Merih Akoğul, plaktan kasete, CD’den dijital platformlara uzanan değişimi yalnızca teknolojik bir dönüşüm olarak değil, dinleme kültüründeki büyük kırılmanın hikâyesi olarak ele alıyor. Algoritmaların yön verdiği, sınırsız erişimin bilgiyi ve merakı gölgelediği çağda müziğin hâlâ ruhu iyileştiren, kuşakları buluşturan ve insana yaşama sevinci veren en güçlü sanat dalı olduğunu hatırlatıyor.
Aslında müzik değişmiyor, dünyamız değişiyor. Kültür, müziğin —üstelik herkesin özgürce kullanabileceği— anahtarı. Emek eskimiyor. Bir pentimento gibi her iyi işin altından çıkıyor. Günü geldiğinde müzikseverler eski müzikleri bulup bağırlarına basıyorlar. Mutlu oluyorlar. Bu bir döngünün kaçınılmaz parçası. Farklı kuşaklar aynı melodilere kucak açıyorlar.

Günümüzde dijital platformlar insanlara istediklerinden ve hak ettiklerinden daha fazlasını vermeye başladı. Müzik parçaları arasında adeta koşuşturan dinleyicilerde de ciddi bir bilinç kaybı oldu. Bu insanlar, çoğu ticari amaçlarla ve daha büyük bir sistemin parçası olarak geliştirilmiş algoritmalarla yeni boşluklara sürüklendiler. Farklı türlerde ve taleplerinin çok ötesinde, neredeyse sonsuz bir müzik arşivine ulaştılar. Bu karşılaşmaların çoğu, sanal ortamlarda öylesine gezinirken gerçekleşti. Sanki talepsiz arz niceliksel bir patlamanın başlangıcı oldu.
Müziklerin bir zamanlar kitlelere nasıl ulaştığını hatırlayalım. Eskiden sadece radyo vardı. Radyodaki program yapımcıları programlarında, farklı alanlardaki müzikleri belirli yayın saatleri içinde dinleyicileriyle paylaşırlardı. Dinleyiciler de bu müzikleri zihinlerinde tutar, bağırlarına basar ve ruhlarındaki yansımalarını sürekli kılmak için plaklarını ararlardı. Plak evleri, bant kayıt stüdyoları vardı. Bir kişinin eline plak geçtiği zaman onu arkadaşları için kasetler aracılığıyla çoğaltırdı. Sağlam bir plak arşivine sahip olmak gerçek bir lükstü. Ama her şeyden önce bir pikaba ihtiyaç vardı. Kaset teyplerinin sayısı elbette pikaplardan çok fazlaydı.
Gün geldi, insanlara müziği sadece dinlemek yetmedi. Şarkıları kliplerle desteklemeye başladılar. Özellikle pop müzik alanında, sıradan parçalar dahi kliplerin albenisi, orada görünen insanlar ve video teknolojileri aracılığıyla popüler olmaya başladı. Artık ne olursa olsun, insanlar müziği dinlemiyor, seyrediyorlardı. Bu da salt dinleme konusunda bir üşengeçlik yarattı. Artık görüntüsüz ses kitlelere ulaşamıyordu. Oysa müzik yakın bir geçmişe kadar plaklar üzerinden ilerleyen analog bir kültürün parçasıydı.
Plağın iki yüzünde tüm bilgiler yazardı. Kapaklara bakıp her şeyi öğrenirdiniz. Çift kapaklılarda detaylı bilgi ve fotoğraflar da olurdu. Yabancı plakların Türk basımlarında bunları göremezdik. Kaliteli kartona ayıracak bütçe de yoktu. Ülke hep bir tasarruf politikasının içinde olurdu. Plakların neredeyse tümü lisanssız ve izinsiz olarak yayımlanırdı. Plakların günümüzde maddi anlamda giderek değerlendiğini biliyoruz. Şu an uyanık tacirlerin topladığı, hangi türde olursa olsun fiyatı 10.000 TL bandını aşan, çoğu haşat durumdaki Türk müzisyenlere ait plakların en büyük özelliği artık bulunamıyor olmaları.

Ne yazık ki günümüzde harçlıklarından artırarak bunları toplamaya çalışan genç dinleyiciler istismar ediliyor. Plakların niteliklerinden söz edilmiyor, değerleri piyasada ne kadar bulunup bulunmadıkları üzerinden saptanıyor. Sadece plaklar değil, şu an kasetler ve CD’ler de giderek kıymetleniyor. Önceleri ağırlıklı olarak çekme-doldurma kasetler üzerinden patlayan müzik endüstrisi bandrollü orijinal kasetlerle dönemini tamamladı. Daha ucuza daha çok müziğe ulaşıldı. Müzik geniş kitlelere kasetler aracılığıyla yayıldığında bu gerçek bir devrim olmuştu.
Analog devrin sonunda CD imdada yetişti mertlik bozuldu. Ne takılma ne atlama ne de hışırtı; pürüzsüz ama az da olsa müziğin ruhunu kaybetmiş bir sesle mutlu olmanın yollarını aradı insanlar. Mutluyduk hepimiz. Önce plakları elimizden çıkardık. Sonra sevdiğimiz türlerin doğrultusunda zengin bir CD arşivi yaptık kendimize. Plaklarda ortalama kırk dakika olan dinleme süresi, CD’lerle birlikte bir saati aşmaya başlamıştı. CD çalarlarımızı aldık. Her şey yolundaydı. Oysa göreceğimiz günler vardı daha; gördük de!
Sessiz bir devrim olmuştu. Bu kez dijital platformlarda bu müzikleri keyifle dinlemeye başladık. Herhangi bir nesneyi satın almaya gerek yoktu. Bir cep telefonu, bir tablet ya da bilgisayarla bunlara ulaşmak mümkündü. İnsanların keyfi yerindeydi. Çalan grubun adını ya da şarkının adını biliyorsak sorun yoktu. Yüz binlerce müzik eserine tek hamlede ulaştık. Hayat güzel bir hâl almıştı. Teknoloji kanatlarımızın altındaydı. Dijital platformlardan bir ikisine abone olduğumuzda neredeyse dünyada yapılan kayda geçirilmiş bütün müzikler elimizdeydi. Bu büyük bir ayrıcalıktı. Kendimizi iyi hissediyorduk.
Ama yine de bizi huzursuz eden bir şeyler vardı. Müziklere ait olan bilgilerin çoğuna o parçaları dinlerken ulaşmak mümkün değildi. Bir plak ya da CD’yi elimizde tutarak edindiğimiz bilgileri burada yakalayamıyorduk. Üstelik biz “Tamam” desek de platform, yarım aklıyla beğenilerimizi tahmin ederek yeni müzikleri paket hâlinde önümüze getiriyordu. Bunun adı konfordu. Bizi yarı tanrı gibi hissettiren, isteklerimizi yerine getiren bir uşağımız vardı adeta. Yine de dijital yaşamın paranoyası şüphelerimizi tetiklemeye devam ediyordu. Sevdiğimiz müzikler gölgemiz gibi bizimle her yere geliyordu. Biz müziği dinlerken biri de bizi dinliyor muydu?

Bizim kuşak bugünlere müziği kaynağından, konserleri, resitalleri dinleyerek gelmişti. Doğrunun ne olduğunu biliyor; konserlerin et kalınlığını ve dijital platformlarda yok edilmiş “hava”sını hissediyorduk. Mutluluğumuzun içinde garip bir tedirginlik de vardı. Herkes listelerini yapıyor, platformlara koyuyor, sırlarını ifşa ediyordu. Kaleyi içten almak mümkündü. Ulaşabilirlik, gizemi ortadan kaldırmıştı. Bir plağın dönüşünü, bir kasetin makaralarının hareketini, hatta pek göremesek de bir CD’nin mekanik devinimini artık izleyemiyorduk. Sadece dinliyorduk. Günümüzün gerekleri doğrultusunda en kısa yolu yine bulmuştuk. Kaseti saracak kurşun kaleme bile ihtiyacımız yoktu.
Oysa karşımızda ciddi bir sorun vardı. Dinlediğimiz müziğin cahiliydik. Çok fazla müziğe ulaşmak onları eskisi gibi kavramamıza engeldi. Bundan sonra fazla araştırma yapmaya, bir gruptan yola çıkarak yeni arayışlara gitmeye hiç gerek yoktu. Müzik “müzik” idi. Algıda seçicilik ortadan kalkınca biz de bir kargaşanın içine girmiştik. Yani gelişmiş teknoloji isteklerimizin üzerine çıkıp bize kafa tutmaya başlamıştı. Bu önermenin ardında, kapitalist tuzakların titizlikle kullanıldığı bir dayatma vardı. Ölmeden müzik endüstrisinin “sırat”ındaydık.
Oysa müzisyenler zamanında bugüne göre basit sayabileceğimiz analog imkânlarla kayıtlarını yapıyorlardı. Eksikliklerini -o günlerde çok az kişinin farkında olduğu- ustalıkları ya da dehalarıyla kapıyorlardı. Müzisyenler stüdyoya girip bir parçayı hatasız olarak çalmaya çalışıyor ve sonunda içlerinden birine “Tamam” diyorlardı. Onların çoğu, eğer yaşıyorlarsa, elli yılı aşan tecrübelerini konser salonlarına, stadyumlara taşıyorlar, on binlerce seyirciye unutulmaz anlar yaşatıyorlardı. İyi müziğin ölmeyen bir ruhu olduğunu o günlerden biliyorduk.

Eski müziklerin kalitesinin ve bu kalitenin aranır olmasının bir nostalji duygusuyla ilgili olmadığına eminiz. O günlerin müziğine zamanında tanık olmayan gençlerin yıllar sonra bu müziklerle karşılaştıklarında duydukları heyecanı sıklıkla gözlemleyebiliyoruz. Bunun en büyük sebebi, o ruhun yorumlarla giderek daha kıvam kazanarak günümüze kadar taşınmasıdır.
Müzik dünyanın en güzel sanatı. Ruhun ilacı. O müziklerle zamanında tanışan eski kuşakların dijital platformlarda o müziklerle yeniden karşılaşmalarında nasıl bir heyecan duyduklarını da biliyoruz. O günlerde o plakları alamayan, radyoda dinlediği hâlde onlara ulaşamayan dinleyicilerin yaşadığı mutluluğu kelimelerle anlatmak imkânsız. Sevdiğimiz grupların plakları, Türkiye baskıları yapılmadıkça ya da yurt dışına giden bir tanıdığımıza getirtemedikçe sadece hayallerimizin bir parçası oluyordu.
Unutulmaması gereken, müziğin bir tasarım aracılığıyla duygunun ifadesine dönüşmesidir. Müzisyenin ve toplumun o döneme ait olan ruhunu ifade eder. Bu ifade toplumsal değişimlerden bireysel yapılara kadar farklı alanlardan ilham alır. İçten gelen bir duygu —yaşam karşısındaki çaresizlik ya da havada kalma ihtimali yüksek bir isyan— bir beste aracılığıyla seslere ve enstrümanlara bölünür; bir aranjman eşliğinde insanlara sunulur. Herhangi bir görüntüye ya da klibe ihtiyacı yoktur. Ancak bir konser performansıyla görsellikle birlikte kullanılabilir. Müziğin bundan sonraki tek işlevi dinleyicisinin ruhunu ele geçirmesidir. Müzik en güzel ruh çağırma seansıdır. Ve hep birileri gelir.
Gerçek müzik tüm sanat dallarında olduğu gibi, taleple değil arz ile gerçekleşir. Aksi takdirde müzik arabesk bir yaklaşımdan daha ileriye gidemez. Yaşam biçimi olarak sanat dalları arasından müziği seçen kişilerin farklı bir şey yapmaya olan inançları, onları dinleyicinin kahramanı yapar. İyi bir müziğin yazılmış iyi bir şiir ya da yapılmış iyi bir resimden farkı yoktur. Yani belirli bir nitelikle yapılan her müzik ister Rock ister Caz, isterse klasik olsun hiç fark etmez. Dinleyene yaşam sevinci, tarifsiz bir coşku verir. Evrende yalnız olmadığını, kendisi gibi düşünenler olduğunu hatırlatır.

Sonuç olarak, aslında müzik kolektif bir bilincin ürünüdür. Dinleyicisiz ve izleyicisiz, hiçbir anlamı yoktur. Müzikten daha iyi bir doktor, daha iyi bir ilaç olduğunu düşünmüyorum. İnsanlara yaşama sevinci ve yaşanan her şeye rağmen ayakta kalma gücünü verir. Dinleyicisini eğitir. Üstelik sözlüye kaldırmaz, yazılı sınav yapmaz. Sonuçlar yüzdeki ifadede ve ruhtaki arınmadadır. Alkış hem müzisyen hem de izleyici için halkanın tamamlandığının somut göstergesidir.
Dünya değişik bir dönemden geçiyor. Olacakları beklerken sevdiğimiz, bizi ayakta, canlı tutan ve bugünlere getiren müzikleri dinlemeye devam ediyoruz. Bizlere bu yaşama sevincini ve umudu aşılayan müzisyenlere ve müzik endüstrisindeki soylu şövalyelere bir kez daha yürekten teşekkür ediyoruz. Müzisyenler dünyanın övgüyü en çok hak eden insanlarıdır. Onları yanaklarından, ellerinden ve ruhlarından öpüyoruz, bizleri çekildiğimiz kovuklarımızda yalnız bırakmadıkları ve ruhlarımızın üşümesini dindirdikleri için…

