Robert Plant’i Harbiye’de dünya gözüyle bir kez gören Meral Akman, artık ölümsüzlüğe inanıyor. Bu yazıda bir konseri değil; gençliğinden, aklından, kalbinden ve muhtemelen dizlerinin bağından geçen mitolojik bir karşılaşmayı anlatıyor. Saving Grace’in Folk, Blues ve eski zaman büyüsüyle çevrelediği gecede Plant, yalnızca şarkı söylemedi; yaş almanın, sahnede kalmanın ve hâlâ kalpleri paramparça edebilmenin ne demek olduğunu bir kez daha gösterdi.
Bu yazıyı okumadan önce size kendimle ilgili biraz bilgi vermem gerek. Konser işini çok ciddiye alırım, konser öncesi, sırasında ve çıkışta taşkınlıklara, kıpırdanmalara, konuşmalara, “trafiğe kalmadan, metroyu kaçırmadan erken çıkalım”lara gayet sert çıkarım. Benimle konser dinlemeye gitmek çok keyifli bir etkinlik sayılmaz. Bir de sevdiğim adamlar ve sevmediğim adamlar var. Sevdiğim adamların konserlerinde ne kadar çekilmez olduğuma bazen ben bile şaşırıp, kendimi azarlıyorum. Mini Not: “adam” derken kastettiğim genel geçer bir kavram, yoksa cinsiyet fark etmeden sevdiğim konserleri cehennem azabına çeviririm.
Bu bilgilerin aklınızın bir köşesinde kaldığını varsayarak sadede geleyim. 2 Temmuz akşamı, kendimi bildim bileli, hatta şuurumun yerinde olmadığı zamanlarda bile sevdiğim birinin konserine girmek üzere konser saatinden dört-beş saat önce yola düştüm. Yol boyunca bana katılan müziksever ve bana-katlanır dostlarıma gereksiz bilgiler, ani çıkışlar, “hadi gidelim”ler eşliğinde bir miktar eziyet ettikten sonra yerime oturup tırnaklarımı yemeye başladım.
İlkel çağların yenilmez savaşçısı, Barbar Conan’ı bilirsiniz, değil mi? “Şunu bilin ki prensim, kabaran okyanusların Atlantis’i ve onun görkemli kentlerini yutmasından sonra dünyada o güne değin görülmemiş bir çağ başlamıştı…” diye başlar her macera. Hah, işte az önce sahneye çıkan adam da tam öyle yapıyordu. “Bütün amacı dünya üzerindeki imparatorlukları sandallı ayağının altında ezmekti…” Sahnedeki sarışın da çağlar boyunca, kendi söylediğine göre Kral Arthur zamanlarından beri, gerek sandallı, gerek içine çorap giydiği sandaletli, botlu, şimdilerde kovboy çizmeli ayaklarıyla sahneleri ezip, o sırada gönüllerimizin bam telini de titretip geçti.
Tahmin ettiğiniz gibi bu bir konser yorumu olmayacak, daha çok bir güzelleme, aşk mektubu, “dünya gözüyle gördüm ya” temalı bir yazı olacak. Buyurun 2 Temmuz gecesi 2-2,5 saat boyunca Harbiye’de neler oldu bir bakalım. Ya da siz anlatın, ben o sırada metafiziksel bir farkındalıkla karışık sarhoşluk yaşıyordum.
Bu zevki size bırakmayacağım, buyurun saykedelik beynimin konserden çektiği karelere…
Sahneye çıkan topluluk, adı üstünde, bir “kurtarıcı lütuf” hâlindeydi: Saving Grace. Ama yanlış anlaşılmasın, bu lütuf öyle parlak ışıklar, dev ekranlar, “hallelujah” gösterileriyle gelmedi. Tam tersine, yıllardır dünyanın en büyük Rock masallarından birinin kahramanı olan bir adamın, artık hiçbir şeyi kanıtlamak zorunda olmamasının ferahlığıyla geldi. Robert Plant ortada, yanında sesiyle ona hem eşlik eden hem de gerektiğinde usulca meydan okuyan Suzi Dian; arkada Oli Jefferson davulda, Tony Kelseygitarda, Matt Worley banjo ve yaylılarda, Barney Morse-Brown çelloda; grup Robert Plant’e eşlik etmiyor, Robert Plant onlara yol gösteriyor, el veriyor gibiydi.
Harbiye sahnesinde bir Rock konserinden çok, bir dağın yamacında yakılmış ateşin etrafında, göklerden gelen her türlü sesi; rüzgârı, yağmuru, gök gürültüsünü, su şırıltısını dinliyor gibi hissettik. Ama ateşi yakan kişi Robert Plant olunca, yanan biraz Galler, biraz Mississippi, biraz Orta Dünya, biraz da bizim zavallı kalplerimiz oluyordu.
Şarkılar da bu yangını körükledikçe körükledi. Led Zeppelin repertuvarından tanıdığımız parçalar, bildiğimiz hâlleriyle değil, sanki yıllarca başka vadilerden geçmiş, üstüne toz, yağmur, kuş sesi, mezarlık Gospel’i, eski İngiliz Folk’u, Blues’un karanlık çamuru bulaşmış hâlleriyle döndüler. Ramble On artık genç bir Rock yıldızının macera çağrısı değil, hâlâ yollara düşmekten vazgeçmeyen bir bilgenin iç sesi gibiydi.
Four Sticks bedenin ritmini, Friends dostluğun eski büyüsünü, The Rain Song ise Harbiye’nin üstüne görünmez bir yağmur gibi inen o kederli zarafeti taşıdı. Aralara Plant’in solo döneminden, geleneksel şarkılardan, Blues ve Gospel kaynaklarından parçalar karıştı; Crawlin’ King Snake ile toprak kokusu, As I Roved Out ile eski zaman masalı, Everybody’s Song ile de bütün bu gecenin alçakgönüllü vedası geldi.
Ve Robert Plant… Sözlerle anlatılabilir mi emin değilim ama başka türlü anlatmayı da bilmiyorum. Çünkü o gece sahnede sarışın bir Rock yıldızı yoktu, ona eminim; sesini yıllar boyunca kırıp, eğip, yaşlandırıp, saklayıp, yeniden bulan bir adam vardı. Ben demiyorum, kendisi söylüyor. Mealen, “Hayatımın en güzel dönemlerinden birini yaşıyorum, artık bir tarafımı yırtarak çığlık atıyorum ama bunlar en güzel çığlıklarım” dedi.
Sesinin bugün geldiği yer, eski kudretin gölgesi değil; başka bir kudretin kendisiydi. Daha az bağırarak daha çok hükmetti, daha az göstererek daha çok büyüledi. Hani bazı insanlar yaş aldıkça küçülmez de yoğunlaşır ya, işte Robert Plant o gece Harbiye’de tam olarak öyleydi: mitolojik, muzır, bilge, hâlâ tehlikeli ve evet, çok ama çok yüce.
Gecenin lüzumsuz tespitine de hazır mısınız? Robert Plant solak… Nereden mi biliyorum? Biz birbirimizi hissederiz.



