Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      SONG SUNG BLUE: Başka Seslerin Gölgesinde Bir Film

      20.05.2026

      ROSS THE BOSS: Manowar’ın Evrensel Yüzü

      30.04.2026

      PodsyLive: Mobilden Sahneye Uzanan Köprü

      06.04.2026

      Günahların Müziği SINNERS ya da BLUES’UN KARANLIK HAFIZASI

      26.03.2026

      METALLICA Atina. Biz O Akşam Ne Yaşadık?

      14.05.2026

      BULUTSUZLUK ÖZLEMİ: Jenerasyonlar Arası Bir Rock Köprüsü

      12.05.2026

      OGÜN SANLISOY: Henüz Yaşanmamış Bir Gecenin Setlist’i

      04.05.2026

      ERIC CLAPTON ile Kraków’da Bir Gece: 60 Yıllık Bir Blues Hikâyesi

      02.05.2026

      Deep Purple – In Rock (1970)

      19.05.2026

      JOE JACKSON ve BRUCE HORNSBY’den Piyano Merkezli İki Albüm, İki Farklı Ses ve Anlatım Biçimi

      01.05.2026

      Budgie (1971)

      03.04.2026

      EPITAPH: Mezar Taşındaki Kehanet ve İNSANLIĞIN KENDİ ELİYLE ÇİZDİĞİ KADER

      25.03.2026

      FLÖRT ve Müzikal Yolculuğu. Üç İsim, Dört Mevsim

      08.05.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      Skip Spence: Kayıp Ruhun Yolculuğu

      17.11.2025

      L’ANGELO MISTERIOSO? Kim ki Bu Gizemli Melek?

      07.05.2026

      AZİZA A.: Çeyrek Asır Sonra “Hayat Hâlâ Groove”

      23.04.2026

      DAVID BOWIE: Yasın Beş Rengi

      21.04.2026

      PHIL COLLINS: Zamanla Yüzleşen Davulcu

      09.04.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      HAKAN DEDELER: Tanbur Geceyi Çağırıyor

      21.05.2026

      SONG SUNG BLUE: Başka Seslerin Gölgesinde Bir Film

      20.05.2026

      Deep Purple – In Rock (1970)

      19.05.2026

      Rock Tarihinde GERÇEK HİKÂYESİ Olan Şarkılar: #2

      18.05.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • N’olmuş?
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Röportaj»HAKAN DEDELER: Tanbur Geceyi Çağırıyor
    Röportaj

    HAKAN DEDELER: Tanbur Geceyi Çağırıyor

    Müzisyen Hakan Dedeler, geleneksel enstrümanı Tanbur’u bugünün çağdaş tınılarıyla ve kuzey Cazının boşluk hissiyle harmanlıyor. İstanbul, Yalnızlık ve Orhan Veli Üzerine gerçekleştirdiğimiz bu içten söyleşide, notaların ardındaki ruhsal arınmayı konuşuyoruz.
    Mine GürevinMine Gürevin21.05.202613 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    Mine Gürevin’in gerçekleştirdiği bu derinlikli röportaj, geleneksel Tanbur icrasını modern tınılarla harmanlayan Hakan Dedeler’i konuk ediyor. Hakan Dedeler ile şekillenen söyleşide; sanatçının enstrümanına yüklediği çağdaş anlamlar ve Hakkı Ergök ile sahneledikleri tiyatro projesinin izleri sürülüyor. Şehrin kalabalığındaki bireysel inzivayı, melodiyle kelimelerin kesişimini odağına alan metin, okuru melodik bir arınma serüvenine ortak ediyor.

    Hakan Dedeler ile konuşurken insanın aklına önce bir tını geliyor. Uzun bir gece sesi gibi… Anadolu’nun içinden geçen, Cazın boşluk duygusuna yaklaşan ve İstanbul’un kalabalığında kendi yalnızlığını saklamayan bir tını.

    Ege Üniversitesi Devlet Türk Musikisi Konservatuvarı Temel Bilimler Bölümü mezunu olan Dedeler, yıllardır Tanbur’u sadece geleneksel bir enstrüman olarak değil, bugünün ruhunu taşıyan, yaşayan bir ses gibi ele alıyor.

    İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Müziği Devlet Konservatuvarı’ndaki öğretim görevliliğinden, TRT 2’deki “Türk Caz Standartları Enstitüsü” programının müzik direktörlüğüne, 3 Hisar ile yaptığı çalışmalardan Müzik İstanbul kitabına uzanan üretimlerinde ise ortak bir duygu dikkat çekiyor: His, hafıza ve doğaçlama. Erdinç Şenyaylar ve Engin Gürkey ile kurduğu 3 Hisar grubuyla Hemhâl ve Aşk-ı Âlem albümlerine imza atan sanatçı, bugün de müziğinde Anadolu ile çağdaş tınılar arasında doğal bir köprü kurmaya devam ediyor.

    Şu sıralar Hakkı Ergök ile sahnelediği Veli’nin Oğlu Orhan oyununda Tanburuyla adeta Orhan Veli’nin İstanbul’una eşlik eden görünmez bir karaktere dönüşen Dedeler’le; yalnızlığı, doğaçlamayı, kuzey Cazını, İstanbul’u ve müziğin hâlâ insan ruhuna dokunup dokunamadığını konuştuk.

    • Tanbur çok eski, çok köklü bir enstrüman ama sen onu bazen bugünün hikâyesini anlatan bir ses gibi kullanıyorsun.
    Tanbur’la kurduğun ilişki ilk ne zaman kişisel bir dile dönüştü?

    • Aslında bu biraz uzun bir tanışma süreciydi. Tanbur’la ilk karşılaştığımda uzun süre onu tanımaya çalıştım. Tellerine ilk mızrabı vurduğum andan itibaren o sesin, o tınının peşinden giden bir yolculuk başladı benim için.

    İnsanın gerçekten bir sese ulaşması zaman alıyor. O sedaya, o karaktere yaklaşmaya başladığımda yıllar geçmişti. Bir noktadan sonra bu ilişki sadece enstrüman çalmak olmaktan çıktı; bir muhabbete dönüştü. Artık Tanbur’u daha yakından tanıyordum, o da bana kendi dilini açıyordu sanki.

    Zamanla Tanbur benim için bir enstrümandan çok daha başka bir yere geçti. Bir uzvum, bir organım gibi oldu. Duygularımı onun üzerinden ifade etmeye başladım. Hatta birçok besteyi de Tanbur’un o yönlendirici tarafıyla tamamladım diyebilirim. Gerçekten insanın bir parçasına dönüşüyor bir süre sonra.

    • Müziğinde bazen Anadolu, bazen Caz, bazen de kuzeyli bir yalnızlık hissi duyuluyor.
    Sen kendi müziğini dinlediğinde en çok hangi duygu sana bakıyor?

    • Evet, ben yalnızlığı seven bir insanım. O duyguyla vakit geçirmeyi, tek başıma yürümeyi, İstiklal’de dolaşmayı, bir yere oturup uzun uzun düşünmeyi seviyorum. İnsan bazen kalabalıktan ayrılıp kendi içine dönebilmeli diye düşünüyorum. Hayatı biraz da o anlarda anlamlandırıyoruz bence.

    Bir yandan da Anadolu kökenli bir insanım. Anadolu benim kodlarımda var. Onsuz bir şey düşünemiyorum zaten. O hissi yaşıyorum, taşıyorum. Ama aynı zamanda Cazı da çok seviyorum. Manu Katché, Miles Davis’i dinliyorum. Ve özellikle kuzey Cazını… O geniş alan hissini, o yalnızlığı, o boşluğu.

    Doğaçlama da benim için çok önemli. Bizim müzikte “taksim” dediğimiz şey aslında insanın duygularını en çıplak hâliyle ifade ettiği yer. Çünkü duygular da doğaçlama gibidir; sürekli değişir, bir uçtan bir uca gider gelir.

    Ben doğaçlama ile duyguyu birbirinden ayırmıyorum açıkçası. Bir müzisyenin kendini en samimi anlattığı yer orası oluyor. O yüzden yalnızlık hissi iyi bir tespit gerçekten. Çünkü müzik bazen yalnızlık da ister.

    Ben müziğe çok teknik bir yerden bakmıyorum zaten. Daha çok duygusal bir yerden bakıyorum.

    • Kuzey Cazından, Mathias Eick, Manu Katché ve özellikle Miles Davis gibi isimlerden etkilendiğini söylüyorsun.
    Bu isimler sende daha çok teknik bir etki mi bıraktı, yoksa hayata bakışını da değiştirdi mi?

    • Bu müzisyenlerin çıkardığı tınılar, kurdukları atmosfer ve o duygu hâli beni çok etkiledi. Sadece çaldıkları notalar değil; o müziğin içindeki duygusallık, boşluk hissi, tuşeleri… Hepsi bende çok derin bir karşılık buldu diyebilirim.

    Aslında biraz benim duygularımı anlatıyor o müzikler. Kendimi yakın hissediyorum. Teknikten çok, duygusal bir bağ kuruyorum onlarla. Müziğin insanın içine işleyen tarafını seviyorum galiba. O yüzden bu isimler bende sadece müzikal değil, ruhsal olarak da izler bıraktı.

    3 Hisar grubu, soldan sağa Erdinç Şenyaylar, Engin Gürkey, Hakan Dedeler

    • 3 Hisar grubu dönemine bugün dönüp baktığında, o proje sana en çok ne öğretti?

    • 3 Hisar benim için gerçekten olgunlaştığım, stüdyoda piştiğim bir dönem oldu. Sahne başka bir şey ama stüdyo müzisyenliği gerçekten bambaşka bir dünya. Orada insan sesiyle, sabrıyla, duygusuyla daha farklı yüzleşiyor.

    Bu süreçte Erdinç Şenyaylar’ın benim üzerimde çok büyük emeği vardır. Bana çok destek oldu. Onunla çok uzun saatler çalıştık, fikirlerinden çok şey öğrendim. Özellikle stüdyo sürecinde yaptığımız kayıtlar benim için ciddi bir okul gibiydi. Hatta rahatlıkla söyleyebilirim; stüdyo tarafında benim hocam oldu.

    Tabii Engin Gürkey’e de ayrıca teşekkür etmem gerekiyor. Çünkü beni Erdinç Şenyaylar’la tanıştıran da oydu.

    Şimdi dönüp bakınca inanması zor geliyor ama 3 Hisar’ın kuruluşunun üzerinden on yıl geçti. Şu sıralar 10. yıl için özel planlar yapıyoruz. Hatta yakında yeni bir single da gelecek, onun da müjdesini vermiş olayım.

    3 Hisar bana en çok sabretmeyi ve kararlı olmayı öğretti sanırım. Çünkü bir şeyin yıllar içinde büyümesine tanıklık etmek çok başka bir duygu. Bugün hâlâ insanların 3 Hisar dinliyor olması benim için çok kıymetli. Aslında 3 Hisar büyürken ben de büyüdüm diyebilirim.

    Hakan Dedeler sahnede

    • Anadolu müziği ile Cazı bir araya getirmek son yıllarda çok konuşuluyor ama sen bunu biraz daha doğal kuruyorsun gibi.
    Sence bu iki dünya aslında nerede buluşuyor?

    • Anadolu müziği çok duygusal bir müzik aslında. İçinde çok güçlü geleneksel kodlar taşıyor. Ama ben Cazı da geleneksel bir müzik olarak görüyorum. Çünkü o da bir toplumun yaşadığı duyguları, acıları, yalnızlıkları ve hayatla kurduğu ilişkiyi taşıyor.

    Bence iki geleneksel müzik bir yerde doğal olarak birbirine yaklaşıyor zaten. Çünkü dünyanın birçok müziğinde ortak duygular var. Müzik dediğimiz biraz gezgin bir şey aslında; sürekli dolaşıyor, birbirine değiyor.

    Ben buna iki gözden akan aynı damla gibi bakıyorum. Ortak hisler var çünkü. O yüzden bu müziklerin buluşması bana hiç zor gelmiyor.

    Mesela bir Bozlak dinliyorsun, sonra dönüp bir Flamenko ezgisine bakıyorsun… İkisinin içinde de benzer bir yanık duygu, benzer bir anlatım var. Çok başka coğrafyalar ama insanın içinden çıkan o his birbirine çok yakın. O yüzden zaten buluşmamaları mümkün değil bence.

    Hakan Dedeler Doğa İçin Çal serisinde

    • “Türk Caz Standartları Enstitüsü” programında çalışırken seni en çok heyecanlandıran an neydi?

    • Beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri Neşet Ruacan’la çektiğimiz bölümdü. Gerçekten derya deniz bir insan. Onun fikirlerini dinlemek, müziğe o yaşta hâlâ aynı tutkuyla bakışını görmek, o inanılmaz icrasını canlı canlı dinlemek beni çok etkiledi. Bir müzik çınarının yanında olmak gibi bir histi.

    O program sayesinde Neşet Abi’yi daha yakından tanıma fırsatım oldu ve gerçekten çok etkilendim kendisinden.

    Bir de benim için çok özel bir anısı var. Neşet Abi bana bir Tanbur hediye etti. Üstelik bu Tanbur, Tanburi Cemil Bey’in de yapımcısı olan Yenikapılı Ziya Usta’nın yapımı. Koleksiyonumdaki en değerli Tanburlardan biri diyebilirim.

    Hayatın enteresan tarafı da bu galiba… Bir program çekiyorsun, bir insanla yolların kesişiyor ve sonra sana ömür boyu taşıyacağın bir enstrüman kalıyor. Hayat gerçekten böyle bağlantılarla ilerliyor.

    • Sahnede doğaçlama yaparken gerçekten kaybolduğun anlar oluyor mu?
    Böyle “şu an nereye gidiyoruz bilmiyorum ama güzel gidiyor” dediğin…

    • Evet, evet oluyor. Zaten en sevdiğim hislerden biri de bu. Özellikle parçaların arasındaki doğaçlama anlarında… O sırada müziğin seni bir yere götürmesine izin veriyorsun.

    Bir de doğaçlamadan sonra tekrar bütün müzisyenlerle aynı yerde buluştuğun an var ya… İşte o duygu beni çok heyecanlandırıyor. Sanki herkes farklı bir yere gidip sonra yeniden aynı hikâyenin içinde buluşuyor gibi.

    O anın nereye gideceğini tam olarak bilmemek ama yine de içinde kalabilmek çok özel bir his bence. Ve hâlâ sahnede beni en çok heyecanlandıran şeylerden biri bu.

    Hakan Dedeler, Veli’nin Oğlu Orhan oyunu için Tanbur çalarken Hakkı Ergök ile sahnede.

    • Şu sıralar güncel olarak Hakkı Ergök ile Veli’nin Oğlu Orhan oyununda Tanbur çalıyorsun. Proje sana ilk geldiğinde içinde nasıl bir şey uyandı?
    Bir de iki kişilik bu oyunda, bazen sadece müzik yapan biri değil de Orhan Veli’nin İstanbul’una eşlik eden görünmez bir karakter gibi duruyorsun. Sen sahnede bunu nasıl hissediyorsun?

    • Ben Orhan Veli’yi gerçekten çok seviyorum. O yüzden proje ilk geldiğinde hiç düşünmeden içine atladım diyebilirim. Çünkü ciddi anlamda Orhan Veli hayranıyım. Hakkı Ergök de öyle… Aslında iki tane Orhan Veli hayranı bir araya geldik diyebiliriz.

    Oyun yazım sürecinde sürekli iletişim hâlindeydik Hakkı Abi’yle. Oyunu yazarken çok güzel bir dünya kurdu gerçekten. Hatta şu anda oyunun yeni versiyonunu oynuyoruz. Yaklaşık altı buçuk senedir bu proje üzerine çalışıyoruz.

    Yakın zamanda dört tane çok güzel temsil gerçekleştirdik. Seyircinin ilgisi ve güzel geri dönüşleri bizi çok motive etti açıkçası.

    Bu projede Tanbur biraz solist gibi aslında. Ben de “Müzisyen Hakan” rolüyle oyunun içindeyim. Geçiş müziklerini yapıyorum, taksimler çalıyorum, Orhan Veli şiirlerini besteledim, o şiirleri okuyorum, küçük diyaloglarım da var. Benim için oyunculuğa da küçük bir başlangıç gibi oldu bu süreç.

    Sahnede gerçekten bazen kendimi sadece müzik yapan biri gibi hissetmiyorum. Sanki Orhan Veli’nin İstanbul’una eşlik eden bir karaktere dönüşüyorum. Çünkü onun şiirlerinde çok güçlü bir yalnızlık duygusu var. İstanbul’u, gündelik hayatı, sıradan insanları çok sahici anlatıyor.

    Ben o şiirlerde gerçekten bir melodi duyuyorum. Çok müzikal bir taraf hissediyorum. O yüzden sahnede çaldığım şey bazen müzikten çok, o duygunun kendisine eşlik etmek gibi oluyor.

    View this post on Instagram

    A post shared by Hakan Dedeler (@hakandedeler)

    • Oyunda daktilo sesi, şiir, Tanbur ve İstanbul’un hissi birbirine karışıyor.
    Provalar sırasında seni en çok etkileyen, “tam burada bir şey oldu” dediğin bir an yaşadın mı?

    • Aslında Orhan Veli’nin şiirlerinde ben hep benzer bir duygu yaşıyorum. Bu da beni çok mutlu ediyor. Çünkü onun şiirlerinde çok sahici bir İstanbul hissi var.

    Mesela “İstanbul’un orta yeri sinema…” diye başlayan şiiri beni çok etkiler. O şiirdeki atmosfer, o gündelik hayat hissi, martılar, İstanbul’un sesi… Hepsi çok gerçek geliyor bana.

    “Başıma da konuyor aman martı kuşları…”

    Bu dizeleri duyduğum anda direkt İstanbul canlanıyor gözümde. Çok yalın ama çok güçlü bir tasvir var. Zaten Orhan Veli’nin en sevdiğim tarafı da bu: Çok büyük cümleler kurmadan insanın içine dokunabiliyor.

    Provalarda da bazen bir şiirin içine girince gerçekten başka bir yere geçiyoruz gibi hissediyorum. Daktilo sesi, şiir, Tanbur ve İstanbul hissi bir anda aynı yerde buluşuyor. İşte o anlarda “burada gerçekten bir şey oldu” diyorum ben de.

    • Bu projede bazen sadece müzik yapan biri değil de Orhan Veli’nin İstanbul’una eşlik eden görünmez bir karakter gibi duruyorsun.
    Sen sahnede bunu nasıl hissediyorsun?

    • Aslında Orhan Veli’nin Türk müziğini çok sevdiğini biliyoruz. Tanbur’un tınısı da onun dünyasıyla çok doğal bir yerde buluşuyor bence. Ben de sahnede biraz onun duygularına eşlik ediyormuşum gibi hissediyorum.

    Bu gerçekten tarif etmesi zor ama çok örtüşen bir his. Şiirlerin içindeki yalnızlık, İstanbul duygusu, gündelik hayat hâlleri… Tanburla birleşince başka bir yere gidiyor.

    Sahnede bazen sadece müzik yapan biri gibi hissetmiyorum açıkçası. Sanki oyunun içindeki görünmez karakterlerden birine dönüşüyor insan.

    Mutlaka gelip oyunu izlemeni isterim. Çünkü bazı şeyler anlatınca değil, sahnede hissedince daha başka oluyor. Bence o duyguyu kendi gözlerinle görmelisin.

    • Orhan Veli’nin dünyasında sana en yakın gelen taraf hangisi?
    İstanbul’u mu, yalnızlığı mı, mizahı mı, o küçük insan hâllerini mi seviyorsun daha çok?

    • Ben en çok Orhan Veli’nin İstanbul’unu seviyorum galiba. O İstanbul hissini çok seviyorum. Şiirlerindeki doğallığı ve gerçekliği çok etkiliyor beni.

    Çünkü hayatı süslemeden anlatıyor. Sokaktaki insanı, vapuru, martıyı, yalnızlığı, küçük anları çok sahici bir yerden kuruyor. O yüzden şiirlerini okurken insan kendini gerçekten İstanbul’un içinde hissediyor.

    Bence Orhan Veli’nin en güçlü taraflarından biri de bu doğallık. Çok yalın ama bir o kadar da derin bir dünya kurabiliyor.

    • Tanburun sesi sana daha çok geceyi mi çağrıştırıyor, sabahı mı?

    • Tanbur çok derin bir saz aslında. Bana daha çok geceyi çağrıştırıyor. İçinde geceye ait bir yalnızlık, bir sakinlik ve düşünce hâli var gibi geliyor.

    Özellikle uzun seslerinde insanı içine çeken başka bir taraf hissediyorum. Gece gibi… Daha içe dönük, daha sessiz ama duygusu çok yoğun bir dünya taşıyor.

    • Gençken daha çok nota çalmak ister insan galiba.
    Sende de zamanla sadeleşen bir taraf oldu mu?

    • Tabii ki müziğin alfabesini öğrenmek için nota öğreniyoruz, nota çalışıyoruz. O dilin içinde büyümek gerekiyor. Ama bir yandan da insanın kendi duygusunu katabilmesi için zamanla biraz serbestleşmesi gerektiğini düşünüyorum.

    Bir eseri öğrendikten, özümsedikten sonra bir noktada notaya bakmadan çalabilmek bana daha doğru geliyor. Çünkü o zaman insan kendi yorumunu da işin içine katmaya başlıyor.

    Bence müzik biraz da burada kişiselleşiyor. Teknik taraf çok önemli ama insanın kendi hissini, kendi nefesini de müziğin içine koyabilmesi gerekiyor. Ben zamanla buna daha çok yakınlaştım diyebilirim.

    • İstanbul seni hâlâ besleyen bir şehir mi, yoksa insanı yoran bir yer hâline mi geldi artık?

    • İstanbul beni gerçekten besliyor. Evet, çok kalabalık ve çok yoğun bir şehir ama bence önemli olan o kalabalığın içindeki gizemi ve güzelliği bulabilmek.

    Güzelliğe ulaşmak çok kolay değil aslında. İnsan biraz emek vermeli, biraz aramalı diye düşünüyorum. İstanbul da öyle bir şehir benim için. Yoruyor belki ama bir yandan da sürekli başka bir şey gösteriyor insana. Ben o çabaya razıyım açıkçası. Çünkü İstanbul’u gerçekten seviyorum.

    • Bugün müzik dünyasında dinleme alışkanlıkları çok değişti. Eskiden insanlar bir albümle uzun süre yaşarken şimdi algoritmalar, akış platformları ve sürekli akan içerikler var. Bu yeni paradigma seni nasıl etkiliyor?
    Sence hâlâ “derin dinleme” mümkün mü?

    • Evet, şu anda o kadar fazla içerik var ki insanlar bazen o içeriklerin içinde kayboluyor. Motivasyon biçimleri de değişti artık. Gerçekten odaklanma sorununun çok yaşandığı bir çağdayız.

    Müzik de bundan etkileniyor tabii. İnsanlar çok hızlı tüketiyor, çok hızlı geçiyor birçok şeyin üzerinden. Ama ben yine de gerçek müzik dinleyicisinin kendi müziğini bulacağına inanıyorum. İnsan gerçekten bağ kurduğu müziğe sahip çıkıyor ve dönüp tekrar dinliyor bence.

    O yüzden hâlâ “derin dinleme”nin mümkün olduğunu düşünüyorum. Belki daha zor artık ama hâlâ mümkün. Çünkü insanın ruhuna dokunan müzik bir şekilde kendi dinleyicisini buluyor.

    • Hem sahnede olan hem ders veren birisin.
    Öğrenciler genç kaldıkça insanın içindeki müzisyen de genç kalıyor mu sence?

    • Ders vermek gerçekten çok önemli benim için. Bir öğrencinin hocasını sadece sınıfta değil, sahnede de görmesi bence çok kıymetli.

    Biz sahnede oldukça öğrencilerimizin heyecanı da canlı kalıyor. Çünkü bir rol model süreci oluşuyor doğal olarak. Öğrenci, anlattığın şeyin gerçekten yaşandığını görüyor.

    O heyecan çok önemli bence. Çünkü müzik yaşayan bir şey. Ve müzik oldukça müzisyen de genç kalıyor aslında. Müziğin sonu olmadığı için insan da onun içinde sürekli öğrenmeye devam ediyor.

    View this post on Instagram

    A post shared by Hakan Dedeler (@hakandedeler)

    • Bugün genç müzisyenlerde seni en çok heyecanlandıran şey ne?
    Ve en çok eksik gördüğün taraf?

    • Bugün genç müzisyenler arasında gerçekten çok idealist insanlar görüyorum. Kendi ezgilerini üreten, doğaçlamaya önem veren, yeni besteler yapan çok değerli arkadaşlarımız var. Özellikle kendi sesini arayan genç müzisyenleri görmek beni çok mutlu ediyor.

    Ama bir yandan teknolojinin getirdiği başka bir taraf da var tabii. Her şeyin çok hızlı üretildiği, bazen daha “yapay” hissettiren bir dönemdeyiz. Özellikle yapay zekâ ve hızlı içerik üretimi müzik dünyasını da ciddi şekilde etkiliyor.

    Yine de ben kendi duygusunu arayan, beste yapan, doğaçlama çalan genç müzisyenlerin varlığını çok kıymetli buluyorum. Çünkü insanın gerçekten kendini ifade ettiği yer hâlâ çok başka bir yerde duruyor.

    • Bir gece İstanbul’da, bomboş bir sahnede, sadece tek bir Orhan Veli şiirine Tanburla eşlik edeceksin…
    Hangisini seçerdin?

    • Birdenbire’yi seçerdim sanırım. Çünkü Orhan Veli’yle karşılaşmam da aslında biraz birdenbire oldu.

    Hayatta bazı şeyler planlayarak değil, bir anda oluyor ya… Benim Orhan Veli’yle kurduğum bağ da biraz öyle gelişti. O yüzden Birdenbire’nin duygusu bana çok yakın geliyor. Zaten bazen gerçekten her şey birdenbire oluyor.

    “Her şey birdenbire oldu.”

    • Hakan, bu samimi sohbet ve içten cevapların için çok teşekkür ederim. Müziğe, İstanbul’a, yalnızlığa ve Orhan Veli’ye bakışındaki o doğal duygu gerçekten çok kıymetliydi. Veli’nin Oğlu Orhan’ın yolu açık olsun. Sahnedeki o güzel hissin daha çok insana ulaşmasını diliyorum.

    • Rica ederim. Ben teşekkür ediyorum Mine, bana bu fırsatı veren sana ve Stüdyo İmge ailesine…

    caz dünya müziği hakan dedeler yerli
    Önceki yazıSONG SUNG BLUE: Başka Seslerin Gölgesinde Bir Film
    Mine Gürevin

    Yeme içme kültürüne düşkün bir matematikçi. Fermantasyon etkisinde müzik yazıları üretmeyi seviyor.

    İlgili Yazılar

    BULUTSUZLUK ÖZLEMİ: Jenerasyonlar Arası Bir Rock Köprüsü

    12.05.2026Yazan: Zeynep Poyrazoğlu

    Batu T: Sanki; Yok Farkı Şansın, Doksanlardan…

    11.05.2026Yazan: Stüdyoİmge

    FLÖRT ve Müzikal Yolculuğu. Üç İsim, Dört Mevsim

    08.05.2026Yazan: Birsel Harputlu

    DESERT BLUES: Gitar, Sürgün ve Assouf’un Sahra Coğrafyasındaki Hikayesi

    05.05.2026Yazan: Cüneyt Barışsever

    OGÜN SANLISOY: Henüz Yaşanmamış Bir Gecenin Setlist’i

    04.05.2026Yazan: Recep Karaş

    Ritim konuşmaya başladığında: Ediz Hafızoğlu ile Jazz Meets Rap üzerine

    03.05.2026Yazan: Mine Gürevin
    En son yazılar
    Röportaj

    HAKAN DEDELER: Tanbur Geceyi Çağırıyor

    Yazan: Mine Gürevin21.05.2026

    Müzisyen Hakan Dedeler, geleneksel enstrümanı Tanbur’u bugünün çağdaş tınılarıyla ve kuzey Cazının boşluk hissiyle harmanlıyor. İstanbul, Yalnızlık ve Orhan Veli Üzerine gerçekleştirdiğimiz bu içten söyleşide, notaların ardındaki ruhsal arınmayı konuşuyoruz.

    SONG SUNG BLUE: Başka Seslerin Gölgesinde Bir Film

    20.05.2026

    Deep Purple – In Rock (1970)

    19.05.2026

    Rock Tarihinde GERÇEK HİKÂYESİ Olan Şarkılar: #2

    18.05.2026
    Öne çıkanlar

    Görkem Karabudak: Oyun Alanından Derinliğe ve Müziğin Akışına Teslim Olmak

    28.01.2026

    The Ringo Jets: Korkusuz ve Bağımsız

    11.02.2026

    EMRE NALBANTOĞLU ile Blues’un İçine Ankara’yı Saklamak

    31.03.2026

    MELİSA KARAKURT ve “ASU”: İnsan, Ruhunun Aynasıdır

    10.04.2026
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock big big train blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca david bowie deep purple derleme dünya müziği edebiyat elektronik folk rock frank zappa glam rock hakan türkoğlu hard rock heavy metal ilhan irem kargo led zeppelin leyan senay mavi sakal mekan metallica müzik basını objektif pentagram pop progressive rock psychedelic rock punk rap rock sinema stairway to heaven stüdyoimge tarih teoman thrash metal vecdi yücalan yabancı yerli
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    HAKAN DEDELER: Tanbur Geceyi Çağırıyor

    21.05.2026

    SONG SUNG BLUE: Başka Seslerin Gölgesinde Bir Film

    20.05.2026

    Deep Purple – In Rock (1970)

    19.05.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.