Beyoğlu’nun arka sokaklarından, Tophane’deki Rıhtım Stüdyosu’ndan yükselen bu ayrıksı ses; geleneksel Rock kalıplarının dışına çıkarak dinleyicisini sınırları kaldıran, özgürleştirici, içinde karnavalesk unsurlar da barındıran bir evrene davet etti. Drama eğitimini sahne pratiğine taşıyan ekip, sokak jargonunu varoluşçu sancılarla harmanlayıp modern hayatın kuşatmasına karşı estetik bir savunma alanı inşa etti. Deniz Durukan’ın gerçekleştirdiği bu buluşmada; grubun yapısal dönüşümü ve yaratım sürecindeki o mahrem “karargâh” anları gün yüzüne çıkıyor. Hayatın tüm karmaşasına rağmen hepimizi bir arada tutacak o kalabalık evin büyüsünü de taşıyor Büyük Ev Ablukada.
Büyük Ev Ablukada 2012 yılında çıkardığı “Full Faça” albümüyle dönemin müzik ortamına alışıldık olanın dışında, ayrıksı, kendine özgü, çok renkli söylemiyle istediği kırılmayı yaratarak daldı. Ki o kırılmayı kaotik bir kırılma olarak değerlendirebilirim. Kaosla beraber grubun ciddiyete, hiyerarşiye karşı mizahi yaklaşımı, özgürleştirici tavrı ve grubun sahne kıyafetleri de dikkate alındığında BEA için karnavalesk unsurları içinde barındırıyor demek abartı olmaz sanırım.
2008 yılında temeli atılan grubun yolculuğunda, şarkıların piştiği, oluştuğu, paylaşıldığı, sahnelendiği zaman dilimleri onlar için ne kadar önemliyse dinleyici için de o kadar önemli olmalı. Çünkü kendi kuşağının ortak hissiyatını taşıdı, taşıyor BEA. 2008 sonrası çıkan grupların başında yer alan BEA, hem bu coğrafyada hem de dünyada yaşanan değişimin, sert kopuşların, dalgalanmaların tanıklığını da taşıdı müziğine. Onlar; kimi zaman alçarak kimi zaman yükselerek, kimi zaman akustik kimi zaman elektronik alt yapılarla ama her şekilde özgürlükçü bir anlayışla, sınırlar çizmeden, deneysel olanı da genişleterek, saykedelik bir tavırla duyuruyorlar seslerini.
Büyük Ev Ablukada’nın evi kalabalık. Dünden bugüne birçok isim bu evde çaldı, söyledi, yer aldı. Büyük ev imgesi, o birlikte olma duygusunun da sembolü bir anlamda. Cembir, Mert, Utku, Can ve Zeynep grubun önemli elemanlarından. Büyük Ev Ablukada’nın edebiyat departmanı da var: Bartu ve Gülin. Bir araya geldik “ne var ne yok” dedik…
• Şarkınızda söylediğiniz gibi güneş yerinde, her şey yolunda mı?
Bartu: Jakuzi grubunun “Yarım Kalan” diye bir şarkısı var. Şöyle başlıyor: “Güneş battı çoktan, zehri kaldı, geçmiyor.” Ben de o zaman düşündüm. İki zıt şey… Güneş yerinde her şey yolunda. Güneş battı çoktan, zehri kaldı. Güneş yerinde, her şey yolunda mı peki? Hava kapalı bugün. “Fırtınayt”a “güneş yerinde her şey yolunda” diyerek başlamıştık. “Defansif Dizayn”a da “hava kötü, niyetim iyi” diye başladık.
Gülin: Şu an güneş yerinde ama her şey yolunda değil. Buna karşın üç saatlik bir konser versem, güneş yerinde her şey yolunda olur.
• Evet, müzik belki sizin için her şeyi o an için yoluna koyuyor.
Gülin: Üç saatliğine.
Bartu: “Güneş yerinde her şey yolunda” lafını yazdığım anı hatırlıyorum.
Gülin: Sene?
Bartu: Sene çok eski. Albümden önce bir laftı o. Hatta babama telefonda söylemiştim.
Oradan aklımda kaldı. Bir yere yazdığım bir şey değil. Metafor da yapmadım. Güneş varsa dünyanın etrafında dönen, her şey yolunda o zaman abi. En azından hayattayız falan gibi bir şey. Aslında benim için hâlâ öyle. O yüzden evet, güneş yerinde her şey yolunda, diyebilirim ben.
• Bu dünyaya geldik, öyle veya böyle hayattayız ve her şey olması gerektiği gibi ilerliyor duygusu var sanki şarkılarda. Bu bir boş vermişlik duygusu da yaratıyor. Ama bazen, sıkıldım hadi kalk gidelim duygusu da yok değil.
Bartu: 20’li yaşlarımda yazdıklarımda daha sıktır bence bu düşünce.
Gülin: “Hayatım Yıkılmış Sarayım” şarkısındaki gibi…
• İlk albümde, “Full Faça”da “durduğun yere değil, olduğun yere bak” diyorsun ya, albümün duygusu da o minvalde ilerliyor. Sanki albümün mottosu bu. Olduğun yere bakma meselesi, oluşu temsil ediyor. Bu nedenle albümün tamamında duyguların dağınık olması, kopuk kopuk bir anlatımın olması, akışın da parçalanması oluşun aşamalarını gösteriyor. Bir anlamda buhran şarkıları. Her albümde bir diğer parça birleşiyor. Öyle mi?
Bartu: “Full Faça” albümünü hazırlarken elimizde yirmi şarkı vardı. Çoğunu kullanmadık. On bir şarkı seçtik. Cembir’le ikimiz besteledik çoğunu o dönem, sözlerini ben yazdım, Galvaniz sonradan geldi. Daha yeni yeni bir şeyler yaptığımız için el yordamıyla yazılıyordu şarkılar. Yeni başlamış olmanın heyecanı vardı. Bir planımız da yoktu. Planım sadece şuydu, onu hatırlıyorum: Sıkıldığım bir Türkiyeli Rock şarkı yazma şablonu vardı, onu kırmak istiyordum. Onun için de Yasemin Mori’yi kıskanıp o şeyi bozabileceğimi fark ettim. Başlarken sadece o çerçevede ilerleyip geri kalanını çok da düşünmedim. O yüzden birbirinden kopuklar. Duygularımız da o aralar öyleydi. Dalgalı dönemlerimize denk geldi.
• Aslında hem duygularınıza hem müziğe bir faça attınız siz orada.
Bartu: Full faça şuna denirdi eskiden: Doğan, Şahin arabalar vardı, hatırlar mısınız? Onları ikinci el pazarlarda satarlarken modifiye ederlerdi. Modifiye edilmiş, iyi durumda olduklarını belirtmek için full faça Doğan SLX, full faça Şahin falan diye satarlardı. Full faça halleri daha parlatılmış, yenilenmiş, özelmiş gibi.
• Full faça sokak jargonu, senin sokakla yakın temasın var mı? Ya da nasıldır sokakla aran?
Bartu: Bizim sokakla temasımız çok vardı. Tophane’deki stüdyoya geçtiğimiz zamanlarda da ondan öncesinde de yirmi kişi falan dolaşırdık biz. Orada çok geniş bir skala vardı. Bilgi Üniversitesi’nde Visual Communication Design okuyan da vardı, Judo kursunda hoca olan Tophaneli bir genç de, on bir kardeşin en küçüğü Urfalı bir avukat da. Oyunculuk mezunları da vardı, karşıdaki otoparka bakan abi de. Stüdyoda Gülten Ablayı, Gülten Kaya’yı da görebilirdiniz, İlhan Erşahin’i, Özkan Uğur’u da ,mahalledeki insanları da… Herkesin girebildiği bir yerdi.

• Tophane hayatın aktığı bir yer. Ve bir sürü hikâye…
Bartu: Evet, bizim yanımızda hurdacılar, karşımızda kâğıt toplayanlar vardı. Otoparkçı İsmail Abi vardı. Otoparkçı İsmail Abi, Duman’ın “Yürek” klibinde oynadı. Seyrederseniz orada görebilirsiniz, Berkun Oya yönetmişti klibi, biz de prodüksiyonunu yapmıştık.Taksici Halil Abi’miz vardı, her gece herkesi evine bırakırdı, o da Tophaneliydi.
Gülin: Uzun zaman oradaki insanlarla yaşadık. Zaten grubun çoğu da o zamanlar Beyoğlu’ndaydı. Biz Beyoğlu grubuyuz aslında. Büyük Ev Ablukada ne taraflı diye sorsan, ben Beyoğlu derim.
Bartu: İnsanlar bizi Kadıköylü diye biliyor ama biz orada başladık. Kadıköy sound diye bir şey vardı, sırf o yüzden myspace sayfamıza Cihangir Sound yazmıştım.
• Neler gözlemlediğini merak ettim. İllaki duyduğun muhabbetler dönüşmüş, şarkılara yansımıştır.
Bartu: Bizim stüdyoda büyük bir defterimiz vardı. Ben yalnız başına not alabilen biri değilim, etrafım kalabalıkken not alabiliyordum. İnsanların konuştukları şeyleri o büyük deftere not alırdım. Yani oradan, o deftere yazılanlardan çok şey çıkmıştır. Diyaloglar da vardı. “Moruk yok böyle bi’ sinema” deftere düşülen notlardan birisi mesela. O da bir sokak jargonu.
• Tayyar Ahmet’in “Sonsuz Sayılı Günleri”nde geçiyor bu söz. Özellikle bu şarkı açık ara deneysel şiir tadında. Ya da senin oluşturduğun tavırda şarkılar; müziğin şiirine, şiirin müziğine dönüşmüş. Ne düşünürsün?
Bartu: Bana Yıldız Kenter okulda “Şiir, sadece kitaplarda, şairlerin aklında değil, hayatın içinde de vardır” gibi bir laf etmişti. Ben sanırım o zaman ava çıktım. Biriktirdiklerimi kâğıda kaleme kitaba değil de müziğin içine koydum. Hem de notalar dışında bir alfabe kondurarak onları orda saklama fikri beni çok etkiliyor.
• Şarkılarda diyaloglar var demiştin ya, ikinizin de tiyatro geçmişi olmasının müziğinize etkisi var sanırım. Teatral bir söylem yansıyor şarkılara. Bu anlamda, BEA’nın anlatımında geniş ve çok renkli bir yelpaze var. En hüzünlü olduğunuz yerde hem müzikte hem yorumda bir anda yukarıya yükseltme, büyük bir dalgalanma yaşatıyorsunuz. İroni de var elbette. Şarkı bambaşka bir şeye dönüşüyor.
Gülin: Ekipte çok tiyatrocu var. Bartu ve ben dışında Cembir de tiyatrocu. Utku da ışıkçılık dahil bir sürü başka şeyler yaptı tiyatrolarda. Aslında herkesin hayatında tiyatro vardı. Müzikten önce hepimiz tiyatro da yapıyorduk. Biz edinmiş olduğumuz, bildiğimiz şeylerle davrandık. Özellikle teatral yapalım demedik.
Bartu: Bence en büyük katkısı dramayı öğrenmiş olmamız. Tiyatrocu olmak sadece sahneye çıkıp oynamak değil, dramayı, dramanın kurallarını, neyin nerede önemli olduğunu bilmek demek. Bazı şeyleri az göstererek de altını çizersiniz. Onu başka anlamlara getirirsiniz. Dramanın kurallarını bilmemizin, bilinç dışı bir yerden bizim üretimimize yansıdığını düşünüyorum. Sahnede de yazarken de. Mesela basçımız Mert de dramayı başka bir yerden, mimarlıktan biliyor. Binaların da aktörleri, kurguları, finalleri var.
• “İkimizin Oralar” şarkısı benim en sevdiğim şarkılardan biri. Müzikal açıdan da o saykedelik tavır beni heyecanlandırmıştı.
Bartu: Benim de en sevdiğim şarkılardan biri o. Biz Cembir’le 2008-2011 arası birçok şarkı biriktirmiştik. “İkimizin Oralar”,Tophane Rıhtım Stüdyosu’nda ilk yaptığımız, yani stüdyodan çıkan ilk şarkımızdı. Albüme de son anda girmişti. Bunun da sözleri çok kısadır ama beş altı ay uğraşmıştım, beni kudurtmuştu.
• Şarkının meselesi de dikkat çekici. Genel olarak tüm çalışmalarınızda ben, sen, onlar var; bir de karşısında ikimiz kavramı. Bunun ucu açık. Sadece özel olanı işaret etmiyor kanımca. İkinize de soruyorum.
Gülin: Bartu’ya ait sözler, yine de hissimi söyleyeyim: Çok kalabalık bir ekiptik biz. Sadece BEA değil, Çıplak Ayaklar’ı da katarsan elli kişiye yakındık. Elli kişilik yakın arkadaş grubu olmaz ya. Bir yere yemeğe gidiyoruz, orası tıklım tıklım doluyor. Ne bileyim sadece çayla uğraşan biri vardı mesela, kankamız, arkadaşımız. Komün hayat yaşadık yani. Bunda o kalabalığın etkisi vardı.
Bartu: Ben yalnız kalmayı seven biri değilim. Genelde yalnız kalamam. Galvan ile ben on beş yaşında tanıştım. Yirmi yedi senedir arkadaşız. Benim evlerim olur. Ben sen onlar, ikimiz, kalabalık olma hali. Ama yine de ben’li şarkılarım da çoğunluktadır.
• O var zaten… “Ben, sen, onlar” dediğinde sanki “onlar” sözcüğü bazen dünyanın kalabalığı, gürültüsü olarak yansıyor şarkılara. O büyük kalabalığın, gürültünün yarattığı sıkışıklığın karşısına koyduğun ben ve sen yani ikimiz olma durumu var. Bir de tabii tüm bu gürültüye öfkelenme, anlık kalkıp gideyim hâli de var sanki.
Bartu: Evet, kuru bir kalabalıktan kaçma isteği oluyor. Murat Beşer de şarkılarda çok fazla kaçmak geçiyor, demişti. Kimlerden kaçıyorsun, diye sormuştu.
Gülin: Bir de “aramak” kelimesi çok geçer şarkılarda. Bartu’yla bir anlaşma yaptık. Bu kelimeyi bir süre raftan kaldıralım. Aramayalım artık. Bulduk işte diye. Gerçi arama bitmez, hâlâ arıyoruz, o ayrı konu.
• “Ay Şuram Hâlâ Ağrıyo” bir konser albümü. Sakin sularda giden, iç döküşün, yine yer yer sayıklamaların olduğu, arada temponun yükseldiği bir geçiş albümü bu. İkimiz kavramı burada daha çok öne çıkıyor. “Ne Var Ne Yok” şarkısında taşların ağırlığıyla batmaktan söz ediyorsun. Buraya soru işareti koymuşum.
Bartu: Ben de koyardım o soru işaretini. Oradaki ikilik de hoşuma gidiyor. Gündelik yaşamda biriyle karşılaştığınızda “ne var ne yok” dersiniz. Ama aynı zamanda varoluşçu bir yerden baktığımda da kafamda “to be or not to be” gibi bir şeye de bağlanabilir. Karşılaştığın birine sorabileceğin kadar basit ama aynı zamanda seni suyun dibine çekebilecek kadar da ağır bir soru. O ikimiz dediğiniz şey de var şarkılarda. Bir ikiliği kovalarım ben genelde. Bir şey diyorsam aynı zamanda başka bir şey daha demek isterim mutlaka.
• Zaten söylediklerin tek bir anlama gelmiyor. Mesela taşla batma metaforunun ucu açık. İki kişinin ağırlığı, ilişkinin ağırlığıyla beraber birçok şeyin tartılması anlamına da geliyor…
Bartu: Aslında akustik konser albümündeki şarkılar ilk albümden önce yapılmış şarkılar. Arto Tunçboyacıyan ev yemeği gibi sizin müziğiniz demişti. Akustik şarkılar, işte o ev yemeği gibi olan halleri.
• “Fırtınayt”da lezzet arttı. Ama başka yönde değişti. Hem müzikal hem lirik bazda bütünlüklü, karakterinizi öne çıkaran, hikâyenizi netleştiren bir çalışma. Elektronik dokunuşlar ön planda.
Bartu: Etrafımızda da çok şey değişti o dönemlerde. Dinlediğimiz müzikler de değişti. Gerçi çok uzun sürdü yapmamız o albümü.
Gülin: Fikir aslında basit bir yerden çıkmıştı. Biz kendi parti müziğimizi yapsak nasıl olur, düşüncesiyle yola çıktık. Parti kültüründe veya aşırı partici bir grup değildik aslında ama parti müziği dinlemeyi seviyorduk. Kendi parti müziğimizi nasıl yaparız falan deyip, sonunun oraya gideceğini bilmeden başladığımız bir şeydi. Elektronik bir albüm yapıyoruz diye girmedik işe. Masa başında takıldık falan.
Bartu: Cembir’le akustik gitarlarla bestelediğimiz şarkılar daha çok ilk albümde. “Fırtınayt”da Cembir’le gitarla bestelediğimiz çok az şarkı var. Ya da böyle tohumları gitarla atıldı ama sonrasında daha çok Cembir, Alican’la, Başar’la bilgisayarda müziğimizi tekrar keşfetme yoluna çıktı; ableton’lar girdi, synth’ler eklendi, gitaristimiz değişti, grupta roller değişti. Sadece müziğimiz değil kendi içimizdeki dinamikler de değişti. O yüzden kendimizin de değiştiği, 20’li yaşların bittiği, orta yaşların başladığı dönem. O değişimin döktüğü kanlar da var albümde.
• O değişimde varoluş sorunsalı öne çıkıyor sanki. Şarkılarda boşluk hissiyatını biraz buna yordum. Öyle midir? Ya da başka açıdan sorayım, boşluk içi doldurulan bir şey midir?
Gülin: Boşluk hep içi doldurulması gereken bir şey gibi gelmiştir bana. Bir şekilde onu bir şeyle doldurmaya çalışmayı hayal ederim ben. Boşluk bir doluluk da olabilir. Boşluk diye algıladığım şeyleri ben 30’lu yaşlardan sonra anladım ki onlar hep benim üzüldüğüm şeylerdi aslında. Ve o boşlukları özleyebiliyorum, üzüldüğüm şeyleri. Ama, daha çok neyle doldurduğum önemli oluyor boşlukları. Saçma sapan bir şeyle doldursanız korkunç bir hâle gelebiliyor hayatınız. Bende hep vardır öyle bir takıntı. Nasıl daha verimli olabilirim, işe yarar mı? Kendimle çatıştığım bir yer de olsa, boşlukları doldurmak isterim ben. Grubumuzda da çok boşluklar var öyle baktığımızda.
Bartu: Grubumuzda boşluk var derken ne demek istedin? “Boşluk”la “Fırtınayt”ı bir arada düşünüyorum, hani böyle boşluk şey gibi de oluyor ya; eskiden dolu olan bir yer artık boş olabilir. Burada şimdi neyin boşlukları var? Kuru kalabalık falan var…
Gülin: Mesela Bartu yalnız kalmaktan hoşlanmaz, ben yalnız kalmayı çok severim. Ben o boşluğa ihtiyaç diyorum. Boşluktan kastım tek olmak.
Bartu: Ben laf olarak kilitlendim, boşluk lafını arıyorum. Birazcık ona gitti kafam. “Boşluk” şarkısı geliyor aklıma, herkes kendi boşluğunu arıyor sözlerine… Onu aramaya çalışıyorum. Bir bu kelime fırtınalı bir şey çağrıştırıyor benim kafamda. Fırtına olduğunda da etraf, sokaklar boşalır falan ya. Öyle bir şey de var yani, ismine de sirayet etmiş düşününce. Boş geçirdiğimiz bir dönem asla değildi bu arada. Ama boşlukların içinde olduğumuz bir dönem olduğu kesin.

• Üç önemli kavram var şarkılarda. Defansif, abluka, karargâh. Defansif; savunma, tehlikeyi bertaraf etme. Abluka; kuşatma. Gülin’in yazdığı “Karargâh” ise komuta merkezi anlamını taşıyor. Aslında bunlar hep tehlike anında kendi koruma altına almayı, bir yerde toplanmayı, savunma alanı yaratmayı düşündürüyor. Genelde şarkılarda dolaylı da olsa bu duygular hissediliyor. Bunu da askeri terimlerle yapmışsınız. Sanırım başka göndermeleri vardır bu sözcüklerin.
Bartu: Evet, “Karargâh” bizim için başka bir yeri temsil ediyor aslında.
Gülin: Gruptaki herkesin ana işi değil BEA. Ama bizim için bir vaha. Ve biz bir şekilde işte on küsur senedir birbirimizle konserlerde çok iyi anlaşıyoruz. Her an böylesine müthiş bir şekilde anlaşmak mümkün değil hayatta. Ama sahnede yarattığımız şeyin hepimizin hayatında yıldızlı bir değeri var. Bu kendi tezgâhımız gibi. Yapmaya mecbur olmadığımız, canımızın isteyerek yaptığı bir tezgâh olduğu için böyle bir kafa yaratılmış oluyor. Çünkü, ne bileyim ben büyük evde provaya girdiğimde başka bir şey düşünmem. Çekerim fişi ve büyük evde olurum.
O prova hali de bir karargâhtaymışız gibi olur. Kapattık her şeyi, şu an bu şarkıyla uğraşıyoruz durumundayızdır. Dünyayla filan ilgimiz olmaz. Bu işte kaç kişiysek, o kadar kişinin bir araya gelmesinin yarattığı bir özgürlük alanı gibi.
Bartu: Finlandiya’da olsaydık bence bu terimleri kullanmazdık.
• Jeopolitik konumumuzun da etkisi olabilir.
Gülin: Ülkenin konumu zor. Ortaokulda bize yalan söylemişler, coğrafi konumumuzun iyi olduğuna dair. Hiç iyi değil yani sürekli gelişme ile geri gitme arasında bir yerdeyiz. Baskılı bir yerdeyiz.
• Coğrafi konum aslında biz fark etmezsek de bireysel inşa, oluş, kendini tekrardan dizayn etme gibi durumlara da yansıyor. Zihnin karmaşası da buna ekleniyor. Sanki şarkılar alttan alta bunun psikolojisini de duyuruyor. Ben, sen, onlar ifadesinde de biraz bu var.
Bartu: Biz Büyük Ev Ablukada’nın edebiyat departmanıyız. Oradan konuşursam, edebiyat departmanının psikolojiyle ilgileniyor olmasına, bunu kendine dert edinmesine önem veriyoruz. Gülin’in solo şarkılar yaptığı Gülinler personasıyla yaptığı şarkıların birinde bir lafı var, benim bayağı hoşuma gider: “Bozdum, bayağı bozdum kendimi uğraşarak.” O laf gerçekten bizim için bu macerada önemli bir yer tutuyor. Kendimizi bozmak, karargâh sonrası dışarıdaki şey başka bir güç de olabilir ama biraz kendimiz de dahiliz buna. “Defansif Dizayn”da o daha çok var.
• Kendini bozmak, aslında diğeri için bozmayı da kapsıyor. Anlatırken sadece senin özel meselen olmuyor, diğerinin meselesi için de anlatıyor oluyorsun.
Bartu: Benim özelim de olsa o şarkı başka birinde başka bir anlama ulaşıyor ya, ben onu seviyorum. Ama asıl sevdiğim şey, o şarkı daha sonra bende başka bir anlama ulaşıyor. Asıl onu seviyorum. Üzerinden yıllar geçip de bir konserde çalarken böyle bir şey keşfediyorum, böylece kendime geçmişten attığım bir kanca, bir laf oluyor bu. Bir gün bir konserde Cembir, “bir şarkımız vardı, ya biz beş senedir niye bu şarkıyı çalmıyoruz?” diye sordu. Sahiden hiç fikrim yok niye çalmadığımıza dair. Ve çok da sevdiğim bir şarkı. Sonra oturdum, sözlerini okudum ve hemen anladım niye çalmadığımızı. Sanki o şarkıyı bir histen kurtulmak için yapmışım ve kurtulmuşum, bir daha söylemek içimden gelmemiş.
Gülin: Dönüşüyor şarkı. “Mesela Arayan Bulur” şarkısında “ben harbiden ben miyim, üzerime gelmeyin” bölümü var ya, bu sözleri kaç kez Bartu ile konserde karşılıklı çalıp söylemişizdir. Her defasında başka bir şey ifade ediyor olabiliriz. Bartu’nun gözünün içine bakıp, o anda gözünde görmüşlüğüm de var. O anlama da geliyor, görüyorsun. Ya da artık o kadar işlemiş ki, benim ezberimdekiyle bilmediğim bir diğeri o kadar yapışık bir şey. Orada Bartu ile sohbet ettiğimiz de oluyor. Ben de bundan çok etkileniyorum. Mesela “Dinozorlar”ı nasıl yazdım, aklım ermiyor kendime. Neyi düşünmüştüm, onu da bilmiyorum. Ve siyasi bir yere gidiyor şarkı istemeden. Senden ayrı yürüyor. Mesela “Çıldırmıycam” benim yaptığım ilk şarkı. Gitarla, hüzünle çalınan romantik bir şarkı. Ama Bartu orada ofansif bir şey geliştirip, çıldırarak çıldırmayacağını gösterdi. Benim aklıma asla gelmeyecek bir şey. Grup olmanın zevki de burada.
• Gülin, ihtimallerin heyecanında hüzün var mı?
Gülin: Bence var. Bu aralar bunu kendi kafamda Türkiye’ye armağan ediyorum.
• İhtimale kapılmak boş bir umut da olabilir…
Gülin: İhtimallerin heyecanını yani hikâyesini anlatmaktan biraz imtina ediyorum ama her şey bir ihtimaldir ya, anonim bir laf vardır, beni çok etkilemişti: “Başımızdan geçenler de başımızda geçenler de gerçektir.” Başımızda geçenler de gerçektir; mesela küçük bir kızı görüp onunla parka gidip oynadığımızı hayal ederim ve bunu kafamda gerçek edebilirim. Gözümü açıp öyle olmadığını görünce bunun bir hüznü de oluyor. Aslında gerçeklerden çok hayaller daha zevkli, daha etkileyici. Gerçek olanı, kurduğun hayallerin kırılması gibi düşünüyorum.
• Gerçekler kum gibi mi? Bartu öyle diyordu şarkısında…
Gülin: Gerçekler taş mı demişti Siya Siyabend?
Bartu: “Taşın taş olduğunu uyumak için kafayı taşa koyunca anlarsın” demişti Siya Siyabend’den Dede, Fatih Akın’ın yaptığı belgeselde.
• Turgut Uyar’ın “Büyük Ev Ablukada” adlı şiirini gruba isim olarak seçmendeki etken neydi? Şiir mi etkiledi, tınısı mı hoşunuza gitti, oradaki büyük ev imgesi mi duygusal dünyanı besledi?
Bartu: Geriye dönüp baktığımız zaman Büyük Ev Ablukada ismi bugün bizim için daha da anlamlı. Üç isim vardı aklımızda. Biri, bizim MySpace sayfamızın adı olan Olmadı Kaçarız. Ton olarak sevmiştim o ismi. Ama bar grubu ismi gibiydi ve biraz zıpırlık vardı, o yüzden hoşuma gitmedi. Olmadı Kaçarız sonra plak şirketimizin adı oldu. Uzun süredir “Büyük Saat” kitabı evde, bir yerden sonra da banyoda kalmıştı açıkçası. Zaten sevdiğim şiirleri kıvırmıştım. Büyük Ev Ablukada’yı şiir olarak çok seviyordum. Aslında aklımda Yeşil Badanada Kurtulmak ismi de vardı. Ama Büyük Ev Ablukada’nın kendi içindeki o fonetik söylem hoşuma gitti. Sonra Cembir’e söyledim, o beğendi, ardından Berkun’a grubun adı Büyük Ev Ablukada olacak dedim, Berkun’un şiirden haberi yoktu, neden abi diye sordu tabii, bayağı gülmüştük. Sonradan saçma isimli gruplar gibi bir kalıba sokulmaya çalışıldı bu. Dikkat çektiği için mutluyum.
Gülin: Biz hep Bartu’nun evinde takılırdık. Firuzağa’daydı evi. Eve her gittiğimde başka biriyle tanışırdım. Ben o evde bir barda tanışabileceğim kadar çok insanla tanıştım. Bir sürü insanla müzik yaptım. Atmosferi çok farklıydı. Cihangir’deki bu evde başladı mesele. Büyük Ev Ablukada deyince bende yansıyan şey; grubun ilk oluşmaya başladığı o ev. Ve o büyük kalabalık. Turgut Uyar’ın kitabı “Büyük Saat“in orada, yerinde duruşu.
Bartu: Turgut Uyar’ın o kitabını keşfedene kadar nasıl Yasemin Mori’den bahsettiysem kafamı açmıştı diye; Turgut Uyar’ı okuyunca da bende bir şey oldu. Çocukluğumdan beri şiirle çok ilgiliyim. Nâzım Hikmet, Garip Akımı, Edip Cansever, Cemal Süreya… onları okuyordum ama Turgut Uyar bende başka bir şey yarattı. Sosis diyor şiirde. Biz şiirde sosis diyebilir muyuz, diye düşünmüştüm. Şiir deyince ciddiyet giriyor sanki. Bu benim kafamı açmıştı. O yüzden yıllarca bize eşlik etsin istedim…








