Rock’tan başka müziğe pek yüz vermeyen bir kuşağın aklını başından alan Trip-Hop, 90’larda İngiltere’nin yağmurlu liman şehri Bristol’den dünyaya yayıldı. Hip-Hop’un ritimlerini, Dub’ın derin baslarını ve Post-Punk’ın karanlığını aynı potada eriten bu müziğin üç pırlantası Massive Attack, Tricky ve Portishead, melankoliyi neredeyse bağımlılık yapan bir dinleme deneyimine dönüştürdü. Hacer Erişkin, Bristol’ün bu üç sıra dışı topluluğunu, unutulmaz albümlerini ve şarkılarını kişisel anıları, kendine özgü mizahı ve bitmek bilmeyen müzik tutkusuyla anlatıyor.
90’lar biz Rockçular açısından çok değişik bir dönemdi. Daha önce Rock’tan başka müzik dinlemeyen, diğer türlerin hepsine burun kıvıran, özellikle Rap ve Acid laflarını duyunca tüyleri diken diken olan bir nesildik; ancak 90’larda durum biraz değişmişti.
Rock’ı o yıllarda temsil eden “alternatif” gruplar da iyiydi, hoştu ama neye alternatif olduklarını hiç anlayamamıştım. Seattle’a biraz takıldım, o da uzun sürmedi. O yıllarda (ve hâlâ) bayılarak dinlediğim Depeche Mode New Wave, Suede ve Blur Britpop, Björk Avangart müzik, Orbital ve The Prodigy ise elektronik müzik yapıyordu. Müzikal zenginlik her yerdeydi. Bir türü atladım; o da bana göre en etkileyici olanlardandı: Trip-Hop.
Trip-Hop, İngiltere’nin çok kültürlü liman şehri Bristol’ün kenar mahallelerindeki yeraltı partilerinde, Jamaika kaynaklı Reggae ve Dub Sound’unun Post-Punk’ın kasveti, Hip-Hop’un ritimleri ve Cazın serbestliğiyle çarpışıp füzyona uğramasıyla doğdu. Müzisyenler Hip-Hop ritimlerini yavaşlattılar, basları göğüs kafesini titretecek kadar belirginleştirdiler ve bu hipnotik altyapıyı puslu vokallerle zenginleştirdiler. Bristol’de bulunmuşluğum var; bu karanlık tanım, şehrin basık ve yağmurlu havasına da tam uyuyor.



Hip-Hop ile Trip-Hop arasındaki ilişkiyi, Rock ile Prog Rock arasındaki ilişkiye çok benzetiyorum: İlki daha yalın bir temel, ondan türeyen diğeri ise daha derin, daha karanlık ve daha katmanlı. Prog Rock’a Hard Rockçular ve metalcilerin bakışı neyse Rapçilerin ve Hip-Hopçuların Trip-Hop’a bakışı da o: Depresif ve hatta amiyane tabiriyle jiletçi!
Şimdi ben o jiletçilerin en haslarının dünyalarına, bu müzikal evrimin üç büyük durağına dalacağım.
Türün amiral gemisi: Massive Attack
Hikâyenin merkezinde, yarattığı çığır açıcı ritimler ve melodik yapılarla Trip-Hop’un standartlarını belirleyen Massive Attack var. Bristol’ün yeraltı kültüründe fırtınalar estiren The Wild Bunch adlı DJ grubundan ayrılan Robert “3D” Del Naja (ki kendisi gruptan önce Bristol sokaklarında üç boyutlu figürler yapan bir grafiti sanatçısıydı ve uzun süre gizemli sokak sanatçısı Banksy olduğu iddia edildi; sonradan ikisinin durumu çaktırmayan çok yakın iki dost olduğunu öğrenecektik), Grant “Daddy G” Marshall ve Andrew “Mushroom” Vowles, yanlarına Rap sanatçısı Tricky’yi de alarak Massive Attack’i kurdu.

1991 çıkışlı ilk albümleri Blue Lines ile eşi benzeri olmayan yeni bir tarz yarattılar. Daha ilk albümlerinde, tüm zamanların en iyi şarkılarından birini, Unfinished Sympathy’yi kaydettiler. İlginçtir ki bu efsanevi şarkı, Caz-Rock füzyon grubu Mahavishnu Orchestra’nın Planetary Citizen parçasından alınan bir sample üzerine inşa edilmişti. King Crimson’ın Starless’i nasıl bir Prog Rock marşıysa, Massive Attack’in Unfinished Sympathy’si de bir Trip-Hop senfonisi olarak müzik tarihine geçti.
Video klipler o zamanlar müzik endüstrisinin olmazsa olmazıydı. Şarkının klibi, Shara Nelson Los Angeles sokaklarında yürürken tek plan olarak çekilmişti. Hangimiz kulağımızda bu şarkı, duygu seli içinde sokaklarda yürürken bu klibi kendi kendimize çekmedik ki? Ben çektim. Kim bilir dışarıdan nasıl görünüyordum. Umurumda mıydı? Değildi. 2008 yılında İstanbul Parkorman’da verdikleri konserde de bu parça başladığı zaman bayılacak gibi olduğumu, acayip bir “trip”e girdiğimi hatırlıyorum.
Rockçuları hazırlıksız yakalayan bir şaheser: Mezzanine
Grubun başyapıtı 1998’de geldi.
Rockçusu, Rapçisi, Cazcısı, Popçusu hepimiz çarpılmıştık. Albüm, delilikle akıl sağlığı, uyuşukluk ile panik hâli arasındaki sıkışmışlığı temsilen bu ismi almıştı ve vahiy gibi inip bizi hazırlıksız yakalamıştı: Angel, Teardrop, Inertia Creeps, Dissolved Girl, Black Milk…

Şarkıları arka arkaya dinlerken insan nefes alamıyordu. Vokallerini neredeyse Madonna’nın okuyacağı Teardrop neyse ki Elizabeth Fraser’da kalmış (şarkının sözlerini de Fraser, bir zamanlar fırtınalı bir aşk yaşadığı Jeff Buckley için yazmıştı), Inertia Creeps ise o vurucu ritmini Türk klarnet ve perküsyon sanatçısı Balık Ayhan’ın İstanbul albümünden sample’lamıştı. Türler arası sınırların tamamen kalktığı bu karanlık ses evreni, yıllar sonra progresif metal grubu Leprous’a bile Angel parçasını yorumlattı. Cesaret işiydi, iyi kotardılar.
Mezzanine sonrası gerginlikler, ayrılıklar ve aktivizme ayrılan zaman derken grup iki stüdyo albümü daha yaptı, ardından yeni müzik üretmeyi bıraktı. Sonraki albümler 100th Window ve Heligoland’i kaydederken kafalarında hep şu soru vardı: “İstediğimiz her şeyi o anda yakalayan albümü yaptık, daha iyisini nasıl yapacağız ki?” Onlar da güzel albümlerdi ama bana kalırsa bu sorunun cevabı olamadılar.

100th Window, 11 Eylül saldırılarından sonra gelmişti, Del Naja’nın bir nevi solo albümü gibiydi ve soğuk atmosferini, gündemi savaşlarla dolu o karanlık dönemden almıştı. 2010’da gelen Heligoland ise Grant Marshall’ın gruba geri dönmesi ve Damon Albarn (Blur/Gorillaz), Hope Sandoval (Mazzy Star), Guy Garvey (Elbow) Horace Andy ile Martina Gillian Topley-Bird gibi güçlü vokalistlerin konuk olmasıyla çok daha sıcak ve zengin bir albüm olmuştu. Bu da Massive Attack’in son stüdyo albümü oldu. Şimdilik…

Bugün kurucu üyelerden geriye yalnızca Del Naja ile Grant Marshall’ın kaldığı grup, dev bütçeli görsel şovlarla çevre/iklim aktivizminin ve sert politik mesajların ön planda olduğu küresel turneler yapıyor. Singapur konserinde Filistin bayrağı açtıkları için ülkeye girişleri ömür boyu yasaklanan, Spotify CEO’sunun savunma sanayii yatırımlarını protesto edip müziklerini platformdan çeken bu adamlar, sokağın isyanını küresel bir direnişe dönüştürmeye devam ediyor. 2020 yılında çıkardıkları politik mesajlarla dolu Eutopia EP’si de bu yoldan dönmeyeceklerinin kanıtı.
Yuvadan uçan kuş: Tricky
Tricky (gerçek adıyla Adrian Thaws), Trip-Hop’a yön vermiş, kimilerinin dahi olarak nitelendirdiği, türün en önemli eserlerinin prodüktörlüğünü üstlenmiş ama hep yeraltında kalmayı tercih etmiş bir müzisyen.
1995’te ego ve telif çatışmaları yüzünden, biraz da öfke ve hayal kırıklığıyla Massive Attack’ten ayrıldı.
Ancak bu ayrılık, fişek gibi bir ilk albüme, Maxinquaye’ye dönüştü. Adını Tricky dört yaşındayken hayatını kaybeden annesi şair Maxine Quaye’den alan bu albüm; gürültüyü muazzam ses tasarımlarıyla, melankoliyi öfkeyle, ilkelliği dehayla birleştiriyordu. Müthiş sample’lar, zıt kutuplu vokaller ve derin sözlerle zenginleştirilmiş on iki parçasıyla bu albüm Tricky’nin başyapıtıydı.


Overcome, Massive Attack’in ünlü Karmakoma’sının çok daha karanlık bir yeniden yorumuydu, Black Steel, Public Enemy’nin Black Steel in the Hour of Chaos şarkısının Punk/Rock ruhuyla baştan yaratımıydı, Hell Is Round the Corner ise, Isaac Hayes’in Ike’s Rap şarkısının rifflerini ölümsüzleştirdi.
Albüm hâlâ müzik tarihinin en iyi Trip-Hop ve deneysel elektronik albümlerinden biri kabul ediliyor.
Ah Martina, sen bize neler ettin…

Şarkıların kalitesi bir yana, Maxinquaye’yi benim için özel yapan en önemli unsur, Martina Gillian Topley-Bird’ün inanılmaz iç burkan vokali. Sesindeki bilinçli ama gırtlağından doğallıkla çıkan o çatlaklık kalbimi öyle bir titretiyor ki, onu dinlerken benim de kalbimin çatlamasından korkuyorum.
Tricky’nin derinden gelen fısıltılı, paranoyak vokali ile Martina’nın buğulu, çatlak vokali arasındaki zıtlık inanılmaz derecede etkileyici. Zıt kutuplar birbirini çeker… Nihayetinde ikili bu dönemde romantik bir ilişki de yaşadı, bir kızları oldu ancak yıllar sonra kızlarının 25 yaşındaki trajik intiharıyla sarsıldılar.
Martina, Gorillaz’dan The Prodigy’ye kadar pek çok gruba eşlik ederek Bristol ekolünün yürek çatlatan vazgeçilmez sesi olmaya devam etti. Yıllar sonra Massive Attack’in Heligoland albümündeki Psyche ve Babel parçalarını seslendirdi ve grubun turnelerinde onlara eşlik etti.
İnsan başarının getirdiği şöhretten nasıl rahatsız olabilir ki?
Oldu işte Tricky. Popüler olmayı, şöhretin getirdiği yükü ve kısıtlamaları reddedip, ondan kurtulmak için sonraki albümünde bile isteye hırçın sulara daldı. Nearly God adlı ikinci albümünü, kendi adını kullanmadan, yine bu takma adla yayımladı.
Bu albüm, Neneh Cherry, Björk, Martina Gillian Topley-Bird, Terry Hall, Alison Moyet gibi şarkıcıların vokallerde olduğu, kulağa tamamlanmamış demolar gibi gelen şarkılarıyla müzik eleştirmenleri tarafından “Tricky’nin en cesur ve sanatsal olarak en özgür olduğu işlerden biri” kabul edildi.


Tricky’nin müzikal dehası kısa sürede içinde kalmaya çabaladığı yeraltı dünyasının sınırlarını aştı. Björk Londra’nın gece kulüplerinden çıkmadığı dönemde Trip-Hop’a merak sardığında yolu Tricky ile kesişti; efsanevi Post albümündeki Enjoy ve Headphones parçalarının prodüktörlüğünü Tricky yaptı.
Bu müzikal ortaklık sonraları çok konuşulan bir romantik ilişkiye de dönüştü. Radiohead’in elektronik beat’lere yönelmesinde ve Kid A albümünün altyapısında da Tricky’nin etkisi olduğu söylenir. Thom Yorke ile Tricky’nin birbirlerine olan sempatisi biliniyor zaten.
Tricky, 2014’te İstanbul’daki garajistanbul’da bir konser vermişti. Tenis topu gibi seyircilerin arasında dans ederek şarkı söylemesini ve konser sonrası after-party yapıp insanlarla birlikte içip sohbet etmesini unutamıyorum. Küçücük bir adamdı. Sıfır ego, sıfır karizma kaygısı, aşmış bir karakter…
Melankolinin müzikal hali: Portishead
Yıllar önce Massive Attack’in Blue Lines albümünü kaydettiği stüdyoda stajyer olarak çalışan Geoff Barrow ile şarkıcı Beth Gibbons’un hayat verdiği Portishead, Dummy, Portishead ve Third albümleriyle 90’larda bizi duvardan duvara vurmuştu. Şarkılarını yutkuna yutkuna, boğazda koca bir düğüm, gözler dolu dolu dinledik hep.

Albümleri açar açmaz oturduğumuz yere mıhlanıp kalmamızın nedeni neydi? Tanımlanması bile zor olan bu özgün ve karanlık sound’u yaratmak için ne yapmış olabilirlerdi? Besteleri teybe kaydedip, bu kayıtları plağa bastırdıktan sonra plakları çizerek ve ayaklarıyla ezerek deforme etmek mi mesela? Ya da son derece eski klasik dikte cihazlarıyla kayıt yapmak mı? Yaylıların melodik kayıtlarını kasıtlı olarak mellotron benzeri bir ses yapısına döndürmek mi? Evet, o stajyer Barrow bunların hepsini yapmıştı.
Bütün bu endüstriyel, soğuk altyapının üzerine de Gibbons’ın kırılgan ama yırtıcı, titrek ama temiz vokalleri geldi. Yaratıcılığın en uç noktasını zorlayıp kendine özgü bir ses evreni yaratmak ve kült mertebesine ulaşmak, işte böyle bir şey.
Portishead üyeleri de Tricky gibi şöhretten, sahne ışıklarından, röportaj vermekten kaçınan içe dönük karakterler. Beth Gibbons’ın sahnede önündeki mikrofona gömülmüş, gözleri kapalı, canı yanıyormuş ya da isteği dışında sahneye fırlatılmış gibi görünen hali de bu karakterin bir yansıması. Sahnede bir tür panik atak mı yaşıyor yoksa şarkıları daha iyi hissetmek ve hissettirmek için mi iki büklüm duruyor, bilemiyorum. İkisinin birden olma olasılığı yüksek.
Altı üstü üç albüm ve olanlara bakın…
1994 yılı. İlk albüm Dummy’nin Mysterons, Sour Times, Strangers, Wandering Star, Numb, Roads, Glory Box şarkıları —neredeyse albümün tümünü saydım— müzik piyasasını alt üst etti. İlginç bir detay:

Tricky’nin Hell is Round the Corner parçasında kullandığı Isaac Hayes sample’ı, aynı zamanda Portishead’in muhteşem Glory Box şarkısının da omurgasıydı. Trip-Hop’un popülerleşmesini ve melankoliyle pek işi olmayan Amerika kıtasına kadar yayılmasını sağlayan da bu albümdür.
Üç yıl sonra gelen Portishead albümü ise daha sertti. Western Eyes, Over, Undenied, Mourning Air, Seven Months… Ne harika şarkılardı. O sıralarda telif meselelerinden sıtkı sıyrılan grup bir de enteresanlık yaptı; albüm kapağına, Western Eyes şarkısında Sean Atkins Experience adlı grubun bir şarkısını sample’ladıklarını yazdı. Aslında ne öyle bir grup ne de öyle bir şarkı vardı; kendi bestelerini sample gibi gösterip telif avcılarını trollemişlerdi.
Ve on bir yıl sonra makineli tüfekle öyle bir tarandık ki…
Şarkı insanın kendisinden başka kurtarıcısının olmadığını anlatıyor; makineli tüfek sesi ise insanın içindeki olumsuz düşüncelerin kafasına dan dan vurmasını simgeliyordu. (The Weeknd’in yıllar sonra bu şarkıdaki beat’leri izinsiz kullanıp Portishead’i kızdıracağını o zamanlar bilmiyorduk). Albümün diğer şaheseri The Rip, Thom Yorke’u o kadar etkilemişti ki, şarkıya samimi bir akustik cover kaydı yapıp internette yayımladı. Video zamanla kült haline geldi.
2008 tarihli Third albümü, Geoff Barrow’un depresyonla boğuştuğu yılların ardından geldi ve grubun sound’u endüstriyel Rock kulvarına kaydı. Bu albümün beni en çok çarpan şarkısı Machine Gun oldu. Şarkı boyunca hem seslerle hem de duygusal açıdan resmen makineli tüfekle taranıyordunuz. O makineli tüfek sesi bir bateriden değil, 1970’lerden kalma ilkel bir elektronik orgun ritim döngüsünden geliyormuş.
Grup, 1997’de New York’taki Roseland Ballroom’da efsanevi bir senfonik konser verdi. Beth Gibbons, arkasındaki devasa orkestraya rağmen kendinden başka hiçbir canlıyla göz teması kurmadan, devamlı sigara tüttürüp mikrofonuna sarılarak tamamladı konseri.
Bu muhteşem performans Roseland NYC Live adıyla 1998’de yayımlandı. Konserin verildiği Roseland Ballroom ise maalesef yüksek bakım ve tadilat masrafları yüzünden 2014’te yıkılmış. Bilin bakalım yerine ne yapılmış? Rezidans! Bazı şeyler coğrafyadan bağımsız olarak “kader” bu dünyada.
Beth Gibbons’ın hüznüne bir de yaşlılık korkusu eklenirse…
Portishead artık albüm yapmıyor. Geoff Barrow film endüstrisine girerek Black Mirror, Annihilation ve Ex Machina gibi projelere o karanlık müzikleriyle imza atıyor. Beth Gibbons ise 2024’te ilk solo albümü Lives Outgrown’u çıkardı.

Fizik bilimi ses hızının ışık hızından yavaş olduğunu söylüyor ama aslında sesler fena halde zamanı büküyor, hatta geçmişe yolculuğu mümkün kılıyor. Albümü açıp Beth’in sesini duyar duymaz 90’lara ışınlandım. O yıllarda onun sesini dinlerken hangi ruh hallerine girmişsem hepsi film şeridi gibi geri geldi. Gibbons ise artık 50’li yaşlarında kendine yeni üzüntü konuları bulmuş: yaşlanma, annelik, menopoz, hayatın elden kayıp gitmesi… Melankolik olmak için sebep bulmakta hiç zorlanmadı kendisi zaten.
Yapay zekânın her yere o yapay burnunu soktuğu günümüzde, 90’larda Trip-Hop’un veya elektronik müziğin yaptığı gibi bizi çok şaşırtacak yeni, yaratıcı ve organik müzik türlerinin ortaya çıkma olasılığı çok düşük görünüyor. Gerçi dünya tarihi boyunca her on yılda bir kurulan “Yapılabilecek her şey yapıldı artık, müzikte farklı bir şey olmasını beklemek saçma.” laflarını yetenekli müzisyenler sahiplerine yedirdi. Bu yüzden ben yine de umudumu yüksek tutuyorum.

