Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      DICK PARRY: Pink Floyd’un “Muazzam Güzellik İmzası”

      28.05.2026

      ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

      08.07.2026

      THE GATHERING ve THE PINEAPPLE THIEF: İstanbul’da, Aynı Gecede Mucize Gibi Bir Konser! 

      02.07.2026

      CHRIS ISAAK İzmir’deydi

      29.06.2026

      METALLICA Atina. Biz O Akşam Ne Yaşadık?

      14.05.2026

      The Offspring – Smash (1994)

      07.07.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Haziran ve Temmuz Albümleri

      05.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      Manic Street Preachers – Everything Must Go (1996)

      01.06.2026

      FLÖRT ve Müzikal Yolculuğu. Üç İsim, Dört Mevsim

      08.05.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      Skip Spence: Kayıp Ruhun Yolculuğu

      17.11.2025

      GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

      09.07.2026

      CREAM ve Rock’ın Ontolojik Kırılması: Gürültünün Estetiği

      06.07.2026

      GRUP BUNALIM: Bilinç ile Bilinçaltı Arasındaki Çizgi

      01.07.2026

      ERKİN KORAY’ın Saykedelik Halleri: YERALTI DÖRTLÜSÜ

      24.06.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

      10.07.2026

      GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

      09.07.2026

      ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

      08.07.2026

      The Offspring – Smash (1994)

      07.07.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • N’olmuş?
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Dosyalar»Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi
    Dosyalar

    Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

    The Wicker Man, Pagan ritüellerin, Saykedelik Folk’un ve Folk Horror estetiğinin iç içe geçtiği tekinsiz bir kült film. Bu yazı, Hasır Adam’ın içinde yanan yalnızca bir bedene değil, müziğin, inancın ve kurban fikrinin bitmeyen yankısına kulak veriyor.
    Burak KumpasoğluBurak Kumpasoğlu10.07.202627 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    Burak Kumpasoğlu, Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm serisinin üçüncü bölümünde The Wicker Man’in peşine düşüyor. Neolitik bereket kültlerinden Frazer’ın Altın Dal’ına, Pagan ritüellerden Paul Giovanni ve Magnet’in yarattığı tekinsiz ses dünyasına uzanan yazı; filmin müziklerini yalnızca atmosfer kuran parçalar olarak değil, Summerisle’ın inançlarını, arzularını ve kurban ekonomisini taşıyan ritüel araçları olarak okuyor.

    Yaklaşık 12 bin yıl öncesine tarihlenen Neolitik Çağ’da tarım, bugünün teknolojik ve laik anlayışının ötesinde bir anlam alanına, insanlara kendileri ve yaşadıkları dünya ile ilgili yeni bakış açıları kazandıran kutsal bir niteliğe sahiptir. Toprağın, tüm canlıları içinde barındıran bir rahim gibi bereket üretmesiyle ortaya çıkan ekin, bir bakıma bu kutsallığın görünür hâlidir. 

    Kutsallık, mevcut dünyanın ötesinde yer alan metafizik bir gerçeklik değil; tanrıların, insanların ve tüm canlıların paylaştığı ortak bir doğa anlayışıdır. Ancak bu düzende hiçbir şey karşılıksız değildir. Almak için vermek gerekir. Tanrılar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler birbirlerini besleyerek varlıklarını sürdürür ve birbirlerine güç verirler. Bu bağlamda cinsellik de toprağın verimliliğini sağlayan kutsal düzenin bir parçası hâline gelir.

    Karen Armstrong’un yazdığı gibi, “Mitoloji gerçeklerden kaçmaz.” Tarım, yalnızca tefekküre dayanan huzurlu bir uğraş değil; kuraklığın, kıtlığın ve kutsal gücün dışavurumu olarak görülen doğal afetlerin gölgesinde sürdürülen bir mücadeledir. Bu nedenle Ana Tanrıça kültü, teselli veren yumuşak bir figürden ziyade, yaşamı ve ölümü aynı anda barındıran tekinsiz bir karakter taşır. 

    Bazı kültürlerde tarımın cinsellikle ilişkilendirilmesi, doğayla kurulan romantik bir ilişkinin değil; alma-verme döngüsünün ve kutsal gücü besleme çabasının ritüel olarak ifadesidir. Ancak bu besleme yalnızca cinsel eylemle sınırlı değildir; kimi zaman kurban ritüelleriyle de gerçekleştirilir.

    James George Frazer’a göre arkaik tarım toplumlarında lider, bereketin kaynağı olduğu kadar krizin de sorumlusudur. Ekinlerin kuruması ya da verimin azalması, liderin yaşam gücünün zayıfladığının da işareti sayılır. Mitlere de yansıyan “Kralın Katli” motifi, kıtlığı sona erdirecek bir kurban ritüeli olarak kültürde yer edinmiştir. Frazer; Osiris’in kardeşi Seth tarafından parçalanmasını, Dionysos’un Titanlar tarafından parçalanıp kazanda pişirilmesini ve Orpheus’un Maenadlar tarafından uzuvlarının koparılmasını, tarımsal tohumun toprağa saçılmasıyla, yani bereket fikriyle ilişkilendirir. 

    Toprağa gömülen tohumun baharda yeniden filizlenmesi ise “Ölen ve Yeniden Dirilen Tanrı” arketipiyle (Adonis, Attis vb.) açıklanır. İnsanlar bu tanrıları mitsel anlamda hem öldürür hem de onlara taparlar. 

    Giulio Romano’nun (1499-1546) Orpheus’un Ölümü Tablosu

    Antik çağlarda insanların kurban edildiğine dair pek çok anlatı vardır. Bunların bir kısmı bereket kültleriyle ilişkili mitolojik öyküler olsa da tarihsel kayıtlarla aktarılan örnekler de bulunur ve bunlar tüm dehşetiyle, dikkat çekicidir. Avrupa tarihinde özellikle Keltler ve Druidler hakkında ortaya atılan bu tür iddialar tarihçiler tarafından temkinli olarak değerlendirilse de konu açısından önem taşımaktadır.

    Julius Caesar, Gallia Savaşları adlı eserinde şöyle yazar:

    “Gallia halkının tamamı dini görevlerine son derece bağlıdır. Bu nedenle ağır hastalığa yakalanan ya da savaşta büyük tehlikelerle karşılaşan kişiler, insan kurban eder veya edeceklerine dair adakta bulunurlar. Bu törenlerde Druidler rahiplik yapar. Bir insan yaşamına karşılık başka bir insan yaşamı feda edilmezse ölümsüz tanrıların öfkesinin yatışmayacağına inanırlar. Hem özel hem de kamusal yaşamda kurban törenleri düzenlenir. Bazen sazlardan yapılmış büyük figürlerin içini canlı insanlarla doldurur, ardından onları ateşe verirler. İnsanlar alevler içinde can verir. Tanrıların özellikle hırsızlık, eşkıyalık veya cinayet sırasında suçüstü yakalanan kişilerin kurban edilmesinden hoşlandığına inanırlar; ancak suçlu sayısı az olduğunda masum insanları da kurban ederler.” 

    Thomas Pennant’ın 1778 tarihli “Galler Turu” isimli kitabında yer alan bir Hasır Adam gravürü

    Strabon da Geographika adlı eserinde ise Keltlerin tanrılar adına canlı canlı yakılmak üzere hayvanları ve tutsakları içine doldurdukları, ahşap ve sazlardan yapılmış dev figürlerden söz eder.

    Aslında Yunan Stoacı filozof, tarihçi ve coğrafyacı Posidonius’un anlatımlarına dayanan bu tür metinlerden hareket eden Frazer, Altın Dal adlı eserinde, özellikle 1 Mayıs’ta kutlanan İskoç Beltane Festivali gibi ateş şenliklerini farklı açılardan yorumlamaya çalışırken, yakılan büyük şenlik ateşlerinin güneşin yenileyici gücünün bir ifadesi olduğunu öne süren kuramlarla, toprağı zararlı etkilerden ve kötü ruhlardan arındırma işlevi taşıdığını savunan kuramları tartışır. 

    Aylett Sammes’ın 1676 tarihli Britannia Antiqua Illustrata kitabındaki Hasır Adam illüstrasyonu

    Daha çok ikinci görüşe yakın duran Frazer; Keltlerin, suçlu ilan edilen kişileri her beş yılda bir düzenlenen büyük bir festivalde tanrılara kurban ederek, toprağın verimini artırdıklarından bahseder. Eğer yeterince suçlu olmazsa, savaşta ele geçirilen tutsaklar bu eksikliği gidermek için kullanılır. Kurban sayısı ne kadar çok olursa toprağın verimi o kadar artar. Şöyle yazar Frazer:

    “Zaman geldiğinde kurbanlar Druidler ya da rahipler tarafından öldürülürdü. Bazıları oklarla vurulur, bazıları kazığa geçirilir, bazıları ise şu şekilde diri diri yakılırdı: Hasırdan ya da ağaç ve otlardan devasa insan figürleri yapılırdı; bunların içi canlı insanlar, sığırlar ve başka hayvanlarla doldurulurdu. Ardından figürler ateşe verilerek, içlerindeki canlılarla birlikte yakılırdı.” 

    Caesar’ın siyasi çıkarları uğruna Keltleri şeytanlaştıran ifadelerini sorgulamadan kabul etmesi yahut Viktorya döneminin tavrıyla zamansal ve bölgesel farklılıkları göz ardı ederek kültürü tek tipleştirmesi nedeniyle kimi antropologlar ve tarihçiler tarafından eleştirilse de Frazer’ın bu çalışmasının kültür-sanat dünyasındaki yansımaları oldukça güçlü olmuştur.

    The Wicker Man

    1973 tarihli The Wicker Man filminin orijinal afişi

    Müzikleri odağında incelemeye çalışacağım The Wicker Man filmi de bu yansımanın en parlak örneklerinden biri. Filmin senaryosunun uyarlandığı Ritüel isimli roman, büyücülük ve Dennis Wheatley’nin kitaplarıyla ilgilenen İngiliz oyuncu ve yazar David Pinner tarafından yazılmış ve 1967 yılında yayımlanmıştır. Okültizm temalı bir dedektiflik öyküsünü içeren bu romanı keşfedenlerden biri de Christopher Lee’dir. 

    Okült konulara özel ilgisi olan Lee’nin sıkışıp kaldığı Dracula rolünden sıkıldığı, entelektüel derinliği daha fazla olan bir yapımda yer almak istediği bir dönemde karşısına çıkar bu kitap. Pinner ile tanışan Lee, kitabın film haklarını 1971 yılında satın alır. Anthony Schaffer tarafından uyarlanarak yazılan senaryo, Robin Hardy tarafından filme çekilir ve 1973 yılında gösterime girer. Başrollerinde Edward Woodward ve Britt Ekland’ın oynadığı filmde Christopher Lee, bir söylentiye göre ücret dahi almamıştır, en sevdiği rollerden biri olduğunu söylediği Lord Summerisle rolünde yer alır.

    Lord Summerisle rolünde Christopher Lee

    Kurgusal Summerisle Adası’ndan gelen bir ihbarla, kayıp bir çocuğun peşine düşen ve püriten bir ahlâk yapısına sahip olan Çavuş Neil Howie’nin, Pagan inançlara sahip olan ada halkıyla yaşadıklarının bir öyküsüdür film. Aradığı çocuğun, ada halkının Pagan gelenekleri doğrultusunda, hasadın daha bereketli olması için kurban edildiğine dair şüpheleri olan Howie’nin aslında kendisinin bir kurban olarak seçilmiş olması ve filmin finalinde kendisine eşlik eden hayvanlarla birlikte devasa bir Hasır Adam heykelinin içinde yakılarak kurban edilmesi, yönetmenin ve senaristin Frazer’ın Altın Dal kitabından nasıl etkilendiklerini ortaya koyar. Pinner’ın romanındaki baş karakter Hanlin’in, bastırdığı cinselliği ve dinsel paranoyalarının sonucunda yaşadığı ruhsal çözülme, filmde Howie’nin tüm bunlara ilaveten, kurban ekonomisi sonucunda ritüelistik olarak Hasır Adam’da yakılmasıyla son bulur.

    Ancak filmin gişede uğradığı başarısızlık, isminin on yılı aşkın süre boyunca unutulmasına neden olur. Ta ki İngiliz sinemacı Alex Cox’un sunumuyla 1988 yılında BBC Two’da yayımlanmaya başlayan Moviedrome programına kadar. Unutulmuş kült filmlerin gösterildiği programın ilk bölümü The Wicker Man’e ayrılır. Film yeniden keşfedilir adeta. Keşfedilen yalnızca film değildir elbette; Amerikalı besteci Paul Giovanni’nin film için yaptığı müzikler de bu keşfin hazinelerinden biri olmuştur. 

    Yeni kuşak film müziği koleksiyonerlerinden ve sonraki yıllarda Trunk Records’u kuracak olan Jonny Trunk, 90’ların başında bir arkadaşının neredeyse sürekli olarak izlediği filmin bir VHS kaydında duyduğu müzik hakkında şöyle söyler:

    “Mezarlık sahnesinde duyulan bir flüt müziği vardı ve bunun şimdiye kadar işittiğim en güzel müzik parçalarından biri olduğunu düşündüm. Kendi kendime, ‘bunu mutlaka bir plak üzerine basılmış hâlde edinmeliyim,’ dedim.”

    Filmin ses kayıtlarını bularak The Wicker Man albümünü hazırlayan Jonny Trunk

    Trunk’ın bu düşüncesini gerçekleştirmesi üç yıl sürer. Tüm bu süre boyunca hakları bir şirketten diğerine geçen filmin son dağıtımcısı Canal+ ile yaptığı bir sözleşmeye göre eğer filmin müzik kayıtlarını bulursa yayımlama hakkına da sahip olacaktır. En sonunda Pinewood Stüdyoları’nın arşivlerinde çalışırken bulduğu on üç adet makarayı teybe yerleştirdiğinde duyduğu, bir uçağın alçak tonda uğuldayan bir armonyum eşliğinde dönen pervanelerinin sesiyle hedefine ulaştığını anlar. “Hayatım boyunca yaşadığım en heyecan verici anlardan biriydi” diye tanımladığı bu an, filmin açılışında işitilen seslerdir.

    Trunk Records etiketiyle 1998’de yayımlanan albüm kısa sürede tükenir. Filmin meraklılarından olan İngiliz komedyen Stewart Lee, Trunk’ın yayımladığı albüm hakkında şöyle söyler:

    “Bence Jonny Trunk‘ın The Wicker Man film müziğini yayımlaması bir bakıma tarihi yeniden yazdı. Bu albüm, genç müzisyenlere ‘Acid Folk’un gerçekte olduğundan çok daha büyük bir akım olduğunu düşündürdü.” 

    60 ve 70’lerin Saykedelik Folk müziğini tanımlamak için kullanılan bu tür adı, gerçekten de The Wicker Man sayesinde tıpkı filmin kendisi gibi yeniden keşfedilir. 2000’li yıllarda Birleşik Krallık’ta ortaya çıkan Trembling Bells, United Bible Studies ve The Owl Service gibi pek çok Folk grubu, filmin müziğinin estetik anlayışını örnek almaya başlar. Acid Folk; koleksiyonerler, derlemeciler ve DJ’ler için aranan bir tür hâline gelir. Öyle ki Komünist Manifesto’nun giriş cümlesinden mülhem olarak denilebilir ki: Avrupa’da yine bir hayalet dolaşmaya başlamıştır.

    Hayaletbilim

    İlk kez 1993’te yayımlanan Marx’ın Hayaletleri kitabında, sosyal ve kültürel geçmişten gelen unsurların, bugünü rahatsız etmek için geri dönmesi bağlamında kullanılan bir kavram olan Hayaletbilim (Hauntology), Derrida tarafından Marksizmin zamansız doğasının, Batı toplumunu mezarın ötesinden bile rahatsız edebileceği fikri üzerine oluşturulmuş olsa da kimi zaman bağlamını yitirmek pahasına kültür eleştirisinde de kullanılmaya başlanır. 

    Jacques Derrida

    Simon Reynolds ve Mark Fisher gibi teorisyenlerin yanı sıra The Caretaker, Burial gibi elektronik müzik sanatçılarının da benimsediği terim, The Wicker Man’in yayımcısı Trunk Records yahut Ghost Box Records gibi firmaların da temelini oluşturur.

    Geçmişin unutulmuş kültürel mirasları aracılığıyla günümüzün kapitalist dünyasında görünmez kılınmış gelecekler üzerine düşünmeyi ve hayal kurmayı olanaklı kılmayı sağlayan bir kavramdır Hayaletbilim. Televizyonda yayımlanan eski kamu spotlarının, eğitim programlarının, dizilerin, filmlerin seslerinin ve müziklerinin, korku öykülerinin, okült anlatıların, folklorun, halk ezgilerinin İngiliz saykedeliyası ile birbirine karıştığı Britanya’ya özgü düşsel bir paralel evrenin anahtarı gibidir. 

    Günümüzde çoğunlukla retrofütürizmle bağlantılı olarak, derin kültürel hafızayı uyandırabilmek için eski ses kaynaklarını kullanan ve Simon Reynolds’ın tanımıyla “çürüyen hafıza ve kayıp gelecekler fikirlerine” odaklanmayı sağlayan bir elektronik müzik türü inşasında geçerliliği olsa da Hayaletbilim, The Wicker Man’in öncülüğünde Saykedelik Folk’un yeniden görünürlük kazanmasıyla da bağlantılı görünmektedir. 

    Paul Giovanni, Gary Carpenter ve Magnet

    Paul Giovanni

    İskoçya’nın güneyindeki Dumfries ve Galloway bölgesinde çekilen ve son derece Britanyalı bir atmosfere sahip olan filmin müzikleri, 1933 doğumlu Amerikalı oyun yazarı, yönetmen ve müzisyen Paul Giovanni tarafından bestelenmiş ve düzenlenmiştir. 1960’lı yıllarda, Vietnam Savaşı karşıtı ilk Rock müzikali olarak kabul edilen Viet Rock’ın müzik çalışmalarında yer alan Giovanni, daha sonra On İkinci Gece için deneysel Folk-Rock besteleri hazırlamış ve Saykedelik Rock grubu Side Show’un üyeleri arasında bulunmuştur. 

    Arif Mardin tarafından keşfedilen grubun tek albümü, 1970 yılında Atlantic Records etiketiyle yayımlanmış; albümün yaylı düzenlemeleri de bizzat Mardin tarafından yapılmıştır. Giovanni bu albümde vokal ve gitarın yanı sıra birçok şarkının söz yazarlığını da üstlenmiştir.

    Giovanni‘nin The Wicker Man ile yolu, filmin senaristi Anthony Shaffer aracılığıyla kesişir. Kardeşi Peter Shaffer‘la olan ilişkisinden ve tiyatro çevresinden tanıdığı müzisyenin çalışmalarından etkilenen Anthony Shaffer, Britanya halk müziği hakkında yeterli bilgiye sahip olmasa da filmin müziklerini besteleme görevini ona verir. Shaffer bu süreci şöyle anlatır: 

    “Kardeşim Peter’ın Paul Giovanni adında bir erkek arkadaşı vardı; o zamanlar bunu bilmiyordum ama Paul çok iyi bir müzisyendi. Peter ‘Paul’a bir şans ver’ dedi. Başta bu fikri sevmedim çünkü ‘kuzenimi işe almak’ gibi geliyordu. Ama Paul ile konuşunca hevesi ve bilgisi beni etkiledi. Zorluğu kabul etti ve üstesinden geldi.”

    Shaffer, Giovanni’ye özellikle İngiliz halkbilimci Cecil Sharp’ın halk şarkıları derlemelerini müzikal bir model olarak kullanmasını önerir. Filmin yapım şirketi British Lion ise maliyeti düşürmek amacıyla Giovanni’nin Londra’daki Royal College of Music öğrencileriyle çalışmasını ister. Ancak okul yönetimi bu sürecin öğrencilerin eğitimini aksatacağını düşünerek projeye onay vermez. Okulun bu kararı, yapımcıların yeni mezun olmuş yeteneklere yönelmesine neden olur. İşte bu yeteneklerden biri, seçmelere müracaat eden ve işe alınan yeni mezun kompozisyon öğrencisi Gary Carpenter’dır.

    Gary Carpenter

    O yıllarda Fairport Convention benzeri müzik yapan Hocket isimli bir grupta yer alan Carpenter, grubundaki üç müzisyeni de dahil ettiği farklı müzisyenlerden oluşan bir grup kurar. Başlangıçta Lodestone ismini verdikleri ancak ismin bir başka gruba ait olduğu anlaşılınca Magnet isminde karar kıldıkları grubun kadrosu şöyledir:

    • Gary Carpenter (Piyano, Flüt, Okarina)
    • Peter Brewis (Flüt, Ağız Arpı, Armonika, Bas Gitar)
    • Michael Cole (Konsertina, Armonika, Fagot)
    • Andrew Tompkins (Gitar)
    • Ian Cutler (Keman)
    • Bernard Murray (Vurmalılar)

    Carpenter, notaya dayalı bir müzik okuryazarı olmayan Giovanni’nin yanında yardımcı müzik direktörü olarak görev yapmaya başlar. Düzenlemeleri, orkestrasyonları yapmak hatta kimi zaman orkestra şefliği de görevleri arasındadır.

    Giovanni, müzikleri mükemmel, cilalı ve steril bir ses estetiğiyle kaydetmek yerine, yakın mikrofonlama teknikleri kullanarak mümkün olduğunca insani ve ham bir tını elde etmeyi tercih eder. Benzer yaklaşım enstrüman kayıtlarında da görülür. Gitar partisyonlarındaki parmak sürtünmeleri, tel gıcırtıları ve perde geçişlerinden kaynaklanan küçük kusurlar bilinçli olarak korunur. Bu tavır, dönemin kayıt anlayışı düşünüldüğünde dikkat çekici ölçüde ilericidir. 

    Kayıt teknolojisinin giderek teknik kusurları ortadan kaldırmaya ve kusursuz bir ses üretmeye yöneldiği bir dönemde Giovanni, tam tersine bu pürüzleri estetik bir unsur hâline getirir. Sonuçta ortaya çıkan sound doğal, yakın ve bedenseldir. Filmin genel estetiğiyle uyum içinde olan bu yaklaşım, cilalanmış bir gerçeklik hissi yerine canlı, dokunsal ve yer yer rahatsız edici bir atmosfer yaratır.

    Filmin müzikleri

    Filmin fragmanı, müziğin ve sesin filmdeki merkezi rolünü anlamak açısından önemlidir. Christopher Lee’nin etkileyici sesiyle açılan fragmanda; diyaloglara eşlik eden Saykedelik Rock tınıları ve Pagan kostümlerden gelen ses efektlerinin yanı sıra vurmalı ve yaylıların sesleriyle oluşan kaotik atmosferin izleyicide yarattığı şaşkınlık, filmin açılış jeneriğinin dinginliğiyle tam bir tezat oluşturur.

    Polis memuru Howie’nin uçağının motor sesiyle birlikte duyulan The Highland Widow’s Lament, geleneksel bir Kelt ezgisinin yeniden düzenlenmiş hâlidir. Filmde rol de alan Leslie Mackie, şarkıyı hikâyenin coğrafi konumunu netleştirecek şekilde belirgin bir İskoç aksanıyla söyler. İskoç şair Robert Burns’ün yazdığı şarkı, 1688-1745 yılları arasında yaşanan ve yenilgiyle sonuçlanan Jacobite Ayaklanması’nda kocasını yitiren bir kadının ağıtı olsa da aynı zamanda iktidardakilerin yaşattığı mülksüzleştirmeyi de anlatır. 

    Orijinali daha uzun olan şarkı, filmin jeneriğine uyumlu olacak şekilde kısaltılarak Howie’nin uçağıyla üzerinden geçtiği çıplak ve kurak toprakların görüntülerine eşlik eder. Verimli arazilerin ekrana gelmesiyle birlikte müzik bir anda değişerek kederli bir ağıtın yerini hasadın ve cinselliğin aynı düzlemde ele alındığı bir şenlik şarkısı, Corn Rigs alır. 

    Filmin ilk sahnelerine ve daha ileride Lord Summerisle’ın bahçe sahnelerine adeta serpiştirilen Corn Rigs, yalnızca 18. yüzyıl İskoç kırsalını ve genç bir kızla yaşanan aşk gecesini anlatan pastoral bir halk şarkısı değildir. Sözleri Robert Burns‘ün The Rigs o’ Barleyşiirine dayanan eser, filmin temel izleğini oluşturan doğurganlık, hasat ve cinsellik temalarını da ilk kez görünür kılar. Şarkının girişinde anılan Lammas, Pagan Yıl Çemberinin üç hasat bayramından ilki olup her yıl ağustos ayının başında kutlanır. 

    Bahar zamanı yakılan Beltane ateşinin sembolize ettiği vahşi ve girişken enerji, Lammas’da yerini niyetin sonuçla buluştuğu ürünün kutsanmasına bırakır. Kelt geleneğinde Lughnasadh olarak da bilinen şenlikte, Kelt tanrısı Lugh ve ekmek onurlandırılarak, toprağın ürün vermesi ve emeğin meyveye dönüşmesi kutlanır. Bu nedenle Corn Rigs‘te aşk, hasat ve bereket birbirinden ayrılmaz kavramlar olarak sunulurken; film boyunca karşılaşacağımız Pagan dünya görüşünün ilk ipuçları da burada verilir. 

    Şarkının girişinde duyulan ve aslında şarkının parçası olmayan, tonal açıdan belirsiz ve düşen üçlü aralıklar üzerine kurulu motif, sonunda beliren Triton aralığı ile rahatsız edici bir etki yaratsa da Paul Giovanni‘nin pastoral tınıları ve yumuşak vokali, fragmanın yarattığı kaotik beklentinin aksine seyirciyi güvenli ve huzurlu bir dünyanın içine davet eder. Ancak bu huzur, en azından Howie açısından, adaya ayak basmasıyla giderek tekinsiz bir niteliğe dönüşür. 

    Kolektif libidonun Miksolidyen modda, şenlikli bir performansı olan The Landlord’s Daughter, her ne kadar mizahi ve müstehcen bir şarkı gibi görünse de aslında Howie’nin bastırılmış cinselliğini görünür hâle getiren ideolojik bir işleve sahiptir. Bir başka işleviyse, filmdeki diğer pek çok şarkı gibi diyetik olmasıdır. Karakterlerin kendi müziklerini icra ettikleri, müziğin dışarıdan gelen değil filmin dünyasında vücut bulduğu bu diyetik yapı, seyirciyi dış gözlemci olmaktan çıkararak sahnelenen ritüele katılmasını sağlar. 

    Nitekim Howie’nin ada halkıyla arasındaki uyumsuzluk en çok bu diyetik yapıda açığa çıkar. Tüm bu performanslara isteksiz, onaylamayan, yargılayıcı bir tavırla tanık olan Howie, kimi zaman fiziksel olarak da müzikten ayrı bir uzamda gösterilir. Kendisini müzikal anlamda ifade ettiği tek an ise kurban edilirken çaresiz bir şekilde söylemeye çalıştığı ve Kitab-ı Mukaddes’teki bir mezmur olan The Lord’s My Shepherd ilahisidir. 

    Howie’nin aksine cinsellik, ada halkı tarafından doğallık ve hattâ kutsallıkla karşılanır. Handaki müşterilerin hep bir ağızdan söylediği şarkının Howie’de yarattığı rahatsızlık, aynı akşam dolaşmaya çıktığında toprağın üstünde adeta bir ayin yapıyormuşçasına sevişen çiftleri hatta bir mezarın üstünde çıplak hâlde ağlayan bir kadını görmesiyle daha da artar. 

    Bu sahnelerde teması verilen ve Howie’nin huzursuz bir şekilde çıktığı odasında notlarına bakarken yine handaki yerel müzisyenler tarafından çalınmaya başlayan Gently Johnny şarkısı, bir erginlenme ritüelinin eşlikçisidir. Paul Giovanni’nin bizzat kendisinin de göründüğü ve söylediği şarkı, orta çağ dönemine tarihlenen ve yeniden düzenlenen bir baladdır. 

    Orijinali oldukça müstehcen ve kaba olan şarkının sözleri, İngiliz halkbilimci Cecil Sharp tarafından 1916’da yayımlanan One Hundred English Folksongs kitabına yumuşatılarak alınmıştır. Film için özellikle bu derleme üzerine çalışan Paul Giovanni tarafından yeniden düzenlenen şarkı, Lord Summerisle rolünde Christopher Lee’nin, Britt Ekland’ın canlandırdığı hancının kızı Willow’a getirdiği bakir bir gencin bekâretini yitirmesi sırasında söylenir. 

    Bugün Dark-Folk ve Neo-Pagan müzik çevreleri tarafından klasik kabul edilen ve bu cinsel inisiyasyon töreninde doğanın ritmine uyum sağlamayı öğreten Gently Johnny’nin ve Willow’ın kıkırdamaları eşliğinde Lord Summerisle’ın Walt Whitman’ın Song of Myself’inden okuduğu pasaj, o sırada diz çökmüş dua eden Howie’nin aksine Pagan anlayışın özgürlükçü düşüncesine dair bir anlayış sunar:

    “Hayvanlarla yaşamaya dönebilirim sanırım. Ne kadar dingin ve kendilerine yeterlidirler. Karanlıkta uykusuz kalıp günahlarına ağlamazlar. Tanrı’ya karşı ödevlerinden söz edip canımı sıkmazlar. Hiçbiri bir başkasının önünde diz çökmez. Ne de binlerce yıl önce yaşamış kendi soyundan birinin önünde. Yeryüzünün dört bir yanında ne saygınlık gösterisine kapılan vardır aralarında, ne de mutsuz olan…”

    İlginç bir şekilde, şarkının yer aldığı bu sahne filmin ilk sinema gösteriminde kurguda kesilmiş ve soundtrack albümünden çıkarılmıştır. Ancak yıllar sonra yayımlanan “Director’s Cut” versiyonunda sahne ve şarkı hak ettiği yere iade edilmiştir.

    Maypole Song; Hristiyanlığın, sonu ödül yahut ceza ile biten çizgisel zaman anlayışının ve bunun getirdiği kasvetin karşıtı olarak konumlanan Pagan inancının neşesinin yanı sıra döngüsel zaman anlayışının da bir ifadesidir. Bir ağacın dalında bulunan yuvadaki bir kuşun tüyünden yola çıkarak, bu tüyden yapılan yatakta yaşanan cinsellik sonrasında doğan bir çocuğun büyüyüp ölmesi ve mezarından yeniden bir ağaç çıkması ile tamamlanan döngünün üretken coşkusudur bu. 

    Mayıs Direğinin etrafında dönen çocuklar tarafından neşeyle söylenen şarkıyı yanlarından geçerken duyan Howie’nin soruşturma yapmak için gittiği okuldaki öğretmenin kız öğrencilere şarkının sembolizmini açıkladığı sahnedeki hoşnutsuzluğuysa bahsettiğim kasvetin bir ifadesidir.

    Paul Giovanni tarafından yapılan bestedeki çocuk sesleri, Benjamin Britten’ın A Ceremony of Carols eserini çağrıştırır. Mayıs Direği ile görselleştirilen Pagan anlayışın, işitsel düzlemde Hristiyan masumiyetinin bir göstergesi olarak meleksi çocuk sesiyle buluşturulmasıyla cinsellik çocukta günah olarak değil, masum ve doğal bir eylem olarak inşa edilir.

    Howie’nin adanın hâkimi Lord Summerisle ile görüşmeye giderken çiçeklenmiş ağaçların bereketli görüntüsüne yine Corn Rigs eşlik eder. Şatoya yaklaşırken Stonehenge benzeri bir taş çemberin içinde yanan ateşin çevresinde dans eden ve ateşin üstünden atlayan çıplak kadınlar Beltane ritüellerinden esinlenilerek düzenlenmiştir. 

    Lord Summerisle’nın ifadesiyle ateş tanrısının kendilerini verimli kılacağını düşünen kadınların bu ritüeline eşlik eden yine bir Giovanni bestesi olan Fire Leap’tir. Akustik aletlerle icra edilen müzik Maypole’daki çocuk korusunu andırsa da daha karanlık havaya sahiptir.

    Christopher Lee’nin Diana Dors ile birlikte söylediği The Tinker of Rye yine cinsel imalar içeren bir Giovanni bestesidir. Folk müziğin pastoral ve neşeli havasına sahip olan şarkı, kalaycılık yapan bir genç adam ile tenceresini tamir ettirmek için kalaycıyı evine çağıran genç bir kadın hakkındadır. Şarkıdaki “tencere”, “çivi çakma” yahut “tamir etme” gibi ifadeler cinsel ilişkiye ve baştan çıkarmaya dair metaforlardır.

    Filmin yine önemli sahnelerinden biri olan Willow’s Song, Howie’nin baştan çıkarılmaya en fazla yaklaştığı andır. Bu diyetik performansa, Britt Ekland‘ın canlandırdığı Willow’un Rachel Verney tarafından seslendirilen vokali eşlik eder. Görülen beden ile işitilen ses arasındaki ayrışma, sahneye düşsel ve tekinsiz bir nitelik kazandırır. Diz çökmüş hâlde dua eden Howie’nin bu Siren çağrısına direnişi, yalnızca dinsel inancın zaferi olarak okunamaz. 

    Film, bu direnişi aynı zamanda kendi arzularıyla yüzleşemeyen ve başkalarının cinselliğini yargılayan bir ahlâk anlayışının göstergesi olarak sunar. Ne var ki bu tutum, ironik biçimde Howie’nin kaderini de belirler. Ada halkının bakir bir kurbana ihtiyaç duyması, onun bastırılmış cinselliğini ölümüne giden sürecin temel koşullarından biri hâline getirir.

    İlk duyulduğu andan itibaren yine eski bir İngiliz baladı olduğu sanılan şarkı aslında Giovanni tarafından film için bestelenmiştir. 16. yüzyıl oyun yazarı, şair ve çevirmen George Peele’nin Old Wives’ Tale oyunundan ve geleneksel bir çocuk oyununun tekerlemesinden yararlanan Giovanni, bu sayede şarkının eski gibi görünmesini sağlamıştır. Şarkının akustik gitar, fagot, flüt, kalimba, İskandinav lirası ve davullarla dönemin Saykedelik Folk tınılarını bir araya getiren hipnotik ritmi kurgu aşamasında her ne kadar etkisini yitirse de filmin en etkili müziklerinden biri olmayı başarmıştır.

    Filmin kütüphane sahnesinde Howie, Pagan inancın Okült uygulamalarına ilişkin incelediği bir kitap sayesinde (Frazer’ın Altın Dal’ının film için özel olarak hazırlanmış, görseller içeren sahte bir baskısı olduğu söylenmektedir) başından beri anlam veremediği pek çok olayı çözdüğü yanılgısına kapılır. Bu sahnelerde kullanılan şarkı, 13. yüzyıl başlarına tarihlenen monofonik ve seküler bir şarkı olan Mirie it is while sumer ilast’tır.

    Gary Carpenter, orijinalindeki ritim özellikleri belirsiz olsa da İskoç dans müziğinin ritmik özelliklerini dikkate alarak şarkıyı yeniden düzenler. Bu düzenlemede 1960’lar ve 70’lerin Folk Rock geleneğinden tanıdık jestler olsa da enstrüman olarak yalnızca bakır üflemeliler kullanılır. 

    Basit armonik yapı, açık beşliler üzerine kurulu bir eşlik ile desteklenir ve tekrarlar sırasında doğaçlama süslemelere izin veren bir yapı oluşturur ki bu da Rönesans ya da Barok dönem müziğini çağrıştırır. Harmonik eşlik zaman zaman bilinçli olarak eklenen rahatsız edici uyumsuzluklar içerse de genel etki 16. yüzyıl dans müziğine yakındır. 

    Bu noktada müzik, kütüphane sahnesinin atmosferini gerçek kılar. İzleyici, Howie ile birlikte kitaptaki illüstrasyonlara bakmaya yönlendirilir ki bu görseller, final ritüelindeki kostümlerdir. Howie’nin peşinde olduğu çocuğun aslında kayıp değil de ada halkı tarafından kurban edilmiş olduğuna dair yaşadığı farkındalık anında müzik bir anda susar. Böylece hem Howie’nin hem de izleyicinin dikkati keskin biçimde şimdiki ana geri çekilir.

    Howie’nin Rowan’ı arama sahnelerine eşlik eden Searching for Rowan, geleneksel İskoç keman ezgilerine eşlik eden İrlanda kökenli Drowsy Maggie makamı üstüne eklenen Saykedelik elektro gitar doğaçlamalarından oluşan klostrofobik ve tekinsiz bir parçadır. Gitarda kullanılan bend tekniği ile Mayıs kutlamasına hazırlanan ada halkının ritüel hazırlıklarına dair sahneler, rasyonalitenin Pagan zihni karşısındaki çözülmesinin ifadesidir sanki. Müziğin hızlı temposu ve ada halkının Howie’ye karşı alaycı tavırları daralan zaman içinde avcının giderek ava dönüştüğünün haberini verir.

    Mayıs ritüeli için Pagan kostümleriyle yürüyen kortej sahnelerinde çalan Procession, kimilerine göre orta çağdan, kimilerine göreyse 18. yüzyıldan kalma bir İskoç halk şarkısı olan Willy O’Winsbury’den esinlenerek bestelenmiştir. 

    Lord Summerisle’ın deniz tanrısına bira adadığı sahne sonrasında topluluğa dönerek “Şimdi de toprağın ürünlerine hükmedenlere vereceğimiz daha ürkütücü olan kurbana sıra geldi” demesiyle duyulan trompet sesi aslında gerçeğin aşikâr olacağına dair bir işarettir. Horn at Cave adı verilen ve 23 saniye süren bu ses için, ekip, gerçek bir boynuz kullanmak yerine efsanevi Star Wars ana temasının da trompetçisi olan Maurice Murphy’yi kayıt odasına sokmuştur. 

    Mağaradaki kaçma-kovalama sahnesinde başlayan Chase Through the Cave (ya da kısaltılmış adıyla Chase Cave) Funk etkili bir Groove olarak başlayan bas gitar ve onu takip eden elektro gitar, davul ve flütle albümün pastoral ve törensel havasını aniden bozarak 70’lerin Rock soundunu ön plana taşır. 

    Film boyunca yaşamı kutsayan ve kutlayan ezgilerin inşa ettiği pastoral atmosferden sonra; yeniden doğumun, rahmin yahut yeraltı dünyasının bir sembolü olan mağara sahnesinde kullanılan müzik filmin genelindeki tekinsizliğin görünür olmaya başladığı bir kırılma anının ifadesidir. Kimi yorumcular tarafından yenilgi ve bozgun üzerine bir İskoç halk şarkısı olan The Haughs o’ Cromdale’den esinlenildiği düşünülen şarkının ritmi, filmin genelindeki törensellikten uzak olarak bir kaçışı işaret eder. Neredeyse nefes aldırmayan ritim, Howie’nin içinde bulunduğu psikolojik durumun da bir yansıması gibidir.

    Kurban ritüeli

    Film boyunca kontrolün kendisinde olduğunu zanneden Howie’ye, aslında adaya gelmesinin nedeni olan kayıp çocuk ihbarı dahil her adımın kendi planları olduğunu anlatan Lord Summerisle, kendi hür iradesiyle gelen Howie’nin adanın bereketinin geri gelmesi için en uygun kurban olduğunu anlatır:

    “Çiçek açtı açmasına ama ürün dalında kurudu ve öldü. Bu yıl yine aynı şey olmamalı. En samimi inancımıza göre, bunu önlemenin en iyi yolu Güneş tanrımıza ve meyve bahçelerimizin tanrıçasına gücümüzün yettiği ölçüde en geçerli olan kurbanı sunmaktır. Hayvan olması iyidir ama kabul edilebilirliği sınırlı. Küçük bir çocuk olması daha iyidir ama bu da doğru türden bir yetişkin kadar etkili olmaz.”

    Bereketin azalması aynı zamanda topluluğun birliğini tehdit eden bir krizdir. Hayatta kalmayı sağlayan temel kaynakların (buğdayın, suyun, toprağın vb.) kıtlaşması, bireyleri başkalarının sahip olduklarına yönelmeye ve böylece taklitçi arzuların yoğunlaştığı bir rekabet ortamına sürükler. René Girard’a göre bu arzu yoğunlaşması, mimetik bir çatışmaya ve ardından toplumsal krize dönüşür. 

    Farklılıkların silinmeye, toplumsal düzenin ve kurumların çözülmeye başladığı bu süreç engellenemezse, herkesin birbirini yağmaladığı mimetik bir yıkım ortaya çıkar. Bu yıkımdan kurtulabilmek için, kriz henüz büyümeden gerçekleştirilen kurban ritüeli topluluğun birliğini yeniden tesis eden bir mekanizma işlevi görür. 

    Bazı toplumlarda kurban, krizin sorumlusu olarak görülen bir yabancı ya da kuralları ihlal eden bir “günah keçisi”dir. Böylece çok sayıda bireysel çatışmanın kaotik çoğulluğu, tek bir kurban etrafında birleşen ortak bir gerilime indirgenir. Girard’a göre kutsalın içindeki bu şiddet, nihayetinde barışı hedefler. 

    Topluluk kurban karşısında edilgen kalırken, kurban hem yaşanan kaosun hem de kurulacak yeni düzenin sorumlusu hâline gelir; hatta kendi ölümünün hazırlayıcısı olarak görülür. Bu bağlamda Howie de sahip olduğu püriten ahlâk anlayışı ile bir bakıma kendi ölümünün hazırlayıcısı olmuştur. 

    Howie’nin kurban edilişinin getireceğine inanılan bereketin müzikal karşılığı 13. yüzyıla tarihlenen çoksesli ve seküler bir şarkı olan Summer Is Icumen In’dir. “Yaz Geldi” anlamına gelen şarkının orijinali bir “koro döngüsü” (round) biçimindedir. Farklı ses grupları şarkıya farklı zamanlarda girerek birbirini tekrar eder ve karmaşık bir uyum oluşturur. 

    Gary Carpenter, geçit törenindeki (Procession) vals ezgisini bu şarkıyla birleştirerek farklı ritüel motiflerini üst üste bindirir ve şarkıyı daha ritüelistik bir hâle getirir. Topluluğun koreografik salınımları ve farklı enstrümantasyon da bu dönüşümü destekler. Eserin orijinalindeki kanonik yapı tamamen terk edilerek, şarkı, bir halk ezgisi olarak yeniden düzenlenir. Eklenen armoniler ve süslemeler şarkıyı daha “modern” bir duyuma yaklaştırır. 

    Yazın gelişinden, tohumun büyümesinden, doğanın yeniden canlanmasından ve guguk kuşunun ötüşünden bahseden şarkı, korku filmlerinin finalinde kullanılan müziklerin tersine son derece neşeli ve barışçıl bir tavra sahiptir. Folk Horror tarzının ayırıcı niteliklerinden biri olan bu müzikal tavır, şiddetin şenlik havası içinde normalleştirilmesini sağlar. Hasır Adam’ın içine doldurularak ateşe verilen hayvanların ve Howie’nin çığlıkları karşısında kolektif bir neşeyle söylenen şarkı, finali daha dehşetli kılar. Howie’nin can havliyle seslendirdiği The Lord’s My Shepherd ilahisi ile oluşan kontrast aslında iki zihniyetin müzikal bir çarpışmasını sunar. 

    Howie’nin tek sesli mezmuruna karşı topluluğun çok sesli şarkısı, Hristiyan inancının bireyselliğinin karşısına Pagan anlayışın kolektifliğini koyar. Şarkı bu bağlamda bir kutlama şarkısı olmanın yanı sıra kurbanın anlamını açıklayan teolojik bir metin işlevi görür.

    Tüm dualarına rağmen yanmaktan kurtulamayan Howie’nin çığlık hâlinde son sözü olan “Failure”, bu karşılaştırmanın Paganlar lehine sonuçlandığını göstermektedir belki de. Sahip olduğu Hristiyan inancı ve ahlâkı onu kurtaramamıştır. Bir bakıma dinin otoritesine karşı yapılan bir eleştiri gibi duran bu “başarısızlık” haykırışı, aynı zamanda Hristiyanlıktan bir tür vazgeçiş olarak da okunabilir. 

    Film, bir gün batımı sahnesiyle son bulur. Güneşin usul usul denize doğru inmesi, ölüm ve yeniden doğuş döngüsüyle birlikte okunabileceği gibi, bireysel felaketlere karşı doğanın umursamaz döngüsünün bir ifadesi olarak da okunabilir. Bu sahneye eşlik eden Sunset, Paul Giovanni tarafından bestelenmiş olup Gary Carpenter’a göre bir Bulgar halk şarkısı olan Zamruknala Moma Yanatemel alınarak düzenlenmiştir. 

    “Yana Kız Geceye Yakalandı” olarak da Türkçeleştirilebilen ezgi, genç bir kız olan Yana’nın akşam karanlığına yakalanarak tarlalarda, dağ eteklerinde mahsur kalmasını ve karanlığın çökmesi ile ortaya çıkan tekinsizliği anlatır. Giovanni’nin, bakır üflemelilerle düzenlediği Sunset de bu zemin üzerine kurulur. Ne bir zafer şarkısıdır ne de yas. 

    Howie’nin ölüme gitmeden önce ritüelin başarısızlıkla sonuçlanacağına dair kehaneti ile birlikte ele alındığında, batan güneşin bereketli bir şekilde yeniden doğacağı hakkında kesin bir bilgiye sahip olamamak, filmin muğlak havasını pekiştirir. Belki de filmin asıl dehası burada ortaya çıkar. Bu döngünün gerçekten işleyip işlemediğini asla öğrenemeyiz. Güneş hem bereketin vaadi hem de kör bir inancın simgesi olarak ufkun arkasında kaybolur.

    Politik zemin

    Filmdeki Paganizm; özgün içeriğini yitirmiş, iktidardakiler tarafından kendi amaçlarına hizmet edecek şekilde biçimlendirilmiş ve sömürülmüştür. Summerisle topluluğu, Lord Summerisle’ın büyükbabasının adayı satın almasıyla kurulmuş ve Pagan ideolojisi tamamen zirai nedenlerle adaya dayatılmış, Hristiyan rahipler adayı terk etmek zorunda bırakılmışlardır. Bu öykü, filmde genel bir muğlaklık yaratır. 

    İzleyici ne bağnaz bir Hristiyan olan Howie’nin ne de özgünlüğünü yitirmiş bir Pagan topluluğun bakış açısına yakın durabilir. Bu muğlaklık müzikte de kendini gösterir. Gerçekten orta çağa ait olan müzikler kadar onlara göndermelerle yahut alıntılarla oluşturulan ses dünyası filmdeki muğlaklığı destekler niteliktedir. Melodik materyaller, huzursuzluk yaratacak şekilde kurgulanır. Filmdeki Paganizmin inandırıcılığının “yeterince” tasarlanması gibi müzik de “yeterince İskoç” yahut “tarihsel” ve “güncel” olarak tasarlanır.

    Aslında yönetmeni ve senaristi tarafından 60’ların sonu ve 70’lerin başındaki karşı-kültürün içinde yer etmeye başlayan Yeni Çağ ve Pagan kültlerine karşı bir eleştiri olarak tasarlanır film. Bu kültlerin içinde filizlenen faşizme karşı bir uyarı niteliğindedir. Shaffer, gazeteci Allan Brown ile yaptığı söyleşide, kültçülüğün tehlikelerini analiz ederken Nazizm deneyimine başvurur. Bu değerlendirmede, Holokost ve Jonestown Katliamı’nın, özellikle kurban etme pratiğinin “güçsüzlük üzerindeki iktidarın ifadesi” olması bakımından, Karanlık Çağ uygulamalarıyla taşıdığı ortak temalara dikkat çeker. Robin Hardy ise final sahnesi ile Nürnberg mitingleri arasındaki benzerliklere değinir.

    Senarist Anthony Shaffer ve Yönetmen Robin Hardy The Wicker Man setinde

    Ancak film bu eleştirinin uzağında kendi öyküsünü yazar. Otoriterlik eleştirisi, toplum tarafından farklı şekilde alımlanıp dönüştürülerek; anti-kapitalist bağlamda özgürlükçü (çoğu zaman da cinsel özgürlükçü), ekolojist ve anarşist okumalara kapı açar. Tartışmaya açık olan bu ideolojik yaklaşımlar ve belki de aşırı-yorumlar, filmin yıllar içinde tekrar tekrar keşfedilmesine de vesile olur. 2006 yılında yeniden çekilen ve gişede büyük bir başarısızlığa uğrayan versiyonu bir yana bırakırsak, filmin müzikleri pek çok grup tarafından yeniden yorumlanır.

    Filmin ve müziğin etkileri

    İtalyan Neo-Folk grubu The Green Man, From Irem to Summerisle albümünde Corn Rigs’i yorumlarken, Willow’s Song; Doves,The Sneaker Pimps, Nature and Organization, Faith and Muse gibi birbirinden farklı gruplar tarafından söylenmiştir.

    Yine pek çok grup ve sanatçı şarkılarında, albümlerinde filme doğrudan referans verir. Bruce Dickinson, solo kariyerinde yer alan ve 1997’de bestelediği Wicker Man şarkısında filme yoğun göndermeler yapar. Iron Maiden’a geri döndüğü Brave New Worldalbümündeyse atıf yapmak yerine filmin felsefi zeminini irdelediği The Wicker Man’i Adrian Smith ve Steve Harris ile birlikte yazar.

    Bir başka İngiliz Rock grubu Radiohead’in 2016 tarihli A Moon Shaped Pool albümünün açılış parçası olan Burn The Witch, stop-motion animasyon klibiyle filmin öyküsünü bir başka zeminde yeniden kurar. 

    Plague Lounge’un The Wicker Image, Agalloch’un Summerisle: Reprise, Momus and Anne Laplantine ile Us and Them’in farklı tarihlerde çıksa da aynı isimli Summerisle albümleri, filmin Rock müziğin farklı türlerindeki etkilerine örnektir.

    The Wicker Man, Trunk Records, 1998

    Filmin müzikleri ilk olarak daha önce kısaca değindiğim gibi Trunk Records etiketiyle 1998’de yayımlanır. Firmanın internet sayfasında yazdığı üzere orijinal müzik ve efekt kayıtları bulunur ve dikkatlice kopyalanır. LP sürümü, bu kayıtlardaki seslerin birebir kopyasıdır ancak Mono olarak sunulan albüm, muhtemelen filmin daha kısa bir versiyonunun bant kayıtlarından oluşturulduğu için, filmin en bilinen ve sevilen şarkılarından biri olan Gently Johnny’i içermez. Yine de tepkiler olağanüstüdür. Christopher Lee, tebrik etmek için aradığında telefonda Tinker of Rye şarkısını bile söyler. Bant kayıtlarının kopyalanması ile oluşan albüm, filmin kronolojisi içinde kalarak, filmin atmosferini adeta yeniden duyumsatır. 

    The Wicker Man, Silva Screen, 2002

    2002 yılında Silva Screen tarafından yapılan ikinci baskı, Gary Carpenter’ın elinde bulunan kayıtlarla Trunk Records baskısındaki kayıtların karışımı kullanılarak Stereo olarak yapılır. Albüm, Trunk Records basımının aksine müziklerin film içindeki kronolojik sırasını takip etmez. Bunun yerine Corn Rigs, The Landlord’s Daughter ve Gently Johnny gibi daha popüler parçalar başa yerleştirilerek bir tür “hit” mantığıyla düzenlenir.

    Folk ve okültün romantik bileşiminin bu estetik sunumu, Britanya festival kültürünü de büyük ölçüde etkiler. 2001-2015 yılları arasında İskoçya’da Rock, Folk hatta Punk müzisyenlerin katılımıyla İskoçya’nın Alternatif Müzik Festivali olarak da bilinen Wickerman Festivali düzenlenir. Festival, etkinliğin gerçekleştirildiği bölgenin mülk sahibinin ani vefatı ve sonrasında gerekli şartların sağlanamaması nedeniyle son bulur. 

    Galler’deki Green Man Festivali her yıl benzer bir ritüel olarak Hasır Adam yakma töreniyle sona erer. 1990’ların başında Glastonbury Festivali’nde de Hasır Adamlar yakılır, 2023’te film festivalin resmî programının bir parçası olarak gösterilir. 

    Sona ermeyen

    Büyüsü bozulmuş bir dünyada Summerisle’ın Pagan düzeni, doğayla uyum içinde yaşayan kadim bir topluluğun değil, verimlilik krizine çare arayan bir topluluğun yeniden üretildiği bir düzendir. Bu yeniden üretim müziklerde de kendini gösterir. Paul Giovanni ve Gary Carpenter’ın yarattığı ses dünyasında otantik olanla kurgulanmış olan birbirine karışsa da Summerisle’ın ideolojik evreni güncelliğini korumayı sürdürür. 

    Filmdeki kurgusal Summerisle Adası’nın Pagan halkı

    Film boyunca duyduğumuz şarkılar yalnızca atmosfer kurmakla kalmaz, topluluğun değerlerini, arzularını ve inançlarını taşıyan ritüel araçları görevini de üstlenirler. Hasır Adam yanıp kül olur, ezgiler susar ve güneş ufkun ardına çekilir; ancak kurban verme arzusu, topluluğu ortak bir düşman etrafında birleştirme isteği ve kutsal adına şiddeti meşrulaştırma eğilimi varlığını sürdürür. 

    Film yalnızca Pagan topluluğun fanatizmini değil, Çavuş Howie’nin dünyaya nüfuz eden katı ahlakçılığını ve kendi doğrularından asla kuşku duymayan dinsel kibrini de sorgular. Summerisle sakinleri ile Howie arasındaki çatışma, aslında farklı inançların değil, farklı dogmaların çatışmasıdır. 

    Finalde yankılanan Sumer Is Icumen In ve ardından gelen Sunset, bir döngünün de habercisidir. Film boyunca kutlanan ölüm ve yeniden doğuş fikri, yalnızca hasat ritüellerine değil, ideolojilerin kendilerini sürekli yeniden üretme biçimlerine de işaret eder. 

    The Wicker Man’in asıl ürkütücü yanı da sanırım burada yatar. Anlatılanlar; farklı melodiler, farklı semboller ve farklı inançlar altında bizimle yaşamayı sürdürür. Horatius’nun yazdığı gibi “İsmi değiştir, anlatılan senin hikâyendir.”

    Kaynakça

    Dünyanın Kuruluşundan Beri Gizli Kalmış Sırlar, René Girard, Çev. Ali Berktay, Alfa Yayınları, 2018

    Okültizm, Christopher Partridge (Editör), Çev. Ceren Can Aydın, Alfa Yayınları, 2025

    Altın Dal – Dinin ve Folklorün Kökleri, James George Frazer, Çev. Mehmet H. Doğan, Yapı Kredi Yayınları, 2017

    https://www.bbc.com/culture/article/20231222-the-wicker-man-the-disturbing-cult-british-classic-that-cant-be-defined

    https://www.spookyisles.com/the-wicker-man-soundtrack-by-paul-giovanni/

    https://blogs.iu.edu/establishingshot/2023/09/25/the-diegetic-folk-horrors-of-the-wicker-man-1973/

    https://www.theguardian.com/culture/2013/sep/24/how-we-made-wicker-man

    https://eprints.hud.ac.uk/id/eprint/29400/1/Colton%20Medievalism%2C%20music%20and%20agency%20in%20The%20Wicker%20Man%20%5BAuthor%27s%20Final%20Version%5D.pdf

    sinema yabancı
    Önceki yazıGENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e
    Burak Kumpasoğlu

    Ankara doğumlu. Gazetecilik mezunu. 1998'den beri sahaflık yapıyor. Rock müziğin romantik dönemleri en ilgisini çeken konu.

    İlgili Yazılar

    GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

    09.07.2026Yazan: Dadal Günçe

    ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

    08.07.2026Yazan: Meral Akman

    The Offspring – Smash (1994)

    07.07.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç

    CREAM ve Rock’ın Ontolojik Kırılması: Gürültünün Estetiği

    06.07.2026Yazan: İzzet Eti

    YENİ RAPORU: Rock Aleminin Haziran ve Temmuz Albümleri

    05.07.2026Yazan: Stüdyoİmge

    THE GATHERING ve THE PINEAPPLE THIEF: İstanbul’da, Aynı Gecede Mucize Gibi Bir Konser! 

    02.07.2026Yazan: Hacer Erişkin
    En son yazılar
    Dosyalar

    Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

    Yazan: Burak Kumpasoğlu10.07.2026

    The Wicker Man, Pagan ritüellerin, Saykedelik Folk’un ve Folk Horror estetiğinin iç içe geçtiği tekinsiz bir kült film. Bu yazı, Hasır Adam’ın içinde yanan yalnızca bir bedene değil, müziğin, inancın ve kurban fikrinin bitmeyen yankısına kulak veriyor.

    GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

    09.07.2026

    ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

    08.07.2026

    The Offspring – Smash (1994)

    07.07.2026
    Öne çıkanlar

    Hissikablelvuku: Sezginin Kalpte Doğduğu Yer

    06.03.2026

    Dinleme Biçimi Değişirken: Eray Düzgünsoy ile Müzik Üzerine

    16.03.2026

    BÎDAR ve İçsel Yolculuğu. Kendine Yaklaşmak

    05.06.2026

    Vecdi Yücalan ve Aptülika ile Objektif

    30.07.2025
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca deep purple derleme dünya müziği edebiyat eric clapton flört folk rock frank zappa hard rock heavy metal kargo kesmeşeker king crimson kronik led zeppelin leyan senay mekan metallica müzik basını objektif pentagram pop progressive rock psychedelic rock punk rap rock sektör sinema stüdyoimge tarih teoman the rolling stones thrash metal vecdi yücalan yabancı yerli özer sarısakal
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

    10.07.2026

    GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

    09.07.2026

    ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

    08.07.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.