Sumru Ağıryürüyen’in müzik yolculuğu, Türkiye’nin alternatif müzik hafızasında birbirine açılan pek çok kapıdan geçiyor. Mozaik’in 80 darbesinin sağır edici suskunluğuna karşı yükselen itirazından Balkan Yolculuğu’na, Ezginin Günlüğü, Bulutsuzluk Özlemi, Yeni Türkü ve Baba Zula gibi farklı müzik dünyalarıyla kurduğu temaslardan özgür doğaçlama çalışmalarına uzanan bu hikâyenin merkezinde hep aynı merak var: İnsan neden müzik yapar, sesini nasıl bulur, dünyayı nasıl dinler?
Sumru Ağıryürüyen, kırk yılı aşkın süredir sesiyle, merakıyla, bitmeyen arayışıyla Türkiye’nin alternatif müzik tarihinin farklı duraklarında karşımıza çıkan önemli bir isim. Mozaik’ten Balkan Yolculuğu’na; Ezginin Günlüğü, Bulutsuzluk Özlemi, Yeni Türkü, Baba Zula gibi gruplarla yaptığı çalışmalardan solo albümü Issız’a, Konjo, Sert Sessizler gibi özgür doğaçlama çalışmalarından SO Duo’ya uzanan bu yolculuk, aslında tek bir sorunun etrafında dönüyor: Müzik nedir ve insan neden müzik yapar?

Onunla konuşmaya başladığında, kısa bir süre sonra albümlerden, konserlerden ve müzik piyasasından çıkıp sesin doğasına, dinlemeye ve kişinin kendini ifade etme biçimlerine kadar uzanıyor insan. Sumru Ağıryürüyen için müzik, dünyayı algılamanın, anlamanın ve başkalarıyla ilişki kurmanın yollarından biri.
Bu söyleşide Mozaik’in kuruluş yıllarından 1980’lerin kültürel iklimine, geleneksel müziklerin dönüşümünden özgür doğaçlamaya, kadın müzisyen olmanın görünmez yüklerinden Pauline Oliveros’un derin dinleme yaklaşımına kadar uzanan geniş bir yolculuğa çıktık. Ve sohbetin sonunda belki de bütün bu hikâyeyi özetleyen cümleyi yine Sumru Ağıryürüyen kurdu:
“Müzik sayesinde hayatı müzik olarak dinlemeyi, görmeyi öğrendim.”
• Mozaik’in kuruluş yıllarına döndüğünüzde, bugün hâlâ sizi besleyen en önemli duygu ya da fikir neydi?
• Bu, bir yolun başına dair gerçekten güzel bir soru oldu. Mozaik, zaten müzisyen olan arkadaşlarımızın yanı sıra benim gibi henüz müzikte karar kılmamış olanlardan oluşuyordu. Çoğumuz, Boğaziçi Üniversitesi’nin bugün kolu kanadı kırılmaya çalışılan kulüplerinden Müzik Kulübü ile Boğaziçi Üniversitesi Oyuncuları (BÜO) bünyesinde oyunlar sahnelemiş, konserler vermiştik. Hatta ben, kendimi sosyoloji bölümü kadar bahsettiğim kulüplerden de mezun sayarım. Kulüpler büyük ve önemli bir eğitim, deneyim alanıdır; rahat bırakılmalıdır.
Mozaik, 80 darbesinin yarattığı sağır edici suskunluğa itirazımızdı. 1983’teki ilk konserimizde, yaşanan acıların ağırlığına karşı insanları coşku, mizah ve neşeyle dayanışmaya davet eden şarkılara da yer vermiştik. Nitekim eski Doğu Almanya’nın anarşist sanatçısı Wolf Biermann, bu konserimizde yer alan Ermutigung (Yüreklendirme) adlı şarkısında, “Bu buz gibi günde sakın buz tutayım deme; katı buz kolay kırılır…” diye uyarıyordu bizleri. Böylece konserimizin başlığı da Ölümden Önce Bir Hayat Vardır oldu. İşte, “Nasıl bir müzik?” sorusu ilk o dönemde aklıma düştü diyebilirim.
• Mozaik bugün birçok müzisyen tarafından kült bir topluluk olarak görülüyor. Siz içeriden baktığınızda Mozaik’i başarılı bir hikâye olarak mı görüyorsunuz, yoksa yarım kalmış bir hayal olarak mı?
Ben gruptan çok erken bir dönemde ayrıldım. Mozaik, ilk konserden sonra ağırlıkla kendi bestelerini seslendirdi ve kendine ait bir ses dünyası yarattı. Müziği dert edinenlerin başarıyla bir derdi yoktur diye düşünüyorum. Grup olmak zor zanaattır ve gruplar kuruldukları gibi dağılırlar da. Sözünü albümleriyle, konserleriyle söylemiştir Mozaik. Bugün kült sayılıyorsa ne güzel, değil mi?
• Türkiye’de alternatif müzik kavramı henüz çok konuşulmazken siz bambaşka seslerin peşindeydiniz. O dönemde kendinizi müzikal olarak nereye ait hissediyordunuz?
• Epey erken bir dönemde kendime şu soruları sordum: “Neden müzik? Neden müzik yapıyorum? Neden müzik bu kadar önemli benim için?” Farklı dönemlerde farklı yanıtları olan bu soruyu Bilgi Üniversitesi’nde ders verdiğim öğrencilerimle de paylaşmaya değer bulmuştum doğrusu.
Bu soruları yeterince dürüst yanıtlarsan, kendini nasıl ifade etmek istediğine dair ipuçları edinebilirsin. Bu benim yollarımdan biri tabii; herkesin kendi yolu vardır. “Güzel müzik”, “iyi müzik”, “güzel ses” denilen şeylerin fazlasıyla kültürel olduğunu anlamam da epey yol gösterici oldu. Böylece ana akım dışı diyebileceğimiz türlerle ve anlayışlarla ruhumu, sesimi buluşturdum. Mesela Muammer Ketencoğlu, Brenna MacCrimmon, Cevdet Erek ile kurduğumuz; sonra çok erken yitirdiğimiz Aytunç Matracı ve Rahmi Göçmen ile devam ettiğimiz Balkan Yolculuğu’nda da bu müziğin ayaküstü çağrıştırdığı ezgilere değil, kökleri en iyi temsil eden örneklerine yöneldik.

• Hayatınız boyunca popüler olanın değil, merak ettiğinizin peşinden gitmiş gibisiniz. Bunun bir bedeli oldu mu?
• Aslında, “ticari kaygılarla yaratıldım” diye bağırmayan popüler eserler var pek çok türde; çoğumuz gibi ben de onları severek dinlerim. Farklı türlerden popüler eserler de seslendirdim. Hatta Ezginin Günlüğü’ne konuk olduğum kimi parçaların, Mutlu Olmak Varken’in, Çocuğun Kurguları’nın mesela, epey sevildiğini çok sonraları öğrenmek (grupta olmadığım ve 80’lerde sosyal medya henüz keşfedilmediğinden tabii) beni şaşırttığı kadar çok mutlu etmişti. Bir başka acı kaybımız Tanju Duru ile kaydettiğimiz Issız albümümdeki Özgür Salıcı bestesi Gecesefası’nın da hayatlara dokunduğunu duyduğumda ne diyeceğimi bilemedim.
Yani popüler müziklerle bir derdim yok; ama asıl merakım, ana akımın dışında kalan, unutulmaya yüz tutmuş, göz ardı edilmiş sesler ya da müziği farklı tanımlayan yaklaşımlar. Çeşitli halk müziği geleneklerinden özgür doğaçlamaya uzanan geniş bir yelpazede çalıp söylüyorum. Meraklı olmayı çok önemsiyorum ama maymun iştahıyla da yaklaşmıyorum bu farklı türlere. Hepsi de kendimi terbiye etmeye çalıştığım alanlar oldu. Biraz yontabilmişsem kendimi, ne mutlu bana. Kısacası, hepimiz seçimler yapıyoruz. Hayattan beklentilerimiz farklı farklı. Ben de kâh şarkı söyleyip kâh çeviri yaparak nefes almayı seçmiş bir Havva kızıyım işte.
• Kariyeriniz boyunca ticari başarı ile sanatsal özgürlük arasında seçim yapmak zorunda kaldığınız anlar oldu mu?
• Ne mutlu ki kendi müziğim açısından böyle bir ikileme düşmedim. Ancak mutfağında yer aldığım iki sıra dışı oluşumun, bir zamanlar Kadıköy’de özgür müziğin mabedi olan Gitar Cafe’nin (Onok Bozkurt, Ayşenur Kolivar ve Grup Helesa ile) ve müziğin başka türlüsünün peşindeki uluslararası İsmet Sıral Yaratıcı Müzik Atölyesi’nin (Dost Kip ve yine Onok ile) etkinlikleri, özgür olmalı ama mali açıdan da ayakta durmalıydı. Bu konuda ekip olarak çok başarılı olduğumuz söylenemez tabii. Neyse ki sağ çıkmayı başardık. Müziğin Başka Türlüsü sloganı sonradan Açık Radyo’da -bugün radyomuz Apaçık tabii- İlksen Mavituna ile uzun yıllar sürdürdüğümüz programın adı oldu.

• Sesinizi dinlediğimde çoğu zaman bir şarkıcıdan çok bir hikâye anlatıcısı duyuyorum. Sizce şarkı söylemek ile hikâye anlatmak arasındaki fark nedir?
• Ooo, ne mutlu bana! Belki de dilin müziği üzerine kafa yoruyor olmamdır bu hissinizin sebebi. Herhalde ilk hikâye anlatıcıları da önce dilin müziğini kullanıyorlardı. İyi hikâye, masal, destan aktarmanın temelinde de dili, müzikal özelliklerini vurgulayarak kullanmak olmalı. Sonra zaten bayağı müzik giriyor o anlatılara. Homeros destanlarından dinsel metinlere, dengbejlerin ve destan atanların bizlere dediklerine kadar…
Şarkılara, türkülere gelince; bir hikâyeye dayanıyor olsalar da her zaman o hikâyeyi açık etmezler bizlere. Bazen o dönemde o hikâye bilinir ve şarkının kastettiği herkes tarafından anlaşılıverir. “Bazen de hikâye varsa bile, yazan bilir; oradan süzdüğünü paylaşır bizlerle. Bazı şarkılar da hikâyeyi bir tarafa bırakır; sözler sizde bambaşka bir hikâyeyi tetikler.
• Sesiniz yıllar içinde değişirken siz de değiştiniz mi, yoksa insanın sesi aslında karakterini mi şekillendiriyor?
• Sesim de ben de değişmiş olmalıyız; umarım ki öyledir. Herkes kendi gibi konuşur, şarkı söyler. Ama bu kendi gibi olanı ne şekillendirir, işte o da ayrı konu. Bir noktada sesinizi dinlemeyi başarabilirseniz, o ses size sizi anlatır. Sonrası size kalmış.
• Bulutsuzluk Özlemi, Baba Zula, Ezginin Günlüğü, Yeni Türkü, Nekropsi ve daha birçok farklı dünyanın içinde yer aldınız. Bu kadar farklı müziklerin ortak noktası sizce neydi?
• Saydığınız isimler ve stüdyoda ya da konserlerde keyifle çalıştığım nicelerini geniş müzik ailemin parçası addederim. İyinin, doğrunun, güzelin peşinde kendilerini müziğe adamış güzel insanlar. Hepsinden çok şey öğrendim.
• Bulutsuzluk Özlemi’nin politik tavrı, Baba Zula’nın deneysel yaklaşımı ve Mozaik’in kolektif ruhu… Bu üç dünyanın hangisi size karakter olarak daha yakın duruyor?
• Bugün yaptığımız müziği soruyorsanız, sevgili dostlarımızın gruplarını referans göstererek açıklarsam haksızlık etmiş olurum; ama deneysel olan da kolektif olan da politiktir sonuçta.
• Anadolu, Balkan ve Akdeniz müzikleriyle uzun yıllardır iç içesiniz. Sizce bu coğrafyalar arasında ortak olan şey müzik mi, hafıza mı?
• Müzik ve hafıza iç içe kavramlar bu bağlamda.
• Geleneksel müzikleri korumak mı daha önemli, onları dönüştürmek mi?
• Geleneksel müzikler zaten pek çok etkileşim içinde, değişerek bugüne kadar geldiler. Yani değişim kaçınılmaz. Ama o müziklerin bugünkü hâllerini ya da daha eskiden nasıl olduklarını ileride bilebilmemiz gerekli diye düşünüyorum. O nedenle araştırmacı, arşivci yaklaşımlar kadar saygılı icraları da önemsiyorum.
• Türkiye’de müzik hafızasının yeterince korunmadığını düşünüyor musunuz? Mozaik gibi toplulukların hikâyeleri yeni kuşaklara aktarılabiliyor mu?
• Toplumsal hafıza da kişisel hafıza da giderek artan bir hızla yara alıyor. Dünyada da böyle tabii ama kültürlerini önemseyen ülkelerde durum daha farklı olsa gerek. Toplulukların dinamikleri değişiyor, değiştiriliyor; dinlenen, dinletilen müzik de değişiyor doğal olarak. Müzik dinleme mecralarının değişmesi de büyük etken elbette. Değil Mozaik, çok daha yeni gruplar da unutulabiliyor. Üniversite festivalleri söz gelimi, artık bambaşka seslerle dalgalanıyor. (Tam bu noktada Mozaik’ten Plastik Aşk şarkısını dinliyoruz.) Yine de kastettiğinizi düşündüğüm değerleri, hikâyeleri, ezgileri önemseyen, merak eden ve el üstünde tutan gençlerin olduğunu görüyorum. Çok yakınlarda Çekirdek Sanat Evi deneyimiyle ilgili iki çalışma yapıldı mesela. Ayrıca geleneksel müziklerimizle ilgili titizlikle çalışan genç dostlarımız, akademisyenlerimiz olduğunu biliyorum. Çok önemli işler yapılıyor bu bağlamda.
• Kadın bir müzisyen olarak 1980’lerde ve 1990’larda karşılaştığınız görünmez engeller nelerdi?
• Neden özellikle 80’lerle 90’ları merak ettiniz bilmiyorum; toplumsal cinsiyet açısından o görünmez ya da görünür engeller hiç kalkmadılar, nitelikleri de çok değişmedi sanıyorum.
Ben şanslı bir azınlıkta olmalıyım, ayrımcılığa pek maruz kalmadım. Bu, müzik yaptığım ve çalıştığım ortamların bu konularda daha hassas yerler olmasından kaynaklanıyor olmalı. Tabii patriarkal zehir en umulmadık yerde kendini gösterebiliyor. Tek bir buruk anım var hatırladığım. Seksenli yıllarda bir süre canım arkadaşım Jeyan Erpi ile Büyük Kabare’de Ajda Pekkan’a vokal yapan gruptaydık. Özel bir konser için ikimiz önden Ankara’ya uçmuştuk. Alan komiseri olan beyefendi, vokalistler olarak vesikamız olup olmadığını sormuştu. Hoş, bu bugün de karşılaşılan bir şey tabii.
• Bugün geriye dönüp baktığınızda keşke daha fazla sahip çıksaydım dediğiniz bir proje ya da dönem var mı?
• Şöyle bir hafızamı yokladım: Yok diyebilirim.
• Müzik hayatınız boyunca size en çok ne öğretti; dinlemeyi mi, susmayı mı?
• Dinlemek çok önemli konu. Hatta Bilgi Üniversitesi Müzik Bölümü’nde verdiğim derslerde, sevgili Orçun Baştürk ile birlikte, ABD’li aktivist besteci Pauline Oliveros’un derin dinleme felsefesine ve egzersizlerine odaklanıyorduk. Dinlemek, can kulağıyla dinlemek, karşındakine saygı duyarak dinlemek, çevrendeki sesleri kaale alarak dinlemek, onları müzik gibi duymak…
İyi müzik yapabilmek ancak iyi dinlemekle mümkün. Zaten bu olmadan doğaçlama yapmak da mümkün değil. Alışkanlıklarınızı, egonuzu eğitmenizi gerektiren bir şey dinlemek. Susmak? Dinlemek bağlamındaki susmak ise konu, bu da önemli. “Müzik iki notanın arasındaki sessizliktedir” der bazıları.
• Son yıllarda doğaçlamaya ve SO Duo gibi daha özgür alanlara yöneldiniz. Bunun yaş almakla bir ilgisi var mı? İnsan zamanla kontrolü bırakmayı mı öğreniyor?
• Doğaçlama diyorsanız, bunun yaşla hiç ilgisi yok; yoksa bütün doğaçlamacıların yaşını başını almış insanlar olmasını beklemeliydik. Aksine, genç müzisyenlerin doğaçlamaya ilgisi büyük. Tabii özgür doğaçlamadan bahsediyoruz ağırlıklı olarak. Pek çok türde doğaçlama var bildiğiniz gibi. Doğaçlama, kontrolü bırakmak, “kendini salmak”tan ziyade anlık beste yapmak demek kanımca.
2010’da viyolonselist dostum Anıl Eraslan ile kurduğumuz Sert Sessizler ile başladım bu türü deneyimlemeye ve kendisinden çok şey öğrendim doğrusu. Aynı yıl Anıl, Şevket Akıncı, Cenk Erdoğan, Korhan Erel, Ozan Akıncı ve Kaya Hacaloğlu ile Moskova’da Nazım Hikmet için, onun akıntıya karşı şiir anlayışının izini sürerek doğaçlama formlarını da içeren avangart bir konser hazırladık. Söyleme kalıplarımın farkına varmak ve onlardan kurtulmak ihtiyacıma da çok hitap etti özgür doğaçlama.
2013’te Orçun Baştürk ile tanışmamız önemli bir dönüm noktası oldu. Önce onunla ve Şevket Akıncı ile birlikte özgür doğaçlama ağırlıklı Konjo’yu kurduk. Tuvalı efsane grup Huun-Huur-Tu, dostlarımız Serdar Ateşer, Alper Maral ve Volkan Terzioğlu ile konserler verdik. SO Duo ise Orçun ile birlikte az ve özün peşinde şarkılar ve farklı formda eserler bestelediğimiz, zaman zaman doğaçlamaya da alan açan bir ikili. İkimiz de farklı alanlardan geliyoruz bildiğiniz gibi. Buluştuğumuz noktada müziğe bu birikimlerimizin penceresinden özenle bakmayı, özgürce üretmeyi önemsiyoruz.
• Doğaçlama yaparken hata diye bir şey var mı? Yoksa hata dediğimiz şey yeni bir kapının açılması mı?
• Miles Davis’in meşhur sözüdür: “Yanlış nota diye bir şey yoktur, hemen ardından çaldığınız nota onu doğru ya da yanlış kılar.” Doğaçlamada en büyük hata, dinlememek olur; kendi çaldığınızı ve etrafınızdaki sesleri.
• Bugün genç bir müzisyen size gelip “Kariyer yapmak mı, kendi sesini bulmak mı?” diye sorsa ona ne cevap verirsiniz?
• Epey uzun konuşabilirdik. Kariyer ne, kendi sesini bulmak ne?
• Eğer bugün 30 yaşındaki Sumru Ağıryürüyen ile karşılaşsanız ona ne söylemek isterdiniz?
• Bir sıkı sarılırdım. Herhalde…
• Onca konser, kayıt, dostluk, ayrılık ve arayıştan sonra… Müzik size hayatta vermeyi vaat ettiği kazanımları verdi mi?
• Evet, hayatı müzik olarak dinlemeyi, görmeyi öğrendim sayesinde.







