Bülent Seyitdanlıoğlu, Rock dünyasının o bildik sert gitar motiflerinin perdesini aralayarak tuşlu enstrümanın müzik tarihindeki izini sürüyor. John Lennon’ın Steinway’inden dökülen yalın ezgilerden Freddie Mercury’nin katmanlı başyapıtlarına uzanan bu inceleme; eserin ruhunu biçimlendiren akustik dokunuşları irdeliyor. Gösterişten uzak, derinden ve kalıcı biçimde şarkıların merkezine yerleşen siyah-beyaz tuşlar, müziğin gürültülü yönünü sakin bir manifestoya dönüştürüyor.
Piyanoyla ilişkim hiçbir zaman doğrudan olmadı. Bir enstrüman olarak değil, bir duyma biçimi olarak girdi hayatıma.
Rock dinlemeye başladığım yıllarda aklım gitarın peşinden gidiyordu. Gürültü, enerji, riff… Hikâye orada kuruluyor sanıyordum. Ama zamanla fark ettim ki bazı şarkılar var ve bu şarkılar gitarlarıyla değil, arkada neredeyse görünmeden duran piyano dokunuşlarıyla kalıyor zihinlerde.
Evet, piyano kendini hemen ele vermiyor. Ama bir kez duyduğunuzda artık geri dönüş yok diyebiliriz…
Belki de bu yüzden, piyanonun Bartolomeo Cristofori’den Ludwig van Beethoven’e uzanan büyük tarihinden çok, yanıtlanacak soru şu olmalı: Bir şarkının içinde piyano ne yapıyor?
Bazen hiçbir şey yapmıyor gibi görünüyor olabilir. Ama aslında ses örgüsünün temelleri piyanoyla kurulunca çok farklı oluyor.
1971 tarihli “Imagine” ile bunu ilk kez açık biçimde hissettiğimi hatırlıyorum. John Lennon’ın aynı adlı albümünün açılış parçası… İngiltere’de 1980’de yeniden yayımlandığında 1 numaraya yükselmişti. Kayıt Ascot Sound Studios’ta, Phil Spector prodüksiyonuyla yapılmıştı ama bu kez Spector’ın o katmanlı duvarı geri çekilmişti. Lennon’ın Steinway piyanosundan çıkan birkaç sade akor, bir politik metni neredeyse devrim çağrısına dönüştürüyordu. O an şunu düşündüğümü hatırlıyorum: Bu şarkı aslında çok farklı yeni bir dünya kuruyor.
Aynı yıl yayınlanan, David Bowie’nin “Hunky Dory” albümünde karşıma çıkan “Life on Mars?” ise bambaşka bir deneyim oluşturuyor. 1973’te single olarak yayımlandığında İngiltere listelerinde 3 numaraya kadar yükselen bu şarkıda piyanoda Rick Wakeman var ve bu kayıt için aldığı ücret yalnızca 50 sterlin. Ama şarkıda piyano dokunuşlarıyla kurduğu geniş akorlar, ani modülasyonlar… Bowie’nin Frank Sinatra’nın “My Way”ine yazılmış dolaylı bir karşı-metni gibi duran bu şarkıyı, bir pop kaydından çıkararak görkemli ve epik bir yapıya dönüştürüyor.
Ray Charles’ın 1959 tarihli “What’d I Say” kaydını ilk dinlediğimde bunun bir şarkıdan çok bir dua olduğunu düşünmüştüm. Atlantic Records’tan çıkan, R&B listelerinde 1 numaraya, Billboard Hot 100’de 6 numaraya kadar yükselen bu şarkının hikâyesi sahnede başlıyor: Repertuvar bitince doğaçlama çalınan bir riff, elektrik piyano, çağrı–cevap vokaller… Burada piyano büyük bir dinamizm ile hareket ediyor.
Fats Domino’nun 1956 tarihli “Blueberry Hill” kaydı Billboard’da 2 numaraya kadar yükselmişti. New Orleans piyano geleneğinin tipik yürüyen basları, sağ eldeki ritmik vurgular… Ve yıllar sonra, The Beatles’ın 1968 tarihli “Lady Madonna” parçasına geldiğimde o sesin yolculuk ettiğini fark ettim. Şarkı İngiltere’de 1 numaraya çıkmıştı. Paul McCartney bunu açıkça söylemişti: Fats Domino taklidi yapmaya çalışıyordu. Ama sonuç bir taklit değil, bir dönüşümdü. Piyano bu şarkıda bir hafıza taşıyor, kıtalar arasında dolaşan bir hafıza bu.
1973’e geldiğimde The Rolling Stones’un “Goats Head Soup” albümünden “Angie” ile karşılaştım. Şarkı ABD’de 1 numaraya yükselmişti. Ama benim dikkatimi çeken liste başarısı değil, Nicky Hopkins’in dokunuşuydu. Hopkins, bu kaydı Jamaika’da, Dynamic Sound Studios’ta yapılan oturumlarda çalmıştı. Gösterişli değildi ama şarkının kalbi oradaydı. Piyano burada ritim kurmuyor, duyguyu taşıyordu.
Sonra sahne değişti. Elton John geldi. 1971 tarihli “Madman Across the Water” albümündeki “Tiny Dancer”, ilk yayımlandığında ABD’de ancak 41 numaraya kadar çıkabilmişti. Ama yıllar sonra—özellikle 2000’lerde—yeniden keşfedildi. Bu bana hep şunu düşündürdü: Bazı şarkılar zamanını bekler. Piyano burada geri planda değil; anlatının merkezinde. Yaylı düzenlemeleri Paul Buckmaster tarafından yapılmıştı ama o geniş armonik alanın merkezinde hâlâ tuşlar vardı. Ve o tuşlar beni hep aynı yere götürdü: Leon Russell.
1970 tarihli albümünde yer alan “A Song for You”, büyük bir liste başarısı yaşamamıştı ama etkisi sayılarla ölçülemez. Ray Charles’tan Whitney Houston’a kadar yüzlerce yorum… Bu şarkıyı her dinlediğimde aynı şeyi hissediyorum: Piyano ve ses ayrılmıyor; sanki tek bir organizma.
The Doors’un 1971 tarihli “L.A. Woman” albümünden “Riders on the Storm”… Billboard’da 14 numaraya kadar yükselmişti. Ray Manzarek Fender Rhodes kullanıyordu. Yağmur efektleri, caz armonileri… Burada piyano artık bir enstrüman değil; bir mekân.
Belki de en uç noktalardan biri: Queen. 1975 tarihli “A Night at the Opera” albümünde yer alan “Bohemian Rhapsody”, İngiltere’de 9 hafta boyunca 1 numarada kalmıştı. Freddie Mercury bu parçayı piyano başında yazmıştı. Kayıt süreci aylar sürmüş, yüzlerce vokal overdub yapılmıştı. Ama bütün o katmanların altında hâlâ aynı şey vardı: Piyano.
Pink Floyd ve yine bir zirve albüm: 1973 tarihli “The Dark Side of the Moon”. Albüm Billboard listelerinde 741 hafta kalan bu albümün kapanışında yer alan “The Great Gig in the Sky” parçasında Richard Wright’in piyanosu üzerine Clare Torry’nin doğaçlama vokali eklenmişti. Torry o gün sadece bir stüdyo ücreti almıştı, yıllar sonra telif hakkını kazanana kadar.
Bu parçayı her dinlediğimde aynı şeyi hissediyorum: Piyano konuşmuyor ama her şeyi söylüyor. Bütün bu parçaları bir araya getirdiğimde şunu fark ediyorum: Rock tarihi bana uzun süre gitarın hikâyesi gibi anlatıldı. Ama dinledikçe aslında başka bir hikâyenin içinde olduğumu anladım. Daha sessiz… daha derin… daha kalıcı bir hikâye. Piyano bazen öne çıkmıyor ama hep orada.
Bütün bu yolculuğun sonunda tekrar 1970’lere, ama bu kez daha çıplak bir odaya dönmek gerekebilir. 1970 tarihli “God”, John Lennon’ın ilk solo albümü “John Lennon/Plastic Ono Band”in en sert yüzleşmelerinden biri. Burada piyano süslü değil. Armonik genişleme yok. Teatral modülasyonlar yok. Tekrarlayan, neredeyse inatçı bir akor yürüyüşü var.
“God is a concept by which we measure our pain.”
Bu cümle, müzikal olarak da aynı yalınlıkta taşınıyor. Piyano burada bir manifesto sunmak yerine bir hesaplaşmayı sabitliyor. Her tekrar eden akor bir inancı daha söküp atıyor. Elvis, Dylan, Beatles… Liste uzuyor. İsimler düşüyor. Mitler dağılıyor ve sonra o cümle geliyor: “I just believe in me.”
Rock tarihinde piyano çoğu zaman dramatik bir yükselişin, kolektif bir coşkunun ya da romantik bir anlatının taşıyıcısı oldu. Ama “God”da piyano bir arınma aracı. Gürültüyü değil, sessizliği büyütüyor. İnşa etmekten çok yıkıyor. Belki de Rock tarihindeki en radikal piyano anlarından biri bu:
Tuşların arkasına saklanmadan, hiçbir armonik gösterişe başvurmadan, sadece gerçeği söylemek.

