Bülent Seyitdanlıoğlu, Joe Jackson ve Bruce Hornsby’nin tuşlu çalgılar etrafında şekillenen güncel çalışmalarını karşılaştırmalı bir perspektifle değerlendiriyor. “Hope and Fury”, sanatçının 80’li yıllardaki New Wave tınılarını olgun bir disiplinle harmanlayarak mevcut stilini tahkim edişini simgeliyor. Diğer yanda Hornsby, “Indigo Park” ile Grateful Dead ekolüne göz kırpan, daha parçalı ve özgür bir akustik evrenin kapılarını aralıyor. Her iki eser de yenilik peşinde koşmak yerine, bildiğimiz melodik yapıların günümüz ruhuyla nasıl tekrar inşa edilebileceğine dair ustalıklı birer yanıt niteliği taşıyor.
Aynı dönemde yayımlanan iki albüm, müziğin bugünle kurduğu ilişkiyi farklı yönlerden sorguluyor. Joe Jackson ve Bruce Hornsby, bu albümlerde yeni bir dil oluşturmaktan çok, mevcut dillerinin nasıl yeniden kurulabileceğine bakıyor.
Bu, ilk bakışta bir geri dönüş gibi görünüyor ama tam olarak öyle de değil. Daha çok, hatırlamanın kendisini güncellemek gibi bir şey.
Jackson’ın “Hope and Fury”si türler arasında dolaşıyor ama bu dolaşım serbest değil; bir yerde tutuluyor, hizalanıyor. Hornsby ise daha dağınık bir alan açıyor gibi… Ama o da kontrolü tamamen bırakmıyor. İkisi de geçmişten kopmuyor. Belki de mesele geçmişin mirasını bugüne taşımak.
Bu iki albümün ortak noktası, yenilik iddiasını özellikle geri çekmeleri. Keşif yok demek doğru olmaz; ama arayışın kendisi geri planda. Daha çok yeniden bakma, yeniden kurma, yeniden duyma olarak nitelendirilebilir.
Belki de bu yüzden asıl soru şu değil: Yeni ne var?
Daha doğru soru şu: Bildiklerimizle bugün ne yapıyoruz?
Bu iki çalışma, bugünün üretiminde nadir görülen bir çizgi üstü denge kuruyor.
“Hope and Fury”: Hatırlamanın düzeni
Joe Jackson’ın “Hope and Fury”si benim için mesafeyle açılıyor. İlk parçayla arama bilinçli bir boşluk koyuyorum. Çünkü çok sevdiğim bir giriş değil. Ama albüm ilerledikçe o mesafe kapanıyor. Geri kalan şarkılar, Jackson’ın yıllardır kurduğu dilin hâlâ çalıştığını gösteriyor. 1982 tarihli “Night and Day”e duyduğum hayranlık, aradan geçen bunca yıla karşın hâlâ yerli yerinde duruyor. Bu albümde ise daha belirgin bir New Wave çizgisi var. Ama tek başına değil; başka yerlere de bakıyor, küçük küçük dokunuyor.
Billboard’da yayımlanan söyleşi/analiz metni bu dengeyi işaret ediyor: Farklı müzikal kırılımlar, Latin ritmik dokunuşlar, tazelik ve tanıdıklık… Ama metnin kendisi fazla rahat. Bir şey söylüyor ama zorlamıyor. Aslında bu bir keşif değil, bir konumlandırma olarak nitelendirilebilir.
Jackson türler arasında dolaştığını söylüyor. Doğru. Ama bu dolaşım serbest değil, daha çok kontrollü bir serbestlik. Sınırlar yok gibi ama aslında yerinde duruyorlar. Bu yüzden “Hope and Fury” bir geri dönüş değil. Daha çok bir devam etme biçimi. Yeni bir yön açmıyor; mevcut yönün hâlâ geçerli olduğunu söylüyor. Dinlerken hissedilen şey de bu: Keşif değil, yeniden kurulan bir ses örgüsü.
Dolayısıyla, belki de en basit haliyle: Joe Jackson’ın hâlâ yeni şarkılar yazıyor olması iyi geliyor. Aradan geçen bunca yıla karşın, değişen şey müziği değil, Joe Jackson’un ses örgüsünü güncelleyerek ve olgunlaştırarak ona bakma biçimi.
Son söz olarak Joe Jackson’ı özlediğimi ve bu albümle o özlemin sona erdiğini söyleyebilirim.
Jackson’ın kurduğu bu dengeden sonra yön değiştiriyoruz. Çünkü aynı dönemde çıkan diğer bir piyano eksenli albüm aynı soruya başka bir yerden bakıyor.
Bruce Hornsby’nin piyano merkezli çalışması daha serbest, daha dağınık, ama bu dağınıklık bilinçli. Eğer “Hope and Fury” hatırlamanın disipliniyse, Hornsby’nin albümü o hatırlamanın sınırlarını biraz gevşetiyor.
Bruce Hornsby: Hafızanın diğer yüzü
Bruce Hornsby “Indigo Park” başlıklı taptaze albümünde merkez kurmuyor, alan açıyor. Şarkılar birbirine bağlanmak zorunda değil. Daha çok yan yana duruyorlar. Bazen düşsel, bazen parçalı. “Park” fikri de zaten bunu taşıyor: Bir hikâye değil, bir dolaşım.
İki parçada Robert Hunter imzası var: “White Wheels” ve “The Waltz That Carried Us Away”. Hunter’ın dili, eskinin devamı niteliğinde diyebiliriz. Doğrudan anlatmıyor, ima ediyor. Hikâye kurmuyor; alan bırakıyor.
Bob Weir bağlantısı ise hissiyatı başka bir yere taşıyor. “The Waltz That Carried Us Away” bir şarkı olduğu gibi doğrudan Grateful Dead evrenine açılan bir kapı gibi.
Hunter–Weir hattı bu şarkıda tekrar hissediliyor; bu da albümün alamet-i farikasını belirliyor. Geçtiğimiz yıl yitirdiğimiz Weir’in bu bağlamdaki varlığı, albüme fark edilmesi zor ama güçlü bir duygu katıyor.
Albümde başka katkılar da var, farklı yerlerden gelen isimler. Ama ilginç olan şu: Kimse albümü dağıtmıyor. Herkes o açılmış alanın içinde kalıyor.
Bu yüzden albümü, merkezinde piyano olmasına karşın bir piyano albümü olarak nitelemek yanlış olur. Daha çok formu gevşeten ama dağıtmayan bir yapı. Deneysel ama köksüz değil.
Don Henley’nin 90’lı yıllara özel “The End of the Innocence” şarkısındaki ortak yazarlık da düşünülünce, Hornsby’nin şarkı kurma refleksi zaten bilinen bir şey. Burada o refleks daha serbest bir yapıya taşınıyor.
Belki de bu yüzden “Indigo Park” gerçekten dikkat çekiyor. Yeni olduğu için değil, bildiği şeyi hâlâ başka bir yere taşıyabildiği için.





