Tunç Küçükaslan, Objektif’in Yuh’unu yalnızca bir çevre şarkısı olarak değil, insanın kendi konforuna, suskunluğuna ve alışkanlıklarına tutulmuş sert bir ayna olarak okuyor. Zehirli varillerden yanan ormanlara, yıkılan kent hafızasından ekran başında tüketilen öfkeye uzanan yazı, suçluyu dışarıda aramanın rahatlığını bozuyor. Çünkü sonunda gitar susuyor, parmak geri dönüyor ve geriye tek bir cümle kalıyor: Sana da yuh! Bana da yuh’
Önce bir gitar. Sert, kirli, neredeyse hoyrat bir gitar. Sonra bir ses yükselir. Size bir şey anlatmak için değil; sizden bir şey almak için. Rahatınızı bozmak, kurduğunuz küçük vicdan düzenini dağıtmak, yıllardır içinde bulunduğunuz “bilinçli şuursuzluğunuzu” yüzünüze vurmak, üzerini örttüğünüz vicdanınızın örtüsünü kaldırıp gözünüze sokmak için.
Objektif’in, Vecdi Yücalan’ın “Yuh”u…
İlk bakışta basit gibi görünür. Çevreci metalciler bişeyler diyorlar. Denizleri kirletenlere, ormanları yakanlara, zehirli atıkları döküp kaçanlara, yüz yıllık binaları yıkanlara söylenmiş birkaç cümle. Ama şarkının asıl darbesi burada değildir.
Asıl darbe sonundadır:
Sana da yuh… Bana da yuh...
İşte insan olanı tam burada yakalar ve benim gibi hissederseniz de bırakmaz.
Çünkü suçluyu göstermek kolaydır. Parmağımızı bir şirkete, bir müteahhide, bir fabrikaya, bir rant sahibine, bir siyasetçiye, bir kundakçıya dikmek kolaydır. Hatta bunu yaparken kendimizi ahlaken temizlenmiş bile hissederiz.
Fakat Vecdi, Objektif olarak parmağını geri çeker.
Kendi göğsüne koyar.
Ve der ki:
Sen de oradasın. Ben de!
Yuh‘un asıl büyüklüğü burada.
Bu şarkının hikâyesini öğrendiğinizde sözlerin ağırlığı daha da artıyor. Vecdi Yücalan,
1980’lerde Samsun’da yelken antrenörlüğü yaptığı dönemde, uçamadığı için bir tekneye
alınan, göğsünde krem benzeri bir madde bulunan ve kısa süre sonra ölen bir martıdan
söz ediyor. Yıllar sonra Sinop sahillerindeki zehirli varilleri incelediğinde, martının
göğsünde gördüğü maddeye benzeyen bir maddeyle karşılaşıyor.
Demek ki Yuh masa başında çevrecilik yapan boş bir metalci metni değil.
Önce bir martı ölüyor.
Sonra deniz konuşuyor.
Sonra variller.
Sonra orman.
Sonra şehir.
Ve en sonunda insanın yüzünün orta yerine.
Sana da yuh! Bana da yuh!
Şarkının bugün hâlâ insanın böğrüne oturmasının sebebi belki de bu.
Çünkü yıllar geçti.
Ama suç bitmedi.
Sadece biçim değiştirdi.
Bir Şarkının İçinden Çıkan Tarih
Yuh, 2000 yılında yayımlanan Künye albümünde yer aldı. Daha sonra 2007 tarihli
Sokağın Sesi için yeniden düzenlendi ve yaklaşık sekiz dakikalık bir versiyona dönüştü.
Bu uzun versiyon, Greenpeace eylemlerinden ve BarışaRock görüntülerinden yararlanan
belgesel nitelikli bir video çalışmasıyla birlikte sunuldu.
Bu ayrıntı çok önemli.
Objektif burada yalnızca şarkı söylemiyor.
Arşivleri de kayda alıyor.
1980’lerin sonunda Karadeniz’e bırakılan tehlikeli atık varilleri bunun en somut
örneklerinden biri. TBMM kayıtlarında, 1988’de Karadeniz kıyılarına vuran toplam 367varilden söz ediliyor; bunların 215’inin dolu olduğu, içlerinde toksik kimyasallar
bulunduğu ve soruşturmalarda varillerin İtalya bağlantısına ilişkin çeşitli bulgular elde
edildiği kayda geçirilmiş. Aynı kayıtta, tehlikeli atıkların Türkiye üzerinden Karadeniz’e
taşınmasına ilişkin güzergah ve soruşturma bulguları da ayrıntılı biçimde aktarılıyor.
Dolayısıyla şarkının “zehir dolu atıkları döküp kaçanlara” diye bağırdığı dünya, bir rock
şarkıcısının karanlık hayal gücünden çıkmış değildir.
Gerçekti.
Variller gerçekten kıyıya vurdu.
Gerçek insanlar o varillerin başında durdu.
Gerçek bir devlet soruşturması yapıldı.
Gerçek bir uluslararası atık meselesi yaşandı.
Ve yıllar sonra o zehrin içinden bir şarkı çıktı.
Fakat bugün asıl mesele varillerin kendisi bile değil.
Asıl mesele şu:
Bir toplum, kendisine yapılan kötülüğü ne kadar çabuk unutabilir?
“Yuh”un En Sert Yeri: Başkasını Suçlayamamak
Şarkının sözleri neredeyse çocukça bir yalınlığa sahip.
Denize işeyenlere yuh.
Ormanı yakana yuh.
Zehir döküp kaçana yuh.
Yüz yıllık binayı yıkana yuh.
Fakat bu yalınlığın altında çok ağır bir ahlak sorusu yatıyor.
Çünkü Vecdi Yücalan, dönemin söyleşilerinden birinde çevreciliği ayrıcalıklı bir kimlik
gibi görmediğini; dünyanın havasını soluyan ve suyunu içen herkesin bundan sorumlu
olduğunu söylüyor. Aynı söyleşide Yuh’un “sana da, bana da” diye bitmesinin
gerekçesini, herkesin aynı yaşam döngüsünün içinde bulunması üzerinden açıklıyor.
İşte burada şarkı, klasik protest sınırlarını aşıyor.
Çünkü klasik protest şarkı çoğu zaman “onlar” ile “biz” arasında bir çizgi çeker.
Onlar kötü.
Biz mağdur.
Onlar yıkıyor.
Biz direniyoruz.
Onlar kirletiyor.
Biz temiziz.
Yuh ise bu konforlu ayrımı reddediyor.
Hayır!
Sen de bu hikâyenin içindesin.
Ben de.
Markete giriyoruz.
Plastiği alıyoruz.
Arabaya biniyoruz.
Klimayı açıyoruz.
Ucuz ürünün neden ucuz olduğunu sormuyoruz.
Bir binanın nasıl yapıldığını değil, manzarasının güzel olup olmadığını konuşuyoruz.
Bir ağacın kesilmesini izliyoruz.
Bir kıyının betonlaşmasını izliyoruz.
Bir eski binanın yıkılışını seyrediyoruz.
Sonra sosyal medyada üzgün bir cümle yazıyoruz.
Ve hayatımıza devam ediyoruz.
Yuh!
Tam da buraya.
Biz biliyoruz ki endüstriyel toplumlarda otorite yalnızca baskı yoluyla değil,
ihtiyaçlarımızı ve arzularımızı biçimlendirerek de insanı sisteme bağlayabilir.
Bu düşüncenin Yuh açısından ürkütücü tarafı şu:
Bizi susturmak için her zaman ağzımızı kapatmaları gerekmiyor.
Bazen bizi yeterince rahat (ölmeyecek kadar) ettirmeleri yetiyor.
Öfkemizi tüketebiliyoruz.
Vicdanımızı tüketebiliyoruz.
Muhalefetimizi bile tüketebiliyoruz.
Bir şey görürüz.
Sinirleniriz.
Paylaşırız.
Bir kahve içeriz.
Sonra başka bir videoya geçeriz.
Bir felaket daha.
Kaydır…
Bir yangın daha.
Kaydır…
Bir kıyı daha.
Bir bina daha.
Bir canlı daha.
Kaydır…
Bir haber daha.
Ve anca kendini kaydır…
Biz ne kadar itiraz etsek, karşı çıksak da sistem bazen itirazı yok etmez; onu
tüketilebilir hale getirir.
Öfke de bir içeriktir artık.
Yıkım da.
Yangın da.
Direniş de.
Hatta Yuh bile.
Ve insanın kendisine sorması gereken soru şudur:
Ben gerçekten karşı mı çıkıyorum,
Yoksa -mış gibi yaparak kendi vicdanımı mı rahatlatıyorum?
Michel Foucault‘nun iktidar analizleri bize daha rahatsız edici bir şey söyler:
İktidar yalnızca yukarıda duran birinin bize emir vermesi değildir.
İktidar, gündelik hayatın içine dağılır.
Alışkanlıklara.
Kurallara.
Bedenlere.
Kurumlara.
Davranışlara.
Ne yiyeceğimize, nasıl yaşayacağımıza, neyi normal kabul edeceğimize kadar sızar.
Bu yüzden doğanın talanı yalnızca “birkaç kötü adamın” yaptığı bir iş değildir.
Bir kıyının imara açılması kadar, onun açılmasını doğal karşılayan, görmezlikten gelen
bakış da meselenin parçasıdır.
Bir ormanın yok edilmesi kadar, ormanın yokluğuna alışmak da meselenin parçasıdır.
Çünkü yıkımın en büyük başarısı bazen yıkması değildir.
Bizi yıkıma alıştırmasıdır.
Önce şaşırırız.
Sonra öfkeleniriz.
Sonra alışırız.
Sonra hatırlamayız.
Sonra normal deriz.
Sonra başka bir yerde aynısını görünce yine şaşırırız.
Ve artık iktidar davranışlarımızı ve “normal” kabul ettiklerimizi şekillendirerek işler.
Yuh tam da bu normalleşmeye, körleşmeye karşı çıkar.
Bağırır.
Çünkü bağırmadığımız anda sessizlik düzenin olağan sesi hâline gelir.
İşte bizim büyük körlüğümüz burada başlıyor:
Bir bina çökerse görürüz.
Bir orman yanarsa görürüz.
Bir gemi batarsa görürüz.
Ama toprağın zehirlenmesini her gün göremeyiz.
Denizin içindeki kimyasalı göremeyiz.
Bir ekosistemin yavaş yavaş çökmesini göremeyiz.
Bir kentin hafızasının parsel parsel silinmesini tek bir günde fark etmeyiz.
Yıkım sessizce ilerler.
Biz de sessizce yaşarız.
Ve sonra bir gün uyandığımızda ortada kaybedecek bir şey kalmamıştır.
Şimdi gelsin vicdanın itfaiyesi: kandığımıza kandığımız işte bu yer:
“Ben ne yapabilirdim ki?”
İnsanlığın en rahatlatıcı cümlelerinden biridir bu.
“Benim gücüm yetmez.”
“Ben tek başıma ne yapabilirim?”
“Zaten herkes böyle yapıyor.”
“Benden önce de böyleydi.”
“Benden sonra da olacak.”
“Bir şey değişmez.”
İşte eylemsizlik prensibi böyle çalışıyor. Bir cisim duruyorsa durma eylemine, hareket
hâlindeyse hareketine devam etmek ister. Eylemsizlikle başlar her şey; kötülüğün yanında durarak değil,
Hiçbir şey yapmayarak.
Ve Yuh‘un “bana da yuh” demesi tam olarak bu noktaya saplanıyor.
Ben ne yaptım?
Ne zaman sustum?
Ne zaman görüp geçtim?
Ne zaman “bana dokunmuyor” dedim?
Ne zaman bir kıyının betonlaşmasını yalnızca kötü bir manzara olarak gördüm?
Ne zaman bir ağacın kesilmesine üzülüp sonra hiçbir şey yapmadan evime döndüm?
Ne zaman kendi konforumun bedelini başkasının hayatına yazdım?
İşte asıl hesaplaşma burada başlıyor.
Asıl Suç: Alışmak
Belki de bugün Yuh‘u yeniden dinlediğimde en çok canımı acıtan şey bu oldu.
Şarkı eski.
Sorun eski.
Ama biz hâlâ aynı yerdeyiz.
Belki daha da kötüsü:
Artık daha fazla şey biliyoruz.
Daha fazla görüntü görüyoruz.
Daha fazla haber alıyoruz.
Daha fazla veri topluyoruz.
Daha fazla felaketin farkındayız.
Ama bilmekle yapmak arasındaki mesafe büyüyor.
Telefonlarımız dünyanın bütün felaketlerini cebimize taşıyor.
Orman yanıyor, görüyoruz.
Deniz kirleniyor, görüyoruz.
Hayvan ölüyor, görüyoruz.
Tarihi bina yıkılıyor, görüyoruz.
Ama sonra telefon kapanıyor.
Ve hayat devam ediyor.
İşte çağımızın en korkunç konforu bu olabilir: Her şeyi görüp hiçbir şeye
dokunmadan yaşayabilmek.
Felaket artık uzakta değil.
Ekranın içinde.
Ama ekranın içinde olduğu için elimizi uzatamıyoruz.
Ve Sonunda Aynaya Bakıyoruz
Objektif‘in Yuh’unu bugün yeniden dinlediğimde şarkının hedefinde yalnızca zehirli
atık boşaltan şirketi, ormanı yakanı, tarihi binayı yıkanı görmüyorum.
Kendimi de görüyorum.
Bütün bunları bilen ama susan beni.
Öfkelenip sonra işine dönen kendimi.
Kendi küçük konforunu dünyanın büyük yıkımından ayırabileceğini sanan kafasızlığımı.
“Ben ne yapabilirim?” diye sorup çoğu zaman hiçbir şey yapmamayı seçen tembelliğimi.
Çünkü mesele yalnızca suçluyu bulmak değil.
Mesele, suçun gündelik hayatta hangi küçük rahatlıklarla mümkün hâle geldiğini
görebilmek.
Biliyoruz ki suçun devam edebilmesi için milyonlarca insanın sessizce başka tarafa
bakması yeter.
Bu yüzden Yuh bir çevre şarkısından daha fazlasıdır.
Bir vicdan alarmıdır.
Ve alarmın sesi bugün hâlâ aynı:
Sana da yuh!
Sonra biraz daha yakına geliyor:
Bana da yuh!
En sonunda insanın kulağına değil, doğrudan yüzüne söylüyor:
Ne yapıyorsam bana da yuh!
Ne yapamıyorsam daha da yuh!
Çünkü bir gün deniz gerçekten susacak.
Bir gün orman gerçekten azalacak.
Bir gün çocuklarımız yüz yıllık bir binanın neye benzediğini yalnızca fotoğraflardan
görecek.
Bir gün bir kıyıya bakıp “Burada eskiden deniz vardı” diyeceğiz belki.
Ve o gün, “Ben bilmiyordum” deme şansımız olmayacak.
Çünkü biliyorduk.
Gördük.
Dinledik.
Uyarıldık.
Hatta yıllar önce Vecdi diye bir adam gitarını eline alıp bize bağırdı.
Biz de dinledik.
Sonra müzik bitti.
Hayatımıza döndük.
İşte suç ortaklığının en sessiz biçimi budur.
Felaketi gerçekleştiren olmak değil yalnızca.
Felaket gerçekleşirken kendi hayatına devam edebilmek.
O yüzden bu şarkıyı bugün yeniden dinlerken başka birine “yuh” demek kolay değil.
İnsan önce kendine dönmeli.
Aynaya bakmalı.
Ve gerçekten sormalı:
Ben neyi değiştirdim?
Cevap yoksa…
Gitar yeniden girsin.
Ses yükselsin.
Ve bu kez kaçacak yer bırakmasın:
Sana da yuh!
Ama önce bana da yuh…

