Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      PodsyLive: Mobilden Sahneye Uzanan Köprü

      06.04.2026

      Günahların Müziği SINNERS ya da BLUES’UN KARANLIK HAFIZASI

      26.03.2026

      MERHABA! Stüdyoİmge’den Bilmemkaçıncı Defa…

      23.03.2026

      Faun: Mitolojiden Modern Sahneye

      05.03.2026

      EVRENCAN GÜNDÜZ ile Aşk Üzerine: “Adam Gibi Ağlayacağım” Diye Bağırmak

      17.04.2026

      BIG BIG TRAIN ile Southampton İstasyonu’nda

      27.03.2026

      BaBa ZuLa: 30. Yıl Gecesi’nde Bir Tesadüfler Zinciri

      18.03.2026

      Faun: Mitolojiden Modern Sahneye

      05.03.2026

      Budgie (1971)

      03.04.2026

      EPITAPH: Mezar Taşındaki Kehanet ve İNSANLIĞIN KENDİ ELİYLE ÇİZDİĞİ KADER

      25.03.2026

      Fırtına Sonrası: RAINBOW RISING

      13.03.2026

      Değişen Pop Atmosferi ve Japan – Quiet Life (1979)

      11.03.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      Skip Spence: Kayıp Ruhun Yolculuğu

      17.11.2025

      AZİZA A.: Çeyrek Asır Sonra “Hayat Hâlâ Groove”

      23.04.2026

      DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

      21.04.2026

      PHIL COLLINS: Zamanla Yüzleşen Davulcu

      09.04.2026

      CEM KARACA: Posterdeki Gözyaşları

      05.04.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      MUAMMER KETENCOĞLU ile Ege ve Balkan Müziğinin İzinde

      24.04.2026

      AZİZA A.: Çeyrek Asır Sonra “Hayat Hâlâ Groove”

      23.04.2026

      BÜYÜK EV ABLUKADA Bizim İçin Bir Vaha

      22.04.2026

      DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

      21.04.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • N’olmuş?
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Röportaj»MUAMMER KETENCOĞLU ile Ege ve Balkan Müziğinin İzinde
    Röportaj

    MUAMMER KETENCOĞLU ile Ege ve Balkan Müziğinin İzinde

    Ege ve Balkan müziklerinin izini süren akordeon ustası Muammer Ketencoğlu, avcı-toplayıcı bir arşivci olarak müzikal bellek yolculuğunu anlatıyor. Halkların değil, coğrafyaların sesini odağına alan bu derinlikli söyleşide, köklerin ve ortak hüznün peşinde duygularını sunuyor.
    Mine GürevinMine Gürevin24.04.202613 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    Mine Gürevin, 1964 İzmir doğumlu akordeoncu ve araştırmacı Muammer Ketencoğlu ile halk şarkılarının pasaportsuz dünyasına samimi bir yolculuğa çıkıyor. Boğaziçi yıllarında başlayan müzikal aydınlanmanın akordeonla bir dile dönüşümünün izini süren bu buluşma, Rebetiko’dan zeybeklere uzanan melodiler üzerinden aidiyet, mübadele ve kültürel etkileşim meselelerine odaklanıyor. Tutkuyla yürütülen arşivcilik pratiği, Hasan Saltık’ın açtığı yolda şekillenen bir sorumluluk duygusuyla, müziğin sınır tanımaz doğasını ve geleneksel seslerin bugünkü dönüşümünü görünür kılıyor.

    Müzik seni bulur. Sen ona ulaşmadan, o çoktan sana doğru yola çıkmıştır bile…

    Stüdyoİmge kadrosuna dahil olduğum günün akşamıydı. Gün geri çekiliyordu. Odanın içindeki ışık incelmişti. Masanın üzerinde notlar, açık bir bilgisayar ve yanına özenle bırakılmış henüz tadına baktığım bir kadeh kupaj kırmızı şarabım vardı.

    O anın içinde bir ritim vardı. Şarabın tadı, odanın sessizliği ve içeride dolaşan bir ses…

    İzmir Hatırası.

    Müzik sabit durmuyordu. Odanın içinde dolaşıyor, bir duvara çarpıp geri geliyor, sonra başka bir köşeye sızıyordu. 

    Levent Erseven’le telefonda konuşuyorduk. Konu başka bir yerden akıyordu ama ben diyaloğun içine doğru çekiliyordum. Tam o sırada, bir cümle çıktı ağzımdan:

    “Muammer Ketencoğlu ile bir söyleşi yapmak istiyorum.”

    Cümle söylendiği anda zaman yer değiştirdi.

    Bir anlığına bulunduğum odadan çıktım. 2007’ye, Bursa’ya gittim. Sevgili arkadaşım Sait Şahin’in elime tutuşturduğu o CD’ye… O gün o albümü ilk dinlediğim an ile yıllar sonra aynı sesin bana yeniden dokunuşu arasında görünmeyen bir bağ vardı. Ve o bağ hiç kopmamıştı.

    Belki o günkü ruh hâlimdi, belki yılların içimde biriktirdiği başka duygular…  O an çok net bir şey hissettim. Muammer Ketencoğlu benim için bir müzisyenden fazlasıydı.

    Muammer Ketencoğlu, 1964 İzmir doğumlu bir akordeonist, araştırmacı ve anlatıcı. Balkanlar’dan Ege’ye uzanan geniş bir müzikal coğrafyada, halk müziklerinin izini süren; arşiv çalışmaları, radyo programları ve sahne projeleriyle bu sesleri bugüne taşıyan bir isim. Onun müziği korunup yeniden hatırlatılan bir iz biçimi.

    Bir sesi bulmakla onu taşımak arasında fark vardır. Muammer abi, yakaladığı duyguyu bırakmayanlardan. Kaybolmasın diye taşıyanlardan. Bu yüzden onu hep bir cevher gibi gördüm. Parlak olduğu için değil… Kırıldığında yerine konamayacak bir azim taşıdığı için.

    Bir yerden sonra müzik dediğimiz olgu değişir. Nota olmaktan çıkar. Bir anı tutma hâline dönüşür. Bir sesi, bir zamanı, bir duyguyu elinden kaçırmamaya çalışma hâline.

    Muammer Ketencoğlu’nun anlattıkları da böyle ilerliyor. Anılar, kayıtlar, sahneler, insanlar… Hepsi birbirine değiyor. Dağılmıyor. Usta duyduğu melodiyi duymakla kalmıyor. Onu saklıyor. Üzerine düşünüyor. Ve zamanı geldiğinde yeniden paylaşıyor.

    Bu yüzden bu söyleşi ilerledikçe, kendinizi bir müzisyeni dinlerken bulmayacaksınız. Yaşanmışlıklarınızın içinde yürümeye başlayacaksınız. Unuttuğunuzu sandığınız sesler geri gelecek.

    Ve bir noktada, çok sessiz bir yerden şu düşünce belirecek:

    Hiçbir müzikal duygu gerçekten kaybolmaz. Ortaya çıkmak için doğru zamanı ve doğru sesi bekler.

    Muammer abicim, çocukluğunuza dönersek, müziğin ilk kez sizi “çağırdığı” anı hatırlıyor musunuz? Bir ses, bir düğün, bir radyo, bir sokak?

    Özel bir an hatırlamıyorum doğrusu… Ama bu yazdıklarının toplamı diyebiliriz. Kabaca ikiye ayırırsak radyo ve dini müzik… Belki radyodan da önce Müslüman bir ülkede yaşamanın ve bunun sonucu olarak ortaya çıkan toplumsal pratiğin gerektirdiği gibi Kuran ve mevlit. Mahallemizde nurcu tarikatının bir evi vardı ve oradan mahalleye gün boyunca Kuran yayını yapılırdı. Bunlar gayet iyi icralardı ve beni çok etkilerdi hatta kendimce taklit de ederdim. (Burada Ketencoğlu gülümsüyor.) Bir de mahallemizde “Hafız Ahmed” ya da “Ama Hafız” diye bilinen bir hoca vardı ki Kuran’ı ve mevlidi inanılmaz yorumlardı. 

    Bir çocukluk anımı anımsıyorum: Bir gün ailemle İzmir Fuarına gitmiştik. Oyuncakçıda duyduğum kalın kartonun üzerine tel gerilerek yapılmış uyduruk kemanın bugün gıcırtı olarak değerlendirdiğim sesi beni heyecandan zıplatmıştı. Onu aldırdım ve parçalanana dek kendimce çaldım. (gülüyor) 

    Yaşım biraz daha büyüdüğünde bu etki kaynağı radyo oldu. Başta müzik programları olmak üzere hemen hemen bütün programları dinlerdim. O zamanlar benim birinci tercihim hafif müzikten yanaydı.  Ama teatral programları da hiç kaçırmazdım. (Radyo tiyatrosu, çocuk bahçesi, çocuk saati, arkası yarın, ocakbaşı, köy odası ve Şadan Gökova’nın hazırladığı mitoloji programları.) Günün birinde kariyerime radyoculuğun eklenmesi adeta yazgısal bir durum ve büyük mutluluk benim için. 

    Akordeon sizin için bir enstrüman olmaktan ne zaman çıktı? Ne zaman bir dile, bir yolculuk aracına dönüştü?

    Bir müzik tutkunu olarak ilk enstrümanım boyuna asılan küçük bir trampet ve küçük bir davul setidir. Bu enstrümanları olduğu gibi ilk akordeonumu da sevgili dayım Ali Rıza Su vermiştir. 50’lerin başında halkevlerinin kapatılacağı duyulduğunda kapışılan çalgılardan biriydi o akordeon. Başlangıçta beni o kadar çarpmadı doğrusu… İzmir Körler Okulu’nda kısa bir süre akordeon çaldım ama daha sonra org ve bateri daha çok ilgimi çekti. Hatta ortaokulda 3 sene piyano çaldım. 

    Üniversite yıllarımda, beni adam eden üniversitem Boğaziçi’nde farklı ülkelerin halk müziklerini plaklar vasıtasıyla tanıdıktan sonra büyük bir aydınlanma yaşadım. Duyguları ifadede ve farklı müzikal geleneklerin rahatlıkla yorumlanmasında akordeonun son derece dikkat çekici bir role sahip olduğunu gördüm. 80’lerin ortasıydı ve o gün bugün kucağımda…

    Bugün baktığınızda, müzikle kurduğunuz ilişkinin merkezinde icra mı var yoksa arşiv ve hafıza mı?

    İcradan çok arşivcilik ve hiç doymayan yeni müziklerle karşılaşma açlığı diyebiliriz… Tabii ki icracı olarak da olabildiğince ve sınırlarım oranında mükemmele ulaşmak, her müzisyenin olduğu gibi benim de hayalim ve umudum. Ama hem icrada hem de konferanslar ve radyoculuk serüvenimde yeni bir şey paylaşmak sanki daha önemli benim için. Bu yüzden bestecilik yanımda daha geride kaldı. 

    Balkanlar, Ege, Anadolu… Sizce bu coğrafyaları birbirine bağlayan şey müzik mi yoksa ortak bir hüzün mü?

     Hadi ikisini bağdaştıralım, ortak bir hüzün ve coşkunun oluşturduğu müzik diyelim. 

    “Bu müzik kime ait?” sorusu sizi rahatsız eder mi? Aidiyet meselesine nasıl bakıyorsunuz?

    Çok rahatsız eder. Müzik kamuoyu bu tartışmalarla hem çok zaman kaybediyor hem de siyasal düzlemde milliyetçiliği azdırıyor.  Yıllardan beri söylediğim gibi temel olarak “Halkların değil, coğrafyaların müziği vardır.” Ayrıntıya girdiğimizde halkların tarihsel etkileşimleri, devraldıkları genler, pagan gelenekler ve daha pek çok neden müziklerinde özgün kimliklerini oluşturmalarına etki eder. 

    Yine de son çözümlemede bugün birlikte yaşadıkları komşu oldukları kültürlerle etkileşimleri daha belirleyicidir kanımca. Buradan yola çıkarak birden fazla kültürce benimsenen, ortak türkülerin kime ait olduklarını araştırmak boş bir uğraşıdır (Türküye dair tarihsel kanıtlar yoksa tabii ki). Sık sık altı çizilen şu “türkü çalma” meselesi olsa olsa halkları birbirine daha çok düşman eder. 

    Yıllar önce Kuzey Kıbrıs’ta “Rumların Bizden Çaldığı Türküler” başlıklı bir broşüre rastladım. Oysa orada bahsedilen türkülerin bir kısmının orijinali Rumca olup, birilerinin sonradan Türkçe söz yazdığı eserlerdi. Yani sözü yazan belliydi, müziğin de anonim olduğu…

    Rebetiko, zeybek, Balkan havaları… Bu müziklerin ortak kaderi göç diyebilir miyiz?

    Bana göre diyemeyiz. Çünkü dünyanın her tarafında tarih boyunca dikey ya da yatay göçler yaşanmıştır. Bu çevremizde de böyle olmuştur. Göç olgusu aslında pasaportu olmayan halk şarkılarının birbiriyle daha kısa zamanda karşılaşması anlamına geldi. Özellikle iletişim çağı öncesinde ve şehirlerde göç daha çok ve daha anlamlı etkiler yaratmıştır. Göçmenler eğer köylere yerleştirildilerse kendi kültürlerini ve dolayısıyla müziklerini çok daha iyi korudular. 

    Bizim Avanos civarındaki Yunanistan göçmenlerinde ve 1878 ve 20. yy başındaki göçlerle bağlantılı olan Boşnak köylerinde de olduğu gibi. Ama Zeybekleri, Rebetikoyu ve Balkan havalarını her zaman kardeş gibi görürüm.

    Akademik bir folklorcu değilsiniz ama son derece titiz bir araştırmacısınız. Bu ikisi arasındaki mesafeyi nasıl tanımlıyorsunuz?

    Burada tek bir anahtar sözcük var “tutku”!  Tabii ki genelleştiremeyiz ama akademisyenlerin yaptığı çalışmalarda araştırmacının motivasyonu çoğunlukla bir şeyler yapması zorunluluğundandır. Ancak tümü olmasa bile benim gibiler tüm olanaksızlıklarına karşı içten gelen bir samimiyetle ve tutkuyla çalışırlar. En azından ben öyle yapıyorum. Konusuna yürekten bağlı akademisyenleri yukarıda söylediklerimin dışında tutuyorum tabi ki…

    Peki, arşiv toplarken sizi en çok heyecanlandıran şey nedir? Bilinmeyen bir kayıt mı, unutulmuş bir hikâye mi yoksa yanlış bilinen bir gerçek mi?

    Hepsi benim için ayrı ayrı önemli. Ama sanırım yeni bir otantik kayıt bulmak beni en çok heyecanlandıranı. 

    “Karanfilin Moruna” gibi çalışmalarınızda, “yeniden icra etmek” ile “belgelemek” arasındaki dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

    “Karanfilin Moruna” bir uyarlama hikâyesi. O günlerde yani 2000’lerin başında sevgili Cengiz Onural ile bir hayalimiz vardı. Yunan zeybetikosunun bugün geldiği inanılmaz çeşitliliğini düşünerek “Acaba bizim zeybeklere Yunan zeybetikosunun gitarını, bağlamasını ve kontrbasını eklesek nasıl bir sonuç çıkar?” düşüncesiyle meşguldük.  İki davul zurna icrasını ve büyük usta Mehmet Erenler’in duygulu yorumunu bir kenara koyarsak albüm yukarıda bahsettiğim hayalin ürünüdür. Dolayısıyla deneysellik belgelemenin önüne geçti ama aynı yıllarda kaydettiğimiz “Ayde Mori” büyük oranda belgeleme iddiasını taşıdı. Bu iki çalışmanın da hatırı sayılır derecede sadık dinleyicisi oldu ve hâlâ da başucu albümü olduğunu söyleyen dinleyicilerimiz var. 

    Bir müziği sahneye taşırken, onun tarihine sadık kalmak mı daha önemli yoksa bugünün dinleyicisiyle bağ kurması mı?

    Tabii ki benim için halk müziklerini aslına en yakın haliyle sahneye taşımak birincil. Bunu yaparken benim de modern zamanlara ait bir müzisyen olduğumu istesem de 100 sene önceki yorumun altından kalkamayacağımı unutmamak gerekir. En başta zaten Anadolu müziğine akordeon yeni dahil olan bir çalgıdır (sınırlarımızdaki Azeri, Gürcü ve Balkan etkisini bir yana koyarsak). Bugünün dinleyicisi ile bağ kurmak tuzak bir ifadedir. Özgünlüğünü koruyarak kimi yeniliklerle yorumlamakla içini boşaltıp Poplaştırma, hafifleştirmenin arasında çok ince bir çizgi vardır. Hatta bazı icracılar tarafından içini boşaltmak gençlere o müziği sevdirmek adına sunulur. Bana göre bu bir akla uydurmadır.

    Zeybek müziği sizce bugün yeterince doğru anlaşılıyor mu yoksa sadece bir “figür”e mi indirgeniyor?

    Ne yazık ki ikincisi. Yunanistan’da nüfus mübadelesiyle götürülen zeybekler önce Rebetiko şarkıları daha sonra Laiko müziği ardından da Rock müziği dahil olmak üzere pek çok forma dönüştü. Oysa bizde büyük ölçüde bayramlarda sergilenen oyunlar olarak kaldı. Ancak 90’lardan sonra yeni zeybekler bestelenmeye başlandı. 

    Balkan müzikleri söz konusu olduğunda, milliyetçilikle kurulan problemli ilişki hakkında ne düşünüyorsunuz?

    Sorduğunuz gibi baştan aşağıya problemdir. Bu müziklerin hepsine aynı derecede sevgi duyuyorum bu yüzden de çağımızda azalmak yerine git gide artan Balkan mikro milliyetçiliklerinden çok büyük rahatsızlık duyuyorum. Yüzyıllarca yan yana yaşayan ve göçlerle birbirine karışmış bu halkların kendilerini daha üstün saymalarını anlamaya imkân yok. Hemen hemen her konserimde “Arnavutça çok çaldınız”, “Niye Sırpça çalıyorsunuz?” ya da “Bizim Gora havalarından hiç çalmadınız” gibi eleştirilerle karşılaşmışımdır. Oysaki bana göre tüm Balkan müzik gelenekleri kardeştir.

    Yıllardır radyoculuk yapıyorsunuz. Radyo, sizin için bir yayın mecrası mı yoksa alternatif bir arşiv alanı mı?

    Çocukluğumdan bu yana radyo ile ne kadar içli dışlı olduğumu söylemiştim. Bu alan benim için vazgeçilmez bir ifade alanı.  Her çarşamba günü Apaçık Radyo’da  saat 13.00 – 14.00 arası hazırlayıp sunduğum Tuna’nın Beri Yanı adlı programımda Balkanların her yanından, zaman zaman da dünyanın bambaşka yerlerinden geleneksel müzik örnekleri çalıyorum. Benim doymak bilmez avcılık ve toplayıcılık maceralarımın sonucu olarak bulduğum ve bu müzikleri mutlaka dinleyicim ile paylaşmalıyım dediğim bir platform orası. Dolayısıyla radyoculuğuma arşivimi sonuna kadar paylaşabildiğim bir alan diyebiliriz.

    Bugünün dijital dünyasında, müzik arşivinin anlamı sizce değişti mi? Yoksa sadece biçim mi değiştirdi?

    Bence biçim değiştirdi. Dükkânlarda plak, CD aramak yerine dijital ortamlarda ilgi alanlarımıza göre aramalar yapabiliyoruz. Bazı sorunlarla da karşılaşıyoruz. Örneğin dijital müzik platformları bırakın albüm kitapçıklarını koymayı şarkıların en temel bilgilerini bile koymuyorlar.  Bilmeyen için bu şarkılar bir çereze hatta bir çöplüğe dönüşüyor. 

    Albüm fikri hâlâ bir anlatı alanı mı yoksa artık daha çok bir “belge” mi sizin için?

    Sanırım artık ikisi de değil.  Özel dinleyiciler dışında çoğu insan albüm peşinden koşmuyor. Şarkılar bir hikâyenin parçası olarak değil de tek tek tüketilen ürünler haline geldi. Yine de bir konsept üzerine albümler üreten sanatçılar tabii ki yok değil. Ben de bunlardan biri olmaya çalışıyorum.

    Çok merak ettiğim bir soruyu sormak istiyorum. Kalan Müzik ile yaptığınız çalışmalarda hep bir “acele etmeme” hâli var. O albümlerde sizi en çok çeken şey, müziğin kendisi mi yoksa onun etrafında kurulan bellek duygusu mu?

    Yine ikincisi olarak yanıtlayacağım bu soruyu. Benim albümlerim de dahil olmak üzere Kalan Müzik’in yayınladığı albümlerin çoğu insanların müzik belleğine yapılan bir katkıdır.  Dolayısıyla aceleye getirilmemelidir. 

    Kalan Müzik çatısı altında çalışmak, sizin için bir albüm yayımlamaktan çok bir mirası koruma ve aktarma sorumluluğu mu taşıyor?

    Kalan müzik ile çalışma bunların hepsini olanaklı kılıyor. Müzik kültürünü korumak, tutarlı bir albüm üretmek ve bunu yaparken alabildiğine özgür olmak … Daha ne olsun. (gülüyor) Bu açıdan bakarsak sevgili dostum Hasan Saltık  sanatçının önünü açan, dolayısıyla içten çalışmalar ortaya çıkmasını sağlayan özel bir insandı.  Ruhu şad olsun… Şimdilerde de sevgili Nilüfer Saltık, yine çok sevdiğim müzisyen kardeşim Çimen Yalçın ve tüm ekip aynı özeni koruyarak Hasan’ın misyonunu ve vizyonunu sürdürüyorlar.

    Genç müzisyenlerin geleneksel müziklere yaklaşımını nasıl buluyorsunuz? Samimi mi, yüzeysel mi, cesur mu?

    Yine hepsi bir arada. Öncelikle Türkiye’de gençlerin müziğe ilgisi ve yetişmiş müzisyen sayısı çok arttı. Bu yüzden beklentilere göre en kolaycıdan en cesura uzanan geniş düzlemde çalışmalar yapılıyor. Bu mesele ticarete ne kadar yakın durduğunuzla doğrudan bağlantılı.  Aynı zamanda geleneksel müzik icra etmenin büyük bir sorumluluk gerektirdiğini ne denli kavrandığına bağlı.

    Sizi bu aralar gerçekten heyecanlandıran yeni işler, yeni sesler var mı?

    Sürekli yeni materyaller bulduğum için heyecanlanma konusunda şimdiye kadar hiç sorunum olmadı.  Türkiye’de son yıllarda dinlerken beni heyecanlandıran genç nesil müzisyenler var. Bunlardan bazıları Ayfer Vardar, Uğur Önür, Neval Yaşasın, Çimen Yalçın, Ankara’dan klarnet ustası Nuri Yılmaz,  Erdem Şimşek ve zaman zaman birlikte de müzik yaptığım İzmirli grup Agora Minör.  

    Elbette hakkını vermem gereken iki isim de var, yaklaşık 20 yıldır birlikte müzik yaptığım Balkan Yolculuğu grubumun iki solistini de atlamak istemiyorum. Zaman içindeki gelişimlerini görmek beni çok mutlu ediyor; Şule Kocaman Saraç ve Selda Koçak Uzuntaş. Ayrıca son yıllarda çoğu öğrencim olan genç müzisyen arkadaşlarımı da buraya eklemeliyim.  Onlara düzenlemeden icraya katkı sunmak beni çok heyecanlandırıyor. 

    Bir müziği “sahiplenmek” ile “taşımak” arasındaki fark sizce nerede başlıyor?

    İlgilendiğiniz müziği sahiplenmezseniz taşıyamazsınız, yük size ağır gelir…

    Bugün geriye dönüp baktığınızda, “iyi ki kayda düşmüş” dediğiniz bir çalışma hangisi?

    Kendi yaptıklarımı sorarsanız hiçbiri için keşke yapmasaydım dediğim bir çalışmam yok. Belki çalışmalarım arasında “İzmir Hatırası” albümümü bir adım öne çıkarabiliriz.  Burada müzik adına bugüne dek yazılmış bir sürü kitap, birçok belgesel ve radyo programı var, saymakla bitmez…

    Hiç “bu müzik artık bende kalsın” dediğiniz oldu mu? Paylaşmak istemediğiniz bir arşiv?

    Evet, ilk olarak kendi icra etmek istediğim türküleri paylaşmayı tercih etmem. Bunun dışında bilgim ve arşivim hak eden herkese sonuna kadar açıktır. 

    Müziğin politik tarafı… Sizce müzik gerçekten tarafsız kalabilir mi?

    Müziği bilmem ama müzisyen tarafsız olamaz. En azından ben tarafsız değilim. Kültürün, özgürlüğün, cesaretin, adaletin, emekçinin, ezilenin, kadınların, çocukların ve hayvanların tarafındayım… Dinleyicilerim bunu yakından bilirler.

    Yıllar içinde müzikle kurduğunuz ilişki nasıl değişti? Daha mı sakin, daha mı mesafeli yoksa daha mı derin?

    Yıllar içinde daha derin ve daha spesifik. Çünkü öğrendikçe ayrıntıları yakalayıp onun üstüne gitmek hoşuma gidiyor. Oysa   başlarda ilgi alanlarım kaçınılmaz olarak çok dağınıktı.  Zaman içinde daha dar ama daha derin bir yere evrildi.

    Bugün kendinize dışarıdan baktığınızda, Muammer Ketencoğlu’nu en iyi tanımlayan kelime hangisi olurdu. Gezgin, arşivci, müzisyen, anlatıcı?

    Ben bir müzisyenim, bir avcı toplayıcı olarak arşivciyim, dolayısıyla müzik gezginiyim ve her zaman yaptıklarımın arka planına önem veren bir anlatıcıyım.

    Son olarak Muammer Abicim sizce müzik, unutan bir dünyada hâlâ hatırlatabilir mi?

    Tabii ki!  Müzik, yazı ve güzel sanatlardan başka insanlık maceramızı ne anımsatabilir ki…

    Sevgili Mine, bu derinlikli soruların sayesinde  belki ırmak değil ama küçük bir dere söyleşisi olanağı tanıdığın için sana çok teşekkür ediyorum. 

    dünya müziği muammer ketencoğlu yerli
    Önceki yazıAZİZA A.: Çeyrek Asır Sonra “Hayat Hâlâ Groove”
    Mine Gürevin

    Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

    İlgili Yazılar

    AZİZA A.: Çeyrek Asır Sonra “Hayat Hâlâ Groove”

    23.04.2026Yazan: Tunç Küçükaslan

    BÜYÜK EV ABLUKADA Bizim İçin Bir Vaha

    22.04.2026Yazan: Deniz Durukan

    Recep Karaş: Seçen mi, Maruz Kalan mı? Yeni Nesil Dinleyicinin Sınavı

    20.04.2026Yazan: Recep Karaş

    EVRENCAN GÜNDÜZ ile Aşk Üzerine: “Adam Gibi Ağlayacağım” Diye Bağırmak

    17.04.2026Yazan: Zeynep Poyrazoğlu

    Krizz: Masada Değil, Sahnede Türkçe Heavy Metal

    14.04.2026Yazan: Adnan Alper Demirci

    Leyan Senay: Senin Süper Gücün Ne?

    13.04.2026Yazan: Stüdyoİmge
    En son yazılar
    Röportaj

    MUAMMER KETENCOĞLU ile Ege ve Balkan Müziğinin İzinde

    Yazan: Mine Gürevin24.04.2026

    Ege ve Balkan müziklerinin izini süren akordeon ustası Muammer Ketencoğlu, avcı-toplayıcı bir arşivci olarak müzikal bellek yolculuğunu anlatıyor. Halkların değil, coğrafyaların sesini odağına alan bu derinlikli söyleşide, köklerin ve ortak hüznün peşinde duygularını sunuyor.

    AZİZA A.: Çeyrek Asır Sonra “Hayat Hâlâ Groove”

    23.04.2026

    BÜYÜK EV ABLUKADA Bizim İçin Bir Vaha

    22.04.2026

    DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

    21.04.2026
    Öne çıkanlar

    Salih Nazım Peker: Tel Gerilir, Hayat Konuşur

    26.02.2026

    BAHR ile Hiddet, Kabul ve Yolculuk

    24.03.2026

    Strah: Kökleri Öfkeden, Sesi Gerçeklikten

    26.11.2025

    TurkodiRoma: Bilinçaltını Popüler Kıl

    10.03.2026
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock big big train blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca david bowie derleme edebiyat elekronik elektronik folk rock glam rock grunge hakan türkoğlu hard rock haruki murakami heavy metal ilhan irem indie jefferson airplane kargo led zeppelin leyan senay mavi sakal mekan müzik basını pop progressive rock psychedelic rock punk rap rock stairway to heaven stüdyoimge tarih teoman the stone roses tiyatro vecdi yücalan yabancı yerli özer sarısakal
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    MUAMMER KETENCOĞLU ile Ege ve Balkan Müziğinin İzinde

    24.04.2026

    AZİZA A.: Çeyrek Asır Sonra “Hayat Hâlâ Groove”

    23.04.2026

    BÜYÜK EV ABLUKADA Bizim İçin Bir Vaha

    22.04.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.