Mine Gürevin’in gerçekleştirdiği bu söyleşi, bağımsız Rock kulvarının emektar gitaristi Emre Kula’nın içsel tını arayışlarına ayna tutuyor. Sanatçının geçmişteki grup deneyimlerinden, enstrümanın teknik sınırlarını aşarak kelimesiz ifadeler sunduğu sözsüz dünyasına uzanan derin bir sanatsal muhasebe yapılıyor. Yaklaşan iki bölümlü uzunçalar öncesi paylaşılan son çalışması etrafında şekillenen metin, saf duygunun ve sönmeyen bir sahne iştahının manifestosunu sunuyor.
Türkiye alternatif Rock sahnesinde görünür olmadan, sürekli üreterek, çalarak, dönüşerek kendi alanlarını kuran müzisyenler var. Emre Kula’yı da sizlere bu cümleler ile tanıtabilirim. Gitarist, besteci, prodüktör ve sahne müzisyeni olarak uzun yıllardır farklı dünyaların içinde dolaşan Kula; KES ve Sovak gibi gruplarla kurduğu müzikal dilin yanı sıra, solo üretimlerinde de gitarı doğrudan bir anlatım biçimi olarak kullanıyor.
Yıllar boyunca Türkiye’de ve yurt dışında sayısız sahnede çaldı. Farklı müzisyenlerle turnelere çıktı, stüdyo kayıtlarında yer aldı, prodüktörlük yaptı. Bütün bunların içinde onun müziğinde değişmeyen bir taraf hep vardı: Tonu bir karakter gibi ele alması. Belki de bu yüzden Emre Kula’nın gitarında bir ruh hâli duyuluyor. Bazen gece yarısı apartman boşluğundan gelen eski bir amfi sesi gibi, bazen uzun yol hissi gibi, bazen de insanın kendi içine kapanıp tek başına kaldığı anlar gibi…
Yeni teklisi PlexiPlay (ismini aldığı Marshall Plexi amfinin yarattığı hissiyatla şekillenen parça), Kula’nın yıllar içinde yeniden dönüp baktığı o “öz” duygusunu taşıyor. Daha az düşünerek, daha direkt çalmaya yönelten bir gitar yaklaşımı… Bir anlamda teknik gösteriden çok hissin peşine düşen bir kayıt.
Bu röportajda Emre Kula ile gençlik yıllarındaki gitar tutkusunu, ton arayışını, KES’ten Sovak’a uzanan yolculuğunu, başka müzisyenlerle çalmanın ona kattıklarını ve en önemlisi hâlâ neden bu kadar heyecanla müzik yaptığını konuştuk. Onun için müzik bir meslek olmaktan ziyade bir refleks, bir kaçış biçimi, bazen de hayatta kalma yöntemi hâline geliyor. Sözü Emre Kula’ya bırakıyorum.
PlexiPlay sanki uzun süre içinde dolaştırılmış bir parçanın dışarı çıkmış hâli gibi hissettiriyor.
Bu parçanın hikâyesi ne zaman başladı aslında?
Aslında bu parça şu zamana kadar yaptığım birçok parçadan daha hızlı çıktı. Neredeyse bir saat içinde ortaya çıkan bir şarkı diyebilirim. Bunun en büyük sebebi de üç sene önce aldığım Marshall Plexi amfinin bende yarattığı his. Çünkü yıllar boyunca elimden çok fazla gitar ve amfi geçti ama bütün o arayışlar beni sonunda işin biraz daha özüne döndürdü diyebilirim.
Plexi tamamen 70’lerin ruhuyla yapılmış bir amfi ve sanki içimdeki başka bir gitarcıyı ortaya çıkardı. Daha az düşünerek, daha direkt çalmaya yönlendiren bir hissi vardı. “Önce gitarı çalalım, sonra ortaya gerçekten bir şey çıkıyorsa onun üzerine konuşuruz” duygusuyla ortaya çıkan bir parça oldu biraz.
Şarkı sözleri olmayınca bütün yük tona, dokunuşa ve duyguya kalıyor.
Bu durum seni özgürleştiriyor mu Emreciğim?
Evet, enstrümantal müzikle her zaman daha özel bir ilişkim oldu. Çünkü açık konuşmak gerekirse kelimelerin ve şu anda kullandığımız dillerin insanı tamamen ifade edebildiğini düşünmüyorum. Enstrümantal müzik ise bu anlamda çok daha özgür bir alan yaratıyor.
Orada mesele sadece bir cümlenin ya da nakaratın etrafında dönmüyor. Dinleyicinin duyduğu seslerle kendi içinde kurduğu daha kişisel bir şeye dönüşüyor. Ben hep şunu hissediyorum: İyi bir enstrümantal parça herkesin kafasında başka bir film karesi canlandırıyor. Dinleyici olarak bende de hep böyle oldu.
Aslında dışarıdan daha özgür gibi gözükse de enstrümantal müzik bence çok daha kişisel bir şey.
Gençlik dönemindeki gitar tutkunu Emre bugün kendine dönüp baksa, en çok neye şaşırırdı sence?
16 yaşındaki hâlim şu anki beni görse sanırım mutlu olurdu diye düşünüyorum. Hatta bazen kalp krizi bile geçirebilirdi diyebiliriz. Çünkü küçükken sevdiğim müzisyenlerin röportajlarını okurken beni en çok etkileyen şeylerden biri hep şu hikâyelerdi: “Bir gün telefon çaldı ve bir anda kendimi şununla çalarken buldum” gibi şeyler. Bir barda çalarken birilerinin sizi fark etmesi, bir konserin başka bir kapıyı açması… O dünyanın gerçekten var olduğuna çok inanamazdım.
14 yaşından beri lise ve üniversite dâhil sürekli müzik okudum ama ne olduysa aslında gitar çalmaya başladıktan sonra oldu gibi hissediyorum. Bir yerde sahneye çıkınca, birileriyle beraber müzik yapınca ya da kendimi tamamen müziğin içinde bulunca hayat başka yönlere açıldı.
Bugün dönüp baktığımda gerçekten hiç hayalini bile kuramayacağım bazı şeylerin başıma geldiğini görüyorum. Belki Madison Square Garden’da çalmadım ama çocukken aynanın karşısında klasik gitar çalışırken kurduğum hayallerin etrafında yaşamayı başardım gibi hissediyorum. Ve galiba en güzeli de hâlâ yeni hayaller kurmaya devam ediyor olmak.
Eskiden ton peşinde koşarken bugün daha çok duygu peşinde koşuyormuşsun gibi geliyor.
Sen de böyle hissediyor musun?
Bence bütün gitaristlerin hayat hikâyelerine baktığımızda şunu görüyoruz: Bir gitaristin ton peşinde koşmasının tamamen sona erdiği bir dünya yok. “Tamam, artık aradığım şeyi buldum ve rahatladım” diyebileceğiniz bir nokta olduğunu düşünmüyorum. Çünkü yıllar geçtikçe aslında enstrümanın üzerinde nasıl sesler aradığınızı daha iyi anlamaya başlıyorsunuz. Bu da müziği daha iyi ifade etmenizi sağlıyor.
Benim için bu sadece ekipman toplamakla alakalı bir şey değil. Aldığım bir gitarı ya da amfiyi gerçekten konserlerde ve kayıtlarda kullanıp onun içinden çıkabilecek en doğru şeyi bulmaya çalışıyorum. Çünkü bazı şeyleri de deneyimlemeden bilemiyorsunuz. Elinizdeki ekipmanın her şey için yeterli olduğunu düşünebilirsiniz ama belki de henüz sizin için daha doğru olan başka bir enstrümanla ya da sesle karşılaşmamışsınızdır.
O yüzden özellikle elektrik gitar için, bu arayışın müzisyeni hem dinç hem de meraklı tuttuğunu düşünüyorum. Bir yandan da yaratım sürecinin kendisini besleyen büyük bir oyun alanına dönüşüyor.
KES dönemindeki Emre ile bugünkü Emre arasında nasıl bir mesafe var?
Yoksa hâlâ aynı hikâyenin içinde misin?
KES döneminde grubun müzikal ifadesini üç kişinin beraber oluşturduğu bir yapı vardı. Dolayısıyla ben de o üç ayaklı yapının bir parçasıydım. Hayatı boyunca grup müziğiyle büyümüş biri olarak bir şeyin parçası olmak benim için her zaman çok önemli ve anlamlı oldu.
KES’i devam ettiremedik ama hayat ve müzik devam ediyor. Dolayısıyla ben de devam ediyorum. Çünkü benim için mesele hep müziğin içinde ve etrafında olabilmekti. Bir müzisyen olarak başka çok büyük bir derdim olduğunu düşünmüyorum.
Sovak hâlâ yaşayan ve dönüşen bir tarafın gibi duruyor.
Orada kurduğun müzikal dünya ile solo işlerinde açtığın alan arasında nasıl bir fark hissediyorsun?
Sovak benim daha fazla sorumluluk aldığım bir grup. Besteleri ben yapıyor olabilirim, prodüksiyon tarafında daha fazla yük taşıyor olabilirim ama yine de orada üç kişiden çıkan bir sesi arıyoruz. Davulda Onur Başkurt, son dönemde aramıza katılan Kerem Tüzün ve ben… Üçümüz birleştiğinde ortaya çıkan o ortak karakteri bulmaya çalışıyoruz.
Sovak’ın benim için solo işlerimden farklı tarafı ise daha modern ve biraz daha özgür bir yerde durması. Orada kendimi güvenli hissettiğim gitarist tarafımı tekrar etmek istemiyorum. Daha çok bilmediğim yerlere gitmeye çalışıyorum. Bu da bizi sürekli hareket halinde tutuyor.
Bir de Sovak’ın tek amacı gerçekten müzik yapmak. Dramaya çok yer bırakmadan, bir kültürün parçası olmaya çalışıyoruz. Çünkü özellikle bizim gibi memleketlerde bir grubun, bir sahnenin ya da bir kültürün parçası olmanın hâlâ çok önemli olduğuna inanıyorum. Ve Türkiye’de gerçekten çok iyi müzisyenler ve çok iyi gruplar olduğunu düşünüyorum. Herkesin çok ciddi emek verdiğini görüyorum.
Bazı müzisyenler notalar arasında boşluk bırakmayı da müziğin parçası gibi kullanıyor.
Sen gitar çalarken sessizlikle nasıl bir ilişki kuruyorsun?
E tabii, bir gitarist olduğum için bestelerimi çoğunlukla gitar üzerinde yapıyorum. Bazen sokakta yürürken aklıma bir riff geliyor, onu telefona ağzımla kaydediyorum, sonra gidip gitarla çalıyorum. Ama bunu kendi dünyamda ikiye ayırabiliyorum, çünkü bazı şarkılar ve bazı müzikler —KES ve Sovak’ta olduğu gibi— besteci olarak düşünsem bile yine enstrümantalistliğin etrafında oluşuyor sonuçta. Yani gitarist olmanın bana açtığı yolları kullanıyorum. Oradaki hammadde hâlâ gitarist olmam aslında.
Ama bir aşamada bazı şarkılarda gitarist tarafımı biraz kenara bırakıp sadece besteci olmaya çalışıyorum. Çünkü olay bir yerden sonra sadece “ben gitar çalıyorum ve bu da gitar müziği” meselesi olmaktan çıkıyor. Dinleyicinin sizi koyduğu yer de biraz bununla şekilleniyor ve ben bunu çok istemiyorum açıkçası. Çünkü bu bazen ulaşabileceğiniz insan sayısını da çalabileceğiniz sahne sayısını da azaltabiliyor.
Bazı durumlarda tamamen riffler ve enstrümanlar üzerinden düşünüyorum. Bazı durumlarda ise şarkının ya da kompozisyonun nasıl tınlaması gerektiğini düşünmeye başlıyorum. Sonunda mesele çıkartıp paylaşabileceğim noktaya gelmesi ve bende şu hissi yaratması: “Evet, bu parça, bu şarkı artık bitti.”
O yüzden yıllardır aslında sadece gitarist tarafımı değil, besteci tarafımı da ilerletmeye ve geliştirmeye çalışıyorum.
Yıllardır çok farklı isimlerle çalışıyorsun.
Başka müzisyenlerle çalarken seni en çok besleyen şey ne oluyor?
18-19 yaşından beri hep başka müzisyenlerle sahneye çıkıyorum. Daha önce de dediğim gibi, bir şeylerin parçası olmanın insanı çok geliştiren bir şey olduğunu düşünüyorum. Zaten sadece solo artist olarak devam edebilecek bir insan değilim galiba.
Bir yandan da hayatımı müzikten kazanıyorum. Dolayısıyla yıllar boyunca birçok iyi şarkıcıyla ve grupla sahnede çaldım. Türkiye’de, Avrupa’da, Amerika’da… Bunların hepsi bana yıllar içinde müziğin sadece çalmaktan ibaret olmadığını öğretti.
Beni en çok besleyen şey ise yine deneyim oluyor. Çünkü insan her şeyi evde dört duvar arasında enstrüman çalarak ya da video çekerek öğrenemiyor. Eğer gerçekten profesyonel bir müzisyen olmak istiyorsanız — özellikle de turne yapan ya da session müzisyeni gibi yaşayan biriyseniz — başka insanlarla aynı sahneyi paylaşmanız gerekiyor.
Ben biraz o jenerasyonun insanıyım. Dolayısıyla başka müzisyenlerle müzik yapmak, başka sahnelerde başka müzikler çalmak insanı ister istemez çok besliyor. Ve yıllar içinde topladığınız bütün o deneyimleri dönüp kendi müziğinizde de kullanıyorsunuz.
Bir de başka müzisyenlerle beraber çalmak insana sadece müzikal olarak değil, karakter olarak da çok şey katıyor. Nerede nasıl davranman gerektiğini, bir sahnenin içinde nasıl var olacağını, bazen geri çekilmeyi, bazen öne çıkmayı… Bunların hepsini yıllar içinde öğreniyorsun. O yüzden bütün bu deneyimler benim kariyerimde çok hassas ve çok önemli bir yerde duruyor.
Uzun yıllardır müziğin içindesin. Bugün hâlâ seni heyecanlandıran şey ne?
Çünkü insan bazen yıllar içinde müziğe değil, rutine dönüşebiliyor…
Ben kendi adıma müziğin heyecanının azalabileceği bir hayat yaşadığımı düşünmüyorum açıkçası. Evet, görecelidir tabii. Sürekli bir şeyler yapıyorum; prodüktörlük yapıyorum, beste yapıyorum, bazen insanlarla collaboration yapıyorum. Ama yine de başıma gelen şeylerin bana “tamam artık doydum” hissi verdiğini düşünmüyorum.
Çünkü özellikle bizim gibi şartlarda doğup büyümüş bir müzisyen olarak, çocukluğumdan beri dinlediğim ve takip ettiğim müzisyenlerle kendimi kıyasladığımda hâlâ o kadar da müziğe doymuş hissetmiyorum. Hatta bazen onların 25 yaşında yaptığı şeyleri ben hayatımda daha yeni yeni yapıyormuşum gibi hissediyorum. Evet, hem kendi gruplarımla hem çalıştığım insanlarla turneler yaptım, birçok yerde sahneye çıktım ama yine de içimde çok büyük bir açlık var gibi hissediyorum.
Sahneye çıkmadan önce, hâlâ çok heyecanlanıyorum. Yeni bir şarkıyı ilk defa çalarken heyecanlanıyorum. Bana yeteri kadar müzik yapmıyormuşum gibi geliyor. Belki de benim en büyük açlığım bu.
Tek istediğim şey yeni müzik yapmak, yeni yerlerde çalmak, insanlarla bir kulüpte, bir festivalde, kel alaka bir yerde yeni şarkıları paylaşmak. Bu beni inanılmaz heyecanlandırıyor. Çünkü etrafımızda ve hayatımızda çok daha fazla müzik olması gerektiğini düşünüyorum ve heyecanlanıyorum.
Yeni albümün genel ruh hâli nasıl?
Daha çok geceye mi yakın, sabaha karşı uyanık kalınan saatlere mi?
Yeni albümün aslında az önce bahsettiğim gibi iki taraflı bir albüm olacağını söyleyebilirim. Solo işlerimde daha önce hep şarkı söylediğim şeyleri paylaştım ama ben kendimi aslında önce gitarist ve besteci olarak görüyorum. Şarkıcılık ise benim için biraz daha yarı zamanlı bir karakter gibi. Çünkü şarkı söylemekle uğraşmak gerçekten zor bir şey ve insan her zaman o karaktere bürünemiyor.
Dolayısıyla bu albümde hem benim daha geleneksel gitar müziğine, daha Rock gitar müziğine yakın tarafımı öne çıkardığım enstrümantal parçalar olacak, bir yandan da şarkı söylediğim parçalar olacak.
Aslında iki bölümden oluşan bir albüm gibi düşünebilirsin. Bir tarafı daha enstrümantal, diğer tarafı daha vokalli ve sözlü şarkılardan oluşuyor gibi. O yüzden şu an biraz bütün o iki tarafı toparlamaya çalışıyorum diyebilirim.
Müzik dışında seni en çok ne besliyor?
Sessizlik mi, eski gitarlar mı, film izlemek mi, yoksa tamamen başka bir şey mi?
Yakın zamana kadar müziğin dışında çok fazla bir şey yaptığımı söyleyemem açıkçası. O konuda biraz sıkıcı bir insanım galiba. Çünkü hobilerim bile yine dönüp dolaşıp müziğin etrafında oluyor. Yeni bir gitar pedalı çıkmış mı, bir amfiden başka ne yapılabilir, birisi yıllar önce bir ekipmanı nasıl kullanmış… Yani kafam yine oralara gidiyor.
Ama son zamanlarda ben de biraz kendimden sıkılmaya başladım galiba. O yüzden artık bazen tek başıma seyahat etmeye başladım. Kafama estiğinde bir yere gidiyorum. Müzik yapmadığım zamanlarda da biraz daha sessiz kalmaya çalışıyorum. Arkadaşlarımla zaman geçiriyorum, konserlere gidiyorum… Yine müzik oldu bak.
Bir de son zamanlarda yeni yeni bir şeyler okumaya başladım. Hatta bazen çok küçükken, ergenliğimde okuduğum bazı kitapları yeniden okuyorum. Çünkü onların beni o zamanki daha özgür hayal gücüme geri çağırıyormuş gibi bir etkisi olduğunu fark ediyorum. Ama tamamen saçmalıyor da olabilirim.
Galiba insan yaş aldıkça biraz daha başka şeyler aramaya başlıyor. Birkaç gün tek başına kalmak, bir şeyler okumak ya da daha önce hiç gitmediği bir yere gitmek bile insana iyi gelebiliyor.







