Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      DICK PARRY: Pink Floyd’un “Muazzam Güzellik İmzası”

      28.05.2026

      BEAT İSTANBUL’da: Bir Konser, Sayısız Artçı Sarsıntı ve Üç Yazar

      17.07.2026

      ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

      08.07.2026

      THE GATHERING ve THE PINEAPPLE THIEF: İstanbul’da, Aynı Gecede Mucize Gibi Bir Konser! 

      02.07.2026

      CHRIS ISAAK İzmir’deydi

      29.06.2026

      Aurora. YES mi? EVET!

      20.07.2026

      NICK DRAKE – PINK MOON: Pembe Ayın Altında Yirmi Sekiz Dakika

      16.07.2026

      THE SPIRIT OF RORY: Bonamassa’dan Ustaya Selam. 

      15.07.2026

      SUEDE – Suede (1993)

      14.07.2026

      FLÖRT ve Müzikal Yolculuğu. Üç İsim, Dört Mevsim

      08.05.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      Skip Spence: Kayıp Ruhun Yolculuğu

      17.11.2025

      Rock Müziğin En Leziz Hali: GRUP HARDAL

      23.07.2026

      İSKENDER PAYDAŞ: Bir Ses Mimarı

      21.07.2026

      SOUTHERN PACIFIC ve 80’ler

      13.07.2026

      GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

      09.07.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      Bir ACİL SERVİS Hikâyesi: SAMİ ERTAN KIZILTAN

      24.07.2026

      Rock Müziğin En Leziz Hali: GRUP HARDAL

      23.07.2026

      İSKENDER PAYDAŞ: Bir Ses Mimarı

      21.07.2026

      Aurora. YES mi? EVET!

      20.07.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • N’olmuş?
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Röportaj»Bir ACİL SERVİS Hikâyesi: SAMİ ERTAN KIZILTAN
    Röportaj

    Bir ACİL SERVİS Hikâyesi: SAMİ ERTAN KIZILTAN

    Sami Ertan Kızıltan grup adının kura çekiminden Bebek’in yaz aşkına, Yusuf Yusuf’un küçük kahramanından Eller Yalan’ın kendine özgü hikâyesine, Acil Servis’in müzikle geçen otuz yılı aşkın hikâyesini anlatıyor.
    Zeynep PoyrazoğluZeynep Poyrazoğlu24.07.202615 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    Zeynep Poyrazoğlu, Acil Servis’in solisti Sami Ertan Kızıltan’la grubun tesadüfen seçilen adından Türkiye’de özel radyoların açıldığı yıllara, Bebek, Yusuf Yusuf ve Eller Yalan’ın perde arkasından müziğin neden vazgeçilmez bir hayat biçimi olduğuna uzanan samimi ve neşeli bir söyleşi gerçekleştiriyor.

    Bu röportaj aslında bir podcast olarak yayımlanmak üzere başladı ancak teknik birtakım arızalar nedeniyle bir röportaj yazısı hâlinde karşınızda. Ancak hiç üzülmeyin (kesinlikle kendimi teselli etmiyorum) podcast yapmayı başaramamış olmamın boşluğunu çok heyecan verici bir haberle dolduracağım… 

    27 Haziran’daki Ağaç Ev konserinde Acil Servis yeni bir şarkının müjdesini verdi. Şarkı henüz kaydedilmemiş. Merak edenler, şansları yaver giderse, grubun iki haftada bir Kadıköy Ağaç Ev’de verdiği konserlerinden birinde parçaya denk gelebilirler.

    Röportaja başlamadan önce grup hakkında bilgileri de paylaşayım.

    Soner Doğanca, Sami Ertan Kızıltan, Orhan Yolsal, Çetin Güney, Arif Deniz Toker

    1992 yılında kurulan Acil Servis, Türkiye’de vokal denildiğinde ilk akla gelen gruplardan biri. Grup beş kişiden oluşuyor: Vokalde Sami Ertan Kızıltan, davulda Soner Doğanca, bas gitarda Çetin Güney, gitarlarda da Arif Deniz Toker ve Orhan Yolsal. İlk albümü Küçük Adam’ı 1996 yılında piyasaya süren grup bugün hâlâ Türkiye’nin canlı müzik sahnesinin en bilindik isimlerinden biri. Acil Servis konserlerinin Ağaç Ev’de genç yaş ortalamasının en yüksek olduğu geceler olduğundan bahsetmeden de geçemeyeceğim. Acil Servis gibi 90’larda kurulan bir grubu gençlerin de bu kadar sahiplenmesi mutluluk verici bir durum gerçekten. Canlı performanslarının enerjisi, şarkı sözleri ve müzikleriyle daha fazla tanınmayı da sonuna kadar hak eden bir grup. Benim için de ayrıca kıymetli bu röportajı yapabilmiş olmak.

    Acil Servis’i keşfettiğimden beri konsere gitme heyecanıyla yaşıyorum. Pek çok kere konserlerine gitmiş olmama rağmen her seferinde aynı heyecanla kapıdan içeri giriyorum. Bunun bir sebebi de küçük bir alanda konser veriyor olmaları aslında. Sahneyi görebilmek her konserin enerjisini değiştiren bir şey. Grubun enerjisini hissedebilmek grupla da müzikle de farklı bir bağ kurmanızı sağlıyor. Sahnede olmaktan gerçekten mutlu olan insanları izlemenin ve dinlemenin zevki de ayrı oluyor. Sahne aldıkları gecelerde Kadıköy Ağaç Ev’in önünde uzun kuyruklar oluyor, o yüzden erken gitmenizi öneririm. 

    Ufak bilgilendirmemizi de yaptığımıza göre röportaj kısmına geçebiliriz.

    • Ben, çok kurumsal bir hava olmasın, daha sohbet gibi ilerleyelim diye elime sorularımı alıp gelmedim. Sizinle ilgili olsun, müzik sektörüyle ilgili olsun merak ettiğim şeyleri sorayım, böylece ilerlesin istedim.

    • İnşallah ben biliyorumdur o soracağın şeyleri.

    • Biliyorsunuzdur tabii; her röportajın olmazsa olmazı olan ‘Neden Acil Servis?’ sorusuyla başlayacağım.

    • Sormazlarsa olmaz zaten değil mi? (Olmaz abi, elime hikâyeyi canlı dinleme şansı geçmiş kaçırır mıyım?) Çok acayip bir isim çünkü. Acil Servis, daha Acil Servis değilken, grubun adı bile yokken bizim evde toplanırdık ve “ne yapacağız ne edeceğiz” karar vermek için bir araya gelirdik. “Hangi şarkıları çalacağız?” işte, “İlk nerede çalacağız?” daha yirmili yaşlarda çocuklarız, bilmiyoruz ya hiçbir şey. O arada enteresan bir gelişme oldu: Türkiye’de özel radyo diye bir şey hayata geçti. 

    Sami Ertan Kızıltan

    • 1992 yılı galiba?

    • Evet. Şu anda bugünün gençleri olarak sizin, bu söylediğimin ne olduğunu hayal etmeniz bile güç. O zamana kadar özel bir medya yayın kurumu yoktu. Sadece devlete ait olanlar vardı. Bizim en büyük müzik kaynağımız TRT FM’di mesela. TRT FM çok iyi müzik çalıyordu. Sonra TRT 1 vardı. TRT 1’de daha çok annelerimize, babalarımıza ya da Anadolu’daki geniş dinleyici kitlesine hitap eden Türk Sanat Müziği programları ve az miktarda Pop vardı. Rock falan hiç yoktu TRT 1’de. Ama TRT FM’de daha şehirli bir kitleye hitap ettiği için çok güzel Rock programları vardı. 

    • İzzet Öz’ün Metronom’u ve Yavuz Aydar ve Şebnem Savaşçı’nın Stüdyo FM programını ben de duydum. Efsane programlar deniyor.

    • Bizim gibi Rock müzikseverleri doyuran, böyle iple çekerek beklediğimiz programlardı. Spotify yok o zamanlar radyoda çıkacak istediğin şarkı, sen o şarkıyı böyle sabırla bekleyeceksin. “Bir gün bir yerde çıkar da dinlerim inşallah bir daha.” diye. Böyle saçma sapan bir işkence düşünebiliyor musun? Yani şarkıya ulaşmak bu kadar zordu. İşte o yüzden de çok kıymetliydi şarkılar. Müzik ve sanat, bugün olduğu gibi yalnızca az sayıda insanın önem verdiği şeylere dönüşmemişti. O zamanlar çok daha kıymetliydi, çok daha bulunmaz Hint kumaşıydı. 

    • Peki. Siz yolunuzu belirlemiş miydiniz?

    • Biz başladığımızda çok daha geniş kitleyi ilgilendirebilecek tarzda, Türkçe sözlü, daha popüler, Rock gibi bir müzik yapmayı planlamıştık. Ama hiç o tarafa evrilmedik. Bir süre sonra Türkçe sözlü Rock yapılmaz diyenlere rağmen müzik yapma savaşı veren bir gruba dönüştük. Ve işte yavaş yavaş müziklerimizi ve bestelerimizi de yapmaya başladık. Bir yerlerde çalma ihtiyacımız var ama artık böyle bütün programı kendi bestelerimizden oluşturabilecek bir durumumuz olmadığını ve onun uzun zaman olmayacağını da çok iyi biliyorduk. 

    • Hayaller ve gerçekler durumu yani!

    • Müzik üretmenin öyle hızlı olmadığını anladık. Bugünkü gibi yapay zekâ ile müzik yapma gibi güçleri yoktu insanların. O yüzden çok uzun zaman alabiliyordu. Önce bir şeylerden ilhamlanacaksın, ya arkadaşının hayatından ya kendi hayatından ya ne bileyim okuduğun bir şeylerden, izlediğin bir filmden, bir şeylerden etkileneceksin. Sonra onu doğru düzgün söze dökeceksin, doğru düzgün müziklendireceksin ve hep beraber doğru düzgün çalabilir hâle geleceksin ancak ondan sonra insanlara çalmaya başlayacaksın. O da insanların keyfine kalmış, beğenilirse artık “elde var bir” diyeceksin falan şeklinde bir hikâye. 

    Soner Doğanca

    • Müzik üretmek bir günde olmuyor yani.

    • Tabi, bu çok uzun bir süreç. Bunun üzerine biz de dedik ki “Biz cover şarkılar yapalım, hem de onları çala çala kendimiz de müzisyen olarak gelişelim.” Çünkü müzisyenin aynı zamanda bir de kondisyon meselesi var. Sadece senin içinden yapmak gelenleri doğru seçmen, doğru müziğe yönelmen yeterli değil. Bir de o müziği yapabilecek kondisyona, o seviyeye bir müzisyen olarak kendini getirebilmen önemli ya. Günün birinde mutlaka bir arada çalmaya başlamak ve gruba da bir isim koymak gerekiyor. 

    • Galiba yavaş yavaş “Acil Servis”e geliyoruz?

    • Yok. O kadar hızlı değil. Bir gün bizim evde, benim odamda toplandık. Çaylarımızı aldık, kapıyı kilitledim; her zamanki gibi ne yapacağız ne edeceğiz diye bıcır bıcır konuşmaya başladık. O zamanlar yirmili yaşlardaydık. Grup için isim arıyorduk ve herkes bir öneri sundu. Bizim evde Mikado oyunu vardı; hani çöpleri, diğerlerini oynatmadan tek tek almaya çalışırsın. Birimiz, oradan esinlenerek “Mikado’nun Çöpleri” adını önerdi.

    • Çok da etkili değilmiş “Mikado’nun Çöpleri”.

    • Pek çekici bir isim değildi gerçekten. Orhan, o sıralarda Genç Radyo’da sunuculuk yapmaya başlamıştı. Orhan’ın “Acil İstek Servisi” adında bir programı vardı. Çalıştığı radyo ilk özel radyolardan biriydi ve onun sayesinde müziğe biraz daha kolay ulaşabiliyorduk. Bazen de şımarıklık yapıyorduk. Örneğin Janis Joplin’in Cry Baby’sini dinlemek istiyoruz ama bizde plak yok. Orhan’ı arayıp, “Bizim için çalar mısın?” diyorduk. O da “Tamam, çalarım,” diyordu. “İstek gelmiş gibi çal ama adımızı söylemene gerek yok,” diye tembihliyorduk. Grubun adı da aslında o programdan esinlendi. Orhan, kuraya attığı kâğıda “Acil Servis” yazmıştı.

    Orhan Yolsal

    • Yani grubun adını Orhan mı koydu?

    • Öyle de denebilir. Çünkü diğer öneriler daha da berbattı. Ben, “Yes diye bir grup varsa Evvet diye de bir grup olabilir,” diye tutturmuştum. Üstelik kimseyle karışmasın diye iki v ile yazılmasını istiyordum ve bu isimden son derece emindim. Çünkü Orhan, radyo programındaki sunumlarına sürekli uzatarak “Evvet” diye başlıyordu; bu da benim çok hoşuma gidiyordu. Soner, başka bir şey bulamadığı için beni destekledi. Böylece kurada iki “Evvet”, bir “Mikado’nun Çöpleri”, bir “Acil Servis” ve Çetin’in önerdiği “Asfalt” vardı.

    • Asfalt da fena değilmiş.

    • İyi ki “Asfalt” olmamışız. Sonradan “Asfalt Dünya” diye bir grup çıktı, belki o çocuklar bizim yüzümüzden başka bir isim seçmek zorunda kalacaklardı. Kim bilir, belki onlar “Mikado’nun Çöpleri” ya da “Evvet” olurlardı. Neyse, o gün kuradan “Acil Servis” çıktı. İyi ki de o çıkmış; önerilen isimlerin içinde daha iyisi yoktu.

    • Acil Servis çok akılda kalıcı bir isim ama…

    • Evet, sonuçta “Acil Servis” de bir müzik grubu için gerçekten oldukça talihsiz bir isim. İnsanların aklına ister istemez hastaneler ve acil servisler geliyor. Bir keresinde bir radyo programına konuk olmuştuk; telefonla bağlanan dinleyiciler acil servislerde yaşadıkları sorunları anlatmaya başladılar. Biz kırk saat, “Ama biz müzik grubuyuz,” diye açıklamaya çalıştık. İnsanlar, “Çok kötü davranıyorlar, çok kötü muamele görüyoruz. Konuklarınız doktor mu? Doktorlar neden bu kadar kaba?” diye soruyorlardı. Ne doktorduk ne de hastanelerin acil servisleriyle herhangi bir ilgimiz vardı ama böyle şeyler başımıza geliyordu.

    Çetin Güney

    • İsim hiç problem yaratmadı mı?

    • Yaratmaz mı! İsmin yarattığı yanlış anlaşılmayı da hiç unutmuyorum. İlk kez sahneye çıktığımız mekân olan Cafe Gitar’da çalıyoruz. Bir kız annesini arayıp son derece rahat bir tavırla, “Acil’deyiz,” demiş. Kadıncağız neredeyse bayılıyormuş; kızına ya da arkadaşlarından birine bir şey olduğunu sanmış.

    • Ben Ağaç Ev konserlerinin bilekliklerini saklamayı, arkalarına tarih ve grup adını yazmayı severim. Acil Servis konserinden kalan bilekliği bir gün masanın üzerinde gören annemin bir arkadaşı da paniğe kapılıp, “Kim acil servise gitti?” diye sormuştu.

    • Aslına bakarsan Acil Servis, bir grup adının o kadar da önemli olmadığının kanıtı. Bence oldukça antipatik, hatta talihsiz bir isim. Buna rağmen yirmili yaşlarımızdan bugüne kadar gelebildiysek, demek ki böyle bir isimle bile oluyormuş.

    • Grubun adının hikâyesini öğrendik. Artık şarkılardan bahsetmeye başlayalım mı?

    • Tabii, üzerinde konuşmayı en sevdiğim konulardan biri.

    • Gecenin Karanlığında ile başlayalım mı? Çok merak ettiğim bir şey var. Geçenlerde dinlerken fark ettim, Gecenin Karanlığında Bulutsuzluk Özlemi havası veren bir şarkı gibi geldi bana. Dinlerken, “Bulutsuzluk Özlemi dinliyorum” gibi bir hisse kapıldım. Farkında olarak yaptığınız bir şey miydi? Yani öyle bir ilham ya da düşünce aklınıza geldi mi yazarken ya da bestelerken?

    • Bulutsuzluk Özlemi’ni seviyorum. O zaman da dinlediğim, sevdiğim bir gruptu. Gecenin Karanlığında Bulutsuzluk Özlemi gibi olsun diye yaptığım bir şarkı değil. Sözüyle, müziğiyle benim yaptığım bir beste. Evde çalıp kaydettim. Kemancı’da çaldığımız bir akşam Soner’e dinlettim, daha davulunu yeni kuruyordu, duyunca, “Aa güzel ya, çalalım bunu” dedi. Öyle çaldık. Benzerlikler de olabilir, bu üzülecek bir şey değil benim için. Ama özellikle sevinilecek bir şey de değil. Benim öyle bir hedefim yoktu. Ancak insan sevdiği gruptan etkilenip onun gibi bir şeyler yapabilir. Birebir şu şarkısına benziyor falan diyemedikten sonra sorun yok benim için. 

    Arif Deniz Toker

    • Özellikle bir Bulutsuzluk Özlemi şarkısına benzetiyor değilim. Daha çok enerji olarak, daha gerçek hayattan olması gibi bir yerden, sözlerini, melodisini, gitarlarını benzettim biraz. Bence farkında olmadan sevdiğiniz bir gruba benzer bir şarkı yapmış olmanız da ayrıca kıymetli. 

    • Evet, evet. Aslında bizim o zamanlarda, o yaşlarımızda yaşadığımız hayatları anlatan bir şarkı. Yani Türkiye’de yaptığımız müziği çok bilen yok; biz sadece tutkunu olduğumuz bir şeyin peşinden koşuyoruz, nereye gittiğimiz belli değil… Böyle tutunacak bir dalımız yok aslında, bulanık bir suda gibiyiz. Birileri sana sevgisini ve beğenisini belirttikçe var olduğunu hissediyorsun. Eğer öyle şeyler başına gelmezse daha içine kapanıyorsun. O dönemki duygu ve düşüncelerimi, aslında yaşadığımız hayatı özetlediğim bir şarkıydı. 

    • Çok güzel bir şarkı gerçekten. Ben çok seviyorum.

    • Ne mutlu. O yıllardan bu yıllara hâlâ dinleyicilerimize bu hissin geçebiliyor olması çok değerli.

    • Neden müzik peki? Yapılabilecek onca şey, seçilebilecek bir sürü kariyerin arasında? Neden resim, edebiyat, heykel, şiir değil de müzik?

    • Müzik bir insanın içinden gelir. Müzikle uyanırım mesela ben; kafamda her gün bir değişik şarkıyla kalkarım. Sanki tombala çekiyormuş gibi beynim bir şarkı seçer, sabah uyandığımda kafamda o döner. Müziğin olmadığı bir hayatı ben hayal edemiyorum. Ama bazı insanlar tanıdım, inanamadım öyle insanların da olduğuna. Gerçekten, bana göre onlar bu evrenden değil; ya da ben onlarla aynı evrenden değilim. Umurunda bile değil müzik. Hiçbir şey ifade etmiyor onun için. “Müzik mi? Hiç olmasa da olur,” diyor, hatta “Aslında beni rahatsız eder,” diyor. Böyle insanlar da var. Demek ki her şey hangi evrenden olduğumuza bağlı. 

    Çetin Güney, Arif Deniz Toker ve Sami Ertan Kızıltan

    • İçinde yaşadığınız evrende hep müzik sesi olsun isteyenlerdensiniz yani.

    • Nasıl varoluşun bir parçalanışı, kendi içinde bölümleri varsa; bazıları müziğin olmadığı bir dünya hayal bile etmek istemeyebiliyor, bir kısmı da müziği hiç umursamayabiliyor. Bunu siyah ve beyaz, Yin ve Yang gibi görebilirsin. Ben müziğin olmadığı bir hayatı kesinlikle kabul edemeyen, hatta reddeden tarafındayım. O tarafın insanı olduğum, o tarafın ruhu olduğum için de müzik bana göre olmazsa olmaz. 

    • Peki kimler müzik yapsın? Sadece bu işe yeteneği olanlar mı, merakı olanlar mı? Hangisini tercih edersiniz?

    • Müziği yapmayı denemek bir insanın mutlaka, hele benim gibi müzik tarafındaysan hayatın, mutlaka yapması gereken, denemesi gereken bir şey. Belki sen de becerebiliyorsun. Kendini küçümsemeyip, önemsiz görmeyip, hatta özellikle kendine şans tanıyıp, ortaya ne çıkarabileceğin konusunda kendine bir şans tanımalısın. Sen de bilmiyorsun aslında ne çıkarabileceğini. O şansı tanımazsan da hiçbir zaman bilemeyeceksin. Ben herkesin ama herkesin, müzisyen olmayı seçmiş seçmemiş herkesin kendi melodisini mırıldanmasından yanayım. 

    • Peki Acil Servis bu evrenin neresinde?

    • Biz Acil Servis olarak bir şeyler denedik ve o denediğimiz şeyler hoşumuza gitti. Hoşumuza gidince de belki daha da değişik şeyler becerebiliriz ve onlar da hoşumuza gider diye aramaya devam ettik. Müzisyenlik böyle bir şey. Ömür boyu arıyorsun. Bakalım, bana güzel hissettiren başka değişik şarkılarım olacak mı diye. Bundan ibaret aslında. Bir müzisyenin hayatı arayışla geçer. Yani neden müzik? Çünkü ben bir müzik insanıyım. Müziksiz bir hayat düşünmek istemiyorum. 

    • Çok sevilen şarkılarınızdan biri olan Bebek parçasının hikâyesiyle devam edelim mi? 

    • Bebek’in hikâyesi, Orhan Yolsal’ın yazdığı “Hey bebek, uçur beni o eylül akşamına” dizesiyle başladı. O yıllarda birbirimize çok yakın oturduğumuz için sık sık buluşur, şarkı fikirleri üzerine konuşurduk. Orhan bir gün bu dizeyle geldi. Sözleri gördüğümde, şarkının bir yaz aşkını anlatması gerektiğini hissettim. Bu nedenle ilk dizedeki “eylül”, daha sonra “temmuz”a dönüştü.

    • Bebek hoş bir aşk şarkısı, birinize özel bir yaz aşkı mı, yoksa bütün grubun yaz aşklarının toplamı mı?

    • Şarkı, benim ya da gruptan birinin yaşadığı belirli bir olayı anlatmıyor. Herkesin yaşayabileceği, belki de yaşamak isteyeceği bir yaz aşkını anlatıyor. Sözleri yazmaya başlarken doğrudan dizeler kurmak yerine, önce bu aşkın hikâyesini ayrıntılı biçimde anlatan uzun bir kompozisyon yazdım. Karakterleri, duyguları, karşılaşmaları, ayrılığı; kısacası o yaz aşkına ait olabilecek her şeyi sayfalar boyunca anlattım.

    • Ve bu uzun kompozisyon, lise ödevi olmaktan çıkıp şarkı sözüne dönüştü, öyle mi?

    • Aynen öyle oldu. Yazdığım bu metnin içinden bazı kelimeleri, cümleleri ve duyguları seçerek şarkı sözlerini oluşturduk. Bugün dinlediğiniz Bebek, aslında o uzun hikâyenin süzülmüş, şarkıya dönüşmüş hâlidir.

    • Yusuf Yusuf, daha Acil Servis yokken yazılmış bir parça. Bu hikâyeyi de sizden dinleyebilir miyiz?

    • Galleria alışveriş merkezi daha yeni açılmıştı. McDonald’s, Burger King gibi zincir markaların arasında yakasında görevli kartı ile izinli olarak sakız satan henüz on bir yaşında bir çocuk vardı. Yusuf kendisi. Bu çocuk bir şekilde, kapının önünde AVM’nin genel müdürünün sempatisini kazanmış, genel müdür de buna bir yaka kartı çıkarttırmış ve içeride sakız satmasına izin vermiş. İçeride bu işi yapabilen tek satıcıydı Yusuf. 

    • Tehlikeli bir tipe benziyor Yusuf…

    • Öyle de denebilir, mesela, sen geldin oraya, erkek arkadaşınla oturdun sohbet ediyorsun, geliyor, seni ajite ediyor, böyle ağlıyor, “Abla n’olur anneme babama bakıyorum,” diye. Sonuç olarak Yusuf küçücük yaşta müthiş bir şekilde para kazanmayı beceren ve acayip kafasını bu işlere çalıştırabilen bir çocuktu. O zaman bir işletmeden diğer işletmeye yiyecek taşıma görevini de yapıyordu. Çünkü herkes sürekli kendi dükkânındakini yemekten fenalık geçirdiği için çalışanlar birbirinin yemeğini yemeyi tercih ediyorlardı. Yusuf da birinden birine pizza, diğerine hamburger şeklinde yemek değiş tokuşunu da sağlıyordu. 

    • Acil Servis’in yolu Yusuf’la nasıl kesişti?

    • Bir gün Orhan’la Çetin oturmuş şarkı sözü yazmaya çalışırlarken Yusuf yaklaşıp, “N’apıyorsunuz, abi?” deyip ardından sakız satmaya çalışıyor bunlara. Şansını da biraz fazla zorluyor. Bunlar diyorlar ki “Biz şarkı sözü yazmaya çalışıyoruz, eğer gidersen senin için yazarız şarkıyı, seni anlatırız şarkıda.” “Yapar mısınız sahiden?” diyor. “Niye olmasın yaparız tabii,” diyorlar. Bunun üzerine Yusuf uzaklaşıyor yanlarından. Bizimkiler de “Aa, gitti gerçekten. Hadi madem, sözümüzü tutalım, şarkıda Yusuf’u anlatalım,” diyerek bu şarkıyı yapıyorlar. Yusuf Amerika’ya gitmiş diye duyduk sonradan. 

    Sami Ertan Kızıltan ve Arif Deniz Toker

    • AVM’lerden söz açılmışken Ertan Kızıltan’la, ilk açılan AVM’lerde tanıştığımız uygulamalardan da biraz bahsettik. 

    • Alışveriş merkezinde Fame City diye bir yer vardı, oyun alanı. Hatta Orhan Yolsal radyo programını yapmadan önce orada çalışıyordu; eşiyle de orada tanıştılar. Gişeden jeton alıp jetonların bitene kadar oynardın. Sonra karaoke vardı mesela. Karaokeyi de ilk defa orada görmüştük. Hiç öyle bir şey bilmiyorduk. Bak, o da çok şeker bir şeydir. İlk tanıştığında çok şeker geliyor insana. 

    • Artık gelmiyor mu? 

    • Yani karaokenin artık esprisi yok benim için. Zaten hiçbir zaman gidip de bir yerde karaoke yapmışlığım yoktur. Şarkıcı olabilirim ama utangaç bir adamım. Ancak bizim grupla sahneye çıkarsam kendimi güvende hissedip şarkı söyleyebilirim. Gidip de orada sözleri takip ederek şarkı söylemeye cesaret edemeyebilirim yani. 

    • Başka var mı böyle akılda kalıcı, ilginç hikâyesi olan şarkı? (“Biraz çalar mısınız?” diye manipülasyon yaptıktan sonra Ertan Abinin bana hikâyesini anlatmak zorunda kaldığı Eller Yalan şarkısını konuşuyoruz.)

    • Eller Yalan’ın da ayrı bir hikâyesi var. Benim açımdan biraz talihsiz bir hikâye, çünkü o şarkı hiçbir zaman gerçekten yapmak istediğim bir şey değildi. Hatta bugün “Eller Yalan”ı çalmamamızın asıl sebebi benim. Bunu da buradan herkese ilan etmiş olalım.

    • Eğer bize hikâyeyi en başından anlatırsanız sizi affedebiliriz.

    • Çetin’le birlikte bir stüdyo işletiyorduk. Boş bir zamanımızda, “Anadolu Rock ya da türkü gibi bir şarkı yapmaya kalksak acaba becerebilir miyiz?” diye düşündük. Tamamen deneme ve biraz da eğlence amacıyla Eller Yalan’ı yaptık. “Eller yalan, kanma yar” gibi sözler yazmıştık; bize komik geliyordu. Arkadaşlarımıza da bu mizahı paylaşırlar diye dinlettik. Onlarsa, “Çok güzel olmuş, bunu albüme koyalım,” dediler.

    Küçük Adam (1996)
    Dur Bekle (2010)

    • Peki bu “şaka” nasıl ciddiye bindi?

    • Bizim grupta “Üç, ikiden büyüktür,” diye bir kural vardı. Üç kişi bir şeyi kabul ediyorsa ve diğer iki kişi de buna kesin biçimde karşı çıkmıyorsa çoğunluğun kararı uygulanırdı. Eller Yalan’da da öyle oldu. Çoğunluk istedi, şarkı albüme girdi. Albüme girince klip çekilmesi gerekti; klibi de çekildi. Ben ise hiçbir aşamasında gerçekten istemedim. Buna rağmen şarkıyı uzun süre sahnede de çaldık.

    Benim asıl itirazım, Eller Yalan’ın repertuvarımızda bir karşılığının bulunmamasıydı. Bizde ona benzeyen başka bir şarkı yok. İnsanlar bu şarkıyı duyup aynı türde parçalar dinlemek için konserimize geldiklerinde onları kandırmış gibi oluyorduk. Bir süre sonra bizden Anadolu Rock şarkıları istemeye başlıyorlardı. Oysa bizim böyle bir repertuvarımız yoktu.

    • Röportajın en başında “Türkçe sözlü Rock yapılmaz diyenlere rağmen müzik yapma savaşı veren bir gruba dönüştük” diyerek yola çıktığınızı söylemiştiniz zaten. Size biraz yoldan sapmak gibi mi hissettirdi?

    • Dediğim gibi, bizim amacımız Anadolu Rock’ı beslemek değildi, kendi tarzımızı oluşturmak için çabalıyorduk. Bu nedenle o şarkıyı taşıyamadığımızı düşünüyorum. Zaten o sözleri ciddi ciddi söyleyecek biri de değilim; ben onları gırgır olsun diye yazmıştım. Eller Yalan bana aitmiş gibi gelmediği ve sürekli sahnede söylemek istediğim bir şarkı olmadığı için zamanla veto etmeye başladım. Bugün çalmamamızın nedeni de bu. Gruptaki diğer arkadaşlar şarkıdan benim kadar rahatsız olmuyorlar ama ben oluyorum.

    • Bu keyifli sohbet ve Acil Servis’in hikâyelerini bizimle paylaştığınız için çok teşekkür ederiz. Acil Servis’in henüz kaydedilmemiş yeni şarkısını merakla bekliyor, en kısa zamanda dinleyicilerle buluşmasını diliyoruz.

    Yazar

    • Zeynep Poyrazoğlu
      Zeynep Poyrazoğlu

      İtalyan Lisesinden mezun oldu. Müzik. Bateri ve flüt. Edebiyat. Kadıköy. “Her tür müzik dinliyorum” insanlarından. Özgür’ün kızı. 18 yaşında.

    acil servis rock sami ertan kızıltan yerli
    Paylaş. Facebook Twitter WhatsApp Email
    Önceki yazıRock Müziğin En Leziz Hali: GRUP HARDAL

    İlgili Yazılar

    Rock Müziğin En Leziz Hali: GRUP HARDAL

    23.07.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç

    İSKENDER PAYDAŞ: Bir Ses Mimarı

    21.07.2026Yazan: İzzet Eti

    Aurora. YES mi? EVET!

    20.07.2026Yazan: Cengiz Varlık

    BEAT İSTANBUL’da: Bir Konser, Sayısız Artçı Sarsıntı ve Üç Yazar

    17.07.2026Yazan: Hacer Erişkin, Cengiz Varlık ve Meral Akman

    SOUTHERN PACIFIC ve 80’ler

    13.07.2026Yazan: Bülent Seyitdanlıoğlu

    GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

    09.07.2026Yazan: Dadal Günçe
    En son yazılar
    Röportaj

    Bir ACİL SERVİS Hikâyesi: SAMİ ERTAN KIZILTAN

    Yazan: Zeynep Poyrazoğlu24.07.2026

    Sami Ertan Kızıltan grup adının kura çekiminden Bebek’in yaz aşkına, Yusuf Yusuf’un küçük kahramanından Eller Yalan’ın kendine özgü hikâyesine, Acil Servis’in müzikle geçen otuz yılı aşkın hikâyesini anlatıyor.

    Rock Müziğin En Leziz Hali: GRUP HARDAL

    23.07.2026

    İSKENDER PAYDAŞ: Bir Ses Mimarı

    21.07.2026

    Aurora. YES mi? EVET!

    20.07.2026
    Öne çıkanlar

    KORAY CANDEMİR: Eski Mahalleden KARGO İle Gelen Bayram Hediyesi

    15.06.2026

    Can Tutuğ: Gündüz Psikiyatrist, Gece Vibrafoncu

    24.02.2026

    Mert Göçay (Nemrud) ile Kozmik/Progresif Anlatı

    09.03.2026

    TAMIKREST: Çölün, Şiirin ve Yolculuğun Sesi

    26.06.2026
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock beat blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca country deep purple derleme dünya müziği elektronik eric clapton folk rock frank zappa hard rock heavy metal kargo kesmeşeker kronik led zeppelin leyan senay mekan müzik basını objektif pentagram phil collins pink floyd pop progressive rock psychedelic rock punk rap rock sektör sinema stairway to heaven stüdyoimge tarih teoman the rolling stones thrash metal yabancı yerli
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    Bir ACİL SERVİS Hikâyesi: SAMİ ERTAN KIZILTAN

    24.07.2026

    Rock Müziğin En Leziz Hali: GRUP HARDAL

    23.07.2026

    İSKENDER PAYDAŞ: Bir Ses Mimarı

    21.07.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.