1955 yılının bir gecesi… New York’taki Birdland kulübünde herkes Miles Davis’i dinlemeye gelmişti. Oysa kuliste başka bir gerilim dolaşıyordu. Sonny Rollins ortalarda yoktu. O dönem ciddi bir eroin bağımlılığıyla mücadele eden Rollins, konserlere geç geliyor ya da tamamen kayboluyordu. Miles ise bu konuda oldukça sertti. Sahneye çıkmadan önce Sonny’ye dönüp şu cümleyi kurdu:
“Man, if you’re gonna play like that, you better stay alive.”
“Bak adamım, eğer böyle çalacaksan, sakın öleyim falan deme, yaşamak zorundasın.”

Bu cümle aslında Miles’ın tipik sertliğinin altında saklanan tuhaf bir sevgiyi taşıyordu. Miles Davis, Sonny Rollins’in ne kadar büyük bir müzisyen olduğunun farkındaydı. Hatta Rollins’in melodik cesaretine ve ritmik özgürlüğüne büyük saygı duyuyordu. Sonny Rollins yıllar sonra Miles hakkında konuşurken, onun müzisyenleri sürekli daha iyisini çalmaya zorlayan bir lider olduğunu söyleyecekti.
İşin ilginç tarafı Rollins bir süre sonra gerçekten ortadan kayboldu. 1959-1961 arasında kariyerine ara verdi. Manhattan’daki Williamsburg Bridge üzerinde saatlerce tek başına saksofon çalıştı. Miles bunu öğrendiğinde şaşırmış ama aynı zamanda saygı duymuştu. Miles’ın dünyasında “gerçek müzisyen”, kendiyle kavga etmeyi göze alan kişiydi.
Bu yüzden Miles ile Sonny arasındaki ilişki günümüz jargonu ile tam manasıyla “kanka” ya da aksine çatışmalı olmadı. Daha çok iki büyük karakterin birbirini sessizce tanıdığı bir ilişkiydi. Biri trompetle ateş ediyordu. Diğeri tenor saksofonla o ateşin içinden yürüyordu. (Kapak için Aptul’e, yazı için Mine’ye teşekkürler)

