Bir kuşak onu Kalbimdeki Acı ile hatırlıyor olsa da Ersen Dinleten, Dadaşlar’la birlikte türküyü elektro gitar, bağlama, saykedelik sesler ve Funk ritimleriyle buluşturan; çağının önünde yürüyen en özgün müzisyenlerden biridir. Recep Karaş, TRT’nin gri ekranlarında saklı kalan o renkli fırtınanın izini sürüyor.
12 Eylül’ün gri ikliminde, tek kanallı TRT ekranında uslu ve hüzünlü bir şarkıcı olarak tanıdığımız Ersen, aslında 70’lerin ana akımını sarsan, fütüristik ritimlerin ve Saykedelik Rock’ın en cesur mimarlarından biriydi. Siyah-beyaz ekranın ötesine, hurda plaklardan küresel “Anadolu Funk” efsanesine uzanan yarım asırlık bir müzikal yolculuk…
Siyah-Beyaz Ekranlar, Asker İçtiması ve Gri Bir Çocukluk
80’li yıllar… Daha çocuk yaştayım. Birçok şeye anlam veremiyoruz. Televizyon siyah-beyazmış, renkliymiş… Aslında tam da o gri geçiş dönemindeydik. 1981’in o meşhur yılbaşı gecesi televizyon ilk kez renkli deneme yayınına geçmişti ama tam anlamıyla renklenmesi 1984’ü bulacaktı. Yani benim çocukluğumun ilk yılları tam bir geçiş dönemiydi: Eylül 1980. Bu tarihten sonra hayat çok değişti. “Hayatım” diyemem, çünkü daha çocuğum. Ama annem-babam için öyle olmasa gerek. O yıllara ait benim çocuk hafızamda yer eden şeyler, sabaha karşı kapımızın askerler tarafından çalınması, ben ve diğer kardeşlerimin uyandırılıp askerlere içtima vermemiz… O zamanlar biraz çelimsiz olmalıyız ki askerler acıdılar bize.
Şimdi bu girizgâh niye?
Evet, pek çoğumuz, benimle aynı yaş grubunda olanlar o dönem neler yaşandığını hatırlarlar… Bugün müzik müdavimleri olarak yaşıyoruz ya, o zamanlar televizyon kısmında işlerin hiç de kolay olmadığını da hatırlarız. Biliyorsunuz. Televizyonda herkesin her şarkısı yayınlanmıyordu. Her müzik eseri bir nevi filtreden geçiyor, bazı şarkılar ve müzisyenler filtreye takılıyordu… Bu yüzden televizyonda bazı sanatçıları sadece belirli parçalarıyla görebiliyorduk.
Bizim bildiğimiz adıyla Ersen, tam adıyla Ersen Dinleten… Ben Ersen’i 80’lerin o kasvetli ortamında Kalbimdeki Acı ile hatırladım hep… Hâlbuki bundan ötesiydi…
Aranjmanlardan Burçak Tarlası’na: Türk Popunun Özgün Dil Arayışı
Ersen’i Kalbimdeki Acı’ya taşıyan hikâye 1950’de başlıyor. O yıllar değişik yıllar. Ülkemizin müzik geleneklerinin dışında bir şeylerin pırıldamaya başladığı yıllar… Ülkenin iklimine hâkim olan hem geleneksel Türk Sanat Müziğinde hem de Türk Halk Müziğinde, güçlü bir dil, ifade kullanımı söz konusu. Bizde 1950’lerden itibaren yeşermeye başlayan Türk Pop Müzik kültürünün henüz kendine has hikâye anlatımı, bir dil geliştirme durumu söz konusu değildi… O yüzden daha çok elit kulüplerde, çoğunlukla İngilizce sözlerle müzik icra eden müzisyenler bizim muasır medeniyetlerle bağımızı kurmaya çalışıyorlardı… Elit mekânlar, elit kulüpler, ama toplumun geneline inemeyen oluşumlar… 60’lı yıllarda yabancı şarkılara Türkçe sözlerin yazılmaya başlanmasıyla hayatımıza giren “Aranjman” kavramı aslında bir köprü vazifesi görecekti. Bu sayede küçük kıpırtılarla Türk Pop Müziğinin kendi dili, ifade biçimi şekillenmeye başlamıştı. 1962 yılında Barış Manço henüz öğrenci iken kurduğu ikinci grubu Harmoniler’le Hafif Batı Müziği (o zamanlar böyle deniyordu) tarzında ilk 45’lik kaydına imza atmıştı. O zamanlar Twist ağırlıklı çalışıyordu grup. Henüz Türkçe söze daha zaman vardı… Ancak Fecri Ebcioğlu’nun başı çektiği bir grup insan bunun tohumlarını atmaya başlamışlardı bile… Aranjman hâlâ yapılıyordu, ama yaptıkları müziğe kendi sözlerini yazmaya başlayanlar da vardı.
Ancak yine de bu müziği bir şekilde halka sunmak gerekiyordu. Bizim insanımız hâlâ Klasik Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği’nin ozan geleneğine sadıktı. Onlara bu Batılı enstrümanlarla yapılan müziği sevdirebilmenin yolu belki de henüz bu yeni yeni filizlenen müzik türü kendi özgün dilini geliştirene dek bu ülkenin kadim müzik geleneklerinden beslenmekti. Bu belki de olası en iyi reçeteydi. Çünkü Türk “Pop” Müziği kendi ifade dilini geliştirene dek, “Türkü”ler ve dahi “Sirto”lar, “Semai”ler çözüm olabilirdi…
Hesapta Ersen’den bahsedecektik ama bu bilgiler paylaşılması gereken bilgiler… Sonra ne oldu? Bizim için “Anadolu Rock”, bazıları için daha kapsayıcı olduğu için “Anadolu Pop” diye terimler ortaya çıktı. Elbette bunları icra edenler de vardı. 1964 yılında Tülay German etkileri günümüze dek sürecek olan Anadolu Pop’un fitilini ateşledi: Burçak Tarlası. Ertesi yıl Hürriyet Gazetesi’nin düzenlediği Altın Mikrofon yarışmasına katılım şartı olarak “yerli melodilerin Batı sazlarıyla icra edilmesi” şartı koyması bir mihenk taşı olabilir. Bu sayede Barış Manço, Cem Karaca, Erkin Koray gibi isimler ortaya çıktılar ve ilk eserlerini vermeye başladılar.
Klasik Gitar, Elektro Keman ve Bir Müzikal Göçebe
Ersen’in bu iklimde adının duyulması 60’ların sonlarına denk geliyor. Ama o noktaya gelene kadar geçirdiği müzikal eğitim, sonraki yıllardaki çok yönlülüğünü de açıklıyor: Kendi anlatımına göre müziğe mandolinle başladı; Fener’de Rum asıllı hocası Koçamedanis’ten klasik gitar, beş-altı yıl klasik keman ve ayrıca şan dersleri aldı. Düğünlerden gece kulüplerine, dans orkestralarından Milli Orkestra ve Şerif Yüzbaşıoğlu Orkestrası’na uzanan bir sahne tecrübesi edindi. İzmir Fuarı’ndaki Numune Gazinosu’nda Cem Karaca ve Moğollar’la yakınlaşması ise onu başka bir yola taşıyacaktı.
İlk 45’liği Olvido/Ak Güvercin 1969’da yayımlandı; kayıtta gitarda Ünol Büyükgönenç vardı. Ardından Sevmek Günah mı?/Tek Kadın 45’liği geldi. 1970’te kendi plaklarını yapmayı sürdürürken Moğollar’ın Ternek/Haliç’te Güneşin Batışı 45’liğinde yalnızca vokalist değil, elektro kemancı olarak da yer aldı. Bu ayrıntı önemli; çünkü yıllar sonra TRT ekranında daha çok mikrofonun önünde duran bir şarkıcı olarak hatırlayacağımız Ersen’in daha yolun başında enstrümantalist tarafı da güçlüydü. 1972’de 3 Hürel’le Dertli Kaval/Beni Hor Görme Kardeşim’i kaydetti. Ardından gelen Kozan Dağı, Ersen’in kendi ifadesiyle en büyük müzikal çıkışı oldu; sonrasında Sor Kendine/Garip Gönlüm geldi.

Sonra Anadolu Rock tarihinin ilginç kadro değişimlerinden biri yaşandı. Cem Karaca Kardaşlar’dan ayrılıp Moğollar’a geçerken, Ersen de Moğollar çevresinden Kardaşlar’a geçti. Ersen ve Kardaşlar adıyla Çakmağı Çak/Güneşe Dön Çiçeğim ve Metelik/Yine Seni Tanırım 45’liklerini yayımladılar. Ersen bir süre sonra Kardaşlar ile yollarını ayırdı ve 1974’te tamamen yeni bir kadro kurdu. Gruba da “Kuzeyin Kardaşları varsa doğunun Dadaşları var” düşüncesiyle Ersen ve Dadaşlar adını verdi. Yeni adla gelen ilk 45’liklerden Bir Ayrılık Bir Yoksulluk Bir Ölüm/Yedin Beni, artık Ersen’in 70’lerin ortasında kuracağı o sert, yerli ve elektrikli dünyanın kapısını ardına kadar açıyordu.
TRT’nin Uslu Şarkıcısının Arkasındaki Müzikal Canavar
Buraya kadar hızlı bir özet havasında yazdım. Yazıyı biyografi kalıbına sokmak istemiyorum; ancak şu ayrıntıyı akılda tutmakta fayda var: Ersen’in yolu tek bir grubun içinden geçmedi. Dans orkestraları, Moğollar, 3 Hürel, Kardaşlar ve nihayet Dadaşlar… Bu dolaşım, onu 60’ların sonu ile 70’lerin başındaki Türk Rock çevresinin kenarında duran bir isim olmaktan çok, o çevrenin tam ortasında hareket eden müzisyenlerden biri hâline getiriyordu.
Yazının başında belirtmiştim. 80’li yıllarda tek kanallı televizyon hafızalarımıza kazıdığı, TRT’nin yazılı olmayan bir “bir sanatçı/bir şarkı” kuralı varmış sanki. Elbette başka parçaları da yayınlanıyordu. Ama bayram, seyran, yılbaşı gibi önemli zamanlarda yayınlanan parçalar hiç değişmezdi sanki. Aynı sanatçılardan aynı şarkıları izler dururduk. Bundan dolayıdır ki Ersen benim için Kalbimdeki Acı’dır. Barış Manço Hal Hal’dır. Nükhet Duru Melankoli, Yeliz Bu Ne Dünya Kardeşim, Füsun Önal Senden Başka, Erol Evgin Söyle Canım, İlhan İrem Yazık Oldu Yarınlara, İskender Doğan Kan ve Gül, Erol Büyükburç Bir Başka Sevgiliyi Sevemem’dir. Örnekler bitmez.
Dedim ya, Ersen bundan ibaret değildi.
Oysa o siyah-beyaz ya da soluk renkli TRT ekranının bize dayattığı, takım elbiseli, hüzünlü ve uslu Ersen imajının arkasında bambaşka bir müzikal canavar yatıyordu. Biz onu ekran karşısında Kalbimdeki Acı ile dertlenirken izliyorduk ama birkaç yıl geriye gittiğimizde karşımıza uzun saçları, o döneme göre hayli marjinal kıyafetleri, elektro kemanı ve mikrofonu adeta parçalayacakmış gibi duran yırtıcı vokaliyle başka bir Ersençıkıyor. Kalbimdeki Acı hafızamızda kalmış olabilir; 70’lerin Ersen’i ise tek bir şarkıya sığmayacak kadar hareketliydi.
Burada yazının başındaki meseleye yeniden dönmek gerekiyor. Türk Pop Müziğinin kendi sözünü, kendi anlatım biçimini aradığı yıllarda Anadolu’nun hazır ve çok güçlü bir şiir hazinesi vardı. Ersen ve Dadaşlar bunun en iyi örneklerinden birini verdiler. Karacaoğlan’ın Bir Ayrılık Bir Yoksulluk Bir Ölüm’ü, Âşık Veysel’in Dostlar Beni Hatırlasın’ı, Kul Himmet’in Gafil Gezme Şaşkın’ı… Yüzyılların söz geleneği bir anda elektro gitarın, basın, davulun, orgun ve bağlamanın arasına giriyordu. Yazının başında “Türk Pop müziği kendi ifade dilini geliştirene dek türküler bir çözüm olabilirdi” derken kastettiğim şey biraz da buydu. Ersen’in repertuvarı, bu geçiş fikrinin neredeyse canlı bir laboratuvarı gibiydi.
Ve bu parçalar yalnızca dar bir meraklı çevresine seslenmiyordu. Dostlar Beni Hatırlasın’ın dönemin popüler müzik listelerinde üst sıralara kadar çıkması, Ersen ve Dadaşlar’ın bugün bazen sanıldığı gibi sadece yeraltında kalmış bir kült grup olmadığını hatırlatıyor. Ersen, Ajda Pekkan’dan Nilüfer’e, Edip Akbayram’dan Erkin Koray’a uzanan aynı popüler müzik ortamının içindeydi. Fakat aynı anda yaptıkları müziğin içindeki sertlik, saykedelik renkler ve ritmik yapı onları ana akımın alışıldık kalıplarından ayırıyordu.
Ersen ve Dadaşlar’ı sadece geçmişin tozlu raflarından çekip çıkarılmış birer “türkü yorumcusu” olarak görmek de bu yüzden haksızlık olur. Dadaşlar’ın kadroları başlı başına dönemin önemli müzisyenlerini bir araya getiriyordu: Fehiman Uğurdemir’in gitarı ve bağlaması, Kılıç Danışman’ın klavyeleri, Mehmet Gözüpek’in davulu; farklı dönemlerde Taner Öngür ve Özkan Uğur gibi basçılar…
1975 bu bakımdan özel bir yıl gibi duruyor. Dostlar Beni Hatırlasın/Üç Kız Bir Ana ile aynı yıl gelen Gafil Gezme Şaşkın/Güzele Bak Güzele, Dadaşlar’ın iki ayrı yüzünü yan yana koyuyor. Bir tarafta ozan geleneğinin tanıdık söz dünyası, diğer tarafta bas ve davulun parçayı ileri doğru iten ritmik gücü; üstünde gitar, bağlama ve elektronik renkler… Gafil Gezme Şaşkın’da Kul Himmet’in yüzyıllar öncesinden gelen sözü Fehiman Uğurdemir’in düzenlemesiyle bambaşka bir zamana taşınıyor. Bas gitarda Özkan Uğur’un yer aldığı bu dönem, Dadaşlar’ın Funk ile Saykedelik Rock arasındaki duruşunun en açık biçimde duyulduğu anlardan biri.
Dadaşlar’ın sihrini anlamak için kulak kabartmanız gereken yer bu nedenle yalnızca melodiler değil, müziğin altındaki ritim lokomotifidir. Kozan Dağı’nın yürüyüşüne, Sor Kendine’nin daha şehirli Rock tavrına, Yedin Beni’nin elektrikli gerilimine, Dostlar Beni Hatırlasın’ın gelenekle modernliği yan yana getirişine ve nihayet Gafil Gezme Şaşkın’ın Saykedelik Funk saldırısına peş peşe kulak verin. Karşınızda tek bir formülü tekrar eden bir grup değil, Anadolu’nun hafızasını her plakta başka bir elektrik devresinden geçiren bir ekip bulacaksınız.
Dadaşlar’ın bu zamansız soundunun arkasında sadece vizyon değil, dönemin teknik imkânsızlıklarına meydan okuyan bir stüdyo dehası ve bir “rüya kadro” yatıyordu. 1975 yılında Şahinler Plak etiketini taşıyan Gafil Gezme Şaşkın, dönemin analog ses vahası olan Stüdyo Elektronik’te, efsane ton maister Sıtkı Acim’in ellerinde hayat bulmuştu. Öte yandan, 70’lerin Türkiye’sinde çok kanallı kayıt teknolojileri (multi-track) henüz çok kısıtlıydı; genellikle iki veya en fazla dört kanallı devasa makaralı teypler kullanılıyordu. Bu durum, müzisyenlerin stüdyoda neredeyse “canlı” ve hatasız çalmasını gerektiriyordu. Henüz çok kanallı kayıt teknolojilerinin emekleme döneminde, kısıtlı imkânlarla o gitardaki büyüleyici vibratoları ve bas tonlarındaki o sıcak, dolgun derinliği yakalamak tam bir mühendislik harikasıydı.

Tabii bir de o muazzam mutfak kadrosu vardı… Gitarda Anadolu Rock’ın en karakteristik sololarına imza atan Fehiman Uğurdemir, klavyede saykedelik atmosferin mimarı Kılıç Danışman ve davulda o hipnotik ritmi tutan Mehmet Gözüpek… Ama bu şarkıda bir isim var ki parçayı alıp dünya standartlarında bir funk/groove şaheserine dönüştürüyordu: Bas gitarda henüz gencecik bir müzisyen olan Özkan Uğur! Özkan Uğur’un bas telleri üzerinde adeta dans eden, şarkıyı bir lokomotif gibi sırtlayan o yürüyüşü, Sıtkı Acim’in analog masasının sıcaklığıyla birleşince ortaya 70’lerin Türkiye’sinden çıkıp bugünün dünya müzik koleksiyoncularını bile şaşkına çeviren, çağının fersah fersah ilerisinde bir başyapıt çıkmıştı. Bu isimler Ersen’in arkasında yalnızca eşlik etmiyor, Anadolu ezgisinin Batılı enstrümanlarla nasıl yeniden kurulabileceğini birlikte araştırıyorlardı.
İşte tam burada TRT’nin bize bıraktığı görüntü daha da tuhaflaşıyor: Böylesine hareketli, sert ve deneysel bir 70’ler geçmişinin ardından, benim kuşağımın hafızasında Ersen’in büyük ölçüde Kalbimdeki Acı ile sabitlenmiş olması… Belki mesele şarkının kendisinde değil; o şarkının, çok daha büyük bir müzikal coğrafyanın önüne geçmesindeydi. TRT ekranının gri filtresi, Ersen’in 70’lerdeki o fırtınalı dünyasının yalnızca küçük ve uslu bir parçasını bize bırakmıştı.
Küllerden Doğan Sound: Eritilmiş Plaklar Üzerine Kazınan Deha
Ancak bu zamansız müziği üretmek, dönemin Türkiye’sinde sadece sanatsal bir mücadele değil, aynı zamanda fiziksel bir hayatta kalma savaşıydı. 70’lerin sonlarında tüm dünyayı sarsan petrol krizi, plak endüstrisinin can damarı olan PVC hammadde tedarikini neredeyse tamamen durdurmuştu. Batı dünyası plakların gramajını düşürerek bu krizi aşmaya çalışırken, Unkapanı bambaşka bir çaresizliğin içine düşmüştü: Eski plakları eritip yeniden hammadde üretmek…
İşte tam bu dönemde, Ersen ve Dadaşlar Arabesk Rock sularında yüzen o muazzam albümleri Hatamızı Bilmeden Çekiyoruz’u (1980) kaydettiklerinde acı bir gerçekle karşılaştılar: Albümü basacak tek bir gram hammadde yoktu! Sistemin tıkanıklığı karşısında pes etmeyen Ersen, adeta bir gerilla yöntemine başvurdu. Bebek’teki La Boheme isimli plakçı dükkânının camına asılan o meşhur ilan, dönemin müzikal trajikomedisinin bir özeti gibiydi: “Eski ve hurda plaklarınız alınır.” Halkın getirdiği, eritilmek üzere toplanan o eski taş plaklar ve hurda albümler, Ersen’in fütüristik dehasını taşıyacak yeni plaklara dönüştü. Yani bizlerin bugün kusursuz birer analog dehası olarak dinlediğimiz o sound, kelimenin tam anlamıyla küllerinden doğan, eritilmiş eski plakların hatıraları üzerine basılmıştı.
Fakat hayatın ve müziğin adaleti, unvanları ve sınırları aşan o gizli frekansta saklıdır. Dönemin TRT’sinin ehlileştirmeye çalıştığı, hammadde krizi yüzünden hurda plaklardan var edilen o kayıtlar, yıllar sonra adeta birer kutsal kadeh gibi dünya müzik sahnesinin tepesine oturdu. 2000’li yıllarla birlikte tüm dünyayı saran Turkish Psychedelic Rock ve Anadolu Funk çılgınlığı, Batılı seçkin DJ’lerin ve vizyoner Hip-Hop prodüktörlerinin radarına girdi.
Bugün Los Angeles’taki bir yeraltı kulübünde ya da Londra’daki saygın bir plak dükkânında, Ersen ve Dadaşlar’ın o cayır cayır yanan ritimleri çalıyor. Dünyaca ünlü Hip-Hop prodüktörleri ve DJ’ler (örneğin Barış K gibi lokal köprülerin de katkısıyla), Dadaşlar’ın o analog stüdyolarda ürettiği saf, kirli ve yırtıcı ritimleri sample (örneklem) olarak kullanarak yepyeni dünya hitleri inşa ediyorlar. Zamanında Unkapanı’nda eritilen hurda plakların üzerine kazınan o bas yürüyüşleri ve Fehiman Uğurdemir’in gitar vibratoları, şimdilerde küresel müzik endüstrisinin en havalı ve en progresif soundu olarak kabul ediliyor. TRT’nin dar kalıplarına sığmayan, yoklukla sınanan o “asi çocuk”, onlarca yıl sonra dünyayı kendi ritmiyle dans ettirerek nihai zaferini ilan ediyordu.
Değişen Memleket, Değişen Piyasa: Çağın Peşinden Gitmek
İşte bu küresel yankının, Unkapanı’ndaki o eski taş plakların eritildiği kazanlardan yükselmesi tesadüf değildi. Çünkü 70’lerin tam ortasında Ersen ve Dadaşlar, müzikal dehalarının en saf, en tavizsiz ve en progresif dönemini yaşıyorlardı. Memleket henüz 80’lerin o büyük kültürel kırılmasını yaşamamıştı; sokaklar hareketli, stüdyolar ise kısıtlı imkânlara rağmen alabildiğine özgürdü. Ersen, o yırtıcı Rock vokaliyle türküleri Batı enstrümanlarıyla evlendirirken, aslında henüz ülkeyi ele geçirmemiş olan o büyük Arabesk dalgasının hemen kıyısında duruyordu. Akıllarda ne kaset piyasasının ağlak melodileri vardı ne de sentez adı altında basitleştirilmiş aranjmanlar… Gafil Gezme Şaşkın’ın o sınırları aşan soundu, tam da bu fırtına öncesi sessizliğin, Anadolu Rock’ın o en mağrur ve dik durduğu altın çağın son büyük parlamasıydı. Çok değil, birkaç yıl sonra ülkenin üzerine çökecek olan o gri bulutlar, müzik piyasasını da kaçınılmaz olarak dönüştürecek; Ersen de Hatamızı Bilmeden Çekiyoruz (1980) albümüyle birlikte o kaçınılmaz Arabesk Rock sularına doğru yelken açacaktı. Ama tam o geçişin eşiğinde, o siyah-beyaz TRT ekranının arkasında, henüz ehlileşmemiş, sentezin zirvesinde bir Ersen Dinleten fırtınası esiyordu.
Tam da burada, Ersen’in hikâyesi memleketin hikâyesiyle bir kez daha kesişiyor. 70’lerin o sert, elektrikli ve alabildiğine deneysel ikliminden 80’lere geçerken yalnızca takvim değişmemişti. 12 Eylül sonrasında siyasal ve kültürel alan daralmış, Anadolu Rock’ın 60’ların sonundan beri taşıdığı muhalif, kolektif ve sokakla temas eden damar da eski hareket alanını kaybetmişti. Öte yandan müzik piyasasının merkezi giderek 45’likten LP’ye, ardından kasete doğru kayıyor; Unkapanı’nda Arabesk çok daha büyük bir ekonomik ve toplumsal güce dönüşüyordu. 80’ler boyunca Arabesk artık yalnızca belirli bir dinleyici grubunun müziği olmaktan çıkıp popüler kültürün merkezine doğru yürürken, Taverna Müziği ve daha sonra Popla Arabesk arasında dolaşan yeni melez biçimler de piyasayı kuşatıyordu.
Ersen’in değişimini bu iklimden bağımsız düşünmek zor. Üstelik dönüşüm 80’lerin sonunu beklememişti. Daha 1980’de yayımlanan Hatamızı Bilmeden Çekiyoruz dönemin basınında doğrudan Arabesk Rock başlığıyla tanıtılıyordu. Yani 70’lerde türküyü Funk, Saykedelik Rock ve sert ritimlerle buluşturan adam, yeni on yılın hemen başında başka bir sentezin kapısını aralamıştı. Bu noktada “Ersen Anadolu Rock’tan vazgeçti” demek bana fazla kolaycı geliyor. Belki daha doğru soru şu: Değişen Türkiye’de aynı müziği yaparak kalabilmek mümkün müydü?
1981’de Mucize uzunçaları ve ardından Takma Kafana Arkadaş/Takıl Bana ile Mutlu Ol Yeter/Falcı teklileri geldi. Bu parçalar 1982’de dönemin yasal kaset listelerinde Türk Müziği/Arabesk başlığı altında yer buluyordu. Ersen’in artık yalnızca sound olarak değil, piyasanın onu konumlandırdığı yer bakımından da başka bir iklime girdiğinin küçük ama anlamlı bir göstergesi olarak görebiliriz. Yine de 1983 tarihli Anadolu Pop adı bile geçmişle bağın tümüyle kopmadığını düşündürüyor. Sonraki yıllarda Vatan Bizim Ülke Bizim El Bizim (1985), Geçti Borun Pazarı (1986), Ersen Dadaşlar 88 (1988) ve Paşa Gönlün Bilir (1992) gibi çalışmalarla yol devam etti.
Burada Ersen’i yalnızca “rüzgâra kapılmış” bir müzisyen olarak görmek istemiyorum. Çünkü sanatçıların tercihleri kadar onları çevreleyen ekonomik düzen de değişmişti. Plak çağının grupları çözülüyor, kaset piyasası büyüyor, yapımcıların ve dağıtım ağlarının beklentileri değişiyor, arabesk ise artık görmezden gelinemeyecek büyüklükte bir dinleyici kitlesine sesleniyordu. Bir zamanlar Karacaoğlan’ı, Âşık Veysel’i, Kul Himmet’i elektro gitar ve funk basla yeniden kuran bir müzisyen için yeni dönemin diliyle temas etmek, belki de estetik bir tercihten önce mesleki hayatın doğal refleksiydi. Bunun ne kadarının bilinçli yönelim ne kadarının piyasa baskısı olduğunu Ersen’e sormak gerekir. Ama diskografinin bize söylediği bir şey var: 70’lerin Dadaşlar soundu artık merkezde değildi.
1993’te yayımlanan Kuru Fasulye bu uzun dönüşümün ilginç duraklarından biri oldu. Albümde Kuru Fasulye, Sevdiğin Benim, Don Pantol Gömlek, Yüreğime Kırkbir Düğüm Bağladım, Bir Avuç Sevda, Taş Duvarlar, Demode, Azerbaycan, Gülü Seven Dikenine Katlanır ve Senin Yolunda gibi parçalar vardı. 1975’in Gafil Gezme Şaşkın’ındaki o saldırgan ritim örgüsünden buraya gelindiğinde aradan yalnızca yıllar değil, Türkiye’nin bütün bir kültürel iklimi geçmişti. Bu yüzden Ersen’in 80’ler ve 90’ların başındaki değişimini bir “düşüş” hikâyesi olarak okumaktansa, Anadolu Rock kuşağından bir müzisyenin yeni piyasa koşullarında ayakta kalma ve kendine yeniden yer açma çabası olarak okumak bana daha anlamlı geliyor.
Belki Ersen’in hikâyesindeki en çarpıcı taraflardan biri de budur: 70’lerde çağının önünde koşan müzisyen, 80’lerde çağın peşinden gitmek zorunda kalmış gibidir. Ama bu iki görüntü birbirini yok etmez. Tam tersine, Türkiye’de popüler müziğin 70’lerden 90’lara geçerken yaşadığı büyük kırılmayı tek bir sanatçının diskografisi üzerinden görünür kılıyor.
Arayışın Başka Bir Dili: “Mevlâna Gibi” ve Tamamlanan Çember
Ancak Ersen’in bitmeyen arayışı, değişen piyasa koşullarına uyum sağlamakla da sınırlı kalmayacaktı. 1993’teki Kuru Fasulye’den sonra uzun bir sessizlik geldi. Yaklaşık dokuz yıl sonra yeniden ortaya çıktığında ise karşımızda bambaşka bir Ersen vardı. 2002 tarihli Ersen Mevlâna Gibi yüzünü açık biçimde tasavvufa ve manevi içerikli bir repertuvara çevirdiği çalışmaydı. Ardından 2003’te Dönemem geldi. Yani 70’lerin sahnede uzun saçları, sert vokali, elektro gitarları ve bağlamasıyla fırtına koparan adam, yıllar sonra Mevlâna’dan, içe dönüşten ve manevi arayıştan söz eden şarkılar söylüyordu.
İlk bakışta büyük bir tezat gibi görünüyor. Bana kalırsa değil. Çünkü Ersen’in 70’lerde yaptığı müziğe biraz yakından bakınca bu dönüşümün izlerini çok daha eskiden görmek mümkün. O genç Ersen, Karacaoğlan’ın sözünü elektriklendiriyor, Âşık Veysel’in Dostlar Beni Hatırlasın’ını Rock ruhuyla söylüyor, Kul Himmet’in Gafil Gezme Şaşkın’ını bas, davul, gitar ve bağlamanın arasından geçiriyordu. Yani daha o zaman da yalnızca Batı’ya bakmıyordu; Batılı enstrümanlarla bu coğrafyanın hafızasının içine doğru kazıyordu. Yaşlandığında değişen şey belki aradığı yer değil, arama biçimiydi.
Gençken insanın dünyayla hesabı daha başka oluyor. Sesini yükseltiyor, hızlanıyor, kendini göstermeye, değiştirmeye, hatta zaman zaman dünyaya meydan okumaya çalışıyor. Yaş ilerledikçe aynı soruların cevabını dışarıda değil içeride aramaya başlamak da hayatın mümkün akışlarından biri. Elbette bunu Ersen adına kesin bir ruh hâliymiş gibi söylemek doğru olmaz; onun tasavvufa yönelişinin kişisel nedenlerini en iyi yine kendisi anlatabilir. Ama dışarıdan bakıldığında, müzikal yolculuğunda böyle bir devamlılık görmek mümkün: Bir zamanlar Anadolu’nun ozanlarında aradığı özü, ilerleyen yıllarda tasavvufun ve Mevlevi düşüncesinin dilinde aramak.
Bu yüzden Ersen Mevlâna Gibi’yi kariyerinin sonunda yapılmış tuhaf bir sapma olarak görmüyorum. Tam tersine, yıllar boyunca farklı biçimlerde sürdürdüğü “Bu toprakların sesi nedir?” sorusunun başka bir cevabı gibi geliyor bana. 70’lerde cevap sazın teliyle fuzz gitarın arasında, 80’lerde değişen piyasanın içinde, 2000’lerde ise daha dingin ve manevi bir yerde aranıyordu. Gürültü azalmıştı belki; arayış bitmemişti.
Üstelik hikâye orada da tamamen kapanmadı. 2007’de Ersen ve Dadaşlar eski repertuvarlarına yeniden dönerek Ersen ve Dadaşlar Yeniden (1973–2007) çalışmasını yaptılar. Böylece çember bir kez daha tamamlandı: Tasavvufa yönelen yaşlı Ersen gençliğinin Dadaşlar şarkılarını da geride bırakmıyor, onlarla yeniden buluşuyordu. Demek ki hayatının farklı dönemlerindeki Ersen’leri birbirinin karşıtı olarak görmek yerine, aynı uzun yolculuğun farklı durakları olarak düşünmek belki daha doğru.
Bugün geriye dönüp baktığımızda, Ersen Dinleten’in Türk müzik tarihindeki öncü rolünün hakkını tam anlamıyla teslim edip sormak gerekiyor. Onu yalnızca Kalbimdeki Acı’ya, yalnızca Dadaşlar’a, yalnızca Anadolu Rock’a, hatta yalnızca tasavvufa kapatmak mümkün değil. Çünkü Ersen’in hikâyesi biraz da sürekli yer değiştiren Türkiye’nin müzik hikâyesi: 60’ların Batılılaşma arayışı, 70’lerin Anadolu Pop ve Rock patlaması, 80’lerin arabesk ve kaset dünyası, 90’ların değişen popüler müzik piyasası ve sonunda insanın dönüp kendisine baktığı daha sakin yıllar…
Gri Filtreleri Kaldırmak: Ersen’i Yeniden Dinleme Zamanı
Şimdi… Yazının en başına, 80’lerin o kasvetli, gri geçiş günlerine ve tek kanallı televizyon ekranının karşısındaki çocuk hâlime geri dönüyorum. Karşımda yine takım elbiseli Ersen var; Kalbimdeki Acı’yı söylüyor. Çocukken o görüntünün arkasını göremiyordum. Moğollar’ı, Kardaşlar’ı, Dadaşlar’ı; Kozan Dağı’nı, Dostlar Beni Hatırlasın’ı, Gafil Gezme Şaşkın’ı; elektro kemanı, Funk baslarını, saykedelik gitarları bilmiyordum. Hele o adamın yıllar sonra bütün o gürültünün ardından Mevlâna’ya, tasavvufa ve daha içe dönük bir müzik dünyasına yöneleceğini hiç bilemezdim.
Belki insanın hayatı da biraz eski televizyonlar gibi. Önce siyah-beyaz görüyoruz; renkler zamanla ortaya çıkıyor. Çocukluğumun asker içtimaları, tek kanallı televizyonu ve o gri yılları çoktan geride kaldı. Ersen’in de sahnelerde fırtınalar kopardığı, Unkapanı’nın çarkları içinde yolunu bulmaya çalıştığı yıllar geride kaldı. Zaman hem bizi hem onu başka yerlere taşıdı.
Ama şimdi o eski görüntüye yeniden baktığımda artık yalnızca Kalbimdeki Acı’yı söyleyen adamı görmüyorum. Arkasında yarım yüzyılı aşan bir arayış görüyorum: Batı’ya bakarken Anadolu’yu unutmayan, Anadolu’ya dönerken dünyaya kulağını kapatmayan, zaman zaman çağının önünde koşan, zaman zaman çağın peşinden gitmek zorunda kalan ve sonunda belki de bütün o seslerin arasından kendi sessizliğini arayan bir müzisyen…
Televizyonlar çoktan renklendi. Belki Ersen’i yeniden dinlemenin zamanı da şimdi gelmiştir.













