Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      DICK PARRY: Pink Floyd’un “Muazzam Güzellik İmzası”

      28.05.2026

      ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

      08.07.2026

      THE GATHERING ve THE PINEAPPLE THIEF: İstanbul’da, Aynı Gecede Mucize Gibi Bir Konser! 

      02.07.2026

      CHRIS ISAAK İzmir’deydi

      29.06.2026

      METALLICA Atina. Biz O Akşam Ne Yaşadık?

      14.05.2026

      The Offspring – Smash (1994)

      07.07.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Haziran ve Temmuz Albümleri

      05.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      Manic Street Preachers – Everything Must Go (1996)

      01.06.2026

      FLÖRT ve Müzikal Yolculuğu. Üç İsim, Dört Mevsim

      08.05.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      Skip Spence: Kayıp Ruhun Yolculuğu

      17.11.2025

      SOUTHERN PACIFIC ve 80’ler

      13.07.2026

      GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

      09.07.2026

      CREAM ve Rock’ın Ontolojik Kırılması: Gürültünün Estetiği

      06.07.2026

      GRUP BUNALIM: Bilinç ile Bilinçaltı Arasındaki Çizgi

      01.07.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      SOUTHERN PACIFIC ve 80’ler

      13.07.2026

      Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

      10.07.2026

      GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

      09.07.2026

      ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

      08.07.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • N’olmuş?
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Portre»LEONARD COHEN: “Ses”ten Sızan Işık ve Kusurlu Olanın Kutsanışı
    Portre

    LEONARD COHEN: “Ses”ten Sızan Işık ve Kusurlu Olanın Kutsanışı

    Leonard Cohen’i anlatmak, bir sesi tarif etmekten çok bir sessizliğin izini sürmeye benzer. Şair, romancı, müzisyen; ama en çok da çatlaklardan sızan ışığın peşindeki o ağırbaşlı yol arkadaşı. Cohen’in karanlığına usulca bir göz atıyoruz.
    İzzet Etiİzzet Eti22.06.20265 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    Leonard Cohen sahneye geç çıktı ama tam da doğru zamanda çıkageldi: Otuz üç yaşında müziğe adım atan şair ve romancı, “Suzanne”den “Hallelujah”a uzanan şarkılarında aşkı, Tanrı’yı, yalnızlığı ve insanın kusurlu hâlini aynı loş masaya oturttu. İzzet Eti’nin yazısı, Cohen’i hiç bilmeyenler için bir başlangıç; bilenler içinse o derin sesin bıraktığı sessizliğe çağrı.

    (Gece, Bir Pub ve Yavaş Konuşan Bir Ses)

    Bak…
    Şimdi sana Leonard Cohen’i anlatmaya çalışsam, muhtemelen yanlış yerden başlarım.

    Çünkü bazı insanlar vardır, onları anlatmaya kalktığında kelimeler hemen dar gelir. “Müzisyen” dersin, eksik kalır. “Şair” dersin, yine yetmez. Sanki o kelimeler, adamın kurduğu dünyayı taşımak için fazla ince, fazla kırılgan.

    Bir kadeh daha al istersen…
    Cohen’i anlamak için acele etmemek lazım.

    Çoğu sanatçı sahneye çıkar, ışıklar yanar, gürültü başlar. Cohen öyle değil. O daha çok… nasıl desem… senin yanına oturur. Fark etmeden. Konuşmaya da hemen başlamaz. Önce bir sessizlik bırakır araya. Sonra yavaşça…

    Anlatır.

    Sesi de öyle zaten.
    İlk duyduğunda “iyi ses” demezsin. Hatta belki bir an duraksarsın. Ama sonra fark edersin: O ses seni ikna etmeye çalışmıyor. Sana kendini beğendirmeye çalışmıyor.

    Sadece doğruyu söylüyor.

    Ve garip olan şu…
    İnanıyorsun.

    Birçok sanatçı sesiyle büyüler. Cohen sesiyle içine işler. Sanki yaşadığı her şey—yalnızlıklar, aşklar, inanç krizleri—hepsi o sesin içinde birikmiş de ağır ağır dışarı sızıyor.

    Zaten müziğe de öyle genç yaşta falan başlamıyor. Otuz üç.
    Bugün olsa kimse yüzüne bakmaz belki. “Geç kaldın” derler. Ama o geç kalmadı. Tam zamanında geldi.

    Çünkü onun söyleyecekleri, gençliğin aceleciliğine sığacak şeyler değildi.

    Bak şimdi…
    Suzanne’i hatırla. Ya da Hallelujah’ı.

    O şarkılar sana söylenmez.
    Sana açılır.

    Arada çok ince ama çok önemli bir fark var. Cohen dinlerken eğlenmezsin. Dinlenmezsin bile bazen. Daha çok… içeri doğru çekilirsin. Kendi içine.

    Belki de bu yüzden onun müziği büyük sahneleri sevmez. Gürültüyü kaldırmaz. Onun yeri burası işte… böyle yerler.

    Loş.
    Yavaş.
    Biraz yalnız.

    Şunu da unutmamak lazım…
    Adam müziğe geldiğinde zaten yazardı. Hem de iyi yazardı. Şiir, roman… dilin ne olduğunu bilen biriydi. O yüzden şarkıları hiçbir zaman “şarkı” gibi olmadı sadece.

    Biraz dua gibi.
    Biraz itiraf.
    Biraz da hesaplaşma.

    Ama hiçbir zaman yukarıdan konuşmaz. Öğretmez.
    Sana eşlik eder.

    Yalnızlık anlatır mesela… ama senin yalnızlığını da kabul eder.
    Tanrı’dan bahseder… ama kesin cevaplar vermez.
    Aşkı anlatır… ama süslemez.

    Gerçek haliyle bırakır masaya.

    Bir ara çekildi her şeyden biliyorsun… Zen manastırına gitti. İnsanlar bunu hep “mistik kaçış” gibi anlatır. Ama bence öyle değil.

    O, kaçmadı.
    Durdu.

    Ve şunu anladı galiba:
    İnsan dediğin şey kusurludur. Kırılır. Eksilir. Ve bu bir problem değil.

    Asıl mesele… bunu kabul edebilmek.

    O yüzden o meşhur dizesi var ya—
    “Her şeyde bir çatlak vardır, ışık içeri oradan girer.”

    Bak, bu laf öyle süslü bir söz değil.
    Bu adamın hayatı bu.

    Biz ne yapıyoruz?
    Kusurlarımızı kapatmaya çalışıyoruz. Çatlakları gizliyoruz. Güçlü görünmek için her şeyi cilalıyoruz.

    Cohen ise diyor ki:
    “Orayı kapatma. Işık oradan giriyor.”

    Şimdi düşün…
    Bu, insanın kendine söylemesi en zor şeylerden biri değil mi?

    O yüzden Cohen dinlemek kolay değil.
    Rahatlatmaz seni. Hatta bazen huzursuz eder.

    Çünkü kaçmana izin vermez.

    Şarkı biter… ama bir şey kalır içeride.
    Bir ağırlık.
    Bir sessizlik.

    Ama kötü bir sessizlik değil bu.
    Dolu bir sessizlik.

    Sanki biri sana bir şey söylemiştir ama sen henüz anlamamışsındır. Ama hissedersin… bir şey değişmiştir.

    İşte Cohen tam olarak bu.

    Bugün dünyanın bir yerinde bir plak dönüyor olabilir. O derin, karanlık sesi bir odayı dolduruyor olabilir.

    Eğer öyleyse…
    Orada sadece bir şarkı çalmıyordur.

    Bir insan, kendi karanlığıyla baş başa kalıyordur.

    Ve belki de ilk kez…
    O karanlığın içinden sızan o ince, kırılgan ışığı fark ediyordur.

    …

    Neyse.
    Sen yine de dikkatli dinle.

    Cohen’i herkes dinleyemez.

    “Cohen’i herkes dinleyemez.” Ama biz anlatmayı denedik, siz de okumayı deneyin isterseniz.

    Müzik, edebiyat yahut hayatın herhangi bir sahasında öyle isimler vardır ki, onları sadece bir “tür” ya da “etiket” ile tanımlamaya çalışmak, uçsuz bucaksız bir ummanı ince belli bir bardağa sığdırma gayretine benzer. Resmi biyografilerde isminin yanına “müzisyen” ve “şair” notu düşülmüş olsa da Leonard Cohen, bu tanımların çok ötesinde bir muammadır. Onunla çıkılan yolculuk, notaların ve dizelerin sınırlarını aşan; modern zamanların en derinlikli felsefi arayışlarından birine, adeta bir meddahın fısıltısına dönüşür.

    Pek çok pop ikonunun ışıltılı ve gürültülü kariyer başlangıçlarının aksine Cohen, müzik sahnesine “geç” denilebilecek bir yaşta, otuz üçünde adım attı. Belki de bu yüzden, onun müziği hiçbir zaman gösterişli gitar sololarının, karmaşık orkestrasyonların ya da gençlik hezeyanlarının esiri olmadı. Aksine, melodik bir sadelik üzerine inşa edilen bu dünya, dinleyiciyi devasa stadyum konserlerine değil; loş bir odada, şömine başında yapılan kadim ve mahrem bir itirafa davet ediyordu. Hallelujah’tan Suzanne’e kadar uzanan diskografisi, müziği bir eğlence aracı olarak değil, seküler bir ibadet aracı olarak kullandığının en somut kanıtıydı.

    Cohen’in sesi, teknik anlamda kusursuz bir enstrüman olmaktan ziyade; ruhun en kuytu, en karanlık köşelerine değen bir hikâye anlatıcısının, bir bilge kişinin fısıltısıdır. Müzik dünyasına adım attığında halihazırda ödüllü bir romancı ve şair olması, şarkılarını basit bestelerden ayırıp birer “yaşamsal felsefe” dersine dönüştürür. Ancak, bu dersi verirken akademik bir soğukluğa sığınmaz; yalnızlığı, cinselliği, depresyonu ve Tanrı’yı bir filozof titizliğiyle ama kanlı canlı, elle tutulur duygularla işler.

    Hayatının bir dönemini Zen Budist manastırında bir rahip olarak geçirmesi, eserlerine sinen o meşhur “kabullenmişlik” ve “hiçlik” duygusunun temelini atmıştır. Cohen, modern dünyanın dayattığı kusursuzluk mitinin peşinde koşmayı değil; insan olmanın getirdiği kırıklara sahip çıkmayı öğütler. O meşhur Anthem şarkısında dile getirdiği gibi: “Her şeyde bir çatlak vardır / Işık içeri oradan girer.” Bu dize, aslında tüm Cohen felsefesinin özetidir: Işık, mükemmel olandan değil, yaralı olandan sızar.

    Özetle Leonard Cohen; felsefesini, acısını ve bitmek bilmez arayışını kitlelere ulaştırmak için müziği en zarif araç olarak kullanan bir ozan-düşünürdü. Müziği kulaklarda yankılanırken ruhu dinlendirir, ancak asıl fırtınayı zihinlerde koparır.

    Bugün dünyanın bir yerinde bir plak dönüyor ve Cohen’in o derin, davudi sesi odaya doluyorsa, bilinmelidir ki dinlenen şey sadece bir şarkı değildir; varoluşun en samimi sorgularından birine eşlik edilmektedir. Cohen dinlemek, insanın kendi karanlığıyla yüzleşmeyi göze almasıdır. Ve belki de plak durduğunda odada asılı kalan o ağır sessizlik, onun felsefesinin en güçlü, en duyulur tınısıdır.

    leonard cohen rock yabancı
    Önceki yazıSUMRU AĞIRYÜRÜYEN ile ses, doğaçlama ve bitmeyen arayış üzerine
    Sonraki yazı DENİZ TEK: Uzak Kıyıların Bilge Rock Seyyahı
    İzzet Eti

    Profeyonel emekli. Yazar, amatör baterist, bir çok tür müziği dinler ama Rock'a her daim torpil geçer. İflah olmaz bir Marxist.

    İlgili Yazılar

    SOUTHERN PACIFIC ve 80’ler

    13.07.2026Yazan: Bülent Seyitdanlıoğlu

    Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

    10.07.2026Yazan: Burak Kumpasoğlu

    GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

    09.07.2026Yazan: Dadal Günçe

    ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

    08.07.2026Yazan: Meral Akman

    The Offspring – Smash (1994)

    07.07.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç

    CREAM ve Rock’ın Ontolojik Kırılması: Gürültünün Estetiği

    06.07.2026Yazan: İzzet Eti
    En son yazılar
    Portre

    SOUTHERN PACIFIC ve 80’ler

    Yazan: Bülent Seyitdanlıoğlu13.07.2026

    Southern Pacific’in Country Rock, Creedence ve Doobie Brothers elemanlarını buluşturan hikâyesi, Akün Sineması’ndan kalan unutulmaz bir konser anısıyla yeniden canlanıyor.

    Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

    10.07.2026

    GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

    09.07.2026

    ROBERT PLANT: Meğer Cennete Giden Merdiven Harbiye’den Geçiyormuş

    08.07.2026
    Öne çıkanlar

    Krizz: Masada Değil, Sahnede Türkçe Heavy Metal

    14.04.2026

    DISTANCIA: Daha Yolun Başı

    08.06.2026

    Strah: Kökleri Öfkeden, Sesi Gerçeklikten

    26.11.2025

    Progressive Rock Ansiklopedisi: Rocker’ın Başucu Kitabı

    13.11.2025
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca country david bowie deep purple derleme dünya müziği elektronik eric clapton folk rock frank zappa glam rock hakan türkoğlu hard rock heavy metal kargo kesmeşeker kronik led zeppelin leyan senay mekan Michael Shrieve müzik basını objektif pentagram pop progressive rock psychedelic rock punk rap rock sinema stüdyoimge tarih teoman the rolling stones thrash metal vecdi yücalan yabancı yerli
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    SOUTHERN PACIFIC ve 80’ler

    13.07.2026

    Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

    10.07.2026

    GENESIS: Maskeli PETER GABRIEL’den PHIL COLLINS’e

    09.07.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.