Hatırlar mısınız bilmem. Bundan aylarca önce Stüdyoİmge’de yayınlanan bir yazımda tarih boyunca “Müzik Dinleme Alışkanlıkları” konusunu işlemiş ve günümüzün dijital dünyasına geçiş yapmıştım. Ve o yazıyı şu paragrafla bitirmiştim:
“Spotify gibi akış platformlarının yaygınlaşması, müziğin yasal yollarla dijital olarak dinlenmesini sağladı. Bu platformlar, müzik endüstrisinin dijital dönüşümünde önemli rol oynadı. Bugün, müziği her an her yerde dinleyebiliyoruz. Ama bu kolaylık, belki de müziğe ayırdığımız zamanı ve dikkati azaltıyor. Geçmişin fiziksel emek isteyen müzik deneyimlerinden, günümüzün algoritmalarla şekillenen akış listelerine geldik. Bu dönüşüm, sadece teknolojik değil; aynı zamanda kültürel ve duygusal bir değişim de barındırıyor. Gelecekte müzikle ilişkimizi nasıl bir dönüşüm bekliyor olabilir?
Dinleyici, sadece bir tüketici mi kalacak; yoksa yeniden üretime katılan bir özneye mi dönüşecek?”

Değişen dünyada müzik ve müzisyen… Müzik zaten tarih boyunca değişti, evrimleşti, sadeleşti veya karmaşıklaştı. Müziğin değişmesi, kalıp değiştirmesi kaçınılmaz. Bu değişim daima sosyal değişim ve gelişimlerden ayrı tutulamaz. Toplumun değer yargıları, kaygıları, beğenileri, nefret ettikleri, vs… yapılan müziği de şekillendiriyor. Bu konuda hem fikirsek, o takdirde ‘müzisyen’in dönüşümü ve döneme ayak uydurması veya aykırı olması kaçınılmaz. Kimisi uyum sağlar, kimisi ‘kara koyun’ olmayı tercih eder. Ve herkes kendine dinleyici bulacaktır.
Yazı dizisinin başlığı “Müzik ve müzisyen”… Bence bir de “Dinleyici” eklenmeliydi. Bu bir sacayak. Biri eksik olduğunda, bence her şey eksik. Ben bu yazıda dinleyici kitlesini baz almak istiyorum.
Yaşları artık 60’lara varan, hatta geçen bir kitlenin mensubu olarak, genel olarak müziğin değil, sevdiğimiz müzik türlerinin evrimine şahit olduk. 60’lardan 2020’lere geldik. Artık dünyada bazı şeyleri analog-dijital diye ayırıyoruz. Analogdan dijitale geldik. Birçok şey değişti. Müzik üretim süreçleri, tanıtım, pazarlama, satış, promosyon, konser… Her şey değişti. Değişmeyen bir şeyler var mı? Bence var. Hayranlar… Öyle de olsa, öbür türlü de olsa, her yapılanı seven bir kitle oluşuyor. Sevmeyenler olduğu gibi.
90’lı yıllarda Stüdyoİmge’de yazdığım bazı yazılarda, müzisyenlerin de insan olduğu, zamanla müzikal söylemlerinin değişebileceğinden ve bunun hayranlar tarafından hoş karşılanmayacağından bahsetmiştim. Kelimesi kelimesine böyle değildi elbette. Teoman’ın dönüşümünü hatırlayın. Ben bunu 90’larda söylüyordum.

Varmak istediğim nokta şu: Dinleyici kısmını atlamayalım. Ben ve benim gibiler dinlediklerinde seçiciler. Rastgele dinlemiyoruz. Ama bugünün genç dinleyicisi müziği seçmiyor; müzikle karşılaşıyor. Beğeni, bilinçli bir tercih olmaktan çok, anlık bir refleks hâline geliyor. Bu durum, bireysel bir ‘ilgisizlikten’ çok, sistemin dinleyiciyi buna zorlamasının sonucu. Bunu göz ardı etmemek lazım. Hangi mecra üzerinden müzik dinliyorlarsa, karşılarına çıkan hoşlarına giderse devam ediyorlar, gitmezse ‘next’ diyorlar… Algoritmalar artık yalnızca neyi sevebileceğimizi tahmin etmiyor; neyin var sayılacağını da belirliyor. Yapay zekâ bu noktada bir üretici olmaktan çok, neyin duyulacağını belirleyen görünmez bir küratöre dönüşüyor.
Peki… Diyelim ki Spotify kullanıyorlar… Spotify insanlara, yapay zekâ ile üretilmiş içerikleri dinleme listelerinde sunuyorsa? Mükemmel düzenleme, mükemmel ses… Yapay zekâ üretimi müziklerin asıl gücü, kusursuz olmaları değil; ayırt edilemeyecek kadar tanıdık olmalarıdır. Yapay zekâ müziği dönüştürmüyor; dinleyicinin müzikle kurduğu ilişkiyi kökten değiştiriyor… Dinleyici, artık ‘iyi mi?’ sorusundan önce ‘gerçek mi?’ sorusunu sormak zorunda…
Ne yapacağız burada? Bizim yaşımızdakiler, bu konuda hâlâ şanslı. En azından bilinçli olarak ne dinleyeceğimizi seçiyoruz. Ama gençler öyle değil. Önlerine geleni dinlemekle meşguller… Ve çoğunluğu dinlediklerine inanmaya öylesine meyilliler ki… Bir iki örnek vermek isterim….

Youtube’da genç bir arkadaşımızın yayınladığı ‘short’a denk gelmiştim. Teoman’ın yorumladığı “Gemiler”i paylaşmıştı. Ama zannediyordu ki, “Gemiler” Teoman eseri. Bu tamam, bilgi eksikliği. Ama tam da bu kitleyi anlatıyor. Umurlarında bile değil. Burada mesele yanlış bilgi değil; doğru bilginin artık önemsenmemesi. Kimin yazdığı, kimin söylediği, nasıl üretildiği; hepsi arka plana itilmiş durumda… Bu yapay zekâ bahsine örnek değil. Ama kitle bu.
Bir diğer örnek… Sürekli gittiğim bir kafe var. TV var, Youtube’dan bazı kanalları açıp, müzik yayınlıyorlar. Kanallar yapay zekâ içerikleri üreten kanallar. Ama onlar bunu bilmiyorlar. Söylesem bir türlü, söylemesem bir türlü. Bu noktada sorun, içerik üreticilerinin kötü niyeti değil; dinleyicinin artık kaynağı sorgulama ihtiyacı duymaması.
Sözün özü, yapay zekâ üretimi içerikler (sadece müzik değil, sosyal içerikler, sokak röportajları, vb..) artık hayatımızın bir gerçekliği oldu, bitti. Peki biz ne yapabiliriz bu noktada. Gerçekle yapay arasında nasıl bir ayrım yapacağız?
Bu konuda elimizden gelen çok şey yok, maalesef. Yapabileceğimiz tek şey, bildiğimiz içeriklerin yeniden üretimleri ile karşılaştığımızda ayrım yapmak, seçici olmak, prim vermemek… Ama daha fazlasını yapabilecek kurumlar var…
Ülkemizde Mesam, Müyap, vb… var. Yurtdışında da benzeri oluşumlar vardır. Tüm bu birlikler, bir çatı altında toplanmalı (artık nasıl olursa), kendi dijital müzik paylaşım platformunu oluşturmalı, her müzisyen/grup eserlerini bu platformdan yayınlamalı, yüklenen her bir eser yapay zekâ taramasından geçmeli, geçmiş araştırması yapılmalı, vs…vs…
Bu konularda en donanımlı kişilerden biri, The Orchard’ın Türkiye yöneticisi (hâlâ devam ediyor mu bilmiyorum) Metin Uzelli’dir. Bence dünyadaki tüm müzik şirketleri böyle bir yapılanma içine girmeli. Bu tür bir yapılanma, romantik bir ‘sanatçı dayanışması’ fikrinden çok, dijital çağda müziğin ayakta kalabilmesi için geliştirilecek bir savunma refleksi olarak düşünülebilir. Aksi hâlde müzik, kültürel bir ifade olmaktan çıkıp yalnızca dolaşımda kalan bir ses verisine indirgenecek. Yapay zekâ ürünleri böyle kolayca paylaşıma açılmamalı.
Bugün tartışmamız gereken şey, yapay zekânın müzik üretip üretemeyeceği değil; dinleyicinin, karşılaştığı sesin bir üreticisi olup olmadığını umursamıyor oluşudur.
Recep Karaş – Stüdyoİmge yazarı










