Pembe takımlar, karanlık gitarlar ve daha Black Sabbath ortalığı kasıp kavurmadan ortaya çıkan neredeyse Proto-Metal bir Eleanor Rigby… Meral Akman, Beatles klasiğini uslu bir cover olmaktan çıkarıp sert bir Rock yorumuna dönüştüren The Zoot’un kısa, tuhaf ve fazlasıyla eğlenceli hikâyesinin peşine düşüyor. Grubu bilenler bazı ayrıntılarda kaşını kaldırabilir; bilmeyenlerse büyük ihtimalle yazının sonunda “Bunlar nasıl gözümden kaçmış?” diyecek.
1960’ların sonunda Avustralya’da bir Rock grubu kurup ciddiye alınmak istiyorsanız, pembe püsküllü takımlar giymek belki de akla gelecek son yöntemdir. Ama…
Sürpriz!!!
The Zoot denedi ve başardı. Adelaide’den başlayıp Melbourne’a uzanan yolları onları kısa sürede gençlik dergilerinin, televizyon programlarının ve çığlık atan hayranların ortasına götürdü. Dışarıdan bakıldığında her şey yolundaydı. Renkli kıyafetler, sevimli şarkılar, düzgün taranmış saçlar, bolca fotoğraf… Yalnız grubun kendisi görünüşüyle aynı fikirde değildi. Rick Springfield yıllar sonra o günleri anlatırken “Think Pink” döneminin kendilerine dayatılmış bir imaj olduğunu söyleyecek, kendilerini The Monkees’den çok The Who’ya yakın gördüklerini ekleyecekti. Yani bu yakışıklı Aussie’lerin derdi minik bir kimlik bunalımı değil pembe kumaşın altında itilmeye çalışan epey gürültülü bir itiraz etme arzusuydu.
The Zoot 1965’te Adelaide’de kurulmuştu. Daryl Cotton, Beeb Birtles, Rick Brewer ve daha sonra kadroya katılan Rick Springfield ile bilinen klasik dönemine gelene kadar kadro değişiklikleri yaşadı. 1968’de Melbourne’e taşınmaları, grubu yerel bir gruptan ulusal pop kültürünün parçasına dönüştürdü. 1969’da Go-Set dergisi okur anketinde “En İyi Grup” seçilmeleri de bu yükselişin küçük bir dipnotu değil, tabiri caizse gümbür gümbür gelen bir Rock grubunun habercisiydi. Aslında, bu yarışmaya katılmadan önce Avustralya gençliği The Zoot’u gayet iyi tanıyordu; mesele, The Zoot’un kendisini nasıl tanımlamak istediğiydi.
Çünkü “sevimli çocuklar” olmak bir yere kadar eğlencelidir. Hele ki kuliste kavga çıkabilen, konser salonlarında erkek egemen Rock kabadayılığının gayet canlı olduğu bir ülkede pembe takımla dolaşıyorsanız, iş bazen istemeden performans sanatına dönüşebilir. Springfield yıllar sonra pembe kıyafetlerin sahne arkasında dahi başlarına bela olduğunu, daha sert bir yöne geçtiklerinde ise grubun rahatladığını anlatır. Bu yüzden The Zoot’un imaj değişikliği yalnızca gardırop ile kısıtlı kalmadı. Saçlar uzadı, kıyafetler karardı, gitarların sesi kalınlaştı. Sanki grup aynaya bakıp “Tamam, yeterince uslu durduk” demişti.
Ve sonra Eleanor Rigby geldi. The Beatles’ın 1966 tarihli o yalnızlık ve ölüm kokan şarkısı, aslında gitarlarla saldırıya geçmek için yazılmış sayılmazdı. Orijinal kayıtta yaylı sekizlisi vardır; şarkının kasveti bağırmadan yanınıza sokulup usulca moralinizi bozar. The Zoot 1970’te yayımlanan yorumunda bu inceliği alıp yüksek voltaja bağladı. Gitarlar ağırlaştı, ritim sertleşti, melodi neredeyse Proto-Metal bir gövde kazandı. Bugün dinleyince kulağa Black Sabbath sonrasının doğal bir hareketi gibi geliyor ama işin güzel tarafı, Springfield’ın bu düzenlemeyi yaparken Sabbath’ı henüz duymadığını söylemesi. Demek ki neymiş bazen aynı karanlık, dünyanın iki ayrı ucunda birbirinden habersiz filizlenebiliyormuş.
Springfield, bir röportajında Eleanor Rigby’yi düzenlerken kendine “Jimi Hendrix bu şarkıyı nasıl çalardı?” diye sorduğunu anlatıyor. Burada belirli bir Hendrix kaydını örnek almıyor; Hendrix’in başka müzisyenlerin şarkılarını gitarın diliyle baştan kurma biçiminden söz ediyor. The Zoot da Beatles’ın yaylılarla ördüğü o içli melodiyi olduğu gibi yeniden çalmak yerine, sert gitarlar ve daha karanlık bir soundla neredeyse başka bir şarkıya dönüştürüyor.
Bu yüzden The Zoot’un Eleanor Rigby’si, sıradan bir coverdan çok küçük çaplı bir işgal girişimine benziyor. Pembe takımları çıkarıp siyahlara bürünen çocuklar The Beatles’ın odasına sızıyor, amfileri açıyor ve şarkının mobilyalarını kendi zevkine göre yeniden yerleştiriyor. Üstelik bu cüret işe de yarıyor. Parça grubun en büyük hitlerinden biri olurken, The Zoot’un yıllarca sırtında taşıdığı “bubblegum” etiketinden kurtulmasına en çok yardım eden kayıtlardan biri haline geliyor.
Parçanın etrafında hoş bir Rock dedikodusu da var. Anlatılanlara göre The Hollies bu yorumu hiç sevmemiş; ama John Lennon’ın beğendiği söylenmiş. İkinci kısmın doğruluğu yıllar içinde efsaneyle gerçeğin birbirine karıştığı o meşhur Rock sisinin içinde duruyor. Ama zaten bazı hikâyelerin güzelliği de burada. Lennon gerçekten dinlemiş olsun ya da olmasın, The Zoot’un yaptığı şey Beatles repertuarına uslu bir saygı duruşu değil, şarkıyla kavga ederek ona başka bir hayat açmaktı.
Grubun kadrosuna bakınca hikâye daha da ilginçleşiyor. Bas gitarist Beeb Birtles birkaç yıl sonra Little River Band’in kurucuları arasında yer alacak, Daryl Cotton Avustralya’da uzun bir solo ve televizyon kariyerine devam edecek, Rick Springfield ise Amerika’ya gidip bambaşka bir pop kültürü hikâyesinin kahramanına dönüşecekti. 1981’de Jessie’s Girlile listelerin tepesine çıktığında ya da General Hospital dizisinde Doktor Noah Drake olarak milyonların evine girdiğinde, onu izleyenlerin önemli bir kısmı geçmişinde pembe takımlarla Avustralya sahnelerinde dolaşıp Beatles parçalarını kararttığını bilmeyecekti.
Springfield’ın sonraki hayatı da tek çizgide ilerlemedi. Oyunculuk yaptı, roman yazdı, otobiyografisinde depresyonla mücadelesini anlattı, Blues’a döndü, gitarı hiçbir zaman bütünüyle elinden bırakmadı. Belki The Zoot yılları bu yüzden sadece “ünlü olmadan önceki grup” dipnotu olarak görülmemeli. Daha o yıllarda, kendisine dayatılan kimlikle yetinmeyen, Rock müziğin karanlığının peşinden koşan bir müzisyen vardı. Ama aynı şey grubun tamamı için de geçerliydi. The Zoot’un kısa ömründe asıl ilginç olan, başarıyı bulduktan sonra bile o başarının biçiminden rahatsız olabilmeleriydi.
1971’de dağıldıklarında geride devasa bir diskografi bırakmadılar. Zaten bazı grupların hikâyesi uzunlukla değil, bir anda yön değiştirebilme cesaretiyle hatırlanır. The Zoot da onlardan biri. Önce pembe püsküller, sonra siyah kıyafetler; önce gençlik popu, sonra çatırdayan gitarlar.
Ve bütün bu dönüşümün ortasında Liverpool’dan çıkmış hüzünlü bir kadın oturuyor: Eleanor Rigby. O yalnız kadın, pembe takımlı genç Aussieleri kendi karanlığıyla sarıyor; biraz sertleştiriyor, biraz büyütüyor. Yıllar sonra her biri başka yollara, başka müziklere, başka hayatlara savrulacak. Ama o kayıtta, gençliğin parlaklığıyla ileride dönüşecekleri Rock’n’Roll emektarlarının ilk gölgeleri yan yana duruyor. Belki de Eleanor Rigby, The Zoot’u 1960’ların şeker pembesi dünyasından çıkarıp 1970’lerin daha karanlık, daha ağır ve daha anarşist Rock’ına uğurlayan kadındı.




