Deniz Tek, Radio Birdman ile Avustralya Punk sahnesini dünya Rock tarihine bağlayan kült isimlerden biri. Meral Akman’ın, soruların hazırlanması ve çevirilerde Hande Akman’ın desteğiyle gerçekleştirdiği bu röportajda Tek; Detroit yıllarını, tıbbı, uçuş cerrahlığını, müziği ve hâlâ süren arayışını samimiyetle anlatıyor.
Deniz Tek’i yalnızca Radio Birdman’ın kurucu gitaristi olarak anlatmak mümkün ama bu, hikâyenin ancak bir kısmını görmemize izin verir. Onun hayatında Rock’n Roll’un sahne ışıkları kadar acil servislerin soğuk floresanları, Detroit’in gürültülü sokakları kadar Pasifik’in uzak kıyıları, gitar amfileri kadar savaş uçaklarının kokpitleri de var.
İstanbul doğumlu bir profesörün oğlu olarak Ann Arbor’da büyüyen Deniz Tek, MC5 ve The Stooges’un şekillendirdiği Detroit Rock kültürünün hemen yanı başında, müziğin yalnızca eğlence değil, bir tavır ve direnç biçimi olduğunu erken yaşta hissetti. O yılların ham enerjisi, sonradan onun gitar tonunda, sahne duruşunda ve müziğe yaklaşımında hep kendini gösterecekti.
1970’lerde yolu Avustralya’ya düştüğünde, oradaki müzik ortamı büyük ölçüde durağanlaşmıştı. Deniz Tek ise bu sahneye adeta canlı bir elektrik hattı gibi daldı. Önce TV Jones, ardından efsanevi Radio Birdman ile yalnızca Avustralya Garage Rock sahnesini değiştirmekle kalmadı; Punk Rock’ın dünya çapındaki öncü isimlerinden biri hâline geldi. Sert gitar tonları, yüksek enerjili performansları ve bağımsız tavırlarıyla Radio Birdman bugün hâlâ Punk, Garage ve High Energy Rock çevrelerinde kült bir referans noktası olarak kabul ediliyor.
MC5, The Stooges ve Detroit Rock geleneğinin asi ruhunu taşıyan Deniz Tek; yıllar boyunca Wayne Kramer, Ron Asheton,Scott Asheton ve James Williamson gibi efsanelerle aynı sahneyi paylaştı, sayısız albüm yayımladı ve Rock’n Roll’un en “gerçek” temsilcilerinden biri olarak görülmeyi fazlasıyla hak etti.
Üstelik hikâye burada bitmiyor. Çünkü Deniz Tek yalnızca bir müzisyen değil; aynı zamanda acil tıp uzmanı, eski bir donanma uçuş cerrahı ve savaş uçaklarında görev yapmış bir pilot. Şimdilerde eşiyle birlikte Hawai’de bir kahve çiftliği işletiyor, aynı zamanda her yıl elli civarında konser vermeyi sürdürüyor.
Bir yanda kaotik Rock’n Roll geceleri, diğer yanda hayat kurtarılan acil servisler ve F-4 Phantom kokpitleri… Deniz Tek’in hikâyesi, Rock müzik tarihinin en sıra dışı yaşam öykülerinden biri. Ama bu röportajda asıl etkileyici olan, bütün bu olağanüstü başlıkların ardında hâlâ merakını, tevazusunu ve yeni sesler arama isteğini koruyan bir müzisyenle karşılaşmak. Deniz Tek, yazışmalarımıza “Merhaba Meral” diye başladı ve “kendine iyi bak” diyerek veda etti. Röportaj boyunca yalnızca büyük bir müzisyenle değil, aynı zamanda alçakgönüllü bir bilgeyle konuştuğumuzu da hissettik.
• Çok uzun yıllardır Rock müziğin içinde yer alıyorsunuz; bize kısaca müzikal geçmişinizi ve sizi etkileyen müzisyenleri anlatır mısınız? Mesela ilk aldığınız albümü, sizi en çok etkileyen canlı performansı duymayı çok isteriz.
• Sekiz yaşındayken bana küçük bir transistörlü radyo hediye edilmişti. Radyomu pek severdim. Kulaklık girişi sayesinde gece yatağa onunla girer, geç saatlere kadar Teksas ve Louisiana gibi uzak yerlerden yayın yapan istasyonları dinlerdim. O radyo benim için başka dünyalara açılan bir kapıydı.
1960’lı yılların başından başlayarak o dönemin neredeyse tüm pop hitlerini dinledim. Elvis, Chuck Berry, Surf Rock, Motown… Harçlıklarımı biriktirip 45’lik plaklar alırdım. Satın aldığım ilk 45’lik, 1963’ün başlarında The Beach Boys’un “Surfin’ USA” / “Shut Down” plağıydı.
“Britanya İstilası” başladığında ilgimi The Beatles, The Rolling Stones ve The Kinks gibi gruplara yönelttim. Satın aldığım ilk albüm de 1964 tarihinde çıkan “Meet The Beatles!” oldu.
Beni en çok heyecanlandıran ve ilham veren canlı performans, The Rolling Stones’un 1969 yılının Kasım ayında Detroit’te verdiği konserdi. O konser beni değiştirdi, motive etti ve müzikte kendi yolumu çizme cesareti verdi.

• Detroit bir dönem rock tarihinin en önemli şehirlerinden biriydi. O atmosferin içinde bulunmak nasıldı? Özellikle MC5 ve Wayne Kramer, The Stooges ve James Williamson ile olan dostluğunuzdan ve iş birliklerinizden bahseder misiniz?
• Benim yaşadığım Ann Arbor, Detroit’in yaklaşık bir saat batısında yer alan bir üniversite şehridir. İstanbul doğumlu babam da orada profesördü. Şehir huzurlu, akademik ve bohem bir yerdir. Müzik ve sanat çok canlıdır, politik olarak sol eğilimlidir, aynı zamanda Amerikan futbolu da şehrin en büyük ilgi alanıdır.
The Stooges, The Rationals, Bob Seger ve The Up elemanlarıyla aynı okulda okudum. Ama onlardan beş yaş küçüktüm. Dolayısıyla ancak birkaç yıl sonra tanışabildik. Gençlik yıllarımda yerel müzik sahnesine hayrandım. Yaz aylarında her pazar ücretsiz açık hava konserleri olurdu. Böylesine canlı ve yüksek enerjili bir müzik ortamına sahip olduğumuz için gerçekten çok şanslıydık.
Ron Asheton ve kardeşi Scott Asheton ile 1975 civarında tanıştım ve Ron, hâlâ en yakın arkadaşlarımdan biridir. Beni MC5 elemanlarıyla da Ron tanıştırdı. 1981’de, Radio Birdman elemanlarının yanı sıra MC5’ın davulcusu Dennis Thompson ve Ron Asheton’ın yer aldığı bir grup kurduk ve New Race adıyla Avustralya turnesine çıktık; ardından da çok sıkı bir canlı albüm çıkarttık.
1992’de Scott Asheton ilk solo albümümde davul çaldı ve turne grubumda yer aldı. Birkaç yıl sonra Wayne Kramerbeni Dodge Main’e katılmam için davet etti. Hollywood’da birlikte bir albüm kaydettik. Vokallerde The Rationals’dan Scott Morgan vardı. Dodge Main, Amerika’da kadrosu zaman zaman değişen bir ekiple konserler verdi. Kadrolarda Dennis Thompson, Scott Asheton ve The Up’ın basçısı Gary Rasmussen da yer alıyordu.
2004 yılında yeniden bir araya gelen MC5 ile Avustralya, Yeni Zelanda ve Japonya turnelerine katıldım.
James Williamson ile 2011 yılında tanıştım. Iggy Pop, 2009’da hayatını kaybeden Ron Asheton anısına düzenlenen konserde beni The Stooges ile çalmaya davet etmişti. O sırada farkında değildim ama James benim komşummuş. Şimdilerde ikimiz de Havai, Big Island’da yaşıyoruz. Birlikte sık sık tenis oynuyoruz ve atış yapmaya gidiyoruz.
James ile birkaç albümde birlikte çalıştık. Acoustic KO mini albümünde, “Raw Power” (The Stooges-1973) ve “Kill City” (Iggy Pop & James Williamson-1977) albümlerinden dört parçayı yalnızca akustik enstrümanlar kullanarak yeniden yorumladık. Ayrıca 2020’de Cleopatra Records için tamamen yeni ve özgün Hard Rock şarkılarından oluşan “Two to One” albümünü yaptık.
• Sizinle tanışmam Avustralya’da yaşayan kız kardeşime yaptığım ziyaretlerde plakçılarda karşılaştığım Radio Birdman plaklarıyla oldu. Radio Birdman sadece Avustralya’nın değil, dünyanın da öncü Garage Rock gruplarından biri. Hâlâ dinleyicilerinizle sağlam bağlarınız var. Bize o günleri, bizim için dünyanın uzak bir köşesi olan Avustralya’nın müzikal atmosferini anlatır mısınız?
• Bizi dinlediğiniz için teşekkür ederim… Altmışlı yıllarda Avustralya’da çok canlı bir müzik ortamı ve bir sürü iyi grup vardı, The Easybeats, The Masters Apprentices, The Atlantics, The Missing Links, Phil Jones ve saire. 1972’de sırt çantam ve gitarımdan başka bir şey olmadan oraya vardığımda ise bu ortam çoktan çöküşe geçmişti. Ortada çoğunlukla bayat elektrik Blues ya da sıkıcı, kendini fazla ciddiye alan Progressive/Psychedelic doğaçlamalar vardı. Avustralya o günlerde boyanmayı bekleyen boş bir tuval gibiydi.
İlk grubum TV Jones’ta, ardından Radio Birdman’de müziğin özüne döndük. Rock’n Roll’u büyük bir enerji ile ve saldırgan bir tavırla çaldık. Yerleşik müzik endüstrisinin dışında, tamamen bağımsız şekilde çalışmak zorundaydık. Zaman zaman zorlu olsa da bu durum sanatsal olarak hiçbir ödün vermeden tam olarak istediğimizi yapabilmemiz için olmazsa olmazımızdı.
Radio Birdman önce birkaç arkadaşla başlayan küçük bir hareket yarattı, ardından bu hareket kendi alt kültürüne dönüştü. Bu oluşumun içinde olanlar, özel bir şeyin parçası olduklarını hissediyordu. Murray Engleheart o günleri ve dönemi “Radio Birdman: Retaliate First (2024)” adli kitabında titizlikle ve kapsamlı biçimde ele alıyor.
• Öğreniminizi Avustralya’da Tıp üzerine yaptığınızı biliyoruz. Hayatınız boyunca tıp ve müziği birlikte yürüttünüz. Bu iki dünya birbirini nasıl etkiledi? Hatta buna pilot olarak görev yaptığınızda hissettiklerinizi de eklemenizi isteyebilir miyim?
• Hayatımın farklı yönleri çoğu zaman birbirinden ayrı kulvarlarda ilerledi ve genellikle günlük yaşamda kesişmediler. Ben iş yaşamımda Acil Tıp (Emergency Medicine) alanında uzmanlaştım. Acil tıp vardiyalı bir iş olduğu ve sabit bir ofis düzeni gerektirmediği için, bunun avantajlarını kullandım. İhtiyaç duyduğum zamanlarda kayıt yapmak ya da turneye çıkmak için izin alabiliyordum.
Acil servislerde çalışmak müziğime iki temel katkı sundu. Birincisi, insanların hayatlarının en dramatik anlarında onlarla yüz yüze gelmek; şarkı yazarken bana daha gerçek ve insani bir bakış kazandırdı. İkincisi, sağladığı iyi gelir sayesinde ticari kaygılardan uzak kalarak gerçekten yapmak istediğim müziği sürdürebildim. Genç müzisyenler benden tavsiye istediklerinde onlara hep aynı şeyi söylüyorum: “Önce kendinize bir iş bulun.”
Uçmak ise çocukluğumdan beri yapmak istediğim bir şeydi. Askeriyede hem en iyi eğitimi alırsınız hem de en havalı uçakları kullanırsınız. Mesela, kardeşim Kurt bir F-16 Fighting Falcon pilotu. Radio Birdman’ın dağılmasının ardından, hayatımda tıp ile havacılığı birleştirebileceğim bir dönemim oldu. Böylece Donanma’da uçuş cerrahı olarak göreve başladım ve Deniz Piyadeleri filolarında görevlendirildim ve on yıl görev yaptım. F-4 Phantom savaş uçaklarında arka kokpitte uçtum, ayrıca helikopter de kullandım. Hâlâ sivil pilot lisansım var, ama artık uçmuyorum.
• Doktorluğunuz ve pilotluğunuz üzerine konuştuktan sonra, bu konudan bahsetmekten hoşlanıyor musunuz emin değilim ama sakıncası yoksa sormak isterim: “Ice Man” lakabının hikâyesi nedir?
• Tüm askerî pilotların, telsiz konuşmalarında kullandıkları bir ya da iki heceden oluşan bir “çağrı adı” olur. Bu ad size, ilk operasyonel görevinizde, birlikte görev yaptığınız filo arkadaşlarınız tarafından verilir. O andan sonra herkes sizi çağrı adınızla tanır; bu ad bir daha değişmez, ömür boyu üzerinizde kalır! Eğer kötü bir tane denk gelirse, yapacak pek bir şey yoktur.
Kardeşimin çağrı adı “LoTek”ti. Benimki ise (Iceman/Buz Adam), bu ismin seçilmesi, bana yakıştırılan sözde mizah anlayışı eksikliği ve aşırı ciddi tavrım (ama hiç de gerçeği yansıtmayan!) yüzündendi.
• Gitar tarzınızın her zaman kendine özgü bir enerjisi var. Zaman içerisinde çok çeşitli türlerde tarzınızı hissederek dinledik sizi. Hâlâ yeni seslerin peşinden gidiyor musunuz, yoksa artık müzik sizin için keşiften çok bir ifade alanı mı?
• Her zaman yeni sesler keşfetmeye meraklı olmuşumdur. 50’yi aşkın albümden sonra hâlâ yeni çalma biçimleri, yeni akort düzenleri ve yeni ton renkleri arıyorum. Son albümüm “The Beat”, yenilikçi akustik tınıların yanı sıra son derece geleneksel elektrik tonlarını da barındırıyor.
• Özellikle Blues ağırlıklı çalışmalarınızı severek takip ediyorum. Sizi Blues’a tekrar tekrar çeken şey nedir?
• Rock’n Roll köklerini Blues’dan alır. Blues’tan fazla uzaklaştığınızda ise ortaya çıkan bambaşka bir şeydir. Ben işlenmemiş, daha doğal ve organik bir tınıyı tercih ediyorum. Akustik Country Blues’u çok severim: Mississippi John Hurt, Son House, Blind Willie Johnson, Big Bill Broonzy, Reverend Gary Davis ve daha niceleri. Ve bütün bunların yanında inanın, Muddy Waters’ın Chess Records için yaptığı ilk dönem elektro kayıtlarından daha doğal ve gerçek bir şey bulamazsınız.
• Günümüz müzik ortamını nasıl değerlendiriyorsunuz? Streaming platformları, algoritmalar ve yapay zekâ üretimli müzik giderek yaygınlaşıyor. Bu gelişmelerde sizi heyecanlandıran ve endişelendiren bir şeyler var mı?
• Spotify hesabım yok. Algoritmalar tarafından oluşturulan çalma listelerini dinlemiyorum, çünkü yeni müziği kendim keşfetmek istiyorum. Bunun yerine Sirius XM, WFMU ya da WWOZ gibi dijital radyo yayınlarını dinlemeyi tercih ediyorum. Beklemediğim bir anda karşıma beklenmedik bir parçanın çıkmasını seviyorum.
Yapay zekâ tarafından şu ana kadar üretilen müzikleri ruhsuz buluyorum. YouTube bilinmeyen ya da nadir müzikleri bulmak açısından güzel ama onun da düşük ses kalitesi sorunu var.
• Hâlihazırda takip ettiğiniz müzisyenleri ve akımları duymayı çok isteriz. Bunların içinde sizi etkileyen ya da aklınızda kalan Türk müzisyenler oldu mu?
• Geleneksel Türk müziklerini dinlemeyi seviyorum. Mesela saz ustası Arif Sağ’ı çok seviyorum. (Hatta “Equinox” albümündeki şarkılarımdan birinde (“Seven Is”) saz da çaldım.)
Türk müziğini saykedelik müzik ile birleştiren bazı Türk Rock gruplarını da ilginç buluyorum; Ünlü ya da Altın Gün gibi. (Sanırım şu anda dağılmış olabilirler?) Replikas da ilginç bulduğum gruplardan biri.
Aslında güncel müzik akımlarını pek takip etmiyorum. Reggaeton’dan hoşlanmıyorum; Punk ile Hip-Hop’ın beslendiği kaynakların da uzun zamandır kuruduğunu düşünüyorum. Yanılıyor ve çağın gerisinde kalmış olabilirim — eğer müzikte gerçekten heyecan verici yeni bir akım varsa lütfen bana söyleyin!
Daha çok eski şeyler dinliyorum. Son dönemde dinlediklerim arasında The Ventures albümleri, Garland Jeffreys, Captain Beefheart, Motown kayıtları ve eski Blues ustaları var.
O zaman kısacık ben konuşayım: Altın Gün henüz dağılmadı. Solistleri Merve Taşdemir yoluna tek başına devam etmeye karar verdi ama grup devam ediyor. Hatta yakın zamanda yeni albümlerinin tanıtımı için İstanbul’da bir konser verecekler. Ünlü zaman zaman bir araya gelip konserler veriyor ancak uzun zamandır yeni bir şeyler yapmadılar. İtiraf edeyim ben de yeni nesil müziğe pek aşina değilim. Zaman zaman kulağıma hoş gelen parçalar duyuyorum ama hiçbiri kalıcı olmuyor.
• Eskiden müziğin, şarkı sözlerinin ve performansların insanların düşünme biçimlerini şekillendirebileceğine ve otoriteyi sorgulamayı öğrenmelerine yardımcı olabileceğine inanıyorduk. Şarkılar insanların bilincini etkileyebilir. Türkiye’de, çok çaba sarf edilmesine rağmen, genç müzisyenlerin bugün herhangi bir etkisi yok gibi görünüyor. Sizce müzik dünyayı değiştirebilir mi, yoksa bu bir yanılsama mıydı?
• Basit bir cevabı olmayan büyük bir soru. Evet, müzik insanları değiştirebilir. Eski zamanlarda dervişler (ve benzerleri), aydınlanmaya ulaşmak ve daha yüksek bilinç düzeylerine erişmek için müziği kullanırlardı. Müzik ile şiirin her zaman kendine has bir gücü olmuştur.
Masamın üzerinde her zaman Hafız, Mevlânâ Celaleddin Rumi ve Sufi şairlerin kitaplarını bulundururum. Söz yazarken ilham aradığımda mutlaka bir göz atarım. Bu eserler 14. yüzyılda yazılmış olmalarına rağmen, bugün bile, söylediklerinde derin bir enerji bulunuyor.
Bazı müzik türleri yeterince insana ulaşabildiğinde toplulukları değiştirebilir; nitekim altmışlı yıllarda müzik bütün Batı dünyasını derinden değiştirdi. Bundan en ufak bir kuşkum yok. Amerikan Rock’n Roll’u ve onun taşıyıp aktarabildiği özgürlük mesajı, muhtemelen 1980’lerde Polonya’yı ve diğer Doğu Avrupa ülkelerini de değiştirdi; insanlar Sovyetlerin zincirlerini kırarken onlara ilham verdi. Bunun bir yanılsama olduğunu düşünmüyorum ama bugün hâlâ mümkün olup olmadığından emin değilim. Amerika’nın bugün yeni bir devrimsel değişime ihtiyacı var. Yapay zekâ müziğinin bunu başarabileceğini sanmıyorum.
Yakın zamanda Çin’de bir turneye çıktım. Konserlerimizdeki gençler değişim istiyor ve bunun için de büyük bir çaba gösteriyorlardı. Ama şu sıralar Çin’de büyük çaplı bir değişim mümkün görünmüyor. Tıpkı Çin Kültür Devrimi döneminde olduğu gibi, Kızıl Kimerler ya da Taliban gibi en acımasız ve paranoyak totaliter yönetimlerin müziği toplum hayatından tümüyle silmeye çalışmasının bir nedeni var: Müziğin etkili olabilmesi için yürekten gelmesi, dinleyenlerin de onu almaya istekli olması gerekir. Genç insanların hayatında müzik artık elli yıl öncesine kıyasla çok daha küçük bir yer tutuyor. Bizim telefonlarımız, bilgisayarlarımız ya da video oyunlarımız yoktu ve belki de bu yüzden bizim için müzik her şeydi!
• Biz Türk müzisyenler ve müzikseverler olarak, yaptığımız işte nasıl daha iyi olabiliriz? Biz tutkulu insanlarız. Tutkumuzu nasıl daha etkili kullanabilmemiz için bize ne önerirsiniz?
• Birçok Türk Rock grubunun çalarken kendini fazla zorladığını hissediyorum. Tutku harika bir şey tabii ama bazen hem vokalde hem gitar sololarında az ama öz olmak daha iyidir.
• Yeni albümünüz hakkında bize neler söyleyebilirsiniz? Bu albümü önceki çalışmalarınızdan ayıran temel duygu ya da yaklaşım nedir?
• Yeni albüm, yıllar önce Ric Parnell ile kaydettiğimiz, yıllardır arşivde bekleyen gitar ve davul kayıtlarının iskeleti üzerine yazıldı, düzenlendi ve icra edildi. Dört yıl önce hayatını kaybeden Ric, Atomic Rooster, The Deviants, Wayne Kramer’ın solo albümlerinde ve başka birçok projede yer almış olağanüstü bir davulcuydu. Onu This Is Spinal Tap filmindeki talihsiz davulcu Mick Shrimpton rolüyle de hatırlayabilirsiniz.
Birkaç yıl önce, stüdyodaki ses mühendisi bana Mean Old Twister albümü üzerinde çalıştığımız dönemde yaptığımız eski jam kayıtlarını gönderdi. Bu seanslar tamamen doğaçlamaydı; anlık olarak çalınmış, kaydedilmiş ve sonra unutulmuştu, ta ki bugüne kadar.
Kayıtları dinlediğimde davul partisyonlarının neredeyse kusursuz olduğunu fark ettim. Bu kez ilk defa alışılmış yöntemin tersine, davulları takip edecek şekilde müzik yazdım. Ortaya çıkan sonuçlar şaşırtıcıydı ve her zamanki işlerimden oldukça farklıydı. Albümün adı The Beat ve Ric’e adandı.
• Bunca deneyimden sonra, Rock’n Roll’u hâlâ önemli kılan şey sizce nedir?
• Sözlere dökmesi çok zor ama bir deneyeyim. 60’lar 70’ler yaratıcılığın ve özgünlüğün her şeyden önemli olduğu bir dönemdi; büyük paraların ve kurumsal çıkarların henüz kontrolü ele geçirmediği zamanlardı. İçinde büyülü bir şey vardı. Size tarif edemem ama emin olun duyduğunuzda anlarsınız.
Çalışmalarıma gösterdiğiniz ilgi ve bu güzel sorular için teşekkür ederim.…





