Bülent Seyitdanlıoğlu 18 Eylül 2026 Ankara konseri için “‘acayip bir gece’ tanımlaması yapabilirim,” diyor. Bu konserin temelinde Teoman’ın şarkılarını yeniden yorumladığı, yol arkadaşlarına özgür alan açtığı ve cazın doğaçlama ruhuyla beslenen bir ruh vardı. TEOMAN biz sevenlerine alışılmış Rock konseri kalıplarının dışına çıkan bir performans sundu.
Bunu mümkün kılan isim Teoman. O Rock’n’Roll tarihimizin en eksantrik figürlerinden biri. Kendi şarkılarını yıllar içinde yeniden kurmaktan çekinmeyen, sahnede kalıplaşmış güvenli alanlara pek yüz vermeyen, yol arkadaşlarını da bu arayışın içine çeken, yaratıcılığını sahneye ve çevresindekilere de taşıyan bir figür aynı zamanda.
Bu yüzden hikâyeyi başından değil, sonundan anlatmak gerekiyor.
Gecenin son şarkısı olan Tek Başına Dans’ın vokal bölümü bittiğinde Teoman sahneden ayrıldı. Ama konser bitmedi. Altyapı akmaya devam etti, davulcu öne çıktı ve geceyi bir solo ile kapattı. Sahne ışıkları da bu solo boyunca birer birer söndü. Ne toplu bir selam vardı ne de alışılmış bir final duygusu. Teoman çekildi, sahne birkaç dakika daha kendi hayatını sürdürdü.
Konserin finali iki saat boyunca izlediğimiz sahne anlayışının kısa bir özeti gibiydi. Merkezde Teoman vardı ama sahne onun etrafında dönmüyordu. Yol arkadaşlarını agresif hamlelere, ses örgüsüne özgün denemelerle katkı sunmaya teşvik ediyor; şarkılar da bu sayede çizgi üstü bir atmosfer kazanıyordu.
Hikâyenin sonunu anlattığımıza göre şimdi başına dönebiliriz.
Konser daha ilk ses duyulmadan başlamıştı aslında. Barkovizyonda “1994 berbat bir yıldı” cümlesi belirdi. Bu, nostaljik bir geçmiş güzellemesinden çok, birazdan açılacak Teoman dünyasının kapısı gibiydi.
Ardından konserin ilk sesini klavyede Serhat Ersöz verdi. Çok yaratıcı, bir o kadar da mütevazı bir yorumcu olarak birkaç dokunuşla gecenin atmosferini kurmaya başladı. Bu atmosfer rahatsız edici olduğu kadar dikkat de çekiciydi. Diğer yol arkadaşları müziğe katıldıkça katmanlar çoğaldı, gerilim büyüdü. Gerilim doruk noktasına ulaştığında Teoman’ın sesi arkadaşlarına katıldı ve Çiçek Tarlaları başladı. Hemen ardından Yorgun Mermi…
Teoman’ın vokali de gecenin bu karakterinden bağımsız değildi. Yer yer boğuk, sözleri kolay ele vermeyen bir söyleyiş tercih ediyordu. Ben bunu bir eksiklikten çok bilinçli bir yorum tercihi olarak duydum. Çünkü o ses şarkıları bildiğimiz kayıtların berraklığından uzaklaştırıyor; sözün etrafına başka bir gölge ve gerilim yerleştiriyordu. Daha açık, daha berrak söyleyebileceğini düşündüren anlar vardı. Ama o gece tercih ettiği vokal karakteri bu değildi.
Teoman şarkılarını geçmişlerinin içinde dondurmak yerine seslerini, biçimlerini, hatta vokal karakterlerini değiştirmeyi seçiyordu.
Konser öncesinde Teoman’ın yol arkadaşlarıyla kurduğu ilişkiyi gözlemleme fırsatım da oldu. Sürekli yön veren, ayrıntılarla ilgilenen, buna karşılık emprovize hamleleri teşvik eden bir tavrı vardı. Sahnedeki özgürlük duygusunun ve icra sırasında ortaya çıkan dönüşümlerin rastlantı olmadığını konser başladığında daha iyi anladım.

Yüzlerce konser izlemiş biri olarak bu geceki performansı klasik Rock konserlerinin alışılmış sınırlarının dışında değerlendirmek gerektiği görüşündeyim. Bunda sahnedeki caz disiplininden gelen yaklaşımın payı büyük. Klavyenin kurduğu gerilim, ritim bölümünün hareket serbestisi ve trompetin açtığı yeni alanlar şarkıları kayıtlı hâllerinden uzaklaştırıyordu.
Yer yer Led Zeppelin’i çağrıştıran bir genişlik de duyuluyordu. Bu çağrışım doğrudan gitar sertliğinden çok ses örgüsünde oluşan dramatik hacim ve katmanlardan doğuyordu. Trompette Can Ömer Uygan gecenin enerjisini ileri taşıyan isimlerden biriydi. Teoman sahnede onu özellikle zorluyor, sınırlarını genişletmeye itiyordu. Bu karşılıklı gerilim trompeti eşlik eden bir enstrüman olmaktan çıkarıp şarkıların yapısına doğrudan müdahale eden bir sese dönüştürüyordu. Bütün bunların içinde cazın doğaçlamaya dayalı özgür tavrı da müzikal altyapının dibine kadar nüfuz ediyordu. İcracılar şarkının sınırları içinde kalıp görevlerini yerine getirmiyor; kendilerine has seslerle yapıyı esnetiyor, yeni katmanlar oluşturuyordu. 70’li yılların büyük, katmanlı ve özgür Rock anlayışına uzanan damar cazın bu serbestliğiyle birleşince Teoman’a özgü başka bir sahne dili ortaya çıkıyordu. Ama taklit değil ha! O dönemin ruhu, kendi dünyası içinde yeniden biçimleniyordu.
Teoman’ın güçlü şarkı yazarlığı zaten bilinen bir tarafı. Beni daha çok ilgilendiren, kendi şarkılarına yıllar sonra yeniden yaklaşabilmesi. Bu yönüyle Dylan’ı hatırlatan bir tavrı var. Şarkıyı yazıldığı ana hapsetmiyor; onunla yıllar sonra yeniden karşılaşıyor, biçimini değiştiriyor, başka bir anlatım kazandırıyor. 70’li yılların o öncü şarkı yazarlığı ve hikâye anlatıcılığı burada da çok önemli bir rol oynuyor. Teoman’da Rock’n’Roll, sözle kurduğu dünya ile sahnedeki ses örgüsünün birbirini sürekli dönüştürdüğü bir yapıya kavuşuyor. Şarkılar geçmişte kalmış kayıtlar gibi durmuyor; yeniden ele alınıyor, başka seslerle karşılaşıyor, yeni katmanlar kazanıyor.
Konserin zirve noktalarından biri de Bana Öyle Bakma’ydı. Alança’nın katılımıyla şarkı, gecenin en etkileyici anlarından birine dönüştü. İki ses arasındaki karşılık parçanın dramatik yapısını belirginleştirirken şarkı da bilinen hâlinin ötesine taşındı. Teoman’ın kendi şarkılarıyla yıllar sonra yeniden karşılaşma ve onları başka bir biçimde anlatma isteği bu düette en güçlü karşılıklarından birini buluyordu.
Şarkı listesinin bütünü de bu yaklaşımı destekliyordu. Yorgun Mermi, Serseri, Rüzgâr Gülü, N’apim Tabiatım Böyle, Çoban Yıldızı, Kupa Kızı ve Sinek Valesi, Bir Kış Sabahı, Renkli Rüyalar Oteli, İstanbul’da Sonbahar, Paramparça, Yağmur, Bugün, İki Yabancı, Aşk Kırıntıları, Ruhun Sarışın ve Güzel Bir Gün gibi farklı dönemlerden gelen şarkılar, dinleyicilerde birbirini tekrar eden bir repertuvar duygusu yaratmadı. Aynı ses dünyasının farklı dönemlerde yazılmış parçaları, sahnede yeni bir bütünlük kazandı.
Bu yüzden geceyi klasik anlamda bir “hit şarkılar geçidi” olarak görmek mümkün değil. Teoman kendi repertuvarına bir müze koleksiyonu gibi davranmıyor. Şarkılarıyla uğraşıyor; biçimlerini kurcalıyor, kimi yerde sertleştiriyor, kimi yerde geri çekiyor, kimi yerde başka bir sesin müdahalesine açık bırakıyor.
Konserin sonlarına doğru Teoman’ın söylediği birkaç cümle de gecenin niyetini açık ediyordu: “Pek iyi geçmedi bu gece; ancak kendime geldim. Sizi pek de iplemedim.” Ben bu sözleri seyirciye mesafe koyan bir tavırdan çok, şarkıları kendisi için de süren bir yaratıcı eylem olarak gördüğünün açık bir ifadesi olarak okudum. O gece dinleyiciye oynamak yerine kendi ses dünyasının peşinden gidiyordu. Ardından kalan şarkılar için seyirciyi şova davet etmesi de bu tavrın tamamlayıcı yanıydı. Önce kendi alanını kurmuş, sonra dinleyiciyi o alanın içine çağırmıştı. Konserin ana amacını en açık biçimde gösteren anlardan biri de buydu.
Teoman’ın şarkı yazarlığını güçlü kılan taraflardan biri de burada ortaya çıkıyor. Hikâye anlatıcılığı yıllar içinde eskimiyor; sahnede yeni sesler, yeni katmanlar ve farklı yorumlarla yeniden hayat buluyor. Geçmiş yılların Rock’n’Roll ruhuna uzanan özgürlük çığlığı, cazdan gelen dokunuşlar ve yol arkadaşlarının katkılarıyla birleştiğinde ortaya kendine ait bir dünya çıkıyor.
Bunu geçmişi taklit ederek değil, o özgürlük duygusunu, tavrı ve sahnede risk alma cesaretini bugünün diliyle yeniden kurarak yapıyor; böylece Rock’n’Roll mirasının gelecek kuşaklarla bağını da canlı tutuyor.
O gece Ankara’da izlediğim Teoman buydu. Kendi geçmişine yaslanmak yerine onunla yeniden uğraşan, şarkılarını hâlâ dönüştürebilen ve sahnede risk almaktan vazgeçmeyen bir şarkı yazarı.
Gecenin benim için bir diğer sürprizi de Teoman dünyasını elle tutulur hâle getiren gerçek bir güzellikti. Taptaze yayımlanan Ben, Zargana, Deus ve Ex Machina bizzat onun ellerinden ve onun imzasıyla arşivime girdi.
Editörün notu: Teoman’ın 18 Eylül Ankara konserinin fotoğraflarını Bülent Seyitdanlıoğlu çekti. Bu arada ondan bir hafta önce Tunç Küçükaslan da İzmir’deki konseri izlemişti, çeşitli noktalardan fotoğraflama imkanı buldu. Kapak fotoğrafıyla birlikte aşağıdaki fotoğraflar Tunç Küçükaslan‘a ait.














