Bazı şarkılar doğdukları döneme sıkışır, bazılarıysa yıllar geçtikçe başka müzisyenlerin elinde yeniden şekillenir. Alphaville’in “Big in Japan”ı, Guano Apes’in sert yorumundan Ane Brun’un yalın hâline uzanan yolculuğuyla zamana direnen şarkılardan biri.
Bazı şarkılar ait oldukları dönemden çıkamaz; ilk notalarını duyduğunuz anda sizi belirli bir yıla, belirli bir tarza geri götürürler. Bazıları ise tam tersini yapar: doğdukları dönemin izlerini taşısalar da yıllar içinde başka müzisyenlerin elinde, başka türlere tercüme edilir ve her seferinde şaşırtıcı biçimde hayatta kalırlar. Alphaville’in 1984 tarihli Big in Japan’i bu ikisini bir arada başarabilen parçalardan biri — 80’ler Synth-Popunun neredeyse kusursuz bir zaman kapsülü olduğu kadar, elektronik katmanlarını geride bırakıp bir piyano ve insan sesiyle baş başa bırakıldığında da gitarları amfiye takıp iyice sertleştirdiğinizde de zımba gibi bir parça.
Bunun nedenini anlamak için şarkının ortaya çıktığı yere gitmek gerekiyor.
Forever Young’ın öncesinden gelen şarkı
Alphaville denince bugün akla önce Forever Young geliyor, ama grubun ilk büyük uluslararası başarısı aslında Big in Japan’dı. Marian Gold, Bernhard Lloyd ve Frank Mertens’in kurduğu Alman grup, parçayı 1984’te yeni çıkacak albümlerinin ilk single’ı olarak yayımladı; aynı yıl Forever Young albümü geldi. Şarkı kısa sürede Avrupa’nın pek çok ülkesinde listelerin üst sıralarına çıktı ve Alphaville’i kariyerinin daha en başında uluslararası bir gruba dönüştürdü.
Müzikal olarak bunun nedenini anlamak zor değil. Şarkı daha ilk saniyelerinde kimliğini ilan ediyor: tekrarlayan synth motifleri, elektronik bir ritim, Marian Gold’un dramatik vokali, nakarata doğru gittikçe genişleyen bir düzenleme. Bugün “80’ler soundu” dediğimiz şeyin bütün bileşenleri aynı yerde. Ama müzik ne kadar parlaksa hikâye de bir o kadar karanlık.
Japonya’da meşhur olmak
Şarkının isminde müzik dünyasına dair önemli bir detay saklı. Big in Japan, müzik dünyasında yıllardır kullanılan hafif alaycı bir ifade: kendi ülkesinde veya büyük Batı pazarlarında fazla ilgi görmeyen ama Japonya’da beklenmedik bir başarı yakalayan sanatçılar için söyleniyor. Bir tür teselli: Burada kimse bizi tanımıyor olabilir ama Japonya’da “büyüğüz”. Üstelik Alphaville’den önce gerçekten Big in Japan adında bir grup da var: 1970’lerin sonunda Liverpool Punk sahnesinde ortaya çıkan, ticari başarı yakalayamayan ama kadrosundan İngiliz alternatif müzik sahnesine önemli isimler çıkan kısa ömürlü bir grup. Marian Gold esasen bu ismi bir plakçıda görüp aklına kazıyor.
Ama Gold’un yazdığı şarkıda Japonya artık Japonya olmaktan çıkıyor.
Batı Berlin
Big in Japan’in parlak synth’lerinin arkasında aslında 1970’lerin sonundaki Batı Berlin ve onun uyuşturucu dünyası var. Şarkının merkezinde bağımlılığın içinde sıkışmış bir çift bulunuyor. Birbirlerini seviyorlar, içinde bulundukları hayattan kurtulmak istiyorlar, ama aynı zamanda birbirlerini o hayatın içinde tutuyorlar. Dolayısıyla Big in Japan burada gerçek bir başarı hikâyesi değil, bir fantezi: burada kaybediyor olabiliriz ama dünyanın öbür ucunda bambaşka insanlar olabiliriz. Japonya, ulaşılması güç başka bir hayatın metaforuna dönüşüyor.
Şarkının en güzel numarası da tam burada ortaya çıkıyor, çünkü müzik size bunun tam tersini söylüyor. Synth’ler parlıyor, ritim dans ettiriyor, nakarat yükseliyor, Marian Gold’un vokali neredeyse bir zafer ilanı gibi duyuluyor ancak hikâye giderek daha karanlık bir yere çekiliyor. Müzik ileri giderken şarkının karakterleri oldukları yerde dönüp duruyorlar.
Sonra gitarlar ve amfiler geldi: Guano Apes
Aradan on altı yıl geçiyor. Başka bir Alman grup, Guano Apes, Big in Japan’i alıp 2000 yılında yeniden yorumluyor ve şarkının üzerindeki neonları, hatta daha da net söyleyecek olursak synth desteğini söküyor. Alphaville versiyonunda elektronik ritmin arkasına saklanan gerilim, Guano Apes yorumunda gitarlarla doğrudan yüzeye çıkıyor. Sandra Nasić’in vokali Marian Gold’un mesafeli anlatımından çok farklı, daha saldırgan, daha fiziksel, daha huzursuz. Belki de tek kelimeyle daha öfkeli.
İlginç olan şarkının özünde neredeyse hiçbir şey değişmemesine rağmen anlamının biraz kaymış olması. Alphaville versiyonunda bende daha çok kaçış hissi uyandıran şarkı, Guano Apes’in elinde sıkışmışlık ve öfkeye yaklaşıyor. O yıllar artık sesini ve öfkesini iyice duyurma arzusundaki yeni nesil “Alman”lara gidiyor aklım açıkçası… Aynı şarkı, aynı sözler, ama artık 1984’ün Synth-Pop dünyasında değil, 2000’lerin başındaki Alternatif Rock ve Nu-Metal ikliminde. Bir şarkının gerçekten güçlü olup olmadığını anlamanın yollarından biri belki de bu: üzerindeki döneme ait kıyafetleri çıkarınca geriye hâlâ bir şey kalıyor mu? Big in Japan’de fazlasıyla kalıyor.
Sonra her şey susuveriyor: Ane Brun
Ane Brun şarkıyı neredeyse tam ters yönden ele alıyor. Guano Apes şarkının içindeki gerilimi büyütürken, Norveçli şarkıcı onu küçültüyor. Elektronik gösterişi, gitarların saldırganlığını, 80’lerin ihtişamını, 2000’lerin öfkesini ortadan kaldırıp geriye şarkının iskeletini, melodiyi, sözleri ve çıplak bir insan sesini bırakıyor. İşte burada Big in Japan’in ne kadar iyi yazılmış bir şarkı olduğu daha net duyuluyor; Synth-Pop düzenlemesi içinde yıllarca dans ettiğimiz şarkı bir anda melankolik bir balada dönüşebiliyor. Hikâyeyi biliyorsanız Ane Brun yorumunda sözler başka türlü ağırlık kazanıyor.
Alphaville versiyonunda müzik hikâyeyi gizliyor, Guano Apes versiyonunda hikâyenin öfkesini dışarı çıkarıyor, Ane Brun ise sanki odadaki ışıkları kapatıp sizi hikâyeyle yalnız bırakıyor. Üç farklı dönem, üç farklı müzik dili, aynı beste: 1984’te Synth-Pop, 2000’de Alternatif Rock, yıllar sonra Ane Brun’un elinde çıplak ve kırılgan bir şarkı.
Bir şarkının zamana meydan okuması
“Zamana meydan okuma” derken çoğu zaman yıllar sonra hâlâ dinlediğimiz şarkıları kastediyoruz, ama bu biraz eksik bir tanım. Gerçekten “zamansız” şarkılar sadece yaşlanmayanlar değil, başka dönemlerin de içine girebilenler… Başka bir müzisyen onları eline aldığında kırılmadan bükülebiliyor, yeni bir tarza taşınabiliyor, yeni bir kuşak tarafından yeniden okunabiliyorlar. Bazen de yeni yorum, orijinalinde fark etmediğimiz bir şeyi ortaya çıkarıyor. Big in Japan bunun güzel örneklerinden biri: Alphaville şarkıdaki hayali duyururken, Guano Apes öfkesini, Ane Brun hüznünü.
Hikâyesini öğrendikten sonra başlığın kendisi de başka türlü duyulmaya başlıyor. Hepimiz zaman zaman kendi “Japonya”larımızı yaratıyoruz. Başka bir şehir, başka bir iş, başka bir ilişki, başka bir hayat. Bugün değiştiremediğimiz şeylerin başka bir yerde kendiliğinden değişeceğine inanmak kolay geliyor. Hayal kurmakla kaçmak arasındaki çizgi ise hiçbir zaman o kadar net değil. Marian Gold’un kırk yılı aşkın süre önce yazdığı şarkının hâlâ bu kadar tanıdık gelmesinin nedeni de belki biraz bu.





