İzzet Eti, genç müzisyen Arda Umurhan’ın müzikle kurduğu ilişkiye kesin hükümler vermeden, bir dinleyicinin merakıyla yaklaşıyor. Geleneğe sırt çevirmeyen ama onun gölgesinde de kalmak istemeyen müzisyenin şelpe tekniğini, tını arayışını ve notalar arasındaki sessizlikleri nasıl kişisel bir dile dönüştürdüğünün izini sürüyor; okuru da bu yolculuğun henüz ilk duraklarında sanatçıya ikinci kez kulak vermeye çağırıyor.
Müzik dinleme alışkanlığımla birlikte yıllar içinde öğrendiğim bir şey daha oldu. İlk dinleyişte insanı etkileyen her müzisyenin kalıcı olmadığını, buna karşılık ilk anda büyük iddialar taşımayan bazı isimlerin de zaman geçtikçe zihnimizde sessizce yer edinmeye başladığının farkına vardım. Bu yüzden yeni bir sanatçıyla karşılaştığımda artık ister istemez yola şu soruyla çıkıyorum: “Çok mu iyi?”
Asıl merak ettiğim şu oluyor: “Kendine ait söyleyecek bir sözü var mı?”
Evet, Arda Umurhan‘ı dinlerken de aklımdan geçen ilk düşünce bu oldu.
Henüz yolun başında bir müzisyen hakkında kesin hükümler vermek doğru olmaz. Sanat kısa mesafe koşusu değil; insanın bazen yıllar boyunca kendi sesini aradığı çok uzun bir yürüyüş. O nedenle bu satırlar bir değerlendirmeden çok, dinlerken zihnimde dolaşan düşüncelerin kaydı olarak okunmalı.
İlk dikkatimi çeken şey bağlamaya yaklaşımı ve kurduğu ilişki oldu.
Türkiye’de bağlama haklı olarak güçlü bir geçmişin taşıyıcısı. O geçmiş öylesine büyük ki bazen enstrümanın kendisini değil, onun temsil ettiği kültürel birikimi dinlemeye başlıyorsunuz. Bu da genç müzisyenler için zor bir durum. Bir yanda dinleyicinin/izleyicinin geleneğe sadık kalma beklentisi, öte yanda sanatçının/icracının yeni bir şeyler söyleme ve kendini ifade etme arzusu…
Arda Umurhan‘ın müziğini dinlerken bu ikilem içinde sessiz bir pazarlık varmış gibi geldi bana. Sanki gelenekten kaçmıyor ama onun gölgesinde de pek kalmak istemiyor. Belki bugün için bu durumu açıklayabilecek en doğru tanım şöyle olabilir: Bu genç müzisyen bağlamayla konuşmayı öğrenmiş ve o konuşmanın içinde kendi lehçesini arıyor. Evet, bu arayış bana olabildiğince samimi geliyor.
Teknik üzerine uzun uzun konuşmayı tercih etmiyorum; zaten bu bir “had” meselesi ve benim de haddim değil. Arda’nın müziğinde, aklımın erdiği kadarıyla, ciddiyetle çalışılmış bir disiplin hissediliyor; şelpe tekniğine hâkimiyeti, tını arayışı ve farklı enstrümanlarla kurduğu ilişki de bunu gösteriyor. Ama esasen teknik, müziğin amacı değil, dili olmalı. Dinlerken dikkatimi çeken de parmaklarının hızı değil, notaların arasında bıraktığı boşluklar oldu.
Bu arayışın somut örneklerinden biri bağlama merkezli full.space adlı çalışmasında duyuluyor. Arda Umurhan burada bağlamayı yalnızca güçlü bir geleneğin taşıyıcısı olarak değil, yeni ses alanlarına açılabilecek canlı bir enstrüman olarak ele alıyor. Farklı tınılarla kurduğu ilişki, geçmişten kopmadan kendi müzikal alanını genişletme isteğini de görünür kılıyor.
Bir zamanlar, bir yerde, sonradan bana çok doğru gelen bir söz duymuştum. Kimin söylediğini bilmiyorum ama söz şuydu: “Bir müzisyeni sustuğu yerden tanırsın.” Şimdi anlamını daha iyi anlayabiliyorum; çünkü bazı sessizlikler eksiklikten doğar, bazıları ise ne söyleyeceğini bilen insanların tercihidir. Arda Umurhan‘ın müziğinde bu ikinci ihtimalin izlerini görmek mümkün. Acele etmiyor. Dinleyiciyi sürekli etkilemeye çalışmıyor. Müziğin kendi ritmine güveniyor.
Bugünün dijital dünyasında bu bile başlı başına bir tavır sayılabilir. Çünkü büyük çoğunluğumuz artık müziği dinlemekten çok tüketiyoruz. “Şarkılar, birkaç saniye içinde haklarında karar vermemiz için önümüze geliyor; beğeniyor, geçiyor ya da unutuyoruz.
Tüketmekten üretmeye zaman kalmayan böyle bir çağda, dinleyiciden biraz sabır isteyen müziklerle karşılaşınca ister istemez kulak kesiliyorum.
Arda Umurhan’ın çalışmalarında beni en çok meraklandıran şey, onun sabır isteyen bir arayışın içinde olduğunu hissettirmesi oldu. Henüz ortaya çıkmış, tamamlanmış bir estetikten değil; şekillenmekte olan bir arayıştan söz ediyorum. Belki yıllar sonra bambaşka bir müzikal yöne evrilecek. Belki bugün duyduğumuz bazı özellikler tamamen değişecek. Bu ihtimal bana bir olumsuzluk olarak gelmiyor; tam tersine sanatın doğal akışı bence böyle ilerliyor.
Bir sanatçının ilk dönem kayıtlarını dinlemek bende ayrı ve çok dinamik bir heyecan uyandırır. Çünkü orada kusurlar kadar cesareti de duyarsınız. Arayışlar, kararsızlıklar, yeni denemeler… Bazen bunlar kusur gibi görünür ama aslında kişisel bir dilin ilk işaretleridir. Her olgun sanatçının geçmişinde böyle dönemleri vardır.
O yüzden genç müzisyenlere büyük unvanlar vermekte hep temkinli olmak gerektiğini düşünmüşümdür. “Virtüöz”, “deha”, “geleceğin en önemli ismi” gibi ifadeler kulağa hoş gelebilir ama çoğu zaman müziğin önüne geçer. Sanatçıyı tanımlamak yerine onu kalıpların içine yerleştirir.
Ben kendi adıma Arda Umurhan için daha sade bir cümleyi tercih ederim: Müziği ciddiye alan, enstrümanını yeniden düşünmekten çekinmeyen ve kendi sesini bulmak için emek veren genç ve çok yetenekli bir müzik insanı.
Bazen bundan fazlasını söylemeye gerek yoktur.
Çünkü müzikte asıl hükmü ne eleştirmenler verir ne de ilk alkışlar. O hükmü yalnızca zaman verir.
Bugün dinlediğimiz kayıtlar belki uzun bir yolculuğun ilk duraklarıdır. Belki de birkaç yıl sonra geriye dönüp baktığımızda, “Aslında işaretler o günlerden belliydi,” diyeceğiz. Bunu bilmiyorum. Zaten bilmediğimi söyleyebilmek bana kesin konuşmaktan daha dürüst geliyor.
Şimdilik bildiğim tek şey şu:
Arda Umurhan‘ın müziği bende bir merak ve heyecan uyandırdı.
Bence iyi müziğin başarısı çoğu zaman budur: Dinleyiciyi hayran bırakmaktan önce, onu yeniden dinlemeye çağırabilmek.
Ben de bu ilk izlenim notlarını, o ikinci dinleyişin eşiğinde kapatıyorum.




