Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      DICK PARRY: Pink Floyd’un “Muazzam Güzellik İmzası”

      28.05.2026

      ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

      08.07.2026

      THE GATHERING ve THE PINEAPPLE THIEF: İstanbul’da, Aynı Gecede Mucize Gibi Bir Konser! 

      02.07.2026

      CHRIS ISAAK İzmir’deydi

      29.06.2026

      METALLICA Atina. Biz O Akşam Ne Yaşadık?

      14.05.2026

      The Offspring – Smash (1994)

      07.07.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Haziran ve Temmuz Albümleri

      05.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      Manic Street Preachers – Everything Must Go (1996)

      01.06.2026

      FLÖRT ve Müzikal Yolculuğu. Üç İsim, Dört Mevsim

      08.05.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      Skip Spence: Kayıp Ruhun Yolculuğu

      17.11.2025

      GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

      09.07.2026

      CREAM ve Rock’ın Ontolojik Kırılması: Gürültünün Estetiği

      06.07.2026

      GRUP BUNALIM: Bilinç ile Bilinçaltı Arasındaki Çizgi

      01.07.2026

      ERKİN KORAY’ın Saykedelik Halleri: YERALTI DÖRTLÜSÜ

      24.06.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

      09.07.2026

      ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

      08.07.2026

      The Offspring – Smash (1994)

      07.07.2026

      CREAM ve Rock’ın Ontolojik Kırılması: Gürültünün Estetiği

      06.07.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • N’olmuş?
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Portre»GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e
    Portre

    GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

    Genesis’in Peter Gabriel’in maskeli masallarından Phil Collins’in stadyumlara açılan Pop Rock döneminin hikâyesi: eski hayranı bir küstürüp bir barıştıran, yenisini peşine takan, kimlik değiştirme konusunda Rock tarihine ders veren bir grup.
    Dadal GünçeDadal Günçe09.07.202610 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    Dadal Günçe, Genesis’in, Peter Gabriel’li teatral ve edebi döneminden Phil Collins’li Pop Rock yıllarına büyük dönüşümünü hem albüm albüm takip ediyor hem de eski hayranın “bu gruba ne oldu abi ya?” isyanını masaya koyuyor. Sonuçta karşımızda yalnızca tarz değiştiren değil; her döneminde başka bir kavgayı, başka bir dinleyiciyi ve başka bir Genesis’i doğuran tuhaf, inatçı ve fazlasıyla zeki bir grup var.

    Genesis, 1967’de Charterhouse School çevresinden çıkan, önce İngiliz Progresif Rock’ının tuhaf, teatral ve edebi yönünü besleyen, sonra da 80’lerde Pop Rock’ın en parlak ekiplerinden birine dönüşen gruptur. Peter Gabriel döneminde maske, kostüm, uzun hikâyeler ve “ne anlatıyor bunlar?” sorusu vardı; Phil Collins döneminde ise aynı zekâ daha ritmik, daha net, daha radyo dostu bir hale büründü. 

    Bu yüzden Genesis’i tek bir kalıba sokmak biraz boş iştir: hem peri masalı anlatır hem stadyum doldurur hem de eski hayranla yeni dinleyiciyi aynı masada kavga ettirir. Kısacası Genesis, Rock tarihinin en başarılı kimlik değiştirme operasyonlarından biridir.

    1975 yılında Genesis

    Genesis, 1975 yılına kadar bir ölçüde Peter Gabriel & His Band havası veriyordu. Gabriel solo kariyerine başlamak için gruptan ayrıldıktan sonra, Genesis uzun ve zorlu bir arayışa girdi; sonunda davulcuları Phil Collins kontrolü ele aldı. 80’lerde ve sonrasında giriştiği Pop işler nedeniyle Collins’in sevmeyeni çoktur. 

    Fakat adamı sevmeyelim derken tutuculuğun kurbanı olan müzik dinleyicileri çoğu kez Collins’in ne denli yaratıcı ve başarılı bir müzisyen olduğunu gözden kaçırır. Collins muhtemelen Gabriel’i çok iyi etüt etmişti ve nasıl bir vokalle bu boşluğu dolduracağını biliyordu; nitekim doldurdu da. 

    Collins’in yeni solist olmasıyla grup, The Lamb Lies Down on Broadway’in şık, keskin, postmodernist ve karamsar ses örgüsünü takip etmemeye karar verdi ve bir sonraki albüme yoğunlaştı; Gabriel de ilerleyen solo kariyerinde zaten kendi yolunu çizecekti.

    A Trick of the Tail

    Phil Collins, A Trick of the Tail için Selling England by the Pound’un ses ve söz örgüsüne, o İngiliz eksantrikliğine geri döndü. (Selling England by the Pound bugün bile bazılarınca grubun en iyi albümü kabul edilir.) Gabriel gidince grup önce ana akım Rock’a, sonra Pop’a evrildi gibi gayet yanlış bir görüş vardır; grup tam tersine bir nevi köklerine dönüş yapmıştır.

    Neredeyse her açıdan bu albüm, Lamb Lies…’dan daha çok Selling England by the Pound’un devamı gibiydi. Sonuçta Lamb Lies…pesimist takıntılar içeriyordu; Gabriel olmadan yapılan ilk albüm ise grubu önceki albümlerinin fantastik peri masalı havasındaki doğasına geri döndürdü. Ayrıca Genesis elemanları, haklı olarak pek kale alınmayan ilk albümlerinin kararsız Pop tarzından uzaklaşıp enstrümantal yeteneklerini sergileyen parçalarla kendilerini göstermeye başlamışlardı. 

    Foxtrot’tan beri olduğundan daha güçlü ve birleşik bir grup olarak ses veriyorlardı. Bu albümün Foxtrot veya Selling England by the Pound kadar akılda kalıcı olmadığını söylemek ayrı bir tartışma konusu olabilir. Fakat asıl önemli olan tek tek şarkılar değil, bu albümün Gabriel olmadan da yola devam edilebileceğinin kanıtı olmasıdır.

    Wind & Wuthering

    Wind & Wuthering, A Trick of the Tail’in hemen ardından geldi ve aynı tarzda, Trespass’tan beri grubun temel unsuru olan çizgiyi işledi. Ancak A Trick of the Tail, Genesis’in Peter Gabriel olmadan harika bir Genesis albümü yapma girişimi ve dörtlü olarak yerini bulma çabası gibiyken; Wind & Wuthering, Genesis’in kariyerinin bu yeni aşamasında kimliğinin ne olacağını temkinli bir şekilde çözmeye çalıştığı yeni bir dönem gibi görünmüştü.

    Bunun en belirgin göstergesi, Mike Rutherford’un grubun kaydettiği en popüler şarkılardan biri olan ve aynı zamanda bir aşk şarkısı olarak nitelendirilebilecek ilk şarkılardan sayılan Your Own Special Way parçasıdır. Bu şarkı dışında albüm, öncekilerin devamı niteliğinde standart bir Genesis albümü olarak değerlendirilebilir.

    And Then There Were Three

    Evet, sonunda üç kişi kaldılar. Gabriel’dan sonra yetenekli gitarist Steve Hackett da gruptan ayrıldı. Bu ayrılıştan sonra “Gabriel’ı atlattılar ama şimdi çakılırlar” diyenler olmuştur muhakkak. Çakıldılar mı? Hayır! And Then There Were Three, önceki iki albümden daha çok Genesis’in ikinci evresinin başlangıcı gibiydi. Bunun büyük bir nedeni de kadronun gerçekten Tony Banks, Mike Rutherford ve Phil Collins’e kadar azalmış olmasıydı; ki bu durum albümün adında da açıkça ima edilmişti: “Sonunda üç kişi kaldık.”

    Ancak bu sadece kadronun küçülmesi değildi; grubun estetiği değişiyordu. Hem erken dönem Genesis albümlerini hem de Gabriel sonrası iki geçiş albümünü belirleyen fantastik, edebi manzaralardan uzaklaşıyor; grup üyeleri şarkı sözlerindeki göndermeleri çağdaş konulara çeviriyor ve yavaş yavaş gelişkin bir Pop ses örgüsünü gruba adapte ediyorlardı. Bu durum, grubun ilk gerçek Pop hit’i olan kapanış şarkısı Follow You, Follow Me’de açıkça duyulur.

    Eski ve sadık hayranlar bu parçayı dinleyince “n’oluyo lan” demişlerdir büyük ihtimalle. Dönemin değişmekte olan Pop sounduna uygun, zengin armonilerle süslenmiş bir Soft Rock melodisi eski hayranları şaşırtırken yenilerini de gruba çağırıyordu. Albümün prodüksiyonunda neredeyse ürkütücü derecede bir mükemmeliyetçilik vardı. Bu ileri teknik ve ayrıntıcılık, Genesis’in Progresif Rock’tan henüz tamamen vazgeçmek istemediğinin bir göstergesiydi. Öte yandan melodiye ve daha yenilikçi şarkı yapılarına verilen önem, grubun 80’lerde yaşayacağı büyük değişimin de habercisi gibiydi.

    Duke

    And Then There Were Three albümü Genesis’in Pop Rock ses örgüsüne doğru yöneldiğini düşündürüyordu; Duke ise bu akıma tam anlamıyla atıldıkları albüm olarak değerlendirilebilir. Bu keskin bir dönüşüm olmasa da grup albüme Pop şarkıları serpiştirdi. Albümün son parçası olan Duke süitinde de açıkça görüleceği gibi, yoğun Progresif Rock etkisi hâlâ devam ediyordu. Bu, kırılgan ve narin Selling England by the Pound albümünden oldukça farklı, modern bir Art Rock tarzıydı.

    Bununla birlikte Genesis’in yeni sesi, grup açısından büyük birer sıçrama sayılabilecek Misunderstanding ve Turn It On Again gibi Pop şarkılarıyla netleşmeye başlamıştı. İlki duygusal bir kalp kırıklığı şarkısı, ikincisi ise gürültülü bir Stadyum Rock parçasıydı ve her ikisi de Genesis’in yeni ses örgüsünü dinleyiciye bildiriyordu. Eski sadık dinleyiciler yavaş yavaş bavullarını toplarken ve dost sohbetlerinde “bu gruba ne oldu abi ya?” gibi sorular sorarken, yeniler gelmeye ve gruba bağlanmaya başlamışlardı.

    https://www.youtube.com/watch?v=jxvG9UroGuM

    Abacab

    Duke, yeni bir Genesis’i farklı bir dinleyici ile buluşturdu. Şık, sert ve stil sahibi bir üçlü olarak devam eden grup, artık ilk halinden tamamen farklı bir sese sahipti. Abacab, grubun bu yeni halinin kendi kimliğini bulduğu albüm oldu. Grup, hayranlarına “bundan sonra böyle” mesajını net olarak veriyordu.

    Yapımcı Hugh Padgham ile çalışan grup, Duke’un yeniliklerini daha da ileriye taşıyarak Pop melodilerini artırdı ve bunları, grubun baştan beri hâkimi olduğu Art Rock içine kusursuz bir şekilde entegre etti. Earth, Wind & Fire’ın coşkulu üflemeli çalgılarıyla desteklenen, ancak Padgham tarafından neredeyse New Wave Pop tarzında hassas bir şekilde cilalanmış No Reply at All aksini düşündürse de burada yine özünde bir Art Rock’tan ya da en azından albüm odaklı bir Rock’tan bahsetmek mümkündü.

    Çünkü grup, kapaktaki modernist sanat eseri kadar parlak, cesur ve keskin bir sese ciddi senkoplar ve enstrümantal girişler katıyordu. Daha önce ilgi göstermedikleri diğer türlere de el atmaya başladılar; örneğin Me and Sarah Jane’de Reggae, Dodo’da sert bir Funk ritmi, Progresif Rock’tan uzaklaşıldığının kanıtları gibiydi.

    Genesis

    Gruplar ne zaman albümlerine isim koymaktan vazgeçerler? Böyle bir kural yok elbette; Rock tarihini tarasak birbirine zıt onlarca örnek bulabiliriz. Peki hem şarkı sözleri hem de albüm isimleri (Selling England by the Pound gibi albüm ismi bulabilen kaç grup çıkar ki?) çok iddialı olan Genesis, neden on ikinci. stüdyo albümünde böyle bir yol seçmiş olabilir? İhtimaller üzerinde bir duralım: “O eski yaratıcılık bitti, artık albümlerimize isim bulamıyoruz” ya da “yeni bir döneme başlıyoruz.” Bence ikincisi; çünkü gerçekten Genesis’in ticari yükseliş, Pop’a evriliş ve kapanış dönemi başlamıştı.

    Genesis albümünün parçaları da Abacab’dakiler gibi bir yönüyle Art Rock’a bağlıdır. Bu dönemde üyeler solo çalışmalara da başlamıştır ve Phil Collins’in Face Value albümü ile Genesis’in açılış parçası Mama ilginç bir benzerlik içermektedir. Albümde birbirini izleyen Home by the Sea ve Second Home by the Sea şarkıları, grubun Progresif Rockçılık oynamaktan vazgeçmeye niyeti olmadığını gösterir.

    Bu 1983 tarihli albüm, çoğu eleştirmene göre bir yeniden doğuştur. Burada Art Rock, Abacab ve Duke’ta olduğundan farklı bir şekilde, Pop şarkılarına renk katmak için işlev görür. Bunun bir kısmı, uzun süredir hayranı olanların gruptan ayrılmasını önlemek için bir önlem olabilir; bir kısmı da grubun Progresif Rock’tan vazgeçememesinden kaynaklanabilir. Ancak sonuç aynıdır: Bu albümle birlikte Genesis artık öncelikle bir Pop Rock grubu haline gelmiştir.

    Misunderstanding ve No Reply at All şarkılarına dikkat eden herkes, özellikle Phil Collins’in hızla artan özgüveni sayesinde bir zamanların efsane Prog Rock grubunun artık nitelikli bir Pop grubu olduğunu söyleyebilirdi. Genesis, That’s All gibi şık, ritmik Pop şarkılarını Taking It All Too Hard gibi dokunaklı baladlarla dengeleyerek şarkı yazma alanında ne kadar iyi olabileceğini gösteriyordu.

    Invisible Touch

    Collins solo işlerde aldı yürüdü ve grup bu kez de Phil Collins & His Band havası vermeye başladı. Phil Collins’in solo yıldız olarak elde ettiği büyük başarının ardından piyasaya sürülen Invisible Touch, o dönemde Genesis albümü kılığında gizlenmiş bir Phil Collins solo albümü olarak algılanmıştı.

    Invisible Touch, şüphesiz Genesis’in en popüler albümüydü. Collins sadece üstün yetenekli bir davulcu değildi; Tony Banks synth seslerde, Collins ise elektronik davullarda ustalaşmıştı. Albüm, ritim açısından elektronik perküsyonlar üzerine kuruluydu. Tony Banks’in dönemi için çok başarılı sayılabilecek synthesizer sesleri de albüme renk katıyordu.

    In Too Deep ve Throwing It All Away, Phil’in projeleri olarak görülebilecek güçlü baladlardı; ancak Land of Confusion ritmik bir protest şarkısıydı. Albüm yeni dinleyicilerce beğenildi. Eskiler ise muhtemelen son bir bakış atmak ve grubun tükendiğiyle ilgili tezlerini sağlamlaştırmak için albümü alıp dinler gibi yaptılar ve yüzlerini buruşturdular.

    We Can’t Dance

    Elimizde net bir veri yok ama eski, sadık, hatta bir anlamda fanatik dinleyicilerin Invisible Touch sonrası Genesis’i dinlemeyi tamamen bıraktıklarına eminim. Grup 1980’lerde giderek daha popüler bir yöne doğru ilerledikten sonra, 1991 tarihli We Can’t Dance, Genesis için daha önceki estetik tercihlere dönüş çabası gibiydi. Invisible Touch’tan daha keskin, daha belirgin gitarlar ve canlı davullar içeren albüm, grubun on yıldan fazla bir süredir en güçlü müzikal ifadesiydi.

    Driving the Last Spike ve karanlık Dreaming While You Sleep ile grup, unutulmuş güçlü yönlerinden birini, uzun hikâyeler anlatmayı yeniden ele aldı. Bu, albümün The Lamb Lies Down on Broadway veya A Trick of the Tail gibi bir Progresif sese dönüş olduğu anlamına gelmesin sakın; grup yeni bulup geliştirdiği sesler içinde hareket ediyordu.

    Gerçekten de albümde birkaç uzun parça olmasına rağmen, grubun Progresif döneminin ilginç deneyleri, karmaşık ritimleri veya uzun gitar ya da klavye soloları yoktu. Albümün kapanış parçası Fading Lights, olağanüstü bir enstrümantal orta bölümüyle bu tanıma en çok yaklaşan parçaydı muhtemelen. Albüm aynı zamanda niteliksiz, yavan baladlar da içermekteydi. Ancak şaşırtıcı derecede sert ve etkileyici single’lar No Son of Mine, Jesus He Knows Me ve I Can’t Dance, albümün daha zayıf anlarını telafi etmeye yardımcı olmuştu.

    Calling All Stations

    Phil Collins, We Can’t Dance turnesinin ardından Genesis’ten ayrıldı ve birçok yorumcu Tony Banks ve Mike Rutherford’un sonunda pes edeceğini bekliyordu. Fakat bilmedikleri şey, Genesis’in frontman ayrılınca anında biten bir grup olmadığıydı. Banksve Rutherford, Collins’in yerine eski Stiltskin vokalisti Ray Wilson’ı alarak yola devam etmeye karar verdiler.

    Stiltskin’in Progresif tonlara yatkın bir grup olduğu düşünüldüğünde, Genesis’in Wilson ile çıkardığı Calling All Stations’da Art Rock köklerine geri dönmesi şaşırtıcı olmamıştı. Calling All Stations’daki müzik uzun, yoğun ve kasvetliydi; ancak Collins ile yaptıkları yeni Pop Rock ses örgüsüne benzer kusursuz, tertemiz bir prodüksiyonla sunulmuştu. Albüm bir Art Rock albümü olarak tasarlanmış, ancak 80 sonrası sıkı bağ kurduğu Pop dinleyicisini de kaybetmek istememişti.

    Wilson’ın sesi ortalama Pop ses örgüsü için çok uygun değildi. O esnada müzik büyük bir değişim sürecine girmişti. 90’lar Grunge ile başlamış, Britpop ile devam etmişti; adının başına Alternatif yazdırmayı beceremeyenler yarışa bir adım geriden başlıyordu. Büyük festivaller, değişik klipler ve deneysel ritimlere öncelik veren farklı parçalar, Genesis’in başladığı, geliştiği ve evrildiği dönemlere göre çok farklılık gösteriyordu.

    Albüm ne İsa’ya ne Musa’ya yaranabildi. Listelerde yükselse ve Avrupa’da iyi satış rakamlarına ulaşsa da çoğu değerlendirmede 1/5, 1/10 gibi düşük puanlar ya da tek yıldız aldı. Albüm sonrası planlanan Kuzey Amerika turnesinde de işler istenildiği gibi gitmemiş, konserler düşük bilet satışları nedeniyle iptal edilmişti. Nihayet Avrupa turnesinin ardından Banks ve Rutherford “bu maceranın sonu” dediler.

    Sonuçta

    O şekilde anılmasa da Genesis benim gözümde özellikle de 70’li yıllardaki kadrosuyla bir süper gruptu. Vasatın biraz üstü denilebilecek bir kadroyla kurulsa da hızlıca gelişti; daha ikinci albümde kendi sesini bulmaya başladı. Rock tarihinde çok az grup kendi sesini bu derece değiştirmeyi başarmıştır. 69-70 kuruluş dönemi, 71-75 birinci yükseliş dönemi, 76-78 hayata tutunuş ve ikinci yükseliş dönemi, 80-83 farklı seslerde arayış dönemi ve sonrası; grubun müzikal macerasının ne kadar takibe değer olduğunun kanıtıdır.

    genesis peter gabriel phil collins progressive rock rock yabancı
    Önceki yazıROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş
    Dadal Günçe

    Beatlesperver, Dylanist, Nick Drakeian, emekli tabip, evde tek başına Blues çalar. Yabancı yerlerde el cepte yürür. Rap ve Arabesk dinler, ve böyle eserler vermediği için üzülür.

    İlgili Yazılar

    ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

    08.07.2026Yazan: Meral Akman

    The Offspring – Smash (1994)

    07.07.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç

    CREAM ve Rock’ın Ontolojik Kırılması: Gürültünün Estetiği

    06.07.2026Yazan: İzzet Eti

    YENİ RAPORU: Rock Aleminin Haziran ve Temmuz Albümleri

    05.07.2026Yazan: Stüdyoİmge

    W(HISK)Y, Z Kuşağı

    03.07.2026Yazan: Birsel Harputlu

    THE GATHERING ve THE PINEAPPLE THIEF: İstanbul’da, Aynı Gecede Mucize Gibi Bir Konser! 

    02.07.2026Yazan: Hacer Erişkin
    En son yazılar
    Portre

    GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

    Yazan: Dadal Günçe09.07.2026

    Genesis’in Peter Gabriel’in maskeli masallarından Phil Collins’in stadyumlara açılan Pop Rock döneminin hikâyesi: eski hayranı bir küstürüp bir barıştıran, yenisini peşine takan, kimlik değiştirme konusunda Rock tarihine ders veren bir grup.

    ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

    08.07.2026

    The Offspring – Smash (1994)

    07.07.2026

    CREAM ve Rock’ın Ontolojik Kırılması: Gürültünün Estetiği

    06.07.2026
    Öne çıkanlar

    Ritim konuşmaya başladığında: Ediz Hafızoğlu ile Jazz Meets Rap üzerine

    03.05.2026

    Armageddon Turk: Kıyamet Ritmi, İnsan Eli

    08.01.2026

    BÜYÜK EV ABLUKADA Bizim İçin Bir Vaha

    22.04.2026

    The Ringo Jets: Korkusuz ve Bağımsız

    11.02.2026
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca deep purple derleme dünya müziği edebiyat elektronik eric clapton folk rock frank zappa glam rock hard rock heavy metal kargo kesmeşeker king crimson kronik led zeppelin leyan senay mekan müzik basını objektif pentagram pop progressive rock psychedelic rock punk rap rock sektör sinema stüdyoimge tarih teoman the rolling stones thrash metal vecdi yücalan yabancı yerli özer sarısakal
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

    09.07.2026

    ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

    08.07.2026

    The Offspring – Smash (1994)

    07.07.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.