Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Röportaj
      3. Dosyalar
      4. Konser & Etkinlik
      5. Albümler
      6. Portre
      7. Tümünü gör

      GİTARİST YOK, GİTARI SAHNEDE: Bu Kaydın Hakları Kimde?

      21.09.2026

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      RAINBOW45 RECORDS SALİH: Plaklara Fısıldayan Adam

      05.08.2026

      Bir ACİL SERVİS Hikâyesi: SAMİ ERTAN KIZILTAN

      24.07.2026

      TAMIKREST: Çölün, Şiirin ve Yolculuğun Sesi

      26.06.2026

      KESMEŞEKER: Çünkü Sonunda Şarkılar Kalıyor

      25.06.2026

      BABALAR VE OĞULLAR: Rock Efsanelerinin İzinden Gidenler

      05.10.2026

      Rock Dünyasının YARIDA KALAN Konserleri

      24.09.2026

      ROCK VE BİLİMKURGU. Fantastik Frekanslar

      04.08.2026

      Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

      10.07.2026

      TEOMAN: Gri Ankara’da Papatya Gibi Açtı

      22.09.2026

      Speed Metal Attack 1 – Moda Sineması’nda Keşmekeş

      08.09.2026

      LAMB OF GOD ile Heavy Metal ve İstanbul Kedileri

      28.08.2026

      BBC PROMS: Senfoni Orkestrası Prog Klasikleri Çalarsa!

      28.07.2026

      Travis – The Man Who (1999)

      15.10.2026

      57 Yıl Sonra Gelen İkinci Geliş: THE 2ND COMING

      14.10.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

      12.10.2026

      BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

      09.10.2026

      Kıyametten Sonraki Sabah: MORNİNG DEW

      20.10.2026

      ÜMİT YILBAR – Fly Forever: Yarıda Kalan Bir Rock Hikâyesi mi Yalnızca?

      19.10.2026

      Milano’da Bir Konser, Dört Albüm: ERIC STECKEL

      16.10.2026

      OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

      06.10.2026

      Kıyametten Sonraki Sabah: MORNİNG DEW

      20.10.2026

      ÜMİT YILBAR – Fly Forever: Yarıda Kalan Bir Rock Hikâyesi mi Yalnızca?

      19.10.2026

      Milano’da Bir Konser, Dört Albüm: ERIC STECKEL

      16.10.2026

      Travis – The Man Who (1999)

      15.10.2026
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      GİTARİST YOK, GİTARI SAHNEDE: Bu Kaydın Hakları Kimde?

      21.09.2026

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      TEOMAN: Gri Ankara’da Papatya Gibi Açtı

      22.09.2026

      Speed Metal Attack 1 – Moda Sineması’nda Keşmekeş

      08.09.2026

      LAMB OF GOD ile Heavy Metal ve İstanbul Kedileri

      28.08.2026

      BBC PROMS: Senfoni Orkestrası Prog Klasikleri Çalarsa!

      28.07.2026

      Travis – The Man Who (1999)

      15.10.2026

      57 Yıl Sonra Gelen İkinci Geliş: THE 2ND COMING

      14.10.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

      12.10.2026

      BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

      09.10.2026

      Gri Yılların Renkli Fırtınası: ERSEN VE DADAŞLAR. Bir Arayışın Portresi

      28.09.2026

      FLÖRT ve Müzikal Yolculuğu. Üç İsim, Dört Mevsim

      08.05.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      Kıyametten Sonraki Sabah: MORNİNG DEW

      20.10.2026

      ÜMİT YILBAR – Fly Forever: Yarıda Kalan Bir Rock Hikâyesi mi Yalnızca?

      19.10.2026

      Milano’da Bir Konser, Dört Albüm: ERIC STECKEL

      16.10.2026

      OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

      06.10.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      Kıyametten Sonraki Sabah: MORNİNG DEW

      20.10.2026

      ÜMİT YILBAR – Fly Forever: Yarıda Kalan Bir Rock Hikâyesi mi Yalnızca?

      19.10.2026

      Milano’da Bir Konser, Dört Albüm: ERIC STECKEL

      16.10.2026

      Travis – The Man Who (1999)

      15.10.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    • Dükkan
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Portre»Kıyametten Sonraki Sabah: MORNİNG DEW
    Portre

    Kıyametten Sonraki Sabah: MORNİNG DEW

    Nükleer savaş bitmiş, dünya sessizliğe gömülmüş. Yanınızda sevdiğiniz insandan başka kimse kalmamış. Ne konuşurdunuz? Bonnie Dobson’ın Morning Dew’u, dünyanın sonunu bir aşk şarkısı kadar usulca anlatıyor.
    Meral AkmanMeral Akman20.10.20269 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    İnsanlığın sonunu anlatmak için mantar bulutlarına, yıkılan şehirlere ya da korkunç çığlıklara ihtiyaç var mı? Bonnie Dobson‘ın 1961’de yazdığı Morning Dew, nükleer felaket korkusunu bir aşk şarkısının kırılganlığına sığdırırken, Soğuk Savaş’ın karanlık hayallerinden günümüze ulaşan ürpertici bir hikâye anlatıyor. Bilimkurgu sinemasından folk müziğe, oradan Progressive Rock’a uzanan bu yolculuk, dünyanın sonuna ilişkin en rahatsız edici sorulardan birini sorduruyor: Ya ertesi sabah her şey yerli yerinde, ama insanlar ortadan kaybolmuş olursa?

    Bilimkurgu, insanlığın sonunu anlatmayı sever. Gökten düşen ateş topları, kontrolden çıkan makineler, nükleer patlamalar, terk edilmiş şehirler… Yazarlar ve yönetmenler, uygarlığın sonunu getirecek felaketler konusunda hayal güçlerini hiç esirgememişlerdir. Ancak kimi zaman en korkutucu kıyamet öykülerinde büyük bir felaket sahnesi bile yoktur. Dünya yerli yerindedir, güneş yeniden doğmuştur, sabah çiyi toprağın üzerindedir. Yalnızca insanlar ortadan kaybolmuştur.

    Kanadalı Folk şarkıcısı Bonnie Dobson‘ın 1961 yılında yazdığı Morning Dew böyle bir dünyanın hikâyesini anlatır. İlk dinleyişte iki sevgilinin hüzünlü konuşmasını andıran, yumuşacık melodisiyle neredeyse bir ninni gibi duyulan şarkı, gerçekte hiç beklenmedik bir hikâye anlatır ve bu hikâye hiç de romantik değildir. Sözler sessizce bir nükleer savaş sonrasını anlatır. Üstelik ne bombalardan söz eder ne de savaşı başlatanları suçlar. Felaket çoktan yaşanmış, dünya sessizliğe gömülmüştür. Geriye kalan iki insan ise olup biteni anlamaya çalışır.

    On The Beach. Nevil Shute. 1957

    1950’lerin sonunda böylesi bir hikâye hiç de uzak bir ihtimal gibi görünmüyordu. Hiroşima ve Nagazaki’nin üzerinden henüz on beş yıl bile geçmemişti. Amerika Birleşik Devletleri ile Sovyetler Birliği arasındaki nükleer silahlanma yarışı giderek hızlanıyor, hidrojen bombaları atom bombasının yıkıcı gücünü geride bırakıyordu. Atmosferde gerçekleştirilen nükleer denemelerin yol açtığı radyoaktif serpinti, yalnızca savaş alanlarını değil dünyanın en uzak köşelerini de tehdit ediyordu. Amerikalı çocuklara olası bir saldırıda sıralarının altına saklanmaları öğretiliyor, evlerin bahçelerine sığınaklar yapılıyor, gazeteler yeni bir dünya savaşının bütün insanlığı ortadan kaldırabileceğini tartışıyordu. İnsanlık, tarihinde ilk kez kendi varlığını bütünüyle yok edebilecek güce sahip olduğunu bilerek yaşamaya çalışıyordu.

    Bu korku, bilimkurgunun da çehresini değiştirmişti. Artık uzaydan gelen canavarlar kadar, insanlığın kendi ürettiği silahlar da gezegenin geleceğini tehdit ediyordu. Nevil Shute‘un 1957 tarihli romanından uyarlanan ve Stanley Kramer‘ın 1959’da yönettiği On the Beach, dönemin bu endişesini çarpıcı biçimde perdeye taşıdı. Gregory Peck, Ava Gardner, Fred Astaire ve Anthony Perkins‘in rol aldığı filmde nükleer savaş Kuzey Yarımküre’deki yaşamı ortadan kaldırmış, Avustralya’da hayatta kalan insanlar ise ölümcül radyasyon bulutunun kendilerine ulaşmasını beklemeye başlamıştı.

    Filmin ürpertici yanı, dünyanın sonunu kaçınılmaz bir bekleyişe dönüştürmesiydi. İnsanlar yaklaşan ölüm karşısında yaşamlarını sürdürmeye çalışıyor, âşık oluyor, eğleniyor, gündelik alışkanlıklarına tutunuyordu. Oysa artık gelecek diye bir şey kalmamıştı. Klasik bilimkurgu anlatılarının aksine burada dünyayı kurtaracak bir kahraman da bulunmuyordu. İnsanlık büyük bir mücadele sonunda değil, neredeyse sessizce ortadan kayboluyordu.

    On The Beach. Stanley Kramer. 1959
    On The Beach. 2007 DVD Versiyonu

    Genç Bonnie Dobson filmi izlediğinde bundan derinden etkilendi. Yıllar sonra verdiği söyleşilerde, o günlerde herkesin nükleer savaş ihtimalinden korktuğunu, filmin kendisinde silinmez bir iz bıraktığını anlatacaktı. 1961 yılında Los Angeles’taki Ash Grove folk kulübünde sahne aldığı günlerde, bir akşam arkadaşlarıyla nükleer yıkım üzerine uzun uzun konuştu. Gece ilerledi, sohbet sona erdi, herkes uyumaya çekildi. Dobson ise oturdu ve daha önce hiç yapmadığı bir şeyi yaptı: Bir şarkı yazdı.

    O zamana kadar çocukluğunda şiirler karalamış, ancak hiç şarkı bestelememişti. Sonradan anlattığına göre Morning Dew neredeyse kendiliğinden ortaya çıkmıştı. Şarkı, On the Beach‘in birebir öyküsü değil, filmin yarattığı korkunun müziğe dönüşmüş hâliydi. İki insanın konuşması üzerinden, nükleer felaketten sonra geriye kalan dünyayı hayal ediyordu.

    Dobson, şarkıyı ertesi gün bir arkadaşına telefonda söyleyerek nasıl bulduğunu sorduğunu da hatırlıyordu. İlk önemli dinleyici tepkisini ise 1961’de düzenlenen ilk Mariposa Folk Festivali’nde aldı. Bir eleştirmenin şarkıyı hüzünlü bir ağıt olarak tanımlaması belleğinde yer etmişti. Sonraki yıl yayımlanan Bonnie Dobson at Folk City albümüyle Morning Dew, folk çevrelerinde dolaşmaya başladı.

    Şarkının etkileyici yanı, dinleyiciyi açıklamalarla yönlendirmemesiydi. Nükleer savaştan, radyasyondan ya da bombalardan doğrudan söz etmiyordu. Kadın dışarı çıkmak, sabah çiyinin içinde yürümek istiyordu. Uzaklardan gelen bir ses duyduğunu sanıyor, bir bebeğin ağladığını, bir gencin yakınlarda olduğunu düşünüyordu. Erkek ise her seferinde bu umutları boşa çıkarıyordu. Duyulan seslerin sahipleri artık orada değildi. Konuşma ilerledikçe, dışarıda onları bekleyen hiçbir hayat kalmadığı anlaşılıyordu.

    AT FOLK CİTY-1962 Baskısı

    A1: Once My True Love
    A2: Love Henry
    A3: Irish Exile Song
    A4: Shule Aroon
    A5: Bonnie’s Blues
    B1: Peter Amberley
    B2: C’est L’Aviron
    B3: The Holly Bears A Berry
    B4: Two Carols For A Nuclear Age
    B4a: A Carol For Sheltered Shut-Ins
    B4b: A Carol For U.N. Delegates
    B5: Morning Dew

    Burada çarpıcı bir karşıtlık vardı. Sabah çiyi geleneksel olarak tazeliği, yeni başlangıçları ve yaşamı çağrıştırırken, Dobson‘ın dünyasında artık hiçbir yenilenme vaat etmiyordu. Nükleer felaketin gölgesinde masum bir doğa olayı bile ölümcül bir dünyanın parçası olarak düşünülebilirdi. Güneş yeniden doğmuştu, doğa yerli yerindeydi, fakat insanlık yok olmuştu. En korkuncu da bu olabilirdi: Dünyanın insan olmadan da sabaha uyanabilmesi.

    Dobson‘ın müzikal tercihi de anlatıyı daha etkileyici kılıyordu. Akustik gitarına eşlik eden berrak sesiyle bir protesto marşı değil, hüzünlü bir ağıt söylüyordu. Dinleyicinin karşısına öfkeyle çıkmıyor, neredeyse fısıldıyordu. İki insanın birbirine tutunma isteği, nükleer felaketin büyüklüğü karşısında son derece küçük ama bir o kadar da dokunaklı kalıyordu.

    İşte bu yüzdendir ki Morning Dew, kökenini bilmeyen dinleyiciler için kolaylıkla romantik bir şarkıya dönüşebiliyordu. Melodi yalın, vokal neredeyse bir ninni kadar yumuşaktı. İki insan arasında geçen konuşma, geçmişi hatırlayan sevgililerin vedası olarak da dinlenebilirdi. Dobson yıllar sonra bazı müzisyenlerin şarkıyı romantik bir anlatı olarak değerlendirdiklerini söyleyecek, kendisi içinse onun daima kıyamet sonrasına ait olduğunu vurgulayacaktı. Belki de şarkının kalıcılığını sağlayan tam olarak bu belirsizlikti. Dinleyiciye kıyameti göstermez, eksilen seslerin ve kaybolan insanların yerini kendi hayal gücüyle doldurmasını isterdi.

    1962

    Folk dünyasında kulaktan kulağa yayılan şarkı, kısa sürede başka müzisyenlerin repertuvarına girdi. Fred Neil, 1964’te Vince Martin ile yaptığı yorumda açılış sözlerini değiştirerek sonraki versiyonlarda yaygınlaşacak biçimine öncülük etti. Tim Rose ise 1967’de parçayı daha sert ve dramatik bir Rock yorumuna dönüştürdü. Rose‘un düzenlemesiyle birlikte ortaya çıkan bestecilik hakkı tartışmaları Dobson‘ı yıllarca uğraştıracaktı. Ancak ilginç olan, şarkının müzikal olarak büyüdükçe başlangıcındaki nükleer anlamın birçok dinleyici için daha da belirsiz hale gelmesiydi.

    Aynı yıl (1967) Grateful Dead, Morning Dew‘u ilk albümüne aldı. Jerry Garcia‘nın gitarıyla genişleyen parça, grubun konserlerinde uzun ve giderek yoğunlaşan doğaçlamaların önemli eserlerinden birine dönüştü. 1968’de Jeff Beck Group‘un Rod Stewart vokalli yorumu, şarkıya bambaşka bir sertlik kazandırdı. Nazareth ise 1971’de ilk albümüne aldığı versiyonda karanlık atmosferini daha da belirginleştirdi. Robert Plant‘ın 2002 tarihli Dreamland albümündeki yorumu da Dobson‘ın kıyamet öyküsünü 21. Yüzyılın dinleyicileri ile tanıştırdı.

    2013 yılında Londra’daki Royal Festival Hall’da yaşanan bir buluşma ise bu uzun yolculuğun güzel anılarından biriydi. Robert Plant, yıllar önce bir kadının kendisine gelip söylediği şarkının aslında ona ait olduğunu anlattığını hatırlatarak Bonnie Dobson‘ı sahneye davet etti. Ardından ikili Morning Dew‘u birlikte seslendirdi. Bir zamanlar nükleer felaketin ardından hayatta kalan son iki insanı hayal ederek yazılmış şarkı, yarım yüzyıldan fazla zaman sonra, kıyamet sonrası dinlemek isteyeceğiniz iki şahane müzisyeni aynı sahnede buluşturmuştu.

    Aslında Morning Dew, 1960’ların nükleer kaygısını şaşırtıcı bir yumuşaklıkla dile getiren tek şarkı değildi. Malvina Reynolds‘ın 1962’de yazdığı What Have They Done to the Rain, atmosferde gerçekleştirilen nükleer denemelerden kaynaklanan radyoaktif serpintinin yağmurla toprağa ve besin zincirine karışmasını, bir çocuk ve yağmur üzerinden anlatıyordu. Joan Baez‘in aynı yıl seslendirdiği şarkı, korkunç bir tehlikeyi sakin bir folk melodisinin içine yerleştiriyordu. Baez onu bildiği en nazik protest şarkısı olarak nitelendirmişti. Gerçekten de kimi zaman en güçlü itiraz, sesini yükseltmeden yapılabiliyordu.

    Ian Campbell‘ın yazdığı, Simon & Garfunkel‘ın 1964 tarihli Wednesday Morning, 3 A.M. albümünde yorumladığı The Sun Is Burning de benzer bir yol izliyordu. Şarkı, güneşli bir günün pastoral manzaralarıyla başlıyor, günün sonunda nükleer bir patlamanın korkunç ışığına dönüşüyordu. Güneşin doğuşuyla başlayan yaşam, yine bir ışıkla, bu kez insan eliyle yaratılmış ölümcül bir parlamayla son buluyordu.

    Fred Hellerman ile Fran Minkoff‘un yazdığı, Harry Belafonte‘nin 1963’te kaydettiği Come Away Melinda ise nükleer savaş sonrasının yıkıntıları arasında bulunan eski fotoğraflar üzerinden bir çocuğun artık var olmayan dünyayı anlamaya çalışmasını anlatıyordu. Sonraki yıllarda Uriah Heep tarafından da yorumlanacak bu şarkı, büyük felaketlerin en acımasız yanının geride kalanların anlayamayacağı kayıplar olduğunu hatırlatıyordu.

    Bu parçaların ortak özelliği, nükleer yıkımı büyük politik sloganlardan önce kişisel bir kayıp olarak ele almalarıydı. Bir çocuğun sesi, eski bir fotoğraf, toprağa düşen yağmur ya da sıradan bir günün batmakta olan güneşi… Hepsi aynı gerçeği hatırlatıyordu: Nükleer savaşın asıl korkunçluğu, yalnızca kentleri yok etmesi değil, gündelik hayatı ve onu yaşayan insanları da ortadan kaldırmasıydı.

    1969’a gelindiğinde King Crimson‘ın ilk albümü In the Court of the Crimson King‘de yer alan Epitaph, bu kaygıyı bambaşka bir müzikal boyuta taşıdı. Peter Sinfield‘ın karamsar sözleri, Greg Lake‘in hüzünlü (ve romantik) vokali ve Mellotron’un görkemli sesi, insanlığın geleceğine ilişkin derin bir güvensizliği dile getiriyordu. Bilginin yetersiz kaldığı, aklın yerini düşüncesizliğin aldığı bir dünyada insanın kendi sonunu hazırlaması hiç de uzak bir ihtimal değildi. İnsanlığın geleceğinin akılsız karar vericileri elinde bulunması, şarkının merkezindeki en ürpertici düşüncelerden biriydi.

    Morning Dew ile Epitaph arasında doğrudan bir esinlenme ilişkisi kurmak mümkün olmasa da iki şarkı aynı tarihsel korkunun farklı yüzlerini taşıyordu. Dobson, felaket yaşandıktan sonra dünyanın nasıl bir yer olacağını hayal etmişti. King Crimson ise henüz felaket gerçekleşmeden duyulan büyük endişeyi dile getiriyordu. Biri kıyametten sonraki sessizliği, diğeri yaklaşan yıkımın uğultusunu duyuruyordu. Biri kıyametten sonraki sabah, diğeri kıyametten önceki gece gibiydi.

    2013

    Bugün Morning Dew‘u dinlediğimizde Soğuk Savaş’ın üzerinden onlarca yıl geçtiğini, Küba Füze Krizi’nin tarih kitaplarına taşındığını düşünebiliriz. Ancak şarkının anlattığı korku bütünüyle geçmişte kalmadı. Nükleer silahlar hâlâ var, uluslararası gerilimler zaman zaman yeniden tırmanıyor ve insanlığın geleceğini etkileyebilecek kararlar çok az sayıda insanın elinde bulunuyor. Üstelik iklim krizi, ekolojik yıkım ve denetlenemeyen teknolojilerin doğurabileceği tehlikeler, kıyamet sonrasına dair hayallerimize yeni anlamlar ekliyor.

    Belki de Morning Dew‘un bugün hâlâ etkileyici olmasının nedeni, felaketin nasıl gerçekleştiğini hiç anlatmamasıdır. Kimin ilk bombayı attığını, savaşın nasıl başladığını, kimin haklı olduğunu bilmeyiz. Böyle soruların artık anlamını yitirdiği bir zamandayızdır. Dünyanın sonuna neden olanlar çoktan kaybolmuş, geride yalnızca onların kararlarının sonuçları kalmıştır.

    Bilimkurgu edebiyatı ve sineması bize yıllardır insanlığın yok oluşuna ilişkin olasılıkları gösteriyor. Kimi zaman uzaydan gelen bir tehditle, kimi zaman kontrolden çıkan teknolojiyle, çoğu zaman da insanlığın kendi eliyle yarattığı felaketlerle. Bonnie Dobson ise neredeyse bir ninni söyler gibi, bu olasılıkların ardından yaşanacak en sıradan anı hayal etmemizi istiyor: Yeni bir sabah, dışarı çıkmak isteyen bir insan ve artık kimsenin cevap veremeyeceği sorular.

    Bazen dünyanın sonunu göstermek için yalnızca bir sabahın sessizliğini dinlemek yeterli.

    Güneş yine doğmuş, sabah çiyi toprağın üzerine düşmüştür. Ama o sabahı karşılayacak dünya, dün bildiğimiz dünya değildir ve bir daha asla olmayacaktır.

    TAKE ME FOR A WALK IN THE MORNING DEW-2014 Baskısı

    A1: I Got Stung
    A2: Morning Dew
    A3: Southern Bound
    A4: Living On Plastic
    A5: Peter Amberley
    A7: Dink’s Song
    B1: Winter’s Going
    B2: Rainy Windows
    B3: V’La L’Bon Vent
    B4: Sandy Boys
    B5: Born In The Country
    B6: Who Are These Men?

    Robert Plant & Bonnie Dobson

    Yazar

    • Meral Akman
      Meral Akman

      Açık Radyo’da müzik üzerine konuştu, düşündü ve dinledi. Rock müzik hakkında duygusal ahkâmlar kesmekten çekinmez. Stüdyoİmge için ahkâm kesmeye niyetli.

    bonnie dobson folk rock progressive rock yabancı
    Paylaş. Facebook Twitter WhatsApp Email
    Önceki yazıÜMİT YILBAR – Fly Forever: Yarıda Kalan Bir Rock Hikâyesi mi Yalnızca?

    İlgili Yazılar

    ÜMİT YILBAR – Fly Forever: Yarıda Kalan Bir Rock Hikâyesi mi Yalnızca?

    19.10.2026Yazan: İzzet Eti

    Milano’da Bir Konser, Dört Albüm: ERIC STECKEL

    16.10.2026Yazan: Zeynep Poyrazoğlu

    Travis – The Man Who (1999)

    15.10.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç

    57 Yıl Sonra Gelen İkinci Geliş: THE 2ND COMING

    14.10.2026Yazan: Özgür Poyrazoğlu

    YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

    12.10.2026Yazan: Recep Karaş

    OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

    06.10.2026Yazan: Tunç Küçükaslan
    En son yazılar
    Portre

    Kıyametten Sonraki Sabah: MORNİNG DEW

    Yazan: Meral Akman20.10.2026

    Nükleer savaş bitmiş, dünya sessizliğe gömülmüş. Yanınızda sevdiğiniz insandan başka kimse kalmamış. Ne konuşurdunuz? Bonnie Dobson’ın Morning Dew’u, dünyanın sonunu bir aşk şarkısı kadar usulca anlatıyor.

    ÜMİT YILBAR – Fly Forever: Yarıda Kalan Bir Rock Hikâyesi mi Yalnızca?

    19.10.2026

    Milano’da Bir Konser, Dört Albüm: ERIC STECKEL

    16.10.2026

    Travis – The Man Who (1999)

    15.10.2026
    Öne çıkanlar

    The Ringo Jets: Korkusuz ve Bağımsız

    11.02.2026

    TurkodiRoma: Bilinçaltını Popüler Kıl

    10.03.2026

    Sadık Gürbüz ile Onur ve Direncin Sesi Üzerine

    19.02.2026

    Kronik – Otuz Üç Yıl Sonra

    16.07.2025
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca country david bowie deep purple derleme dünya müziği elektronik eric clapton folk rock frank zappa glam rock hard rock heavy metal kargo kesmeşeker kronik led zeppelin leyan senay müzik basını nick drake objektif pentagram phil collins pink floyd pop progressive rock psychedelic rock punk rap rock sinema stüdyoimge tarih teoman the rolling stones thrash metal vecdi yücalan yabancı yerli
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    Kıyametten Sonraki Sabah: MORNİNG DEW

    20.10.2026

    ÜMİT YILBAR – Fly Forever: Yarıda Kalan Bir Rock Hikâyesi mi Yalnızca?

    19.10.2026

    Milano’da Bir Konser, Dört Albüm: ERIC STECKEL

    16.10.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    • Dükkan
    • Çerez Politikası
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.

    Sepetiniz (öğe: 0)

    Sepetteki ürünler

    Ürün Ayrıntılar Toplam
    Ara Toplam ₺0,00
    Gönderim ücreti, vergiler ve indirimler ödeme sırasında hesaplanır.
    Sepetim
    Ödemeye git

    Your shopping cart is empty

    Mağazaya geri dön

    Bildirimler