35. Akbank Caz Festivali’nde filizlenen, Akbank Sanat sahnesinde büyüyen ve şimdi 29 Nisan 2026 gecesi Babylon’da yeniden hayat bulan bir buluşma Jazz Meets Rap. Birlikte düşünen, birlikte nefes alan bir müzikal organizma. Trompette Barış Doğukan Yazıcı, tenor saksofonda Engin Recepoğulları ve trombonda Bulut Gülen’in taşıdığı caz armonileri, Gökhan Sürer ve Adem Gülşen’in klavyeleriyle genişliyor, Orhan Deniz’in bası ve Ediz Hafızoğlu’nun davuluyla derin bir groove’a dönüşüyor. Bu yapının içine Da Poet’in turntable dokunuşu giriyor. Ayben, Melis Karaduman, Kamufle ve Spade427 sözle ritim arasında bir hat kurarken, Doğa Ocak (3pillie) gitarı ve vokaliyle dokuyu tamamlıyor. Ortaya çıkan bir “füzyon”dan çok, aynı anda konuşmayı öğrenmiş bir müzik dili.
Caz ve Hip-Hop, yıllarca aynı ritmin etrafında dolaşıp farklı merkezlerden konuştu. Aynı şehirlerde, aynı gecelerde, çoğu zaman aynı dinleyiciyle buluştu ama birbirine değmeden ilerledi. Jazz Meets Rap, bu mesafeyi kapatmaya çalışan bir proje elbette değil. Aksine, zaten yan yana duran iki anlatının gerçekten karşı karşıya gelme hâli.
Hikâyenin çıkış noktası oldukça sade. Bir öneri, bir temas belki de bir merak. Sahneye taşındığında bu sade fikir, geniş bir kolektife dönüşüyor. Üç nefesli enstrümanın taşıdığı caz armonileri, klavyeler, bas ve davulla derinleşen bir groove; üzerine turntable, vokaller ve söz… Bu yapı içinde kimse “misafir” olarak algılanmamalı. Hafızoğlu’nun da söylediği gibi, herkes bir enstrüman gibi düşünülüyor. MC’ler de, nefesliler de, ritim grubu da aynı hikâyenin içinde eşit bir yerde duruyor.
Bu yüzden Jazz Meets Rap, yüzeyde görünen bir türler buluşmasından daha fazlası. Sahneye çıktığı anda değişen, her konserde yeniden kurulan, doğaçlamayı merkeze alan bir müzik hâli. 29 Nisan’da Babylon sahnesine taşınırken de aslında sabit bir formu değil, sürekli dönüşen bir anı temsil ettiler. En önemlisi, bu proje yıllar içinde birlikte çalmanın, birlikte yaşamanın içinden çıkan bir müzikal dil.
• Türkiye’de Caz ve Rap’in bu ölçekte, bu kadar “eşit söz hakkıyla” bir araya geldiği projeler neredeyse yok. Jazz Meets Rap fikri ilk olarak sende nasıl doğdu? Bu bir ihtiyaç mıydı yoksa bir merak mı?
• Lin Records’da Onur Çelikkol çalışıyordu. “Nazdrave ile Rap ve Hip-Hop’ı bir araya getirelim, Da Poet ile sizi bağlantıya geçireyim abi” demişti. Bu fikir oradan çıktı ve gelişti. Dünyada örnekleri vardı, biz de bir yerinden tuttuk diyelim.
• Daha önce Nazdrave x Rap gibi işler yaptın. Bu yeni proje, o hattın bir devamı mı yoksa bambaşka bir kırılma noktası mı?
• Bu proje adını yazmasak da Nazdrave x Rap aslında. Nazdrave ekibi çalıyor ve MC’ler değişse de aynı hikâyeyi devam ettiriyoruz. Bu isim Gözde’nin (Sivişoğlu) fikriydi. Akbank Caz Festivali için kadroyu büyütüp yeni düzenlemelerle bu hâle getirdik. Hatta bu proje Akbank Caz Festivali açılışını çalacaktı ama malum Büyükşehir Belediyesi tutuklamaları yüzünden programı değiştirdik.
• Cazın doğası gereği esnek ve doğaçlamaya açık bir yapısı var. Rap ise çoğu zaman daha net bir “flow” ve yapı üzerine kurulu. Bu iki dili aynı groove içinde tutmak teknik olarak seni en çok nerede zorladı?
• Yani dünyada freestyle halleri de çok var, bizde az olsa da. Nazdrave’yi dinleyenlerin bildiği üzere biz vokal de olsa onu bir enstrüman gibi düşünüp grupta öyle konumlandırıyoruz, mix’te de orada duruyor herkes. Burada da aynı şeyi yapıyoruz, nefesliler neredeyse, MC’ler de orada. Dolayısıyla bir yerde zorlanmadım kendi adıma. Parçaları bambaşka hâle soksak da kimse konfor alanından çıktığı için mutsuz olmadı.
• Kadroya baktığımızda üç nefesli, güçlü bir ritim grubu ve oldukça yoğun bir vokal/MC hattı var. Bu dengeyi kurarken “kimin alanı nerede başlıyor, nerede bitiyor” sorusunu nasıl çözdün?
• Bir önceki soruda cevabı verdim aslında. Hepimizi enstrüman olarak düşünüp konuyu kendiliğinden çözmüş olduk.
• Bu projede davulcu olarak senin rolün biraz daha “yön belirleyici” gibi duruyor. Groove’u hem Cazın esnekliğinde hem Rap’in sabitliğinde tutmak nasıl bir yaklaşım gerektiriyor?
• Yani ben sadece konser anında davulculuğumu hatırlıyorum. Düzenlemeleriyle ayrı, ekibi bir araya getirmekle ayrı, herkesin iletişimiyle ayrı uğraşınca konu bana en son geliyor. Sahnede yaratıcı olmaya çalışacak vakit kalıyor ama ben zaten bu düzene alışığım. Tek bir derdim var: Burada çalan herkesin yaratıcılığını ortaya koyması, pratik olması. Bunlar olduğu sürece her şey kendiliğinden akıp gidiyor zaten.
• Projede Da Poet gibi Hip-Hop sahnesinin önemli bir ismi var. Turntable ve sampling yaklaşımının canlı Caz müziğiyle ilişkisini nasıl kurguladınız?
• Ozan (Da Poet) bu ortamda çok özel bir insan, farkını hemen anlayabiliyorsunuz. Zaten onunla tanışmasaydım muhtemelen bu tarafa hiç bulaşmamış olurdum. Hem Hip-Hop kültürünü çok iyi biliyor hem de kafası diğer müziklere çok açık bir müzisyen. Yaratıcılığı ve yaptığı şeyin hâkimiyeti de yüksek olunca bir şey kurgulamadık, konuşmadık bile; her şey kendiliğinden oldu.
• Ayben, Kamufle gibi farklı üsluplara sahip MC’ler aynı sahnede. Bu çeşitlilik projeyi nasıl besliyor? Yoksa zaman zaman zorlayan bir tarafı da oluyor mu?
• Hiç zorlamıyor, tam tersi bu isimlerle her şey çok kolay. Arkalarına bakmadan söyleyeceklerini söyleyen insanlar. Biz çalmasak da onlar söylüyor zaten. Onların yanında “şunu çalsak acaba onların flow’unu bozar mıyız?” diye asla düşünmeyip her türlü rahat hissediyorum, hissediyoruz. Bunların geyiğini de yapıyoruz: “Bize rağmen söylediler yine,” diye.
• Bu proje ister istemez bana globalde, Guru’nun Jazzmatazz hattını hatırlatıyor. Sen bu projeyle o miras arasında nasıl bir bağ kuruyorsun? Bir referans mı yoksa sadece paralel bir fikir mi?
• Tarih boyunca Hip-Hop ile Caz hep yan yana yürüdü ama bizim olayımız sanırım benim “Nazdrave” tarafının ağır basması oldu. Nefeslileri daha farklı şekilde yazabilirdim ama o zaman bize ait bir şey olmayacaktı. Kafadan ondan vazgeçip modal taraftan devam ettim ve aslında “Nazdrave” ile bağlarımızı korumuş olduk.
• Jazzmatazz daha çok stüdyo merkezli bir projeydi. Seninki ise sahnede yaşayan, değişen bir yapı. Senin için bu müziğin “esas yeri” sahne mi?
• Kesinlikle sahne veya canlı olan taraftayız. Bizim yayınladığımız ilk albüm bile prova kayıtlarıydı. Bir şey yayınlayacaksak bu muhtemelen yine sahnede olan kayıtlardan oluşacak. Tüm konserlerimizi kanal kayıt olarak kaydediyoruz, çok da iyi şeyler çıkmış ortaya. O havayı korumaya devam.
• Türkiye’de Caz ve Hip-Hop sahneleri uzun süre birbirinden ayrı ilerledi. Sence bu proje iki sahne arasında gerçek bir köprü kurabilir mi yoksa bu hâlâ niş bir alan mı kalacak?
• 2017 yılından beri bu projeyi çalıyoruz, sanırım Türkiye’de bu formatta çalan ilk grubuz. Bir köprüye ihtiyaç yoktu, zaten yan yanaydık ama kimlerle? Bence her müzik türünün içinde daha büyük alanı kaplayan çöplükler ve çöpler var. Şu anda Rap veya Hip-Hop diye pazarlanan çoğu şey arabesk. Bir dönem pop da öyleydi, sanırım hâlâ öyle. Rock da öyleydi, hâlâ çokça örneği var. Arap kültürünü çok seviyor insanlar. Bizi nereye konumlandırırlar bilemem ama arabesk olmadığımız kesin. Köprü kurmaya gerek yok derken bunu kastediyorum. Zaten bu grupta birlikte çalıp söyleyen insanlar aşağı yukarı aynı dünya görüşüne ve bakış açısına sahip. “Gerçek İslam bu değil” gibi söylemlerle aynı yerde değiliz.
• Bu projeyi dinleyen bir Caz dinleyicisiyle bir Hip-Hop dinleyicisinin aynı şeyleri duymadığını düşünüyor musun? Sen bu projede dinleyiciye neyi “ortak” olarak sunmaya çalışıyorsun?
• Müziğin kendisini ve doğaçlamayı. Doğaçlamadan zevk almayan, sürprizleri, farklı olasılıkları sevmeyen insanlar müzik dinleyicisi değil bence. Onlar müziği fon oluşturan, yerine herhangi bir şeyi koyabilecek, onu kaybettiğinde eksikliğini çekecek insanlar değiller. Biz bunun tam tersi yerdeyiz; çalanlar ve çaldığımızı dinleyenler olarak. Bana öyle geliyor en azından. Farklı düşünen dinleyicilerimiz varsa yorumlarda buluşalım.
• Jazz Meets Rap senin için bir dönem projesi mi yoksa uzun vadede büyüyebilecek, belki albüm, turne, farklı iş birlikleriyle genişleyebilecek bir yapı mı?
• 9 yıl olmuş. Çok büyük sorunlar yaşamadıkça bu gibi özel gruplar devam edecek, etmeli. Biz bu insanlarla sahnede 2 saatimizi değil, hayatımızı paylaşıyoruz. Nasıl ki dostluklar zamanla ve emekle, karşılıklı fedakârlık ve anlayışla kurulur, benim hayatımdaki gruplar da orada çalan insanlar da böyle var olur. Dolayısıyla bunlar “proje” değil, birlikte hayatı yaşama biçimi. Gelen olur, giden olur; tekrar gelir gidenler ve hayatı paylaşmaya devam ederiz. Müziğin kendisi gibi.
Bu yazı Stüdyoİmge’de ve Dark Blue Notes’da yayınlanmıştır.









