Galli ekibin, Richey James Edwards’ın gizemli kayboluşunun ardından Normandiya kırsalında kaydettiği dördüncü stüdyo çalışması, karanlık tınılardan umut dolu melodilere geçişin sanatsal bir belgesi niteliğinde. Sylvia Plath’ten Kevin Carter’a, edebiyat ve fotoğraf dünyasından derin izler taşıyan bu zengin yapıt, Manic Street Preachers‘ın stadyum devine dönüşmesini sağlayan ödüllü bir manifestoya dönüşüyor. Kaybın acısını senfonik dokunuşlarla hafifleten albüm, 30. yılında popüler müzik tarihindeki sarsılmaz yerini koruyor.
Hepinize selamlar Stüdyoİmge okurları. Hayatımı Değiştiren Albümler yazı dizisinin bu bölümünde 20 Mayıs itibariyle 30. yılını deviren Manic Street Preachers’ın “Everything Must Go” albümünden bahsedeceğim sizlere.
“Everything Must Go”, Galli grup Manic Street Preachers’ın dördüncü stüdyo albümü. Ritm gitarist, söz yazarı ve grubun kurucu üyelerinden Richey James Edwards olmadan yayınladıkları ilk albüm. Psikolojik sorunlar yaşayan genç müzisyen 1 Şubat 1995 tarihinde ortadan kaybolmuş ve bir daha bulunamamıştı. Grup albümün kayıtlarını 1995 sonbaharı – 1996 kışı arasında evden uzakta Normandiya – Fransa’da gerçekleştirdi.
James’in kayboluşuna kafayı takan medyadan uzakta olmayı tercih etmişler ve müziğe konsantre olmuşlardı. Albümde yer alan beş şarkıda James’in daha önceden yazmış olduğu şarkı sözleri kullanıldı. Uzun süren stüdyo çalışmaları gruba maddi olarak epey pahalıya patlasa da yeniden yaşam belirtileri gösteren Manic Street Preachers, agresif ve karanlık köklerinden sıyrılarak melodik ve ümitvar bir tarza yönelmişti. “Everything Must Go” ile kariyerlerinin en başarılı albümüne imza atarak konser salonlarından stadyumlara taşınmışlardı.
Bas gitarist Nicky Wire’ın kardeşi şair ve oyun yazarı Patrick Jones’un tiyatro oyunundan ismini alan albüm, grubun müziğindeki değişimin simgesiydi. Dillere marş olacak slogan şarkılar oluşturulurken, yaylı düzenlemeler grubun ses örgüsüne adapte edilmişti. Albümün döneme olan etkilerinden ve ticari başarılarından son bölümde bahsedeceğim, şimdi içeriğe bir göz atalım.

“Everything Must Go”da 12 şarkı var. Bu 12 şarkının 5 tanesi single olarak da yayınlanmış ve gruba büyük bir popülarite getirmişti. 45 dakika süren albümün prodüktörlük koltuğunda Mike Hedges oturuyordu. Albüm Hedges’in Normandiya kırsalında satın aldığı şatoyu stüdyoya dönüştürdüğü mekânında, Abbey Road Stüdyoları’ndan satın aldığı 16 kanallı mikser masasında kaydedilmişti.
Elektro ve akustik gitarlar, vokal, piyano ve geri vokallerde James Dean Bradfield, davul, perküsyon, trompet ve geri vokallerde Sean Moore, bas gitar ve geri vokallerde Nicky Wire albümün kahramanlarıydılar.
Şarkı Listesi
A1 : Elvis Impersonator : Blackpool Pier – 03:28
A2 : A Design For Life – 04:17
A3 : Kevin Carter – 03:25
A4 : Enola / Alone – 04:08
A5 : Everything Must Go – 03:41
A6 : Small Black Flowers That Grow In The Sky – 03:03
B1 : The Girl Who Wanted To Be God – 03:35
B2 : Removables – 03:31
B3 : Australia – 04:03
B4 : Interiors (Song For Willem De Kooning) – 04:17
B5 : Further Away – 03:38
B6 : No Surface All Feeling – 04:13

“Everything Must Go”, “Elvis Impersonator: Blackpool Pier“ ile açılıyor. İngiltere’nin Amerikan kültürünü kabul etme ve tapma şeklini yansıtan eser olarak tanımlanan şarkıdan sonra gelen “A Design For Life“; albümden yayınlanan ilk single olma özelliğini taşıyordu. James sonrası yaptıkları bu ilk kayıtta grup temkinli bir iyimserliği, çaresizlikten kaynaklanan bir şüphecilikle karıştırırken James Orwell’a saygı duruşunda bulunmuştu. Sonrasında gelen “Kevin Carter”; Akbaba ve Küçük Kız fotoğrafıyla Pulitzer Ödülü kazanan fakat ‘’gördükleri içinde kapanmayan yaralar açtığı için’’ intihar eden fotoğrafçı Kevin Carter’a adanmıştı.
Coşkuyu ve melankoliyi bir arada taşıyan “Enola / Alone“, Enola ismini ilk atom bombası atan uçak Enola Gay’den alırken, şarkı sözleri Roland Bartes’in 1980 tarihli fotoğrafçılık felsefesi üzerine yazdığı bir kitap Camera Lucida’dan esinlenilmişti. Albüme ismini veren “Everything Must Go“; gümbürdeyen davullarla dikkat çeken dinamik bir şarkı. Nicky Wire, grubun değişen soundu için hayranlardan kendilerini bağışlamalarını rica etmişti. A yüzünün kapanış şarkısı “Small Black Flowers That Grow In The Sky“ın sözleri James tarafından yazılmıştı. Kendi ruh durumuna paralel şarkıda geleneksel Gal arpı akustik gitarla karışıyor ve tüyler ürpertici bir etki oluşturuyordu.
Yine 6 şarkıdan oluşan B yüzünü açan umut verici şarkı “The Girl Wanted To Be God“; Amerikalı şair Sylvia Plath’in şiirlerini çağrıştıran bir başlığa ve içeriğe sahip. James’in sözlerini yazdığı bir diğer şarkı “Removables“; canlı bir stüdyo kaydı olduğu izlenimini veriyor. Albümün coşkusunu yansıtan “Australia“; albümün 5. ve son single’ı olarak 2 Aralık 1996’da yayınlandı.
“Interiors“; Alzheimer hastalığından muzdarip Hollandalı ressam Willem De Kooning’e adanmıştı. Grup, sanatçının ne resmettiğini hatırlayamamasından kaynaklı yaşadığı zorlukları anlatan bir belgeselden ilham almıştı. Grubun özgürlük anı “Further Away“; Japonya’da single olarak da yayınlandı. Nicky Wire bu şarkının grubun ilk döneminde asla yazılamayacağını belirterek şarkıyı bir aşk şarkısı olarak tanımlamıştı. Son şarkı “No Surface All Feeling“de gitarıyla şarkıya büyük bir zerafet katan James çalmıştı. Şarkı sözleri bir arkadaşı kaybetmenin acısını yansıttığı için albümün hassas bir sonu, yakılan bir ağıt gibiydi adeta.
Var güçleriyle çalınan ve tutkuyla söylenen şarkıların bir kısmı adeta kolonları patlatan cinsten. Grubun kendine güvenen ve ne istediğini bilen kararlı tutumu, yaşadıkları trajedi düşünüldüğünde takdiri fazlasıyla hak etmişti. 1996, Manic Street Preachers’ın zafer yılıydı. Kariyerlerinin onuncu yılında zirvedeydiler. En iyi konser grubu, “A Desing Of Life” ile en iyi single ve “Everything Must Go” albümüyle en iyi albüm kategorilerinde Brit Ödülleri’nde birincilik kürsüsüne çıkmışlardı.
Satış miktarlarına takılmadan tutku ve adanmışlıkla yoluna devam eden çalışkan grup Manic Street Preachers, 2000’leri – 2010’ları 4’er albümle kapatırken, içinde bulunduğumuz on yılda yayınladıkları 2 albümle hayranlarının gönül telini titretmeye devam ediyor. Her daim var olsunlar. Üçlünün hayatıma kattığı güzellikler için fazlasıyla minnettarım. Bu yazım küçük bir teşekkürüm olsun.
Benim Manic Street Preachers hikâyem bir sonraki albüm “This Is My Truth Tell Me Yours“ ile başladı. Yayınlandığı 1998 yazından itibaren HBB’de yüzlerce kez dönen video klip; “If You Tolerate This Your Children Will Be Next“ ile gönlümü çelen grubun kısa sürede sıkı bir hayranı olmuştum.
Ödüller, iyi bir gelir ve takdir toplayan albüme tekrar döneyim. NME dergisi bakalım nasıl göklere çıkarmış “Everything Must Go” albümünü, aktarayım : Çiçek açan bir grubun kesinlikle hassasiyet ve önem taşıyan görkemli sound’u.
Yazıyı bitirmeden son olarak albüm artwork’ünden de bahsedeyim. Grup elemanlarının ifadesiz üç portre fotoğrafından oluşan sade albüm kapağı Factory Records ve The Haçienda ile yaptığı çalışmalarla tanınan grafik tasarımcısı Mark Farrow imzasını taşıyor. Başta edebiyat, resim, fotoğraf ve müzik olmak üzere pek çok sanat dalına referanslar veren albümün iç kapağında Amerikalı ressam Jackson Pollock’un şu sözü gözümüze çarpıyor: “Üzerine resim yapmayı düşündüğüm imgeler, geleceğin yönünü işaret etmeye yönelik yarım kalmış bir girişim oluştururdu – oraya hiçbir zaman bütünüyle varmadan“. Polaroid fotoğraflar sade bir şekilde kartonete basılan şarkı sözleriyle uyum içersinde.
Bağlı bulundukları Epic Records tarafından “Everything Must Go”nun 10. ve 20. yılında özel baskılar yayınlanmıştı. Gün yüzüne çıkan yayınlanmamış kayıtlar, demolar ve canlı performanslar fazlasıyla memnun etmişti Manics hayranlarını. Gelecek ay yeni bir yazıda yeniden görüşebilmek dileğiyle.




