Gökalp Baykal’ın Temmuz 1992 tarihli yazısını arşivden çıkarttık. Bu yazı, 90’ların başında şöhretin zirvesine yerleşen ABD’li Rock grubu The Black Crowes’u mercek altına alıyor. “The Southern Harmony & Musical Companion” albümünü inceleyen Baykal; ekibin endüstriyel gösterişi reddeden dikbaşlı tarzına, analog kayıt tutkusuna ve Blues ile bütünleşen samimi Güney sound’una odaklanıyor. Çalışma, müzikteki eski-yeni ayrımını sorgulayan zamansız bir heyecanı paylaşıyor.
“Çalkala sermayeni” sözlerini ilk duyduğunuzda dudaklarınıza yayılan gülümseme, bu gencecik Atlantalı grubun adı için de geçerliydi sanırız: “Kara Kargalar”.
Black Crowes ilk albümleri “Shake Your Money Maker” ile ABD’de 5 milyon adet satış yapıp Billboard listelerinin 5’lerine kadar tırmandığında kimse şaşkınlığını gizleyememişti. Üstüne üstlük ilk turnelerinde 350 konserde toplam 5 milyon izleyiciye seslenmeleri, bir anda tüm dikkatleri üzerlerine çekmelerine neden olmuştu.


90’lı yıllar eski müzik (ne demekse?) ile yeni müziği (ne demekse?) aynı arenada karşı karşıya getiriyor. Bir kısım izleyici ilk ‘ne demekse’yi, diğerleri ikinci ‘ne demekse’yi tercih ediyor. Umulmadık bir kopuştan mı söz ediyoruz? Kopuş ne ölçüde olursa olsun eski müzik yeniden canlanmış durumda. Yeniden Rock’n Roll, Blues, Rhythm & Blues dinleniyor. 80’lerde unutulmaya yüz tutan içten esintiler yeniden anımsanıyor ya da ilk kez yaşanıyor. 30-40 yıllık kısacık bir süreçte, müziği eski-yeni ayrımına itmenin nasıl bir gözlükle bakmak olduğu artık ayrımsanabiliyor. Eğer moda açısından yaklaşanlar varsa denecek bir tek şey var: Rock’ı rahat bırakın!

Black Crowes‘un kendilerine “70’lerin müziğini yapıyorsunuz” diyenlere ilk yanıtı: “Hayır, biz 90’lı yılların gençleriyiz, bu havayı, bu soundu hissediyoruz ve 90’ların müziğini yapıyoruz” olmuştu. “The Southern Harmony & Musical Companion” adlı 92 albümlerinde de aynı havayı buluyoruz: 90’ların gençleri, Rock’n Roll, Rhythm & Blues, yer yer Country & Western hatta biraz Soul (Disco Soul’u değil tabii).
Güney denilince akla önce Lynyrd Skynyrd geliyor, Black Crowes‘ta da aynı içtenliği ağırlıklı olarak yakalıyoruz. Amerikan müziğinin o şanssız devini anımsatan bir performans izliyoruz. Yanlış anlaşılmasın, 8 günde kaydedilmiş bir albüm dinliyoruz. Tümüyle analog aygıtlarla, üstelik canlı olarak kaydedilmiş bir çalışma; Stüdyoya girilmiş ve süratle bitirilmiş. Sonuç: Güney biçemiyle, Black Crowes’un deyişiyle 90’ların Rock müziği.
Black Crowes, elde ettiği ticari başarıya karşın, liste sıralamaları ile ilgilenmiyor. En azından sıralamayı değiştirmek için ödün vermeye yanaşmıyor. Müziğin yargılanırcasına sayısal olarak ölçülmesine karşılar.
Crowes, artık daha geniş bir kadroya sahip. Eski grubu Burning‘den ayrılan gitarist Marc Ford kısa sürede yeni grubuna kaynaşarak emektar gitarist Rich Robinson ile bütünlük sağlamış. Tabii aynı uyum davulcu Steve Gorman, basçı Johnny Colt ile de sağlanmış. “The Southern Harmony & Musical Companion”ın Crowes’un müziğine getirdiği bir diğer boyut da daha etkin klavyeli çalgıların kullanımı. Klavyeci Ed Kawrysch de gruba yeni katılan elemanlardan. Chris Robinson yine vokalde ve şef değneği elinde. Herkes birbirinin dilini anlıyor kısaca. Hepsinin ortak kaygısı, müziklerini yaparken aynı heyecanı yaşamak.
Zaten Black Crowes müziğini dinlerken ilk çarpan öğe heyecan. Chris Robinson‘ı dinliyoruz:
“Kimsenin hatırı için içten veya çekişmeci bir kişi olmadım. Yalnız gerçeği söyledim. Evet küstah herifin tekiyim ve bu küstahlık sayesinde kendi kararlarımı kendim alıyorum ve sahneye çıkıyorum. Bu nedenle o dövmeli, ‘head-bang’ci, deri ceketli ne idüğü belirsizlerle yarışmıyorum.”
Ve devam ediyor:
“Black Crowes, herkesin de bildiği gibi sıfırdan buraya geldi. Öyle, çünkü hep gösterişi reddettik. Endüstrinin anladığı, gösterişli olmayanın sıkıcı olduğu. İlginç değil mi? Hayır, bizim geldiğimiz yerde, gösteriş olmaması demek grubun kendini daha iyi ifade edebilmesi demektir.”
Chris Robinson turneleri nasıl buluyor diye merak eden varsa, son satırlarımızda yine ona kulak verelim:
“Hep iş programlarından ve ıvır zıvırdan söz ediyorsunuz. Sanırım o aşamayı geçtik. Eğer müzik çalınacak bir yer varsa gider çalarız. Ne kadar süreceğini hiç düşünmeyiz, orada olmayı isteriz, o kadar… Crowes olarak kendi dalgamızı kendimiz yaratacağız, sahne bir sandala dönüşecek. (Aynı Rock’n’ Roll gibi kokacak)”




