Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Röportaj
      3. Dosyalar
      4. Konser & Etkinlik
      5. Albümler
      6. Portre
      7. Tümünü gör

      GİTARİST YOK, GİTARI SAHNEDE: Bu Kaydın Hakları Kimde?

      21.09.2026

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      RAINBOW45 RECORDS SALİH: Plaklara Fısıldayan Adam

      05.08.2026

      Bir ACİL SERVİS Hikâyesi: SAMİ ERTAN KIZILTAN

      24.07.2026

      TAMIKREST: Çölün, Şiirin ve Yolculuğun Sesi

      26.06.2026

      KESMEŞEKER: Çünkü Sonunda Şarkılar Kalıyor

      25.06.2026

      BABALAR VE OĞULLAR: Rock Efsanelerinin İzinden Gidenler

      05.10.2026

      Rock Dünyasının YARIDA KALAN Konserleri

      24.09.2026

      ROCK VE BİLİMKURGU. Fantastik Frekanslar

      04.08.2026

      Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

      10.07.2026

      TEOMAN: Gri Ankara’da Papatya Gibi Açtı

      22.09.2026

      Speed Metal Attack 1 – Moda Sineması’nda Keşmekeş

      08.09.2026

      LAMB OF GOD ile Heavy Metal ve İstanbul Kedileri

      28.08.2026

      BBC PROMS: Senfoni Orkestrası Prog Klasikleri Çalarsa!

      28.07.2026

      Travis – The Man Who (1999)

      15.10.2026

      57 Yıl Sonra Gelen İkinci Geliş: THE 2ND COMING

      14.10.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

      12.10.2026

      BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

      09.10.2026

      OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

      06.10.2026

      Eleanor Rigby’nin Başına Gelenler: THE ZOOT Vakası

      02.10.2026

      STEVEN WILSON: Yaşanmamış Sefaletlerin Sözcüsü

      30.09.2026

      Kimin (Neyin) Nesi Bu NANKER PHELGE?

      23.09.2026

      Travis – The Man Who (1999)

      15.10.2026

      57 Yıl Sonra Gelen İkinci Geliş: THE 2ND COMING

      14.10.2026

      BABA ZULA: BaBa’lar ve Çocuk’Lar

      13.10.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

      12.10.2026
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      GİTARİST YOK, GİTARI SAHNEDE: Bu Kaydın Hakları Kimde?

      21.09.2026

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      TEOMAN: Gri Ankara’da Papatya Gibi Açtı

      22.09.2026

      Speed Metal Attack 1 – Moda Sineması’nda Keşmekeş

      08.09.2026

      LAMB OF GOD ile Heavy Metal ve İstanbul Kedileri

      28.08.2026

      BBC PROMS: Senfoni Orkestrası Prog Klasikleri Çalarsa!

      28.07.2026

      Travis – The Man Who (1999)

      15.10.2026

      57 Yıl Sonra Gelen İkinci Geliş: THE 2ND COMING

      14.10.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

      12.10.2026

      BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

      09.10.2026

      Gri Yılların Renkli Fırtınası: ERSEN VE DADAŞLAR. Bir Arayışın Portresi

      28.09.2026

      FLÖRT ve Müzikal Yolculuğu. Üç İsim, Dört Mevsim

      08.05.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

      06.10.2026

      Eleanor Rigby’nin Başına Gelenler: THE ZOOT Vakası

      02.10.2026

      STEVEN WILSON: Yaşanmamış Sefaletlerin Sözcüsü

      30.09.2026

      Kimin (Neyin) Nesi Bu NANKER PHELGE?

      23.09.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      Travis – The Man Who (1999)

      15.10.2026

      57 Yıl Sonra Gelen İkinci Geliş: THE 2ND COMING

      14.10.2026

      BABA ZULA: BaBa’lar ve Çocuk’Lar

      13.10.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

      12.10.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    • Dükkan
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Portre»LEONARD COHEN: “Ses”ten Sızan Işık ve Kusurlu Olanın Kutsanışı
    Portre

    LEONARD COHEN: “Ses”ten Sızan Işık ve Kusurlu Olanın Kutsanışı

    Leonard Cohen’i anlatmak, bir sesi tarif etmekten çok bir sessizliğin izini sürmeye benzer. Şair, romancı, müzisyen; ama en çok da çatlaklardan sızan ışığın peşindeki o ağırbaşlı yol arkadaşı. Cohen’in karanlığına usulca bir göz atıyoruz.
    İzzet Etiİzzet Eti22.06.20265 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    Leonard Cohen sahneye geç çıktı ama tam da doğru zamanda çıkageldi: Otuz üç yaşında müziğe adım atan şair ve romancı, “Suzanne”den “Hallelujah”a uzanan şarkılarında aşkı, Tanrı’yı, yalnızlığı ve insanın kusurlu hâlini aynı loş masaya oturttu. İzzet Eti’nin yazısı, Cohen’i hiç bilmeyenler için bir başlangıç; bilenler içinse o derin sesin bıraktığı sessizliğe çağrı.

    (Gece, Bir Pub ve Yavaş Konuşan Bir Ses)

    Bak…
    Şimdi sana Leonard Cohen’i anlatmaya çalışsam, muhtemelen yanlış yerden başlarım.

    Çünkü bazı insanlar vardır, onları anlatmaya kalktığında kelimeler hemen dar gelir. “Müzisyen” dersin, eksik kalır. “Şair” dersin, yine yetmez. Sanki o kelimeler, adamın kurduğu dünyayı taşımak için fazla ince, fazla kırılgan.

    Bir kadeh daha al istersen…
    Cohen’i anlamak için acele etmemek lazım.

    Çoğu sanatçı sahneye çıkar, ışıklar yanar, gürültü başlar. Cohen öyle değil. O daha çok… nasıl desem… senin yanına oturur. Fark etmeden. Konuşmaya da hemen başlamaz. Önce bir sessizlik bırakır araya. Sonra yavaşça…

    Anlatır.

    Sesi de öyle zaten.
    İlk duyduğunda “iyi ses” demezsin. Hatta belki bir an duraksarsın. Ama sonra fark edersin: O ses seni ikna etmeye çalışmıyor. Sana kendini beğendirmeye çalışmıyor.

    Sadece doğruyu söylüyor.

    Ve garip olan şu…
    İnanıyorsun.

    Birçok sanatçı sesiyle büyüler. Cohen sesiyle içine işler. Sanki yaşadığı her şey—yalnızlıklar, aşklar, inanç krizleri—hepsi o sesin içinde birikmiş de ağır ağır dışarı sızıyor.

    Zaten müziğe de öyle genç yaşta falan başlamıyor. Otuz üç.
    Bugün olsa kimse yüzüne bakmaz belki. “Geç kaldın” derler. Ama o geç kalmadı. Tam zamanında geldi.

    Çünkü onun söyleyecekleri, gençliğin aceleciliğine sığacak şeyler değildi.

    Bak şimdi…
    Suzanne’i hatırla. Ya da Hallelujah’ı.

    O şarkılar sana söylenmez.
    Sana açılır.

    Arada çok ince ama çok önemli bir fark var. Cohen dinlerken eğlenmezsin. Dinlenmezsin bile bazen. Daha çok… içeri doğru çekilirsin. Kendi içine.

    Belki de bu yüzden onun müziği büyük sahneleri sevmez. Gürültüyü kaldırmaz. Onun yeri burası işte… böyle yerler.

    Loş.
    Yavaş.
    Biraz yalnız.

    Şunu da unutmamak lazım…
    Adam müziğe geldiğinde zaten yazardı. Hem de iyi yazardı. Şiir, roman… dilin ne olduğunu bilen biriydi. O yüzden şarkıları hiçbir zaman “şarkı” gibi olmadı sadece.

    Biraz dua gibi.
    Biraz itiraf.
    Biraz da hesaplaşma.

    Ama hiçbir zaman yukarıdan konuşmaz. Öğretmez.
    Sana eşlik eder.

    Yalnızlık anlatır mesela… ama senin yalnızlığını da kabul eder.
    Tanrı’dan bahseder… ama kesin cevaplar vermez.
    Aşkı anlatır… ama süslemez.

    Gerçek haliyle bırakır masaya.

    Bir ara çekildi her şeyden biliyorsun… Zen manastırına gitti. İnsanlar bunu hep “mistik kaçış” gibi anlatır. Ama bence öyle değil.

    O, kaçmadı.
    Durdu.

    Ve şunu anladı galiba:
    İnsan dediğin şey kusurludur. Kırılır. Eksilir. Ve bu bir problem değil.

    Asıl mesele… bunu kabul edebilmek.

    O yüzden o meşhur dizesi var ya—
    “Her şeyde bir çatlak vardır, ışık içeri oradan girer.”

    Bak, bu laf öyle süslü bir söz değil.
    Bu adamın hayatı bu.

    Biz ne yapıyoruz?
    Kusurlarımızı kapatmaya çalışıyoruz. Çatlakları gizliyoruz. Güçlü görünmek için her şeyi cilalıyoruz.

    Cohen ise diyor ki:
    “Orayı kapatma. Işık oradan giriyor.”

    Şimdi düşün…
    Bu, insanın kendine söylemesi en zor şeylerden biri değil mi?

    O yüzden Cohen dinlemek kolay değil.
    Rahatlatmaz seni. Hatta bazen huzursuz eder.

    Çünkü kaçmana izin vermez.

    Şarkı biter… ama bir şey kalır içeride.
    Bir ağırlık.
    Bir sessizlik.

    Ama kötü bir sessizlik değil bu.
    Dolu bir sessizlik.

    Sanki biri sana bir şey söylemiştir ama sen henüz anlamamışsındır. Ama hissedersin… bir şey değişmiştir.

    İşte Cohen tam olarak bu.

    Bugün dünyanın bir yerinde bir plak dönüyor olabilir. O derin, karanlık sesi bir odayı dolduruyor olabilir.

    Eğer öyleyse…
    Orada sadece bir şarkı çalmıyordur.

    Bir insan, kendi karanlığıyla baş başa kalıyordur.

    Ve belki de ilk kez…
    O karanlığın içinden sızan o ince, kırılgan ışığı fark ediyordur.

    …

    Neyse.
    Sen yine de dikkatli dinle.

    Cohen’i herkes dinleyemez.

    “Cohen’i herkes dinleyemez.” Ama biz anlatmayı denedik, siz de okumayı deneyin isterseniz.

    Müzik, edebiyat yahut hayatın herhangi bir sahasında öyle isimler vardır ki, onları sadece bir “tür” ya da “etiket” ile tanımlamaya çalışmak, uçsuz bucaksız bir ummanı ince belli bir bardağa sığdırma gayretine benzer. Resmi biyografilerde isminin yanına “müzisyen” ve “şair” notu düşülmüş olsa da Leonard Cohen, bu tanımların çok ötesinde bir muammadır. Onunla çıkılan yolculuk, notaların ve dizelerin sınırlarını aşan; modern zamanların en derinlikli felsefi arayışlarından birine, adeta bir meddahın fısıltısına dönüşür.

    Pek çok pop ikonunun ışıltılı ve gürültülü kariyer başlangıçlarının aksine Cohen, müzik sahnesine “geç” denilebilecek bir yaşta, otuz üçünde adım attı. Belki de bu yüzden, onun müziği hiçbir zaman gösterişli gitar sololarının, karmaşık orkestrasyonların ya da gençlik hezeyanlarının esiri olmadı. Aksine, melodik bir sadelik üzerine inşa edilen bu dünya, dinleyiciyi devasa stadyum konserlerine değil; loş bir odada, şömine başında yapılan kadim ve mahrem bir itirafa davet ediyordu. Hallelujah’tan Suzanne’e kadar uzanan diskografisi, müziği bir eğlence aracı olarak değil, seküler bir ibadet aracı olarak kullandığının en somut kanıtıydı.

    Cohen’in sesi, teknik anlamda kusursuz bir enstrüman olmaktan ziyade; ruhun en kuytu, en karanlık köşelerine değen bir hikâye anlatıcısının, bir bilge kişinin fısıltısıdır. Müzik dünyasına adım attığında halihazırda ödüllü bir romancı ve şair olması, şarkılarını basit bestelerden ayırıp birer “yaşamsal felsefe” dersine dönüştürür. Ancak, bu dersi verirken akademik bir soğukluğa sığınmaz; yalnızlığı, cinselliği, depresyonu ve Tanrı’yı bir filozof titizliğiyle ama kanlı canlı, elle tutulur duygularla işler.

    Hayatının bir dönemini Zen Budist manastırında bir rahip olarak geçirmesi, eserlerine sinen o meşhur “kabullenmişlik” ve “hiçlik” duygusunun temelini atmıştır. Cohen, modern dünyanın dayattığı kusursuzluk mitinin peşinde koşmayı değil; insan olmanın getirdiği kırıklara sahip çıkmayı öğütler. O meşhur Anthem şarkısında dile getirdiği gibi: “Her şeyde bir çatlak vardır / Işık içeri oradan girer.” Bu dize, aslında tüm Cohen felsefesinin özetidir: Işık, mükemmel olandan değil, yaralı olandan sızar.

    Özetle Leonard Cohen; felsefesini, acısını ve bitmek bilmez arayışını kitlelere ulaştırmak için müziği en zarif araç olarak kullanan bir ozan-düşünürdü. Müziği kulaklarda yankılanırken ruhu dinlendirir, ancak asıl fırtınayı zihinlerde koparır.

    Bugün dünyanın bir yerinde bir plak dönüyor ve Cohen’in o derin, davudi sesi odaya doluyorsa, bilinmelidir ki dinlenen şey sadece bir şarkı değildir; varoluşun en samimi sorgularından birine eşlik edilmektedir. Cohen dinlemek, insanın kendi karanlığıyla yüzleşmeyi göze almasıdır. Ve belki de plak durduğunda odada asılı kalan o ağır sessizlik, onun felsefesinin en güçlü, en duyulur tınısıdır.

    Yazar

    • İzzet Eti
      İzzet Eti

      Profeyonel emekli. Yazar, amatör baterist, bir çok tür müziği dinler ama Rock'a her daim torpil geçer. İflah olmaz bir Marxist.

    leonard cohen rock yabancı
    Paylaş. Facebook Twitter WhatsApp Email
    Önceki yazıSUMRU AĞIRYÜRÜYEN ile ses, doğaçlama ve bitmeyen arayış üzerine
    Sonraki yazı DENİZ TEK: Uzak Kıyıların Bilge Rock Seyyahı

    İlgili Yazılar

    Travis – The Man Who (1999)

    15.10.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç

    57 Yıl Sonra Gelen İkinci Geliş: THE 2ND COMING

    14.10.2026Yazan: Özgür Poyrazoğlu

    YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

    12.10.2026Yazan: Recep Karaş

    BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

    09.10.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç

    GRİZU – TUZLA BUZ: Patlama Noktasından Kırık Parçalar

    08.10.2026Yazan: Aydasu Bekçi

    OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

    06.10.2026Yazan: Tunç Küçükaslan
    En son yazılar
    Hayatımı Değiştiren Albümler

    Travis – The Man Who (1999)

    Yazan: Sabahattin Bilgiç15.10.2026

    1999’da yayımlanan The Man Who, İskoçyalı Travis’in kaderini değiştirmekle kalmadı, Britanya Rock müziğinin melankolik yüzüne de yeni bir soluk getirdi. Kırılgan melodileri, içten sözleri ve unutulmaz şarkılarıyla bir dönemin ruhuna yerleşen albüm, aradan geçen yıllara rağmen etkisini koruyor.

    57 Yıl Sonra Gelen İkinci Geliş: THE 2ND COMING

    14.10.2026

    BABA ZULA: BaBa’lar ve Çocuk’Lar

    13.10.2026

    YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

    12.10.2026
    Öne çıkanlar

    Siyah Tavşan: Yeraltının Rehber Tavşanının Yolculuğu

    18.12.2025

    SUMRU AĞIRYÜRÜYEN ile ses, doğaçlama ve bitmeyen arayış üzerine

    19.06.2026

    Vecdi Yücalan ve Aptülika ile Objektif

    30.07.2025

    BÜYÜK EV ABLUKADA Bizim İçin Bir Vaha

    22.04.2026
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock baba zula blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca country deep purple derleme dünya müziği elektronik eric clapton flört folk rock frank zappa glam rock hard rock heavy metal kargo kesmeşeker kronik led zeppelin müzikal müzik basını objektif pentagram pink floyd pop progressive rock psychedelic rock punk rap rock saykedelik anadolu serisi sinema stüdyoimge tarih teoman the rolling stones thrash metal yabancı yerli özer sarısakal
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    Travis – The Man Who (1999)

    15.10.2026

    57 Yıl Sonra Gelen İkinci Geliş: THE 2ND COMING

    14.10.2026

    BABA ZULA: BaBa’lar ve Çocuk’Lar

    13.10.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    • Dükkan
    • Çerez Politikası
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.

    Sepetiniz (öğe: 0)

    Sepetteki ürünler

    Ürün Ayrıntılar Toplam
    Ara Toplam ₺0,00
    Gönderim ücreti, vergiler ve indirimler ödeme sırasında hesaplanır.
    Sepetim
    Ödemeye git

    Your shopping cart is empty

    Mağazaya geri dön

    Bildirimler