Aydasu Bekçi, Tuzla Buz’un kırık parçaları arasında kendi gençliğinin izlerini de arıyor: üniversite çimlerinde başlayan bir aşkı, eve dönüşlerin burukluğunu, öfkeyi, düşleri ve büyürken insanın içinde açılan küçük çatlakları… Grizu’nun müziği, onun kaleminde hem 90’ların asi gençliğine hem de bugün hâlâ aynı şarkılara tutunanlara seslenen kırılgan bir o kadar da gürültülü bir hatıraya dönüşüyor.
Sıcak bir İzmir günü. Üniversitenin ilk yılı bitmiş ve erkek arkadaşımla zar zor bulduğumuz bir gölgenin altında uzanıyoruz. Tenimize işleyen güneşin ötesinde telefondan yükselen müziğin sesiyle ilk defa beraber bir şarkıya eşlik ediyoruz belki. O şarkı ise “Bütün Bunlar Düş”ten başka bir şey değil.
Finallerin bitmesinin ardından yaşanan o rahatlama ve eve dönecek olmanın kırgın mutluluğu var içimizde. Grizu’yu her dinlediğimde de aklıma bu an dizimi gelir. Olduğumuz kadar genç, olabildiğimiz kadar asi ve biraz düşler âleminde.
Sadece 90’ların gençliği için değil, her dönemde anlaşılabilecek evrensel bir gençlik manifestosu; patlamanın kendisi, dağılmış parçaların içinden çıkan bir isyan Grizu’nun müziği. Biraz üniversite çimi ve ilk aşk, biraz dönemin ruhu, biraz da politik bir gençlik.
Grizu’yu ilk dinlediğimde lise sıralarındaydım. O ilk gençliğin heyecanıyla dinlediğim şarkılar yaşamın her döneminde daha olgun bir dinleme deneyimine dönüştü. Her ne kadar dinleme deneyimi zamanla olgunlaşmış olsa da hissettirdiği muziplik hep aynı kaldı. En yoğun duyguların yaşandığı bu gençlik döneminde, sadece bir neslin değil, birçok kuşağın ortak sözcüsü olma özelliğini taşıyor grup.
1993 yılında Emre Akdeniz ve Selçuk Mısıroğlu tarafından kurulan grup, ilk başta isimsiz bir gruptu. Kutay Yurdaer’le beraber Grizu ismini aldılar. Bu ismi almaları tesadüf değildi. Grizu’yu sadece gençlik ve gençliğin sorunlarına yoğunlaşan bir grup olarak tek bir kalıba sığdırmak doğru olmaz. Grizu müziğinin politik, sistem eleştirisini içinde barındıran bir yanı da vardır. Grubun ismi, Türkiye’de özellikle 90’lı yıllarda çok fazla yaşanan maden kazalarından biri olan “grizu patlamaları”na bir atıftır.
Grubun üç albümünden ilki olan ve benim de burada ele almak istediğim Tuzla Buz, 1996 yılında o dönem genç gruplara yer ayıran Ada Müzik tarafından piyasaya sürüldü. Yayımlandığı yıllarda oldukça ses getiren bu albüm, 90’ların gençliğinin bir aynası niteliğindedir.
Tuzla Buz albümü denince akla ilk olarak grubun Rock çevresinde tanınmasına öncülük eden Bira ve Kahveparçası gelir. Dönemin en önemli medya mecralarından olan televizyon programları ve müzik kanalları bir neslin hafızası olduğu gibi Grizu’nun serüveni için de önemli bir çıkış noktası olmuştur. Birçok insanın grupla ve albümle ilk tanışıklığı da bu kanallar sayesinde oldu. 1998 yılında Eko TV’de yayınlanan ve Güven Erkin Erkal’ın sunduğu Kent Ozanları programındaki Bira ve Kahve performansı şu an bile sosyal mecralarda grubun en çok dolaşımda olan performansı olma özelliğini taşır.
Toplam on şarkıdan oluşan albüm gerek ismi gerekse kapağı aracılığıyla bizlere belli mesajlar sunar. 90’lı yılların Grunge, Punk yükselişinin Türkiye’deki en somut örneği olan Grizu, sadece şarkılarıyla değil, sahip olduğu estetikle de bize o Alternatif Rock müziğinin asiliğini anlatır.
Tuzla Buz ismi, paramparça olmuş bir toplumu ve gençliği anlatır. Ancak tuzla buz olan tek şey toplum ve birey değildir, paramparça olmaya yüz tutan karmaşık duygulardır da. Tuzla buz olan her şeye bir isyandır albüm. Gündelik hayat ilişkilerini ve toplumsal sorunları kusursuz olmayan, biraz dağınık ama samimi bir isyanla anlatır. Albüm kapağında yer alan kırmızı renk bize bu isyankâr tavrı ve öfkeyi yansıtır. Gençliğin damarlarında akan kandır bu, onların sesidir.
Müzikal açıdan Hard Rock soundu ve yer yer Punk esintileri olan albümün vokalinde Emre Akdeniz, gitarda Selçuk Mısıroğlu ve Sabri Kalaycıoğlu, bas gitarda Kutay Yurdaer, davulda ise Altuğ Yıldız yer alır.
Albümün açılışı Bir Daha Asla ile yapılır. Daha açılışta çok net bir tavırla karşılaşırız. Sert ve distortionlu bir gitar dolar kulaklarımıza. Akılda kalıcı bir gitar melodisiyle yapılan açılışın ardından gelen şarkının vokali oldukça keskin ve serttir. Parçada hâkim olan asıl duygu, bir tecrübenin ve ardından gelen kalp kırıklığının sonunda söylenen “bir daha asla”dır.
Hayatımızda yaşadığımız, özellikle genç yaşlarda tecrübe ettiğimiz bazı anlar bize birçok kez “bir daha asla” dedirtebilir. “Bir daha asla yapmayacağım! Bir daha asla kendimi kaptırmayacağım! Bir daha asla bu kadar değer vermeyeceğim! Bir daha asla…” şeklinde insan ilişkilerinde tecrübeyle öğrenilen, zaman zaman pişmanlık duyulan bu sözün yarattığı o duygu sarar etrafımızı. “Tüm gün çırpındım senin acın için. Bir daha asla bırakma yapamayacağın şeyleri. Kafana takma, kafana takma.” sözlerinde başkasının acısı için uğraşmak, onun acısını sahiplenmek anlatılır. “Kafana takma” dizelerinde ise bir teselli mevcut. Sonrasında gelen “Tüm gün çırpınsam bile inan yine senin için, bir daha asla, bir daha asla” sözlerinde karşımızdaki durum için ne kadar uğraşırsak uğraşalım bunun bir daha olmayacağı çok net bir biçimde vurgulanır. Emre Akdeniz’in sert vokali ise şarkı sözlerinin bir destekçisi niteliğinde.
Bir Daha Asla’nın kapanışından sonra hareketli bir gitar riffi ile Dalga başlar. Bu parçada “dalga” bir aracıdır. Geçmişten gelen anıların ve bir kişinin “ara ara bir dalga” ile gelmesini anlatır. Şarkı, ritim ve tempo olarak yükselen ve devamlı hareketli olan dalgalar gibidir. “Benim olmasan da sen yine hep yanımdasın” sözlerinde artık ilişki içinde olmadığımız kişilerin bizde bırakmış olduğu anılar ve duyguların ruhen yanımızda olabileceğini söyler. Bu bazen bir sevgilidir, bazense bir arkadaş. Bazen de en yakınımız dediğimiz herhangi bir akrabamızdır.
Devamlı olarak tekrarlayan “benim olmasan da” sözü ise bir kabulleniş içerir. O insan artık burada değildir, ancak ruhumuzun ve kalbimizin içinde bizimle yaşamaya devam edebilir. Dalga parçası müzikal olarak Punk’a yakındır. Grizu’nun kendine has Grunge, Punk havası ve vokali Bir Daha Asla’da olduğu gibi burada da karşımıza çıkar.
Aradan ne kadar zaman geçerse geçsin, ister on beş ister altmış yaşında olalım ortak müzik belleğimizde yaşayan parçalardan biri de Bira ve Kahve’dir. Sadece yazıldığı nesle değil, her yaştan dinleyiciye aynı duyguları hissettirir. İlk kez Bira ve Kahve’yi dinledikten sonra, Tuzla Buz albümünün diğer parçalarıyla tanışmam ancak albümün CD’sini lise yıllarımda satın almamla gerçekleşti. Albüm, on beş yaşında öğle aralarında o zamanki en yakın dostum Aslı ile asi ergen müziklerinin dibini sıyırdığımız zamanları hatırlatır bana.
Bira ve Kahve aslında birbirinden oldukça bağımsız iki tür içkidir. Ancak şahsımca bira gençliği, yazı ve duyguların en yoğun yaşandığı ilk aşkları anlatırken kahve, gerçekliğin kendisine dönmeyi anlatır. Bira hayaller, rüyalar ve aşkın kendisiyken kahve gerçekliğin en sert halidir. Emre Akdeniz, internetin derinlerinde yer alan eski bir röportajında Bira ve Kahve parçası için “Bira ve Kahve ilk gençlik çağımdaki sevgi yanılsamalarının toptan bir ifadesi, tek bir kişiye dair değil.” İfadesini kullanıyor.
Tıpkı Dalga parçasında olduğu gibi bu şarkıda da hâkim olan genel duygu birinin hayatımızdan çıkma süreci ve anılar üzerine. Dalga’da geçen “Bazen benim olmasan da sen hep yanımdasın” vurgusu burada da yer alır. Müzikal açıdan ise aşırı rifflerin olmadığı, akılda kalıcı bir yanı vardır parçanın. Gündelik hayatın içinden, en genç Grizu şarkısı. Bizim için bu parçayı unutulmaz kılan asıl şeyse bu kadar hayatın içinden duyguları en genç halimizden anlatması. Zaman kapsülünün derinliklerinden çıkan en sağlam dostumuz.
Grubun siyasi yanını en açık biçimde gösteren parça ise Kan ve Para’dır. Şarkının ismi dahi bize politik bir mesaj verir. Kan ve para yan yana iki kavram olarak ele alınmıştır. Buradaki kan 90’lı yılların siyasi ve faili meçhul cinayetleriyken para, liberalleşmiş bir devlet yapısı ve üretim düzenini temsil eder. Şarkı sözleri bize çok net bir Türkiye tablosu çizer. “Kanla bezenmiş kaldırımlar, saat baretteyi kırk beş geçiyor” sözlerindeki “baretteyi kırk beş geçiyor” grubun ismini aldığı maden kazalarını anlatırken bir yandan da kana bulanmış sokaklar temsil edilir.
Hemen ardından gelen “Et parçasına örtülen gazeteden son haberler okunuyor” ifadesinde ise kamuoyunu bilgilendirme görevi gören gazetelerin ve haberlerin kan ve cinayetle ne kadar yoğun olduğu anlatılır. “Birisi çırılçıplak çatıda kimse dönüp inan bakmıyor”, “Yerde vücutlar hareketsiz hızla aralardan geçiliyor” gibi sözlerle de kent hayatının getirdiği soyutlanma ve bireyselleşmeyle beraber medyada sürekli karşılaşılan bu vahşetin ne kadar “sıradanlaşmış” olduğu vurgulanır.
Ancak şarkının en dikkat çeken ifadelerinden biri “Kan ve parayla beslenip, silahla tedavi olunuyor” sözü. Kan ve paranın yarattığı bu vahşetin “tedavi”sinin yine silah ve şiddet olması, ironik ama çarpıcı bir gerçek olarak karşımıza çıkar. Nakarat kısmında karşılaştığımız metafor ise oldukça bizden, en saf hislerimize hitap eden türden bir küçük kız imgesi. “Küçük bir kız yolun kenarında, düşen bebeğini kaldırırken, kendini onun yanında buluyor” ifadesi yurttaşın, masumların ve çocukların konumunu gösterir. Parçadaki palyaçonun hikâyesi ise şu cümlelerle sonlanır: “Ve sen palyaço inan pencerende, yine o şarkıyı söylüyorsun fakat hep sende biliyordun…”
Emre Akdeniz’in vokali bu parçada oldukça sert ve öfkeli. Enstrümanlar ise bu vokali destekler nitelikte. Kan ve Para parçası Grizu’nun müziğinin sadece tek bir “gençlik” kalıbının içine sıkışıp kalmadığının en somut örneği.
Bir diğer ele almak istediğim parça albümle aynı ismi taşıyan Tuzla Buz. Bu şarkı bize albümün genel ruhunu yansıtır. Şarkının bütünü bize bireysel bir kırılmayı anlatsa da albümün içinde toplumsal kırılmanın da izlerini görürüz. Hayatı ve olayları anlamlandırmaya çalışan birinin geri dönüşü olmayan serüvenini anlatır. Kız “seni anlıyorum” dese de anlamamaktadır. Çünkü artık her şey tuzla buz ve umutsuzdur. İnsan ilişkileri ve kırılma noktalarını en iyi yansıtan Grizu parçasıdır Tuzla Buz. Diğer parçalara göre daha sakin bir ritimde ilerler, bizi kendine yavaşça çeker ve en sonunda patlatır. Geriye toz, duman ve kırık parçalar kalır.
Bu yazıda en son incelemek istediğim parça ise en başta da bahsettiğim Bütün Bunlar Düş parçası. Yakın tarihli anılarımın en güzel eşlikçisi olan bu şarkı isminden de anlaşılacağı üzere bizi rüyalar âlemine doğru bir yolculuğa çıkarır. Ancak bu yolculuk her zaman mutlu değildir, temelinde kaçış vardır. Dün gece eve geç geldiği için annesinin kızmasıyla başlayan yolculuğumuzun sonunda dizeler “Artık kapıyı çalan ben değilim anne, ruhuma başkası girdi” ve “Artık o küçük çocuk değilim anne, içime bir canavar yerleşti”ye dönüşür.
Bütün Bunlar Düş bize sadece güzel rüyaları değil, korkulanı da anlatır. Kaçmak ve uzaklaşmak için çırpınan ancak yer yer korkan ve çabalayan bir genci dinleriz. Bu albümün ve Grizu’nun şarkılarının günümüzde kendini dinletmesinin sebebi şarkıların içindeki samimiyet ve duygulardır. Yaz günü o ağacın altında sevdiğin insanla başlayan bir serüven, zamanla ruhunun en derinlerine yerleşir. İşte iki insanın içindeki kırık parçalar birleştiğinde bir patlama çıkar: anılar, müzik, gençlik, aşk ve Bütün Bunlar Düş’e eşlik eden iki ses.
Editörün notu: Arşivden Grizu fotoğrafları için Güven Erkin Erkal‘a çok teşekkürler…





