İnsanlığın sonunu anlatmak için mantar bulutlarına, yıkılan şehirlere ya da korkunç çığlıklara ihtiyaç var mı? Bonnie Dobson‘ın 1961’de yazdığı Morning Dew, nükleer felaket korkusunu bir aşk şarkısının kırılganlığına sığdırırken, Soğuk Savaş’ın karanlık hayallerinden günümüze ulaşan ürpertici bir hikâye anlatıyor. Bilimkurgu sinemasından folk müziğe, oradan Progressive Rock’a uzanan bu yolculuk, dünyanın sonuna ilişkin en rahatsız edici sorulardan birini sorduruyor: Ya ertesi sabah her şey yerli yerinde, ama insanlar ortadan kaybolmuş olursa?
Bilimkurgu, insanlığın sonunu anlatmayı sever. Gökten düşen ateş topları, kontrolden çıkan makineler, nükleer patlamalar, terk edilmiş şehirler… Yazarlar ve yönetmenler, uygarlığın sonunu getirecek felaketler konusunda hayal güçlerini hiç esirgememişlerdir. Ancak kimi zaman en korkutucu kıyamet öykülerinde büyük bir felaket sahnesi bile yoktur. Dünya yerli yerindedir, güneş yeniden doğmuştur, sabah çiyi toprağın üzerindedir. Yalnızca insanlar ortadan kaybolmuştur.
Kanadalı Folk şarkıcısı Bonnie Dobson‘ın 1961 yılında yazdığı Morning Dew böyle bir dünyanın hikâyesini anlatır. İlk dinleyişte iki sevgilinin hüzünlü konuşmasını andıran, yumuşacık melodisiyle neredeyse bir ninni gibi duyulan şarkı, gerçekte hiç beklenmedik bir hikâye anlatır ve bu hikâye hiç de romantik değildir. Sözler sessizce bir nükleer savaş sonrasını anlatır. Üstelik ne bombalardan söz eder ne de savaşı başlatanları suçlar. Felaket çoktan yaşanmış, dünya sessizliğe gömülmüştür. Geriye kalan iki insan ise olup biteni anlamaya çalışır.

1950’lerin sonunda böylesi bir hikâye hiç de uzak bir ihtimal gibi görünmüyordu. Hiroşima ve Nagazaki’nin üzerinden henüz on beş yıl bile geçmemişti. Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki nükleer silahlanma yarışı giderek hızlanıyor, hidrojen bombaları atom bombasının yıkıcı gücünü geride bırakıyordu. Atmosferde gerçekleştirilen nükleer denemelerin yol açtığı radyoaktif serpinti, yalnızca savaş alanlarını değil dünyanın en uzak köşelerini de tehdit ediyordu. Amerikalı çocuklara olası bir saldırıda sıralarının altına saklanmaları öğretiliyor, evlerin bahçelerine sığınaklar yapılıyor, gazeteler yeni bir dünya savaşının bütün insanlığı ortadan kaldırabileceğini tartışıyordu. İnsanlık, tarihinde ilk kez kendi varlığını bütünüyle yok edebilecek güce sahip olduğunu bilerek yaşamaya çalışıyordu.
Bu korku, bilimkurgunun da çehresini değiştirmişti. Artık uzaydan gelen canavarlar kadar, insanlığın kendi ürettiği silahlar da gezegenin geleceğini tehdit ediyordu. Nevil Shute‘un 1957 tarihli romanından uyarlanan ve Stanley Kramer‘ın 1959’da yönettiği On the Beach, dönemin bu endişesini çarpıcı biçimde perdeye taşıdı. Gregory Peck, Ava Gardner, Fred Astaire ve Anthony Perkins‘in rol aldığı filmde nükleer savaş Kuzey Yarımküre’deki yaşamı ortadan kaldırmış, Avustralya’da hayatta kalan insanlar ise ölümcül radyasyon bulutunun kendilerine ulaşmasını beklemeye başlamıştı.
Filmin ürpertici yanı, dünyanın sonunu kaçınılmaz bir bekleyişe dönüştürmesiydi. İnsanlar yaklaşan ölüm karşısında yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor, âşık oluyor, eğleniyor, gündelik alışkanlıklarına tutunuyordu. Oysa artık gelecek diye bir şey kalmamıştı. Klasik bilimkurgu anlatılarının aksine burada dünyayı kurtaracak bir kahraman da bulunmuyordu. İnsanlık büyük bir mücadele sonunda değil, neredeyse sessizce ortadan kayboluyordu.


Genç Bonnie Dobson filmi izlediğinde bundan derinden etkilendi. Yıllar sonra verdiği söyleşilerde, o günlerde herkesin nükleer savaş ihtimalinden korktuğunu, filmin kendisinde silinmez bir iz bıraktığını anlatacaktı. 1961 yılında Los Angeles’taki Ash Grove folk kulübünde sahne aldığı günlerde, bir akşam arkadaşlarıyla nükleer yıkım üzerine uzun uzun konuştu. Gece ilerledi, sohbet sona erdi, herkes uyumaya çekildi. Dobson ise oturdu ve daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: Bir şarkı yazdı.
O zamana kadar çocukluğunda şiirler karalamış, ancak hiç şarkı bestelememişti. Sonradan anlattığına göre Morning Dew neredeyse kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Şarkı, On the Beach‘in birebir öyküsü değil, filmin yarattığı korkunun müziğe dönüşmüş hâliydi. İki insanın konuşması üzerinden, nükleer felaketten sonra geriye kalan dünyayı hayal ediyordu.
Dobson, şarkıyı ertesi gün bir arkadaşına telefonda söyleyerek nasıl bulduğunu sorduğunu da hatırlıyordu. İlk önemli dinleyici tepkisini ise 1961’de düzenlenen ilk Mariposa Folk Festivali’nde aldı. Bir eleştirmenin şarkıyı hüzünlü bir ağıt olarak tanımlaması belleğinde yer etmişti. Sonraki yıl yayımlanan Bonnie Dobson at Folk City albümüyle Morning Dew, folk çevrelerinde dolaşmaya başladı.
Şarkının etkileyici yanı, dinleyiciyi açıklamalarla yönlendirmemesiydi. Nükleer savaştan, radyasyondan ya da bombalardan doğrudan söz etmiyordu. Kadın dışarı çıkmak, sabah çiyinin içinde yürümek istiyordu. Uzaklardan gelen bir ses duyduğunu sanıyor, bir bebeğin ağladığını, bir gencin yakınlarda olduğunu düşünüyordu. Erkek ise her seferinde bu umutları boşa çıkarıyordu. Duyulan seslerin sahipleri artık orada değildi. Konuşma ilerledikçe, dışarıda onları bekleyen hiçbir hayat kalmadığı anlaşılıyordu.
AT FOLK CİTY-1962 Baskısı
A1: Once My True Love
A2: Love Henry
A3: Irish Exile Song
A4: Shule Aroon
A5: Bonnie’s Blues
B1: Peter Amberley
B2: C’est L’Aviron
B3: The Holly Bears A Berry
B4: Two Carols For A Nuclear Age
B4a: A Carol For Sheltered Shut-Ins
B4b: A Carol For U.N. Delegates
B5: Morning Dew

Burada çarpıcı bir karşıtlık vardı. Sabah çiyi geleneksel olarak tazeliği, yeni başlangıçları ve yaşamı çağrıştırırken, Dobson‘ın dünyasında artık hiçbir yenilenme vaat etmiyordu. Nükleer felaketin gölgesinde masum bir doğa olayı bile ölümcül bir dünyanın parçası olarak düşünülebilirdi. Güneş yeniden doğmuştu, doğa yerli yerindeydi, fakat insanlık yok olmuştu. En korkuncu da bu olabilirdi: Dünyanın insan olmadan da sabaha uyanabilmesi.
Dobson‘ın müzikal tercihi de anlatıyı daha etkileyici kılıyordu. Akustik gitarına eşlik eden berrak sesiyle bir protesto marşı değil, hüzünlü bir ağıt söylüyordu. Dinleyicinin karşısına öfkeyle çıkmıyor, neredeyse fısıldıyordu. İki insanın birbirine tutunma isteği, nükleer felaketin büyüklüğü karşısında son derece küçük ama bir o kadar da dokunaklı kalıyordu.
İşte bu yüzdendir ki Morning Dew, kökenini bilmeyen dinleyiciler için kolaylıkla romantik bir şarkıya dönüşebiliyordu. Melodi yalın, vokal neredeyse bir ninni kadar yumuşaktı. İki insan arasında geçen konuşma, geçmişi hatırlayan sevgililerin vedası olarak da dinlenebilirdi. Dobson yıllar sonra bazı müzisyenlerin şarkıyı romantik bir anlatı olarak değerlendirdiklerini söyleyecek, kendisi içinse onun daima kıyamet sonrasına ait olduğunu vurgulayacaktı. Belki de şarkının kalıcılığını sağlayan tam olarak bu belirsizlikti. Dinleyiciye kıyameti göstermez, eksilen seslerin ve kaybolan insanların yerini kendi hayal gücüyle doldurmasını isterdi.

Folk dünyasında kulaktan kulağa yayılan şarkı, kısa sürede başka müzisyenlerin repertuvarına girdi. Fred Neil, 1964’te Vince Martin ile yaptığı yorumda açılış sözlerini değiştirerek sonraki versiyonlarda yaygınlaşacak biçimine öncülük etti. Tim Rose ise 1967’de parçayı daha sert ve dramatik bir Rock yorumuna dönüştürdü. Rose‘un düzenlemesiyle birlikte ortaya çıkan bestecilik hakkı tartışmaları Dobson‘ı yıllarca uğraştıracaktı. Ancak ilginç olan, şarkının müzikal olarak büyüdükçe başlangıcındaki nükleer anlamın birçok dinleyici için daha da belirsiz hale gelmesiydi.
Aynı yıl (1967) Grateful Dead, Morning Dew‘u ilk albümüne aldı. Jerry Garcia‘nın gitarıyla genişleyen parça, grubun konserlerinde uzun ve giderek yoğunlaşan doğaçlamaların önemli eserlerinden birine dönüştü. 1968’de Jeff Beck Group‘un Rod Stewart vokalli yorumu, şarkıya bambaşka bir sertlik kazandırdı. Nazareth ise 1971’de ilk albümüne aldığı versiyonda karanlık atmosferini daha da belirginleştirdi. Robert Plant‘ın 2002 tarihli Dreamland albümündeki yorumu da Dobson‘ın kıyamet öyküsünü 21. Yüzyılın dinleyicileri ile tanıştırdı.
2013 yılında Londra’daki Royal Festival Hall’da yaşanan bir buluşma ise bu uzun yolculuğun güzel anılarından biriydi. Robert Plant, yıllar önce bir kadının kendisine gelip söylediği şarkının aslında ona ait olduğunu anlattığını hatırlatarak Bonnie Dobson‘ı sahneye davet etti. Ardından ikili Morning Dew‘u birlikte seslendirdi. Bir zamanlar nükleer felaketin ardından hayatta kalan son iki insanı hayal ederek yazılmış şarkı, yarım yüzyıldan fazla zaman sonra, kıyamet sonrası dinlemek isteyeceğiniz iki şahane müzisyeni aynı sahnede buluşturmuştu.
Aslında Morning Dew, 1960’ların nükleer kaygısını şaşırtıcı bir yumuşaklıkla dile getiren tek şarkı değildi. Malvina Reynolds‘ın 1962’de yazdığı What Have They Done to the Rain, atmosferde gerçekleştirilen nükleer denemelerden kaynaklanan radyoaktif serpintinin yağmurla toprağa ve besin zincirine karışmasını, bir çocuk ve yağmur üzerinden anlatıyordu. Joan Baez‘in aynı yıl seslendirdiği şarkı, korkunç bir tehlikeyi sakin bir folk melodisinin içine yerleştiriyordu. Baez onu bildiği en nazik protest şarkısı olarak nitelendirmişti. Gerçekten de kimi zaman en güçlü itiraz, sesini yükseltmeden yapılabiliyordu.

Ian Campbell‘ın yazdığı, Simon & Garfunkel‘ın 1964 tarihli Wednesday Morning, 3 A.M. albümünde yorumladığı The Sun Is Burning de benzer bir yol izliyordu. Şarkı, güneşli bir günün pastoral manzaralarıyla başlıyor, günün sonunda nükleer bir patlamanın korkunç ışığına dönüşüyordu. Güneşin doğuşuyla başlayan yaşam, yine bir ışıkla, bu kez insan eliyle yaratılmış ölümcül bir parlamayla son buluyordu.
Fred Hellerman ile Fran Minkoff‘un yazdığı, Harry Belafonte‘nin 1963’te kaydettiği Come Away Melinda ise nükleer savaş sonrasının yıkıntıları arasında bulunan eski fotoğraflar üzerinden bir çocuğun artık var olmayan dünyayı anlamaya çalışmasını anlatıyordu. Sonraki yıllarda Uriah Heep tarafından da yorumlanacak bu şarkı, büyük felaketlerin en acımasız yanının geride kalanların anlayamayacağı kayıplar olduğunu hatırlatıyordu.
Bu parçaların ortak özelliği, nükleer yıkımı büyük politik sloganlardan önce kişisel bir kayıp olarak ele almalarıydı. Bir çocuğun sesi, eski bir fotoğraf, toprağa düşen yağmur ya da sıradan bir günün batmakta olan güneşi… Hepsi aynı gerçeği hatırlatıyordu: Nükleer savaşın asıl korkunçluğu, yalnızca kentleri yok etmesi değil, gündelik hayatı ve onu yaşayan insanları da ortadan kaldırmasıydı.
1969’a gelindiğinde King Crimson‘ın ilk albümü In the Court of the Crimson King‘de yer alan Epitaph, bu kaygıyı bambaşka bir müzikal boyuta taşıdı. Peter Sinfield‘ın karamsar sözleri, Greg Lake‘in hüzünlü (ve romantik) vokali ve Mellotron’un görkemli sesi, insanlığın geleceğine ilişkin derin bir güvensizliği dile getiriyordu. Bilginin yetersiz kaldığı, aklın yerini düşüncesizliğin aldığı bir dünyada insanın kendi sonunu hazırlaması hiç de uzak bir ihtimal değildi. İnsanlığın geleceğinin akılsız karar vericileri elinde bulunması, şarkının merkezindeki en ürpertici düşüncelerden biriydi.
Morning Dew ile Epitaph arasında doğrudan bir esinlenme ilişkisi kurmak mümkün olmasa da iki şarkı aynı tarihsel korkunun farklı yüzlerini taşıyordu. Dobson, felaket yaşandıktan sonra dünyanın nasıl bir yer olacağını hayal etmişti. King Crimson ise henüz felaket gerçekleşmeden duyulan büyük endişeyi dile getiriyordu. Biri kıyametten sonraki sessizliği, diğeri yaklaşan yıkımın uğultusunu duyuruyordu. Biri kıyametten sonraki sabah, diğeri kıyametten önceki gece gibiydi.

Bugün Morning Dew‘u dinlediğimizde Soğuk Savaş’ın üzerinden onlarca yıl geçtiğini, Küba Füze Krizi’nin tarih kitaplarına taşındığını düşünebiliriz. Ancak şarkının anlattığı korku bütünüyle geçmişte kalmadı. Nükleer silahlar hâlâ var, uluslararası gerilimler zaman zaman yeniden tırmanıyor ve insanlığın geleceğini etkileyebilecek kararlar çok az sayıda insanın elinde bulunuyor. Üstelik iklim krizi, ekolojik yıkım ve denetlenemeyen teknolojilerin doğurabileceği tehlikeler, kıyamet sonrasına dair hayallerimize yeni anlamlar ekliyor.
Belki de Morning Dew‘un bugün hâlâ etkileyici olmasının nedeni, felaketin nasıl gerçekleştiğini hiç anlatmamasıdır. Kimin ilk bombayı attığını, savaşın nasıl başladığını, kimin haklı olduğunu bilmeyiz. Böyle soruların artık anlamını yitirdiği bir zamandayızdır. Dünyanın sonuna neden olanlar çoktan kaybolmuş, geride yalnızca onların kararlarının sonuçları kalmıştır.
Bilimkurgu edebiyatı ve sineması bize yıllardır insanlığın yok oluşuna ilişkin olasılıkları gösteriyor. Kimi zaman uzaydan gelen bir tehditle, kimi zaman kontrolden çıkan teknolojiyle, çoğu zaman da insanlığın kendi eliyle yarattığı felaketlerle. Bonnie Dobson ise neredeyse bir ninni söyler gibi, bu olasılıkların ardından yaşanacak en sıradan anı hayal etmemizi istiyor: Yeni bir sabah, dışarı çıkmak isteyen bir insan ve artık kimsenin cevap veremeyeceği sorular.
Bazen dünyanın sonunu göstermek için yalnızca bir sabahın sessizliğini dinlemek yeterli.
Güneş yine doğmuş, sabah çiyi toprağın üzerine düşmüştür. Ama o sabahı karşılayacak dünya, dün bildiğimiz dünya değildir ve bir daha asla olmayacaktır.

TAKE ME FOR A WALK IN THE MORNING DEW-2014 Baskısı
A1: I Got Stung
A2: Morning Dew
A3: Southern Bound
A4: Living On Plastic
A5: Peter Amberley
A7: Dink’s Song
B1: Winter’s Going
B2: Rainy Windows
B3: V’La L’Bon Vent
B4: Sandy Boys
B5: Born In The Country
B6: Who Are These Men?
Robert Plant & Bonnie Dobson

