Türkiye’de Rock müziğin kendi yolunu açmaya çalıştığı yıllarda Pentagram’ın gitaristlerinden biri olan Ümit Yılbar, yalnızca sahnede değil, yetiştirdiği genç müzisyenlerin hayatlarında da iz bıraktı. Athena’nın kurucuları Gökhan ve Hakan Özoğuz’un gitar öğretmeniydi; grubun ilk albümü One Last Breath, onun anısına ithaf edildi. 1993 yılında, henüz 27 yaşındayken hayatını kaybeden Yılbar’ın adıysa zamanla Pentagram’ın Fly Forever şarkısıyla özdeşleşti. İzzet Eti, bu erken vedanın ardındaki yaşamı, müziği ve gerçekleşme fırsatı bulamamış ihtimalleri anlatırken Türkiye Rock tarihinin yalnızca başarıya ulaşanlardan değil, hikâyesini tamamlayamadan aramızdan ayrılanlardan da oluştuğunu hatırlatıyor.
Tüm canlılar ölümlüdür, ancak ölümlü olduğunun ayırdında olan tek canlı —bilebildiğimiz kadarıyla— insandır.
Ölümle ilgili Barış Manço’dan duyduğum bir betimleme beni bir zamanlar çok etkilemişti. Şöyle demişti Manço: “Giden bir kişinin adının en son anıldığı gün ölüm gerçek olur.” Buna benzer sözlerdi ama son derece doğruydu. İnsanlar hayatlarını kaybederler fakat anıldıkları sürece aramızdadırlar.
Evet, bazılarımız yalnızca ölür. Bazılarımızsa arkalarında bir ses, bir seda bırakırlar ve bu yüzden ölümsüzler arasına karışırlar. Ümit Yılbar’ın hikâyesi de benim çerçevemden böyle görünüyor. Ya da ben ona böyle bakıyor ve böyle görüyorum.
Onu hatırladığımda önce bir tarih geliyor aklıma:
25 Eylül 1993.
Ardından Siirt’in Eruh ilçesi, Bağgöze, Çırav Dağı, bir operasyon ve 27 yaşında sona eren bir yaşam…
Sonra Pentagram geliyor. Gitarlar geliyor. Ve ardından, yıllar içinde onun adıyla özdeşleşen iki kelime:
Fly Forever
Ama bence Ümit Yılbar yalnızca öldüğü günün içinden hatırlanmayı hak etmiyor. Çünkü insanların hayatını anlatırken ölüm tarihinden başlamak, farkında olmadan onların yaşadığı zamanı küçültmüyor mu sizce de?
Ümit’in yaşadığı bir hayat vardı; gitar çaldığı, müzik yaptığı, sahneye çıktığı, arkadaşlarıyla müzik konuştuğu, gençlere gitar öğrettiği, hayaller kurduğu ve önünde uzun yılların olduğunu düşündüğü, üretimin içinde geçen bir hayat…
İşte benim için asıl hikâye burada başlıyor.
Çünkü Ümit Yılbar’ın ardından kalan en büyük şey —adına ne derseniz deyin— ölümünden çok, yarım kalmış ihtimalleridir.
27 yaşında ölmek, yalnızca genç yaşta ölmek midir?
Hiç sanmıyorum.
27 yaşında ölmek, henüz tamamlanmamış bir cümleyi ortasından kesmektir.
Bir müzisyen için bunun anlamı daha da ağırdır. Çünkü bir sanatçının hayatı yalnızca yaşadığı yıllardan oluşmaz. Henüz yazmadığı şarkılar, çalmadığı sololar, tanışmadığı insanlar, kurmadığı gruplar ve kendi müziğini dönüştüreceği yıllar vardır.
Ümit Yılbar’ın 28 yaşındaki hâlini bilmiyoruz. 29 yaşında nasıl bir müzisyen olacağını, 30’unda hangi müziklerin peşine düşeceğini, yıllar içinde gitarının nasıl bir sese dönüşeceğini bilmiyoruz.
Yeni kuşaklara neler öğreteceğini, Türkiye’deki Rock müziğin değişimine nasıl bakacağını, hangi müzisyenlerle yollarının kesişeceğini de hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
Çünkü ölüm, yalnızca yaşanmış zamanı değil, yaşanabilecek zamanı da çalıyor.
Ümit Yılbar’ın hikâyesindeki asıl hüzün belki de burada gizli.
1980’lerin sonu Türkiye’sinde müzisyen olmak —hele ki Rock müzisyeni olmak— bugünkü kadar kolay değildi.
İnternet yoktu, dijital platformlar yoktu, YouTube yoktu. Dünyanın herhangi bir yerinde yayımlanan yeni bir şarkıya birkaç saniye içinde ulaşmak mümkün değildi.
Müzik elden ele dolaşıyordu: Kasetlerle, plaklarla, dergilerle, konserlerle, arkadaşlıklarla ve en önemlisi büyük bir merakla.
Bir grup kuruluyor, birkaç genç insan bir araya geliyor ve ellerindeki sınırlı imkânlarla dünyanın başka yerlerinde yükselen müziğin Türkiye’deki karşılığını arıyordu.
Pentagram da böyle bir dünyanın içinden çıktı.

Ümit Yılbar, grubun ilk döneminin gitaristlerinden biriydi. Ama onu yalnızca “Pentagram’ın gitaristi” diye tanımlamak, hikâyenin önemli bir bölümünü atlayarak eksik bırakmak olur. Çünkü o aynı zamanda gençlere gitar öğreten bir öğretmendi.
Öğrencilerinden ikisinin ismi ise yıllar sonra Türkiye Rock tarihinin başka bir sayfasında yeniden karşımıza çıkacaktı:
Gökhan ve Hakan Özoğuz.
İnsan bazen kendi bıraktığı izlerin nereye kadar ulaşacağını bilemez.
Bir gitar öğretirsiniz; birkaç akor, bir riff, bir teknik… Belki de müziğe bakmanın başka bir yolunu.
Sonra hayat devam eder.
Öğrenci büyür, kendi müziğini yapar, kendi grubunu kurar ve bir gün, sizin artık olmadığınız bir dünyada sahneye çıkar.
Ümit Yılbar’ın Gökhan ve Hakan Özoğuz’a bıraktığı şeyin yalnızca gitar tekniği olup olmadığını bilmiyorum. Bunu kesin olarak söylemek için elimde yeterli tanıklık da yok.
Ama bildiğim bir şey var:
Ümit’in öğrencileri olan Gökhan ve Hakan yıllar sonra Athena’yı kurdu. Athena’nın ilk albümü One Last Breath, Ümit Yılbar’ın anısına ithaf edildi. Albümde onun adıyla ve bestesiyle yer alan bir parça da vardı:
“The Trap (Ümit Yılbar)”
Bir öğretmenin, öğrencilerinin ilk albümünde yeniden ortaya çıkması…
Bundan daha sessiz ve zarif bir vefa biçimi olabilir mi?
Belki müzik tarihinin en güzel taraflarından biri de budur:
İnsan gider, öğrencisi kalır ve bazen öğretmenin sesi, öğrencisinin gitarından yeniden duyulur.
Ümit Yılbar’ın adı Pentagram ile anıldığında bugün akla gelen en güçlü ifadelerden biri kuşkusuz Fly Forever.
Fakat burada küçük görünen ama önemli bir tarihî ayrıntı var.
Pentagram’ın Trail Blazer albümü 1992’de yayımlandı. Ümit Yılbar ise 25 Eylül 1993’te hayatını kaybetti.
Dolayısıyla Fly Forever’ın Ümit’in ölümünün ardından yazıldığını söylemek doğru değildir.
Ama hikâyenin daha ilgi çekici tarafı zaten burada başlıyor.
Çünkü bir şarkının anlamı her zaman ilk yazıldığı gün tamamlanamaz. Hayat bazen bildiğini okur ve şarkının anlamını sonradan değiştirir.
Fly Forever da Ümit’in ölümünden sonra başka türlü duyulmaya başladı. Bir şarkı, bir insanın ardından söylenmiş bir veda gibi algılandı. Pentagram’ın tarihinde Ümit’in adıyla yan yana geldi ve yıllar geçtikçe o iki kelime, bir müzisyenin hafızasına dönüştü:
Fly Forever.
Bazen hafıza böyle çalışır:
Tarih müziği yeniden dinler, müzik de tarihi yeniden yazar.
Ümit Yılbar’ın hikâyesinin bence en ağır olan bölümüne geliyorum.
Çünkü sahne ile savaş arasında yalnızca birkaç yıl değil, iki farklı dünya vardır.
Ümit, askerlik görevini gönüllü olarak ve komando birliğinde yaptı. 1993 yılında Siirt’in Eruh ilçesinde görev yaparken hayatını kaybetti; henüz 27 yaşındaydı.
Burada kolay olan, hikâyeyi beylik kahramanlık cümleleriyle tamamlamaktır.
Ama ben o kolaylığa kaçmak/sığınmak istemiyorum.
Çünkü Ümit Yılbar’ın hikâyesi bir sloganın içine sığmayacak kadar insani.
O önce bir insandı; sonra bir müzisyen, bir gitarist, bir öğretmen, bir arkadaş, bir evlat ve bütün bunların yanında “gönüllü” bir askerdi.

Ölümünün üzerinden geçen yıllar, onun hayatındaki bu katmanların hiçbirini diğerinin yerine koymamalı.
Çünkü bir insanı yalnızca nasıl öldüğünden ibaret hâle getirdiğimizde, nasıl yaşadığını unutma tehlikesiyle karşı karşıya kalırız.
Türk Rock Tarihinin Yarım Kalan İhtimalleri
Belki de Ümit Yılbar’ın hikâyesini bugün yeniden anlatmamın en önemli nedeni budur.
Türk Rock tarihini çoğunlukla tamamlanmış hikâyeler üzerinden anlatıyoruz: Albümü çıkanlar, ünlü olanlar, sahneye yıllarca çıkanlar, büyük kalabalıklara ulaşanlar, adı ansiklopedilere girenler…
Ama bir de yarım kalanlar var.
Henüz kendisini tamamlayamadan aramızdan ayrılanlar, bir sonraki albümünü yapamayanlar, bir sonraki grubunu kuramayanlar, bir sonraki şarkısını yazamayanlar…
Ümit Yılbar işte bu anlamda Türk Rock tarihinin yarım kalmış ihtimallerinden biridir.
Belki de gölgede kalanların başka bir yüzüdür bu.
Gölgede kalan herkes unutulmuş değildir; bazıları çok erken gittiği için hikâyesini tamamlayamamıştır.
27 Yaşında Donmuş Bir Fotoğraf
Ümit’in fotoğraflarına bakınca onu hep genç görüyoruz.
Bu çok garip bir duygu.
Biz yaşlanıyoruz. Onun arkadaşları yaşlanıyor, öğrencileri yaşlanıyor, Pentagram’ın kadrosu değişiyor, Athena başka albümler yapıyor, Türkiye’nin Rock tarihi başka yönlere akıyor…
Ama Ümit aynı yaşta kalıyor: 27.
Ölümün insanlara yaptığı en tuhaf şeylerden biri de budur:
Yaşı dondurur.
Ümit belki gitar çalmaya devam edecekti. Belki müziği başka yönlere evrilecekti. Belki yeni öğrencileri olacaktı. Belki başka gruplarla yolları kesişecekti. Belki de hayatını bambaşka bir yerde sürdürecekti.
Bilmiyoruz.
Ve hiçbir zaman bilemeyeceğiz.
İnsanın içini acıtan şey biraz da bu bilinmezlik değil midir?
Bir Gün “Fly Forever” Yeniden

Bir konser salonunda ışıklar kapanacak, sahne kararacak, insanlar susacak…
Sonra gitarlar başlayacak.
Bir yerlerde Ümit Yılbar’ın adı yeniden hatırlanacak.
Belki onu tanımayan gençlerden biri bu yazıyı okuyacak, merak edip kim olduğunu araştıracak. Pentagram’ın eski kayıtlarına bakacak, Ümit’in fotoğraflarını görecek, Athena’nın One Last Breath albümünü bulacak, The Trap’i dinleyecek.
Sonra Fly Forever’ı açacak.
Ve belki ilk kez, bir insanın aramızdan ayrılışından yıllar sonra bile başka insanların hayatına dokunabileceğini fark edecek.
Bir müzisyenin hayatını sürdürmesinin tek yolu yeni şarkılar yapmak değildir. Bazen onun adına bir şarkı çalınır. Bazen bir öğrencisi sahneye çıkar. Bazen eski bir albüm yeniden dinlenir. Bazen yıllar sonra biri onun adını ilk kez söyler.
Ve hikâye yeniden başlar.
Ümit Yılbar’ın yaşamı 25 Eylül 1993’te sona erdi.
Ama Ümit Yılbar’ın hikâyesi orada bitmedi.
Pentagram’da sürdü. Fly Forever’da sürdü. Öğrencilerinin gitarlarında sürdü. Athena’nın One Last Breath albümünde, The Trap’in isminde sürdü. Ve bugün hâlâ onun adını hatırlayanların hafızasında sürüyor.
Belki de ölümün karşısında insanın yapabileceği en anlamlı şey budur:
Bir insanın hayatını yalnızca son günüyle hatırlamamak.
Onun yaşadığı zamanı geri çağırmak. Gitarını yeniden eline vermek. Sahneyi yeniden kurmak. Gençliğini yeniden hatırlamak.
Ve sonra, cevabını hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz o soruya bakmak:
Ümit yaşasaydı ne olurdu?
Bu sorunun yanıtı yok.
Ama belki de bütün mesele budur.
Çünkü bazı müzisyenler bize yaptıkları müzikten çok, yapabilecekleri müziğin yokluğunu bırakırlar.
Ümit Yılbar onlardan biri.
27 yaşında yarım kalan bir Rock hikâyesi…
Ama yarım kaldığı yerde susmayan bir hikâye.
Pentagram’ın gitarlarında, Athena’nın ilk albümünde, The Trap’in isminde ve Fly Forever’ın yankısında…
Başta dedik ya, bazı insanlar gider, bazılarının da sesi kalır.
Ve bu kalan bazı sesler, üzerinden kaç yıl geçerse geçsin, gökyüzüne doğru yükselmeye devam eder.
FLY FOREVER, ÜMİT.



