Milano’da spontane bir kararla izlenen konser, beklenmedik bir müzik keşfine dönüşüyor. Zeynep Poyrazoğlu, bu keyifli karşılaşmadan yola çıkarak Steckel’in kariyerine, Black Gold, Polyphonic Prayer, Grandview Drive ve 2026 tarihli Sandstorm albümlerine uzanıyor. Albümlerin birbirinden farklı müzikal karakterlerini, sevdiği şarkıları ve konserden kalan izlenimlerini paylaşırken okuru da bu enerjik gitaristin dünyasını keşfetmeye davet ediyor.
Stüdyoİmge Milano şubesinden yeni bir konser yazısıyla (Milano’dan ilk yazı olduğuna bakmayın, devamı da gelsin diye “yeni” dedim 😊) merhaba! Bugün sizi 11 Eylül’de en yeni albümünü yayımlamış Amerikalı bir gitaristle tanıştırıyorum. “Sizi” derken kendimi de kastediyorum; biz de spontane bir şekilde konserine gittiğimizde keşfettik kendisini. Biraz konser, biraz da tanıtım yazısı gibi olacak bu yazı sanırım.
Yazıya girişmeden önce konserden kısaca bahsetmek gerekirse, tek kelimeyle şahaneydi diyebilirim. İşin şakası bir yana, gerçekten çok spontane bir şekilde, çok da bir beklentimiz olmadan gittiğimiz konserden “Biz bu adamı neden daha önce keşfetmemişiz?” diye döndük.
Milano’da çok da büyük olmayan bir tiyatro salonu olan Spazio Teatro 89’un ev sahipliği yaptığı konser 21.30 sularında büyük bir heyecanla başladı. Bas gitarda Nils Lammert ve davulda Cullen Corley’i gördüğümüz konserde Eric Steckel, yeni albümü Sandstorm’dan She’s a Golddigger ve When It Rains, It Pours gibi şarkıları da çaldı. Konserin bitiminde merch standının yanındaki imza alanında herkesin plak ve tişörtlerini imzaladı, isteyenlerle fotoğraf çekildi.
Konserden uzun uzun bahsetmek yerine biraz hem size hem de kendime Eric Steckel’i tanıtma kısmına geçeyim. 1990 doğumlu Amerikalı gitarist, şarkıcı ve söz yazarı, daha on bir yaşındayken ilk albümü A Few Degrees Warmer’ı kaydetmiş. Pennsylvania’dan çıkan, Blues geleneğiyle büyüyen bu genç müzisyen zamanla gitarın sesini iyice yükseltmiş; Blues’u Hard Rock ve Metal’le yan yana getiren kendine özgü bir yol bulmuş. Güçlü gitar sololarına bir de sahnede izlediğimiz o enerji eklenince hakkında neden daha önce bir şey duymadığımıza şaşırmamak zor.
İlk albümünde yorumladığı şarkıların yanında kendi besteleri de yer alıyordu. 2003’te Sarasota Blues Festival’de John Mayall & the Bluesbreakers ile sahneyi paylaştı ve grubun sahnesine çıkan en genç gitarist olarak tanındı. Mayall onu 2004’teki İskandinavya turnesine davet etti. 2005’teyse Los Angeles’ta kaydedilen Road Dogs albümündeki bir şarkıya gitarıyla katkıda bulundu. On bir yaşında albüm, on üç yaşında Bluesbreakers sahnesi… Bayağı erken başlayan bir hikâye yani.
Steckel’in bugüne uzanan çok sayıda albümü ve teklisi var. Resmî sitesinde özellikle öne çıkardığı dört albüm üzerinden gideceğim: Black Gold, Polyphonic Prayer, Grandview Drive ve son olarak Sandstorm. Albümler arasında biraz gidip geleceğiz; zaten bir müzisyeni keşfetmenin en eğlenceli yanı da bu değil mi?
Polyphonic Prayer (2018)
Sırada Polyphonic Prayer var. Steckel’in kendi tanımıyla Bluesmetal dönemine girdiği albüm bu. Blues kökleri yerli yerinde, ama gitarın tonu daha sert, riffler daha ağır ve Rock ile Metal’in etkisi çok daha belirgin. Davulları Don Plowman çalarken diğer enstrümanların büyük bölümünü Steckel üstlenmiş. Böyle dinleyince albümün neden bir dönüm noktası gibi duyulduğunu anlamak kolay.
Buradaki önerilerim She’s 19 Years Old, It’s My Own Fault ve Tennessee. Üçünü art arda dinlemek, albümün hem Blues’a bağlı kalan hem de daha sert bir ses arayan tarafını duymak için güzel bir yol.
Grandview Drive (2020)
Grandview Drive’da ise biraz soluklanıyoruz. Ses mühendisliği ve miksajda Daniel Malsch, davulda yeniden Don Plowman var. Önceki albümün Bluesmetal tarafına kıyasla daha yumuşak bir sound, piyanoya açılan daha geniş bir alan ve melodiyi öne alan düzenlemeler duyuluyor. Tabii gitar sololarının etkileyiciliğinde bir azalma yok; sadece bu kez şarkılara biraz daha farklı bir yerden yaklaşıyor.
Bu albümde öneri seçmek hiç zor olmadı: Take My Love to Town ve Dream for 2. İkisi de albümün daha sakin, daha melodik tarafını tanımak için güzel başlangıçlar.
Sıralamam biraz karışık oldu ama bir sonraki albümümüz için beş yıl geriye, Bluesmetal döneminin öncesine gidiyoruz: Black Gold.
Black Gold (2015)
Daha geleneksel Blues Rock tarafını duyduğumuz, gitarın ön planda olduğu ama şarkıların melodilerini de ihmal etmeyen bir albüm. Dört albüm arasında yapım ekibinin daha geniş olması da dikkat çekiyor. Steckel yine işin büyük kısmını üstlenmiş; Maikel Roethof ve Brendon Heist gibi isimler de kayıt ve üretim sürecine katkı vermiş.
En çok dikkatimi çeken şeyi söyleyerek başlamak zorundayım tabii ki: Albümün sonundaki If I Ain’t Got You, bir Alicia Keys cover’ı! Benim için beklenmedik bir seçim. Orijinalinin hissini koruyup kendi gitar dünyasına taşımış; şarkıyı dinlemeden burada söyleyeceğim herhangi bir şey çok açıklayıcı olmaz muhtemelen. Bu albümden ilk önerim kesinlikle If I Ain’t Got You. Ardından Speed of Light ve Fugitive’e de kulak verin.
Sandstorm (2026)
Ve bugün hakkında konuşacağımız son albüm, 11 Eylül 2026’da yayımlanan, turnesini de canlı izleme şansına eriştiğimiz Sandstorm. Bluesmetal yaklaşımının bu kez daha gelişmiş, daha sert ve yer yer daha saldırgan bir hâlde geri döndüğünü söyleyebilirim. Davulları Elia Micheletto çalıyor. Davulun parçaların içindeki varlığı da belki bu sertlik hissini artırıyor. Albümün on şarkısı var ve bir bütün olarak dinlerken en çok zevk aldığım çalışma bu oldu.
Steckel de bu albümde güçlü gitarları yüksek sesli amfilerle buluşturan, Blues, Rock ve Metal’i bir araya getiren anlayışını sürdürmüş. Konserde duyduğumuz enerji kayıtlarda da hissediliyor. Sandstorm için üç önerim var: When It Rains, It Pours, What I Wanna Believe ve She’s a Golddigger. Özellikle konserin ardından dönüp dinleyince bambaşka bir keyif verdi bana.
Canlı dinleme şansınız olursa kaçırmayın demekten çekinmeyeceğim; kendisini ilk dinleyişi canlı olan biri olarak söylüyorum bunu. Bir müzisyenin daha konser yazısının sonuna geldik sayılır. Ve yazıyı sonuna kadar okuyanlar için bir de bonus önerim var. Yazı için araştırma yaparken keşfettim ve sabahtan beri dinliyorum (biraz çok şarkısı var, dinle dinle bitmiyor): John Mayall’dan Sensitive Kind. Hikâye dönüp dolaşıp yine onunla buluştu.







