Mutlu son arayanlar yanlış yerdesiniz; burada yas, pişmanlık, yalnızlık, alkol, ölüm ve bol miktarda muhteşem gitar solosu var. Hacer Erişkin yine Rock müziğin karanlık sularında felsefeyle yüzüyor ve The Telegraph’ın ifadesiyle “Muhtemelen adını hiç duymadığınız en başarılı İngiliz sanatçı” Steven Wilson’ın yaşamadığı sefaletleri nasıl bu kadar inandırıcı anlattığının peşine düşüyor.
“Sefil / hüzünlü müzikler beni mutlu ediyor, mutlu müzikler ise depresif geliyor. Benden mutlu şeyler beklemeyin.” Steven Wilson
Benim Progressive Rock hikâyem Jethro Tull, King Crimson, Rush, Pink Floyd gibi 70’lerin devleriyle başlamış, onların 80’lerdeki artçı albümleriyle devam etmişti ama 90’lar için kesintiye uğramıştı. Steven Wilson ve Porcupine Tree nasıl olduysa 2010’lu yıllara kadar radarıma takılmadı. 90’larda yapılan Progressive Rock albümlerini göz ardı etmemin nedeni modern Progressive Rock’ın dahisi Steven Wilson’ı o zamanlar duymamış olmam olabilir. Geriye dönüp baktığımda büyük bir kayıp…
Kendini stüdyosuna ve plaklarına gömen çok enteresan, fazlasıyla işkolik (yoksa müzikolik mi demeliyim) bir karakter Steven Wilson. O mesafeli görüntüsünün ve mimiksiz yüzünün ardında, beyninin kıvrımlarında ve kalbinin odacıklarında tam olarak nelerin dolaştığını anlamakta zorlanıyorum. Zorlanıyorum, çünkü yazdığı şarkılar duygusallığın sınırlarını acımasızca zorluyor. İnsan psikolojisinin en kuytu köşelerini, ağır depresyonu, alkolizmi, şok edici kayıpları ve ezici pişmanlıkları notalara döküyor. Hayatı boyunca ağır bağımlılıklar yaşamamasına, melankoliden, alkolden ve sigaradan uzak durmasına, vejetaryen beslenip gayet steril bir hayat sürmesine (ki çevresi bu özelliğiyle dalga geçiyormuş) rağmen o trajedileri inanılmaz derecede ikna edici bir şekilde anlatıyor. Uzun uzadıya kullanmadığı kelimelerin tükendiği yerlerde vokalleri geri çekip frekansları ve ses mimarisini devreye sokarak dinleyiciyi adeta hipnotik bir duygu girdabına sokuyor. Elbette bir sanatçı — ister müzisyen ister yönetmen ister aktör ister yazar olsun — anlattığı duyguları bizzat yaşamış olmak zorunda değil ama deneyimlediğiniz sanat eserinin karşısında diliniz tutuluyor, gözleriniz doluyor, burun delikleriniz sızlıyorsa gayriihtiyari şöyle diyorsunuz: “Kesin yaşamış bunları.”
Şarkılarında trajik ruh hallerini anlatırken asla duygu sömürüsüne başvurmuyor, sesi titremiyor. Trajedileri kör göze parmak bir şekilde anlatmak yerine olayların yaşandığı ortamdan, yarattığı yan düşüncelerden ve ruhsal çöküşün dışavurumundan bahsederek acının yaşandığı o loş atmosferi yavaş yavaş inşa ediyor. Ardından neye uğradığını şaşıran dinleyiciyi o atmosferin içine hapsediyor. Adeta Matrix’teki Mimar gibi duyguların matematiksel çözümlemesini yapıp kurgusal ses evrenleri yaratıyor ve bu evrende acıdan kıvranan insanları dışarıdan bakarak gözlemliyor.
Onunla ilgili kafamdaki şu ikilemi hâlâ çözebilmiş değilim:
- O ya devasa duygusal zekâsını ve empati gücünü mesafeli personasının arkasına gizleyen hisli bir sanatçı;
- ya da duyguların anatomisini analiz edip onları harmonikler, frekanslar, ritimler ve kelimelerle kusursuzca inşa eden bir duygu mühendisi.
Bu yazımda Wilson’ın diskografisinde yer alan en ağır ve en dramatik anlatımları barındıran eserleri inceleyeceğim. Sonuna kadar okuyup şarkıları dinleyen okurlarımızın neler düşüneceğini merak ediyorum.
Reddediş (Drive Home)
Baş karakterin sürdüğü otomobil kaza yapar ve yanındaki sevgilisi hayatını kaybeder. Şarkı, baş karakterin kaza sonrası yaşadığı boşluğu ve şoku ifade eden yumuşak piyano/gitar tuşeleriyle açılır. Baş karakter maruz kaldığı korkunç şok yüzünden kendisini acıdan ve suçluluktan kurtaracak bir illüzyona sığınır: Kaza falan olmamıştır, sevgilisi onu nedensizce terk etmiş, o da arabasıyla eve yalnız dönmüştür. Terk edilişine bir türlü anlam veremez. Wilson, karakterin yaşadığı acıyı, inkâr sürecini ve nihayet gerçeği kabullenişini kalbimizi kanırta kanırta anlatır. Dinleyici olarak iyice darmadağın olalım diye karakterin vokallerine onun gerçeklerden kaçışını hissettiren derin bir reverb koyar. Prodüktör Alan Parsons flüt, klarnet ve yaylıları devreye sokarak kalbimizden arta kalanı söker alır. Karakterin sevgilisinin öldüğünü fark ettiği o kırılma anında, şarkının 5. dakikasında başlayan, yaklaşık üç buçuk dakika süren ve bana Comfortably Numb’ı hatırlatan gitar solosuyla da Osmanlı tokadını yapıştırır. Virtüöz Guthrie Govan bu soloyu stüdyoda tamamen doğaçlama olarak, gitarının tellerini kopara kopara tek seferde kaydetmiş. O kopan teller sanki karakterin acı dolu çatlak çığlıklarının sözcüsü olmuş.
Yas (Routine)
Eşi ve iki çocuğunu trajik bir olayda kaybeden bir kadının aklını yitirmemek için saplantılı bir şekilde kendini ev işlerine ve günlük rutinlere vermesinin hikayesi… Kadın ailesi hâlâ yaşıyormuş gibi onların odalarını toplayarak, yemeklerini yaparak ve sofrayı kurarak yaşadığı o korkunç acıdan kaçmaya çalışır. Şarkının matematiği kusursuz işler: Rutinler ve kadere isyan 5/8’lik, çocukların uzaklardan yankılanan masum sesi 4/4’lük, yasın o en ağır ve baskın hali ise 6/8’lik ritimlerle akar. Kendisi çocuk sahibi olmayan Steven Wilson, evlatlarını kaybeden bir annenin yas sürecini gözümüze sokup ajite etmek yerine, o basit günlük rutinleri acının yıkıcılığını anlatmak için kusursuz bir araç olarak kullanır. Wilson’a vokallerde eşlik eden Ninet Tayeb’in şarkının sonundaki o yırtıcı çığlığı, tahmin edileceği gibi bu çabaların sonuçsuzluğunu ve kadının bastırılmış isyanının nihayet açığa çıkışını temsil eder.
Çaresizlik (Refuge)
Wilson aslında politik bir karakter değil. İsrail-Filistin davasında hayranlarının baskıları sonucunda yaptığı (ve pek de makbul karşılanmayan) açıklamalar hariç politik konulara girmez. Bu şarkıda da konunun politik dinamiklerine dokunmak yerine (long live Roger Waters) yerinden yurdundan edilmiş bir karakterin yaşadığı derin duygusal yıkımı merkeze alır. Evini, ailesini, ülkesini kaybetmiş bireyin çaresizliğini sakin piyano notaları eşliğinde usulca fısıldanan sözlerle dile getirir. Parça ilerledikçe karakterin, onu ailesinden koparan kadere ve aralarına çekilen sınırlara olan isyanı, yavaş yavaş yükselen Floydian bir tansiyonla kendini gösterir. Burada dinleyici kendini muhteşem bir gitar solosu, isyankâr bir davul, tiz bir armonika ve synthesizerlarla o duygu selinin içinde bulur. Ardından şarkı sessiz bir tefekkür ortamına, onu sevdiklerinden ayıran kadere edilen serzenişe ve ondan çalınanları bir gün geri alma ümidine evrilir. Onu bu duruma sokan gücün kim olduğu ya da dinleyicinin öfkesini kime yönlendirmesi gerektiği söylenmez; sadece acı oradadır. Wilson’ın tüm yaptığı, saf bir duygu durumu analizidir.
Pişmanlık (Heartattack in a Layby)
Bir adam, eşiyle yaşadığı bir tartışmanın ardından sakinleşmek için arabasını otoyolun kenarında bir cebe çeker: “Bir sigara mı yaksam, belki gazeteye bir göz atarım ya da bir kaset koyarım…” Yaşadığı stresin ve öfkenin geçmesini beklerken aslında pek de iyi hissetmediğini, nefes almakta zorlandığını fark eder. Yalnız başına kaldığı bu ıssız noktada o an bir kalp krizi geçirmektedir. Şarkı, karakterin yavaş yavaş hayata veda ederken zihninden akıp gidenleri melankolik bir atmosferle işler: Pişmanlıkları, partnerinin onu merak edecek olması, kendisinin ise bir daha asla eve dönemeyecek ve onunla yaşlanamayacak olmasının getirdiği o ağır yük… Şarkının sonunda, tam da yaşamın bedenden çekildiği o anı simgeleyen vokal harmonikleriyle örülmüş inanılmaz düet benim de nefesimi kesip, o kalp krizini bana da yaşatıyor.
Özlem (The Raven That Refused to Sing)
Yaşlı bir münzevi, ziyaretine gelen bir kuzgunun çocukken kaybettiği ablasının reenkarnasyonu olduğuna inanır. Çocukluk yıllarında çok derin bir bağ kurduğu ablası; o ne zaman korksa, güvensiz hissetse veya bunalsa onu sakinleştirmek için şarkı söylermiş. Münzevi, o çok özlediği kız kardeşi olduğundan emin olmak için kuzguna şarkı söylemesi için yalvarır. Ancak kuzgun sessizce durur. Yaşlı adam hayal kırıklığı içinde umutlarını, umutlarıyla birlikte de hayatını kaybeder. Şarkı, karanlık minör-majör-minör-majör şeklinde akan akorları ve 7/8’lik hipnotik ritmiyle dinleyiciyi de tıpkı o münzevi gibi umutla hüzün arasında duvardan duvara vurur.
Vazgeçiş (Pariah)
Derin duygusal tükenmişliği, depresyonun o ağır uyuşukluğunu ve gelecekten umut kesmeyi son derece basit klavye ve gitarlar eşliğinde anlatan, yalın ama sarsıcı bir şarkı. Kendini toplum dışına itilmiş bir “parya” gibi hisseden anlatıcı, kendine ve geçmişine karşı duyduğu yorgunluğu, bozulan sağlığını ve modern yabancılaşmayı karşısındaki kadın karaktere (Ninet Tayeb) anlatır. Boethius’un melek ruhlu Felsefe’si gibi bir rol oynayan kadın ise anlatıcıyı teselli etmeye, gelecekte güzel günlerin onu beklediğine inandırmaya ve onu hayata bağlamaya çalışır. Eğer bu bir Amerikan filmi olsaydı her şey sihirli bir şekilde yoluna girerdi ve ikna olmuş kahramanımız mutlulukla ıslık çalarak uzaklaşırdı ama Wilson bir Hollywood sanatçısı değil. Baş karakter Felsefe’nin dediklerini anlar, hak da verir ama son noktayı koyar “Tamam, desteğin için sana müteşekkirim. Evet, hayattan kopmamalıyım ama elimde değil. Parya hâlim hep devam edecek.” Şarkının video klibi iki karakterin ruh halini inanılmaz güzel sergilemiş.
Depresyon (Russia on Ice*)
Alkoliksiniz. Partneriniz içinde bulunduğunuz sefil durumu hak ettiğinizi, sizin koca bir aptal olduğunuzu söylüyor. Ancak siz kendiniz olmaktan, o bardakları tekrar tekrar boşaltmaktan kurtulamıyorsunuz. Hayatınızdaki her şey elinizden kayıp gidiyor, beyniniz uyuştukça karanlık girdaplara sürükleniyorsunuz. Elinizdeki buzlu votka (Russia on Ice) çok soğuk ama içinizde yanan, giderek büyüyen koca bir delik açıyor. Alkolün yakıcı etkisini, depresyonun ve nihilizmin derinliklerinde hiçbir şey hissetmemeye yeğliyorsunuz. Bu on üç dakikalık epik ve karanlık şarkı bu ruh halini gitgide artan bir gerilim hattında işliyor. Wilson delisi bu gerilimi hissiz vokaller, ağır gitar riffleri, agresif davul atakları, yaylı pasajları, Floydian hayaletimsi bir ambiyans ve soğuk bir synth atmosferi ile yaratıyor. Şarkı o gerilimi hiç azaltmadan sona eriyor.
* Bu şarkıya bayılan kardeşim Levent Erişkin için.
Yalnızlık (Ancestral)
Hand. Cannot. Erase. albümünde Wilson, Londra’daki dairesinde hayatını kaybettiği ölümünden ancak üç yıl sonra — 2006 yılında — anlaşılan Joyce Carol Vincent isimli genç bir kadının trajik gerçek yaşam öyküsünü inanılmaz bir yaratıcılıkla yeniden kurgular. Albümde “H.” olarak anılan kahramanın hayat hikâyesini, gayet neşeli ve hayat dolu küçüklüğünden itibaren ele alıp adım adım karanlığa taşır. Albümün sonlarına doğru yer alan Portishead çağrışımlı Ancestral şarkısında H. kendini tamamen yalnızlığa teslim eder. Dairesine kapanır ve toplumdan tamamen uzaklaşır. Ailesi ve arkadaşları —kendisinin bilerek izini kaybettirmesi nedeniyle — tüm çabalarına rağmen onu bulamaz. Faturaları ve kirası otomatik banka talimatıyla ödendiği için yokluğu ev sahipleri, kamu kurumları veya komşular tarafından fark edilmez. Otomatikleştirilmiş modern altyapının en korkunç yanı budur belki de. Yapay zekânın modern hayatı ele geçirmesinden sonra kim bilir sosyal hayat ve insan psikolojisi nerelere evrilecek. Bu şarkıyla H.’nin hayata vedasını bir yalnızlık senfonisi şeklinde; yaylı düzenlemeleri, atmosferik pasajlar, müthiş bir gitar solosu (ahhh yaa yine Guthrie Govan), deneysel caz flüt ara bölümleri arasında huzursuz geçişler yaparak ilan eder Wilson.
Teslimiyet (Happy Returns / Ascendant Here on…)
Kendini mutlak bir izolasyona almış, umutsuzluğa bütünüyle teslim olmuş H., ölümünden önce erkek kardeşine bir mektup yazar: “İyiyim. Meşgul olduğumu söylersem yalan söylemiş olurum. Beni merak ediyorsunuz biliyorum. Belki de öldüğümü düşünüyorsunuzdur. Yeğenlerim beni unutmuştur belki ama ben onlara yine de Noel hediyesi aldım.” diyor. Bu, bir nevi hayata son bir tutunma, geri dönme çabasıdır… Ancak ne o mektup ne de özenle seçilen o hediyeler hiçbir zaman gönderilmez. Gerçek hayatta da Vincent’ın bedeni bulunduğunda, yanı başında yarım yamalak sarılmış, sahiplerine asla ulaşamayacak o Noel hediyeleri duruyormuş. Wilson da bu acı görüntüye bir de acı mektup iliştirivermiş.
The Telegraph gazetesi Steven Wilson için “Muhtemelen adını hiç duymadığınız en başarılı İngiliz sanatçı” demiş. O kadar haklı ki. Kariyeri boyunca Porcupine Tree, Storm Corrosion ve solo projeleriyle altı kez Grammy Ödülü’ne aday gösterilmiş fakat bu adaylıkların hiçbirinde ödülü kazanamamış. Adaylıkları da şarkı yazarlığı üzerine değil, ses mühendisliği çalışmaları üzerine olmuş. İnanılır gibi değil. Umarım bu yazı onun, en azından ülkemizde daha çok insan tarafından tanınmasına vesile olur. Yeni albümü Requiem for a Village 6 Kasım 2026’da yayınlanacak. Albüm yaşlı bir mezarlık bekçisini konu ederek karanlık, gotik ve pastoral bir “hayalet hikayesi” anlatacak gibi. Albüm kapağında ciddi anlamda Black Sabbath esintisi hissediliyor. Merakla bekliyoruz.
Sefalet Sözcüsü Çalma Listesi:





