Gezegenler hizalandı, sahnede bir solucan deliği açıldı; sismik sarsıntılarla birlikte Güç’te büyük bir dalgalanma hissedildi. Pulsarlar ışımaya, zaman bükülmeye başladı ve sonunda “42” cevabının sorusu da gözlerimizin önünde belirdi. Hacer Erişkin, Cengiz Varlıkve Meral Akman, BEAT’in İstanbul konserinde yaşananları üç ayrı bakışla ama aynı şaşkınlık ve hayranlık içinde anlatıyor.
BEAT, 2024’te Adrian Belew ve Tony Levin’in, gitarist Steve Vai ve Tool davulcusu Danny Carey ile bir araya gelmesiyle kurulan bir süpergrup ve konser projesidir. Topluluk, King Crimson’ın 1980’lerde yayımladığı Discipline, Beat ve Three of a Perfect Pair albümlerindeki eserleri yeniden sahneye taşıyor.
Bu kadroda Belew vokal ve gitarı, Levin bas gitar ile Chapman Stick’i, Vai Robert Fripp’in gitar partilerini, Carey ise Bill Bruford’ın ritmik labirentlerini üstleniyor. Ancak BEAT’in yaptığı şey, mevcut kayıtların tozunu alıp aynen çalmak değil. Parçaların özünü korurken doğaçlamaya, yeni sololara ve dört müzisyenin kendi karakterine de genişçe yer veriyor.
Robert Fripp’in de onayını alan proje; Prog Rock, New Wave, Funk ve deneysel müziğin birbirine dolandığı bu dönemi, nostaljiye fazla yaslanmadan bugüne getiriyor. Kısacası BEAT, King Crimson’ın 80’ler müziğine saygıyla yaklaşan ama sahnede uslu durmaya pek niyeti olmayan dört büyük müzisyenden oluşuyor.
Mükerrer bilete değdi
Hacer Erişkin
11 Temmuz ‘da olacak BEAT konseri için biletler aralık ayında çıkmıştı. Bir arkadaşımız bizim için de bilet almıştı o zaman, ama tabi aradan aylar geçince ben bunu unutmuşum. Haziran’ın bir gününde dedim “konser geliyor, şöyle keyifle biletlerime bakayım.” Aaa bir baktım yok, almamışım!!! Hemen telaşla, Avanak Avni ben, tekrar bilet aldım.
Konser günü bize önceden bilet alan arkadaşlar “hadi gidiyor muyuz?” deyince bende jetonlar tirink tirink düştü. Bu, aldığım duble biletle, gideceğim en pahalı konser olacaktı. Öyle bir konser oldu ki, beş bilete değerdi. BEAT, inanılmaz müzisyenlerden kurulu bir süpergrup’tu. Konsere gelen etrafımdaki herkesin favorisi farklı müzisyenlerdi; Belew’ciler, Levin’ciler, Carey’ci Tool’cular ve Vai’ci gitarperestler. Ben King Crimson’un 80’ler mucizesi için oradaydım. Mucizeyi yaratan aziz ise Adrian Belew’di.
Konsere ceketlerle çıktılar, zamanla onlardan kurtuldular. Muhteşem bir setlist’le, inanılmaz dakikalar yaşattılar bize. King Crimson’un 80’ler sound’unu canlı performansta yakalayabilmek ciddi yetenek ve müthiş bir ses ekibi gerektirir diyordum, nasıl olacak endişeleri taşıyordum ama hepsi boşunaymış.
Konser öncesi “Steve Vai artistik hareketler yapacak mı gene acaba?” diye konuşuyorduk arkadaşlarla. Ben dedim ki “Yapamaz, yoksa nasıl yakalayacak o manyak ritmi, Adrian’ın gitarlarını?” Öyle bir çaldı ki hem artistliğini yaptı hem de şarkıların hakkını verdi. Fripp’in atmayacağı soloları, yapmayacağı şovları da yaptı ama konsere inanılmaz bir tat kattı.
Tony Levin seksen yaşına rağmen iki saat boyunca (çeşit çeşit) basını konuşturmaya devam etti. İnanılmaz bir yetenek. Danny Carey’i dinlemeye gelenler de ona Tool’u getirmesi ricasında bulundu. Carey İstanbul seyircisinden etkilenmiş görünüyordu, umarım bu etki Tool’u da en yakın zamanda canlı canlı dinlememize vesile olur (“okurum sana diyorum, Stagepass sen anla” 😁).
Herkesin gitarının teli kopar veya akordu gider, Adrian’ın parmağı gitti. Teknik ekipten biri hemen yetişip parmağına yara bandı taktı… ama sonra öyle bir hareket yaptı ki, gözlerim doldu: Adrian’ın parmağını öptü! Sevgi, saygı, hürmet, hayranlık… ne hissediyorsa bize daha iyi aktaramazdı. Gerçi Adrian birkaç şarkı sonra yara bandını “eeeh” deyip savurup atıverdi parmağından.
Ses düzeninin muhteşemliğini mekâna mı, BEAT ekibine mi, şarkılara mı, yoksa hipnotize olmuş zihinlerimize mi borçluyduk bilemiyorum; her enstrümanı inanılmaz net duyduk. Özellikle Industry’de yarattıkları sonik evren inanılmazdı. Dig Me, Man with an Open Heart, Three of a Perfect Pair, Elephant Talk, Red ve Thela Hun Ginjeet en çok aklımda kalan parçalar oldu. Matte Kudasai’de ise seyirciler telefonlarının flashlight’larını açarak gruba eşlik etti. Ertesi gün Adrian sosyal medya mesajında, diğer şehirlerde ortalama tepki alan bu parçaya İstanbul dinleyicisinin verdiği tepkinin onu ne kadar şaşırttığını ve mutlu ettiğini yazacaktı. Neyse ki “Bayburt Bayburt olalı…” diye düşündüğü belli olan bir güvenlik görevlisinin yüzünü buruşturduğunu ve elleriyle kulaklarını kapattığını görmedi.
Algı işi nasıl da göreceli… Sıra bis’teki Red’e geldiğinde Adrian, bu parçaların yazılmasında çok önemli yeri olan iki müzisyeni andı: Robert Fripp ve Bill Bruford. 80’ler döneminden olmayan tek parça olan Red’de sanırım hepimiz transa geçtik. Konseri Thela Hun Ginjeet ile bitirmek ise çok doğru bir karardı. Ben konsere gelirken bu şarkıyı söyleye söyleye gelmiştim, eve dönerken de durum farklı olmadı. Çok acayip bir ruh hali var bu parçanın.
Zaman büküldü, sesler solucan deliğine doluştu ve konser başladığı gibi bitti. O geceden beridir King Crimson dinlemeye devam ediyorum. Artçı depremlerle bir süre daha yaşarım ben. Öyle büyük bir depremdi yaşadığımız. Hem Tony hem de Adrianİstanbul’un, BEAT turunun en iyi duraklarından biri olduğunu söyledi. Ne mutlu bize! Umarım bu durum İstanbul’da bu kalibrede nice konserlerin organize edilmesine vesile olur.
Dedim ya: Okurum size söylüyorum, Stagepass sen anla :))
Kubrick İstabul’da idi!
Cengiz Varlık
Yanı başımda 20-25 yaşlarında ateşli bir delikanlı hop oturup hop kalkıyor. Müziğin büyüsüne kapılmış diyeceğim çünkü hakikaten kendinden geçmiş. Öyle bir headbang yapıyor ki, kafası yerinden çıkıp düşecek diye endişelenmiyor değilim. Neyse ki sahnedeki devler bir ara veriyorlar da soluklanıyoruz.
Delikanlı bana dönüyor, “Abi, nasıl ama?” diyor. “Eh, muhteşem tabi” diyorum. Konuşası varmış ki “Abi, kaç yıldır King Crimson dinliyorsun?”
“Elli yıldır.”
Elli yıldır King Crimson dinleyip, King Crimson müziğini In the Court of the Crimson King ile Red arasındaki döneme sıkıştırmış, Discipline, Beat ve Three of a Perfect Pair üçlemesini pek ciddiye almamıştım. Eh, bu da benim hatalarımdan biri. Zaman aldı bu üçlemeyi içselleştirmem. Red ile başlayan bu sounda hayranlığım zamanla giderek arttı. Artık bu üçlemenin, King Crimson müziğinin zirvelerinden olduğuna içtenlikle inanıyorum.
Bazı müzikler konserlerde, stüdyo kayıtlarının çok ötesine alır götürür dinleyenleri. BEAT konseri de böyleydi. Evet, dinlediklerimiz, stüdyoda kaydedilen eserlerin canlı yorumları idi ama asıllarına bağlı kalarak çalınmış bambaşka eserler idi. Çok daha dinamik, çok daha “heavy”, çok daha emprovizasyon dolu. King Crimson müziğinin çok önemli özelliklerinden biri sahnede çok yoğun olarak kullanıldı üstelik. Ses teknolojisinin her olanağından yararlandılar desem yeridir. Gitarın bir elektro-teremin gibi kullanıldığını ilk olarak BEAT konserinde izledim. “Uçan gitar” ise başlı başına bir teknik ustalık emaresi değil miydi? Her bir müzisyen yeteneklerinin ne kadar üst düzeyde olduğunu sergiledi. Eserlerin aslına sadık kaldılar ama sıklıkla da stüdyo kayıtlarının dışına taşıdılar bu müzikal serüveni uzun doğaçlamaları ile.
Hiçbir yorumu bir diğerinden ayırt edemeyeceğim; baştan sona görkemli, muhteşem konserin, benim gözümde (ya da kulaklarımda desem mi daha doğru olur) iki olağanüstü, insanüstü, uzaysal, zamansız – artık ne dersek diyelim – yorumu vardı. Açıkça söyleyeyim, teknik yorumlarda pek beceriksizimdir. Bu yüzden konserin bende yarattığı duygusal yoğunluğa dokunmaya çalışıyorum.
Stanley Kubrick ustanın 2001: A Space Oddysey filmi, okuyuculara bir şey ifade ediyorsa, Industry işte o ifadenin müzikli hali idi. Filmin Jüpiter sekansı, Astronot Dave Bowman’ın uzay aracıyla bilinmeyene, öngörülemeyene doğru zihinsel, ruhsal, fiziksel yolculuğunu anlatır. Bowman, uzayda uçuşan, zihni allak bullak eden kaleydoskopik desenlerin içinden geçmektedir bu ruhsal yolculuğunda. Bilinen zaman ve mekânın dışına sıçramıştır. Bir evrim geçirmektedir. Bowman’ın kendi parlak fetüsüne dönüşümü, insanlığın fiziksel formundan, saf kozmik bilince ve tanrısal bir boyuta geçişini simgeler. İşte Industry’nin bende yarattığı duygu tam da bu idi. İnanıyorum ki, Kubrick hayatta olsaydı ve bu canlı yorumu dinleseydi, mutlaka bu sekansın müziği olarak kullanırdı.
Kubrick gibi bir ustanın yanında David Lynch unutulur mu? Lynch de beyin yakan filmlerin yönetmeni değil mi? Karşınıza ne zaman ne çıkacağını kestiremediğiniz, bazen sizi şok eden, bazen gerilim dolu, gizemli, karanlık filmler. Tekinsiz atmosferler, aniden yüreğinizi hoplatan çığlıklar. Rüyalar, kabuslar ve bilinçaltının keşfi. İşte tüm bunlar, Sheltering Sky’ı dinlerken hissettiklerim. Çok öznel olabilir ama buydu o unutulmaz on dakika benim için.
Eh, şöyle özetleyelim. Sosyal medyada bir arkadaşım konserin nasıl geçtiğini sormuştu bana ertesi gün. “Kendime geleyim, yanıtlarım” demiştim. Henüz yeni yeni kendime geliyorum galiba.
Biraz da eğlence katayım sonlandırırken: “O konser değildi ki! Spin atmış kuarkların sicim dalgalarında patlamasıyla evrene yayılan pulsar ışıması idi”.
Kızıl korlar ve yara bandı
Meral Akman
Pekâlâ, bir önceki konser yazısında benim konser için ideal bir eşlikçi olmadığımı anladınız sanırım. Yine de bana katılmaktan imtina etmeyen değerli dostlarım, iyi ki varsınız; yoksa kendi kendime söylenirken çok yalnız kalabilirim.
Yerimde oturmuş (ya da ayakta) sahneye bakarken, sıklıkla oradaki bir “şey” olmak isterim. Yerde serili halı, roadie, temizlik bezi, pedal seti, gitar standı, ne bileyim su şişesi, pena, baget… Bu konserde “yara bandı” olmak istedim.
“Bakalım yine nasıl fantastikliklere maruz kalacağız” dediyseniz, kaydırmaya başlayın lütfen.
King Crimson hayranlığım bazen rayından çıkar; nereye gideceği belli olmaz. Uzunca bir zaman önce varoluşsal krizler yaşamaya karar verip çözüm arayışına girmiştim. İki seçeneğim vardı: Ya kulaklıkla karanlık şarkılar dinleyecektim ya da canlı canlı King Crimson konserine gidecektim. Aksi hâlde ince hastalık beni ele geçirecekti. Tahmin edin ne oldu? Evet, hac yolculuğu gibi King Crimson dinlemeye gittim. Arındım döndüm. İşte bu tecrübenin beni 11 Temmuz 2026 gecesine hazırladığını sandım.
Ne kadar yanılmışım…
Konser haberini aldığımdan beri, “şu dört dev adamı sahnede görmek bir daha nasip olmaz; bu, gezegenlerin aynı hizaya gelmesi ya da ne bileyim Merkür’ün retro falan yapması gibi kırk yılda bir olacak bir şey” diye düşündüm. Eh, yaşayacak kırk yılımız daha var mı? Her ihtimali göz önüne alıp “kendimi şu konsere atayım, çok sıkıcı olursa da dünya gözüyle görmüş olurum” dedim. Evet, hiç utanmadan “sıkıcı” dedim.
Tahmin edin ne oldu? Hay dilim tutulsaydı. Sonuçta Kızıl Kral’ın laneti beni buldu. Bulduğu gibi de kırmızı ateşlere, uzak sevgililere, fillerin muhabbetine, esirgeyici göklere, kalp çarpıntılarına ve bunlara benzer on dokuz kadar başka eziyete mahkûm etti. İtiraf edeyim, bu süreçte yalnız da değildim; kim bilir ne günahlar işlemiş epey bir insan kitlesi de benimle birlikteydi.
Bir de işin içine tereminler, uçan gitarlar, Chapman Stickler, ne olduğunuzu anlamadığım ama iki tanrının çalarken çok eğlendiği birtakım vurmalılar da eklendi. İşin kötüsü, bu eziyet aklımızı başımıza getirmeye yetmedi. 17 numaralı eziyet sırasında stres altındaki davranışlarımı sorgularken aklımda tek bir şey vardı: “Lütfen biraz daha çalın.”
Hırslarını alamamış olmalılar ki bu kez de kan kırmızı sololara giriştiler. Ben sonrasını pek hatırlamıyorum. Toz duman dağılırken kafamın içinde sirenler ötüyordu.
Ha, az kalsın unutuyordum. Bu muhteşem işkence seansına bir aşamada üst mercilerden biri “Yeter!” demiş olmalı ki tanrılardan kırmızı kıyafet giymiş olanı parmağını yaraladı. Müritlerinden biri koşup yara bandını taktı; ardından, bir tanrının kanına dokunmuş olmaktan arınmak istercesine dudaklarını onun parmaklarına değdirdi. Hepimiz bir ağızdan bu ayini kutsadık. Fakat o sırada kim bilir hangi gitarını çalmakta olan kırmızı pantolonlu yüce varlık, kısa süre sonra yara bandını söküp attı. İşte benim yara bandı olmak istediğim an tam olarak buydu.
Gene coştukça coştum, değil mi? İnanın benim suçum değil. Biz BEAT ekibini dinleyenler, o gece yaradılış mucizesi, zaman bükülmesi, Güç’te bir dalgalanma, boyutlar arası portal açılması, akıl tutulması, şeytan çıkarma ayini, varoluş nedenimizi kavrama, astral seyahat ya da uzaylılar tarafından kaçırılma gibi bir sürü deneyimi birlikte yaşadık. Yani başımıza ne geldiğini bilmiyoruz. Ömrümüzün bir kısmını sahnede bizi mutlu etmekle orada olduğumuza pişman etmek arasında gidip gelen dört usta büyücünün deneylerinin ortasında geçirdik. Bundan nasıl etkilendiğimizi ilerleyen zamanla göreceğiz. Kafalarımız büyüyüp içlerinden notalar ve beyaz ceketler saçılırsa hiç şaşırmayın.
Kısacası, orada hep birlikte tarifi mümkün olmayan bir şeyler yaşadık. Müzik bize bunu yapıyor ve şikâyetçi değiliz. Sadece bir süredir kafamın içinde bangır bangır Thela Hun Ginjeet çalıyor ve aklıma sürekli şu soru geliyor: “Lan ne oldu be?”






