Recep Karaş, Ogün Sanlısoy’un Dorock XL sahnesindeki 23 şarkılık performansından yola çıkarak müziğin bireysel ve ortak hafızadaki izlerini sürüyor. Pentagram yıllarından bugüne uzanan 40 yıllık bir kariyerin, farklı kuşakları “aynı yer”de nasıl buluşturduğunu anlatan bu yazı; dijitalleşen dünyada fiziksel temasın yerini alan konserlerin o sarsılmaz “gerçeklik” duygusuna odaklanıyor. Henüz yaşanmamış bir gecenin setlist’i üzerinden geçmişin kerteriz noktalarına dokunan bir tanıklık.
Ogün Sanlısoy’un sahneye taşıdığı hikâye neredeyse 40 yıla uzanıyor. Belki çoğumuz Pentagram’a katıldığı yıl olan 1992 yılını onun kariyer başlangıcı olarak hatırlasak da esasen 1989’a kadar geri gitmemiz gerek. İlk müzik faaliyetlerini yakın arkadaşı Kubilay ile çeşitli akustik dinletilere imza atarak gerçekleştirdi. Aynı dönemde Sugar Mice ile ilk demo kayıtlarını yapmış ve 1992’ye dek Sugar Mice ve başka amatör gruplarda solistlik yapmıştı.
1992’de katıldığı Pentagram’ın aynı yıl yayınlanan “Trail Blazer” albümünde yer aldı. Grupla pek çok konsere çıkan Sanlısoy, 1995 yılında solo çalışmalara yönelmek istediği için gruptan ayrılma kararı aldı. Ancak kendi solo çalışmalarına ağırlık verene dek Gür Akad’ın grubu Klips’e solist olarak katıldı ve grupla çeşitli konserlerde yer aldı.
Farklı projelere farklı seviyelerde verdiği destekle geçen birkaç senenin ardından nihayet ilk solo albümünü 1999’da yayınladı: “Korkma”. Ancak ’99 yazında yaşanan deprem sonrası albüm tanıtımı ve konser gibi faaliyetlere fırsat bulamayınca, albüm yeterli ilgiyi göremedi. “Korkma” ile başlayan hikâyede bugün toplamda 8 albüm ve 2 EP, Ogün Sanlısoy diskografisinin gurur tablosunu oluşturuyor.
Zamanla dolan bir salon
Geçtiğimiz 4 Nisan’da Kadıköy Dorock XL’de Ogün Sanlısoy’un konserini izleme şansı buldum. Ben ve arkadaşlarım, konser alanına en erken girenlerdendik. Doğrusu, biz girerken dışarıda bir yoğunluk yoktu. İnsanlar sözleşmişcesine teker teker geliyor olmalıydılar… Dakikalar ilerledikçe hem oturma grupları hem de konser alanı dolmaya başladı. Konser başladığında ise, hemen her alan tıklım tıklım olmuştu bile.

İbrahim Birdal (gitar), Rıdvan Akparlak (davul), Canberk Sadullahoğlu (klavye-gitar) ve Cem Gürel (bas)’den oluşan ekibiyle sahneye çıktığında izleyiciler çoktan konserin havasına girmişti bile. İlk albümden “Kaybettik Severken”le konseri açtılar. Bu parçanın girişi nedense bende “While My Guitar Gently Weeps” etkisi yaratıyor. Belki sadece bana öyle geliyor. Ama konser açılışı için daha uygun parça olamazdı. Herkes zamanla ısınacak…
Setlist zaten bu konuda ipucu veriyor… Tamı tamına 23 parça. Her biri hakkında bir şeyler yazmak isterdim. Bunun yerine ‘ben ne hissettim’, bundan bahsetmek isterim. Yaşı 60’a gelmiş biri, yanında aynı yaşlarda bir grup insan. Etrafımızda yaşça daha ve hatta çok genç insanlar… Ortak noktamız ne olabilir?

Şarkılar ve kerteriz noktaları
Müziğin hayatımızda çok önemli bir yeri olduğuna inanmışımdır hep. Herhangi bir parçayı ilk dinlediğimde sanki o ana bir işaret bırakılıyor zihnimde. Ve o dönem hayatımda, çevremde, toplumda, ülkede, dünyada “O an” olup bitenler de sanki hafızama işleniyor. Bilmiyorum belki de benim beynim böyle işliyor. İşitsel hafıza mı dersiniz. Herhangi bir şarkıyı bugün dinlediğimde geçmişteki o kerteriz noktaları canlanıveriyor. Bu yüzden şu fani dünyada bir şekilde sevdiğim her bir şarkının benim hayatımda bir işlevi var.
Ogün Sanlısoy konseri benim bu konuyu düşünmeme sebep oldu. Herkes dinlediği bir şarkıda kendinle özdeşleşen bir şey bulur. Bağ kurmanın ilk adımı. “Hislerime tercüman olan bir şarkı…” Bu yüzden severiz. Kalp acılarımızı, kaybettiğimiz sevdiklerimizi, çöküşlerimiz, çıkışlarımız. İnsan hayatına dair her şeyi şarkılarda ararız, kendimizi bir yere yerleştirmeye çalışır ve “ait” olmak isteriz.

Aynı yere ait olmak
Ne gariptir ki konserde farklı yaş gruplarından bir sürü insan “aynı yer”e aittik. İtiraf etmeliyim ki, bir Ogün Sanlısoy albümünü alıp evimde dinlemiş değilim. Ama iş gereği zaten tüm mesai boyunca müzik çalınan ortamlarda oldum hep. Bazen gayr-ı ihtiyarı çalanın ne olduğunun farkına varmadan iş yaparsınız…
Setlistte yer alan her bir parçayı öyle veya böyle hatırlıyor olmamı garipsedim önce. Geçmişte bilerek, isteyerek dinlemediğim halde, hafızamda bir yer bulmuş bu şarkılar. Bir de sevmiş olmalıyım. Sevmediği bir şarkıyı hatırlar mı insan? Garip değil mi? Oturduğum masada birlikte konseri izlediğim arkadaşlarımla parçalara ritim tutmaktan büyük keyif aldığımı söylemeliyim.
Bu noktada bir noktaya parmak basmak istiyorum… Bahsettiğim aslında “hafıza” ve “ortak hafıza”. Konser öncesi kuliste yaptığımız kısa sohbette, Ogün de geçmişten, gençlikten, “Plak kültürü”nden, müzik dünyasının geçirdiği değişimden, fiziksel materyallerin yerini dijital materyallerin almasından ve daha birçok şeyden konuştuk. Odaya giren çıkanlar bir şey söylemese de konser saati yaklaşıyordu. Yarıda bıraktık sohbeti.
Bilmeden dinlemek, hatırlamak
Varmak istediğim nokta şu: Sahnede yer alanlarla sahne önündekiler, belki farkındalar belki değiller ama bir ortak hafıza ve geçmişi paylaşıyor, farkında olmadan aynı geçmişin içinden geçiyorlar. Artık fiziksel olarak albümleri edinip elimize alamıyoruz. Onun yerine dijital ortamlarda oynatma listemize ekliyor ve öyle devam ediyoruz.

Eskiden kasetler, CD’ler vardı. Gerçek olduğunu kanıtlayan şeylerdi bunlar. Dokunurdunuz, hisseder ve saklardınız. Bizde iz bıraktılar. Dijital ortamlar bu hissi verebiliyor mu tartışılır. Varlar, ama dokunamıyorsun, kartonetin kokusunu alamıyorsun. Şimdi çoğu şeye fiziki olarak dokunamıyoruz. Listelerde, klasörlerin içinde, ekranlarda görüyoruz. Gözlerin bir albümü fiziksel olarak edindiğin zamanlardaki gibi parlamıyor artık…

Geriye “gerçek” olan bir tek konserler kalıyor. Orada olmak, aynı anda aynı şeyi duyup izlemek, belki aynı ruh haline bürünmek… Ve bilmek… Bir başka gün, bir başka şehirde aynı şarkılarda aynı duygulara sahip olacak başka bir grup insan aynı şarkılara eşlik edecek…
Ama sahnede bir şey tamamlandı ya da tamamına erdi…
Konser boyunca içten içe hissettiğim buydu. Yaşı ne olursa olsun oradaki insanlar da benim gibi hissetmişler midir bilemem. Ama 20-30 sene öncesi “Ben”im hislerimi ortaya çıkarabildi. 20-30 sene öncesinin derdini, tasasını, hüznünü, kederini, neşesini hatırlattı bana.
Henüz yaşanmamış bir geceye kayıt
Konser başlamadan önce elime geçen o setlist, ilk bakışta sıradan bir kâğıt parçasıydı. Üzerinde birazdan çalınacak şarkıların isimleri yazıyordu sadece. Ama gece ilerledikçe anladım ki, aslında henüz yaşanmamış bir hafızanın taslağını tutuyordum elimde. Birazdan yaşayacağımız anlar, daha gerçekleşmeden önce yazıya dökülmüş gibiydi. Tıpkı yıllar sonra hatırladığımız anılar gibi…
Belki de bu yüzden sahneden gelen bazı anlar bana yalnızca o geceyi değil, daha eski bir şeyi hatırlattı. Tarifi zor bir tanıdıklık hissi… Yer yer sertleşen ama içinde hep melodiyi ve duyguyu taşıyan o yapı, ister istemez bu toprakların müzikal hafızasına dokunuyordu. O gece, sahnede duyduğum şey sadece bir konser değildi. Sanki geçmişle bugün, aynı şarkıların içinde bir kez daha karışıyordu.
Not: Fotoğraflar ve video. Cem Gaygusuz.






