Bütün üyeleri aynı kalmasa da bir grup hâlâ aynı grup mudur? Cevap: Evet… Yes’in altmış yıla yaklaşan müzik hayatının (şimdilik) son stüdyo albümü bu soruya tereddüde yer bırakmadan yanıt veriyor.
yabancı yazıları:
BEAT’in İstanbul konseri yalnızca bir sahne gösterisi değil; zamanın büküldüğü, sesin bedene çarptığı ve artçı sarsıntıları uzun zaman sürecek ortak bir deneyimdi. Üç yazar, aynı gecenin üç ayrı yüzünü aynı hislerle anlatıyor.
Nick Drake’in en yalın hâliyle kaydettiği Pink Moon, yirmi sekiz dakikada yalnızlığı, kırılganlığı ve sessizce iyileştiren bir şifacının iç dünyasını anlatıyor.
Joe Bonamassa’nın “The Spirit of Rory” ile Cork’tan Rory Gallagher’a gönderdiği gitar selamı, üç ayrı kalemde Blues’un hafızasına ve kuşaklar arası yolculuğuna dönüşüyor.
Suede’in ilk albümü; karanlık Londra hikâyeleri, çarpıcı gitarlar ve Britpop’un doğuşunu müjdeleyen sarsıcı şarkılarla hâlâ ilk günkü gücünü koruyor.
Southern Pacific’in Country Rock, Creedence ve Doobie Brothers elemanlarını buluşturan hikâyesi, Akün Sineması’ndan kalan unutulmaz bir konser anısıyla yeniden canlanıyor.
The Wicker Man, Pagan ritüellerin, Saykedelik Folk’un ve Folk Horror estetiğinin iç içe geçtiği tekinsiz bir kült film. Bu yazı, Hasır Adam’ın içinde yanan yalnızca bir bedene değil, müziğin, inancın ve kurban fikrinin bitmeyen yankısına kulak veriyor.
Genesis’in Peter Gabriel’in maskeli masallarından Phil Collins’in stadyumlara açılan Pop Rock döneminin hikâyesi: eski hayranı bir küstürüp bir barıştıran, yenisini peşine takan, kimlik değiştirme konusunda Rock tarihine ders veren bir grup.
Robert Plant Harbiye’de şarkı söylemedi; zamanı büktü, kalpleri titretti, derinlere gönderdiğimiz ergen hayranlığımızı da dürtükleyerek yeniden diriltti.
1994 tarihli Smash, The Offspring’i yeraltından çıkarıp 90’ların en büyük Punk Rock patlamalarından birine dönüştüren albümdü.
