorladı. Hayatı üreterek yaşamanın onun ibadet şekli olduğunu söyledi. Sanatsal vizyonunu engelleyeceğini düşündüğü her kişiyi, mekânı, karakteri değiştirdi; hayatından çıkardı. Kişiliklerin değişken olduğunu, herkesin her şey olabileceğini, hepimizin bir günlüğüne de olsa kahraman olabileceğimizi söyledi.

    Vasiyeti üzerine külleri Bali Adası’nda Budist ritüellere uygun olarak savruldu. Hayranlarının bir “hac merkezine” dönüştürmesini engellemek amacıyla küllerin savrulduğu tam nokta hiçbir zaman resmi olarak açıklanmadı.

    We could be heroes for one day, but
    He was a hero for way more than one day

    Stüdyoİmge’de David Bowie üzerine yayınlanmış bütün yazılar:

    • DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

      DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

    • David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

    art rock david bowie glam rock rock yabancı
    Önceki yazıRecep Karaş: Seçen mi, Maruz Kalan mı? Yeni Nesil Dinleyicinin Sınavı
    Hacer Erişkin
    • X (Twitter)

    Elektronik Mühendisi. Felsefe öğrencisi. 2024-25 dönemi Apaçık Radyo "Müzik Tüneli" yapımcısı. Floydian. Kadıköy-Datça hattı.

    İlgili Yazılar

    MARK LANEGAN – Where Did You Sleep Last Night?

    19.04.2026Yazan: Stüdyoİmge

    LYNYRD SKYNYRD’ın Kırılan Kanatları: Gökyüzünde Son Yolculuk

    17.04.2026Yazan: Stüdyoİmge

    STAIRWAY TO HEAVEN: Altın Olmayan Parlaklık ya da Satın Alınamayan Bir Gökyüzü Merdiveni

    16.04.2026Yazan: İzzet Eti

    Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #2: Cadı Meclisi

    15.04.2026Yazan: Burak Kumpasoğlu

    PHIL COLLINS: Zamanla Yüzleşen Davulcu

    09.04.2026Yazan: Bülent Seyitdanlıoğlu

    Conor Riley ile BIRTH ve Progresif Müziğin Karanlık Ufku

    08.04.2026Yazan: Sevgi Yeşilyaprak
    En son yazılar
    Portre

    DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

    Yazan: Hacer Erişkin21.04.2026

    İnkâr, Öfke, Pazarlık, Depresyon, Kabullenme. David Bowie’nin karakterden karaktere evrilen ilham yolculuğu, yeniden kurgulanıyor. Ziggy Stardust’tan Thin White Duke’a uzanan bu kişisel methiye, sanatçının ölümsüz mirasını selamlıyor.

    Recep Karaş: Seçen mi, Maruz Kalan mı? Yeni Nesil Dinleyicinin Sınavı

    20.04.2026

    MARK LANEGAN – Where Did You Sleep Last Night?

    19.04.2026

    LYNYRD SKYNYRD’ın Kırılan Kanatları: Gökyüzünde Son Yolculuk

    17.04.2026
    Öne çıkanlar

    Can Tutuğ: Gündüz Psikiyatrist, Gece Vibrafoncu

    24.02.2026

    MELİSA KARAKURT ve “ASU”: İnsan, Ruhunun Aynasıdır

    10.04.2026

    Armageddon Turk: Kıyamet Ritmi, İnsan Eli

    08.01.2026

    Görkem Karabudak: Oyun Alanından Derinliğe ve Müziğin Akışına Teslim Olmak

    28.01.2026
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock big big train black sabbath blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca david bowie derleme edebiyat elektronik engin esther jinx dawson folk rock glam rock grunge hakan türkoğlu hard rock heavy metal hikaye ilhan irem indie kargo led zeppelin leyan senay mavi sakal mekan müzik basını pearl jam pop progressive rock psychedelic rock punk rock skip spence stairway to heaven strah stüdyoimge tarih teoman vecdi yücalan yabancı yerli
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

    21.04.2026

    Recep Karaş: Seçen mi, Maruz Kalan mı? Yeni Nesil Dinleyicinin Sınavı

    20.04.2026

    MARK LANEGAN – Where Did You Sleep Last Night?

    19.04.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.