Babanızla aranızda söylenememiş ne varsa, bir gün bir şarkının içinden çıkıp gelebilir. Merih Akoğul, BaBa ZuLa’nın sesine tutunarak çocukluğun karanlık dehlizlerine, düğünlerin uğultusuna, babaların eksik bıraktığı yerlere uzanıyor. Murat Ertel’in sazı çaldıkça hatıralar ayaklanıyor; sevgi, öfke ve özlem sahnenin önünde birbirine karışıyor. Okurken kendi babanızla, kendi çocukluğunuzla karşılaşabilirsiniz.
I – Başlıyoruz
Müzik ne zaman indi yeryüzüne. Melodi nasıl gelip yerleşti insanın zihnine. Aksak da olsa ritim doğada hep vardı. Sonra şarkılarda bir araya geldi gönüller. El çırptı, dans etti insanlar. Ritüellerde, ayinlerde, törenlerde yan yana geldiler. Düşmanlıklarını unuttular. İçlerinde uyuyan sesin farkına vardılar. Müzik, insanın doğasıyla birleştiğinde, yepyeni alanlar açıldı önlerinde.
Sonra herkes aradığı sesin üzerine gitti. Zaman içinde buldu da. Bazen bir Barok eserin ihtişamında bazen bir Rönesans şarkısının kıvrımlarında bazen bir Anadolu türküsünün mizahında bazen Kuzey Avrupa Cazının tekdüze melodisinde bazen de Afrika folklorunun durmak bilmez ritminde buldular kendilerini. Belki de biz değil, şarkılar gelip bizi buldular. En azından, müziğin ruhuna inananlar için durum böyleydi. Müzikle arınıp, müzikle çoğaldı insanlar. Fabrika ayarlarına döndüler.
Şarkıların bizi söylediği, bizlerden söz ettiği doğru mudur? Biz mi şarkıları söyleriz yoksa şarkılar mı kendini söyletir. Bir halk türküsü ya da ağıt, bir marş ya da izlediğimiz bir filmin fon müziği; iyi müzik söz konusu olduğunda tür ve kullanım alanı önemini yitirir. Sadece bize eşlik eden, bir payanda gibi devrilmeden ayakta durmamızı sağlayan müzikler vardır artık. Yaman bir çelişkidir müzik tutkusu; hissetmeyene boş sesler topluluğu olarak gelir melodiler.
Dinleye dinleye notalarını eskitiriz bazı şarkıların. Bazıları on yıllar sonra yine bizimle buluşur. Biraz yaş almış, yaşlanmışızdır. O müziklerle eskitilmiş günlere geri döneriz. Eskiden olduğu gibi yine bizi şefkatle kucaklar şarkılarımız. Geçmişte kalan bir koku gibi hatıralarımızı canlandırır. Bir kez daha, çıktığımız yolun başında buluruz kendimizi. Acemiyizdir, korkmaktayızdır. Ama ümidimiz hâlâ nöbet yerini terk etmemiştir.
Müzik tanımadığımız insanlarla arkadaş eder bizi. Uzak akrabalarımızı buldurur. Koşarken durdurur. Oturduğumuz yerde başka âlemlere götürüp bırakır. Müzikle görünmek isteriz, müzikle görünmez oluruz. Sözün bittiği yerde müzik başlar. Çoğu kez bir tek söz kullanmadan bile derdini anlatır. Pisagor’dan bu yana, notalar yan yana geldiğinde müziğin tarifi imkânsız kozmik dokunuşlara neden olduğunu biliriz. Müzik evreni genişletir ama gideceğimiz yolu kısaltır. Müziğin matematiği aynı zamanda onun metafiziğidir de.
Eski bir kaseti teybimize koyarız, mekanik tıkırtıların eşliğinde hatıralarımızı tazeleriz. Eski bir plak, çıtırtılarında bize zamanın hızla geçtiğini hatırlatır. Ona dokunan iğne gibi biz de yıpranmışızdır. İğne değişebilir, plağın bir kopyasını daha bulabiliriz ama biz -yenilgilerimiz dahil- tüm çiziklerimizi, hatıralarımızın nişanesi olarak üzerimizde taşırız. İnsan olmak budur işte. Her iz bir tecrübedir.
Ömrünü içindeki müziği dışarıya aktarmaya adamış müzisyenler, bizim adımıza yaşamın ön cephelerinde notalarla savaşarak dinleyicilerine yepyeni topraklar kazandırdılar. Ve biz onlar sayesinde, haritalarda işaretlenmemiş coğrafyalarda yeni hayatlar kurduk kendimize. Küçücük sahnelerden dev amfitiyatrolara, onların verdiği coşkuyla tazeledik ruhlarımızı. Bugünlere öyle geldik.
II – Babasız Kızlar Balosu
Babamız bizi sevmedi, sevmedi, sevmedi
Babamız bizi sevmedi, çirkiniz, çirkiniz…
Babalarının sevmediği bütün çocuklar kardeştir; akrabadır. Eskimiş babalar, eskitilmiş babalar. Eksilirler sonra hayatlarımızdan. Oysa çocukları tarafından bir şekilde yaşatılırlar. Çocukların çoğu, babalarıyla bağlarını kopartmadıkça bir yere gelemeyeceklerini bilirler. Sürekli Batıya doğru giderler. Gün gelir, babalarının yaşına, onların yola çıktığı, dikiz aynalarından saklanan o kör noktaya gelirler. O hoyrat pusula, yeniden kuzeyi gösterir. İşte o zaman babalarını anlarlar. Hikmet burcunda soluk bir ayla, başlarının üzerinde son turunu tamamlamaktadır.
Oysa zaman geçmiştir. Hayat, 10’luk demetleri yiyip bitirmektedir. Baba eskimiş, çocuk büyümüştür. Rubik küplerinin baş döndüren hızından, ruh çağırma seanslarının eprimiş tahtası üzerinde sabırlı bekleyişe geçilmiştir. Ortada fincan boş ve ters kapatılmıştır. Herkes hatıralarını gözünün önünden geçirir. Fincan ikişer kez “b” ve “a” harflerine gider. Ruh sızlar, gözler dolar. Yaşanmamış ve yaşanacak ne çok şey vardır. Artık anıların hamağı, boşluğun içinde öksüz salınmaktadır. Rüzgâr da yoktur. Gelen de…
Neydi ana fikir -yine baba fikir değil- haydi biraz bilimsel yaklaşalım; elimizden alınan oyuncakların yerine bir leitmotiv koyalım. Babalar mı, sevgi mi, görece çirkinlik mi… Ya da gizli öznesi ihmal edilmiş çocuklar olan küf kokulu bir masal mı? Biraz müzikle oyalanalım. Ürperelim; önce yanıp sonra donalım. Finalde küllerimizden yeniden doğalım. İşte, asla inkâr etmediğimiz müziğin büyüsü: Bir kutsal şarkı, çocukluğun karanlık dehlizlerinden çıkarıp sanki bizi kendi cenaze törenimize hazırlamaktadır.
Psikiyatrinin tarihinde ne baba modelleri gördük: Freud’da çocuğa iğdiş edilme korkusu veren ezeli rakip baba, Jung’da otoriteyi korumak adına anne ile arayı bozan akılcı baba, Adler’de özgüveni sağlamak için acemi bir heykeltraş gibi çalışan işbirlikçi baba, Lacan’da hedefe giderken çocuğun önünü kesen sembolik baba. Lanetlenmiş babalar psikiyatri âleminin günah keçisi olmaya devam ediyor. Zulasında baba sevgisini heybesinin dibinde saklayanlara gelsin bu şarkı; BaBa ZuLa’dan! Cennetteki babaların, yeterince sevilmemiş çirkin çocuklarından.
III – Yolculuk
Sadece tek yönedir yolculuğumuz kulüplerin karanlığında, dönüş biletini yakmaya yeminli çocuklarla. Bizi geçmişe götüren ışıklar yanıp sönmektedir. Seans mı dersiniz, oturum mu, session mı, gig mi… Ritüelleri üzerinde henüz anlaşılamayan bir tören gibidir karşımızda gerçekleşen. Her konser, müziğe gönül vermiş ruhların tek tek sahneye çağrılmasıdır aslında. Birer stigmata gibi taşıdığımız izler, karanlık geçmişimizin tasdikli belgesidir. Annelerimizdi velilerimiz, diplomalarımızı babasız aldık müsamerelerin sonunda. Ömrümüzde ilk ve son kez alkışladılar bizi.
Çocuklar baba oldu. Babaların çocukları oldu. Babalar çocuk oldu. Çocukların çocukları oldu. Günü geldiğinde çocuklar babalarını daha iyi anladılar. Eski bir yarayı kaşır gibi, hatıralarını sakladıkları yerden çıkardılar. İki katlı ahşap evlerden yüksek apartmanlara çıktılar. Rüyalarından, güneşli yaz ikindilerinde ağaçlarla saklambaç oynayan rüzgâra, ansızın kalkan toza uyandılar. Uyumak, unutmanın en güzel yoluydu. Uyur gibi yaptılar.
Eskiden 100 mumluk ampul ışıkları olan koca bir avizenin altındaydık. Korkmazdık hiçbir şeyden. Şimdi led çağı. Işıkla boyuyoruz her yeri. Müzikler de sıvama. Drone da var artık. Karanlık odacılar çalışmıyor. Film yıkanmıyor, ıslak baskı yapılmıyor. Yazıcıdan anında görüntü alıyoruz. Kimya bitti, fizik can çekişiyor; dijital patladı, yapay zekâ el çekiyor. Kimse kimseyle flört etmiyor, doğrudan konuya giriyor; herkes birbirinin borsadaki kağıtlarını merak ediyor.
Çocuklar ne kadar uyusalar da o yorgunluğu üzerlerinden atamadılar. Babalar uyanamayacakları uykulara yattılar. “-cığım” eki serseri bir mayın gibi karasularında dolaşıp bir türlü ulanmadı baba sözcüğüne. Daha parlağın yanında sönük, daha güzelin yanında çirkin kaldılar. Hırslandılar. Sonra müziğe sarıldılar, müziğin onları bağırlarına basmasını arzuladılar. Güzel işler yaptılar. Dünyanın eksenini oynattılar.
Kısa mesajlar geliyor. Kısacık mesajlar. Kazanmadığımız bir ödül için bizi kutluyorlar. Bir alt satırda alçakgönüllü bir porno ilişki teklifi; bir telefon numarası bol dokuzlu. Diğeri 10 yatır, 50 kazan hem de anında diyor. Hemen altında bir hat orman yangınlarını haber veriyor, içimizdeki yangınları bilmeden. Nasıl güzel bir çağdayız. Çirkiniz biz. Çirkinlerle, çirkinliklerle birlikte böyle güzeliz. Çok sıkılırsak eğer, arasak mı o numaralardan birini…
Çirkinler güzel oluyor filtrelerle. Bir önceki çağda fotoğraflar basılıp tarih sırasına göre albümlere yerleştirildi. Çocuğun usulca büyüdüğü görülürdü. Kim olursak olalım, ne yaparsak yapalım, birilerinin bizi babaların eksik bıraktığı yerden sevsin istiyoruz. Ama babaların bir çocuğu asla emziremeyeceğini çok iyi biliyoruz. Sigaradan çıkan dumanla zor söndürülen orman yangınlarında kararan çamların dumanının aynı formüle sahip olduğunu da… Elmasla kömürün akrabalığı da hayat bilgisi derslerinden zihinlerimize kazınmış değil miydi? Parmağımızda bir tektaş, kömürden! Mutlu bir ömrümüz olsun isterdik.
IV – Düğünler
Sözcüklere sığmayacak kadar tuhaf günlerdi. Henüz büyüyorduk. O günlerde en büyük eğlencemiz düğünlerdi; kim götürecekti ki bizi konserlere. Kötü komedyenler çıkardı aralarda; üzülmesinler diye gülerdik. Sanki bir tragedyada mahsur kalmış, önemsiz figüranlar gibiydik. Öyle alışmıştık; hep büyük felaketleri beklerdik. Bir deprem olsa, sel inse, mahallede yangın çıksa; öngörümüzün çıktığına gizlice sevinirdik. Gazete haberlerinde patlayan düdüklü tencere haberleri okurduk.
Elektro gitar, elektro saz -hep elektro sözcüğü kullanılırdı o günlerde- demirbaşıydı düğünlerin. Klavye değil, org vardı. Elektrik kesilince bateri soloya girerdi. Bazen bir saat, sadece bateriyi dinlerdik. Bateri derdik o zamanlar, davul kendi haline bırakılmıştı. Takılar tamamsa sorun yoktu. Yöreler eşitlenir, türkülere eşlik edilir, omuz omuza verilip halay çekilirdi. Geç 60’lar erken 70’lere kur yaparken, düğün orkestralarının bile üç nefesli sazı olurdu. Konyalım, Kasap Havası, Hava Nagila aralıksız çalınırdı. Sahneye çıkan uzun süre oturmazdı.
Ben güneş inerken başlayıp, ay batarken biten Ankara düğünlerini çok severdim. Müzisyendi büyük teyzemin oğlu. Çalıp söylerdi orkestrasıyla. Kulaklarımızda sahne kenarı uğultusu, midemizde sulu limonata ve düğün pastasının üzerindeki yenilebilir incilerin bize bıraktığı o tuhaf duyguyla eve dönerdik. O günlerde hiç sıkılmazdık. Şimdi herkes derme çatma figürlerine rağmen halayın başı olmak istiyor. Ya da yaz aylarında sınır ihlali yapıp, sirtakinin karasularına girmeyi yeğliyor.
BaBa ZuLa’yı dinlerken de hep o kültürlerin iç içe tüm naifliğiyle yaşandığı günler geliyor aklıma. Televizyon tek kanaldı; hafızamız ortaktı. O günlerde televizyon izlenmez, seyredilirdi. Hormonsuz yetişmiştik. Atalık tohumdan mamuldük. Çirkindik; kimse tadımızla ilgilenmezdi. Babalar belki çok sevdiler, belki göstermeyi bilmediler ya da bir gün kendileri gibi babasız kaldığımızda, ayakta kalabilmek için öyle hissetmemizi istediler. Artık sırlar yok; şimdi nereye gitsek, neye baksak biliyorlar. Mahalle muhtarlarında un ufak olmuş tahta kurtlu kütüklerimizden, kredi kartlarındaki harcamalarımızdan, şehrin toza bulanmış kameralarından bizi izliyorlar. Ölmeden belgeselimizi yapıyorlar. Varlığımızı dijital dünyanın varlığına armağan ediyoruz. Tarihe geçiyoruz.
Ne yapabilirdik ki; savaştık babalarla, uzlaştık babalarla… Aynı demete sarılmış genlerimiz aldıkça gemi azıya, bizler daha çok benzedik babalarımıza. Babalar majör anneler minördü. Kaktüsle aynı saksıdaydı babalar, anneler gül bahçesiydi. Çocuktuk, bulunduğumuz yerden mi öyle gözüküyordu; bilemedik. Kısıtlı imkânlar ve üç beş bitkiyle çatılmış bir botanik bahçesi gibiydi ömrümüz. Güllerle kaktüsler arasında gidip gelirdik. Her ikisi de dikenliydi, dokunmaya çekinirdik.
Ömrümüzü kuşatan bu ruh hâline özenen müziğimiz, adımızın karşısına yazıldı: Saykedelik! İçinde Anadolu geçmişimiz de var, Rock müziğinin geleceği de. Yol da yaparız Folk kısmıyla, ağıt da yakarız kara tonlarıyla. Yüzme bilmesek de en azından ayağımız yerden kesilene dek ilk dubalara kadar gideriz. Dua, yakarış, deyiş; her şeyi içine gömeriz. Yol müziğidir; biraz Country, Blues da var diyorlar Saykedelik içinde. Ve koca bir delik içimizde, tüm fenalıkların yıldız kapısı. Üstelik leş kargalarının kendilerini Anka gibi gösterdiği bu çağda. Yol da hiç bitmiyor bu ritmin eşliğinde.
V – Ve Gemi Gidiyor
ZeN vardı önceden. Aklın hastanesindeydiler ahir zamanlarda. Acayip bir konser verdiler. Deli olmuştuk dinlediğimizde. Doğma büyüme bir Bakırköylü olarak iyi bilirdim bu duyguyu. Delilerle büyümüştüm. Şimdi ise “sevişme, savaş” diyen delilerle aynı zaman dilimini paylaşıyorum. Kopyayla geçtiğim tarih kitaplarını mezarlarından çıkarıp yırtmak istiyorum. “Klasik müzik ve Caz müziği bizim işimiz” yazmıştım tabelama. Onların dokunamadığı yerlerim için bir can simidi gibi BaBa ZuLa’ya sarılıyorum.
Kes yapıştır müzisyenlerden değildir Murat Ertel. Ve Mengü Baba olarak anılan, unutulmaz afişleriyle efsunlandığımız, ülkemizin en önemli grafik sanatçısı Mengü Ertel’in oğludur. BaBa ZuLa Murat’ın meskenidir. Aramızda bir şaman gibi dolaşır. (ZeN konserinde gerçek akıl hastalarıyla karşı karşıya geldiğinde, deliliğin o kadar fena bir şey olmadığını da anlamıştır). Murat’ın müziği organiktir. Hakkın ve halkının yanındadır. Oyuncuları değişmiş, meseleleri aynı kalmış halkın müziğinin altında yatan ozan geleneğini günümüze taşımıştır. Her konseri, gelecek konserlerinin kostümlü son provası gibidir.
Felsefenin en önemli konusu varlık ile yokluk arasında, ince hesaplarla atılmış bir bumerangın izinde, hakikatin peşinde olmaktır. BaBa ZuLa, Pir Sultan Abdal’ın, Victor Jara’nın bıraktığı yerden devralmıştır meseleyi. BaBa ZuLa’yı anlamak isteyen onları sahnede izlemelidir. Beden sahnedeyken ruhun nasıl uçup gittiğini tek celsede öğrenmelidir. Bertolt Brecht’in epik tiyatrosu da orta oyununun Pişekârı da yanı başınızdadır.
Minimalizm, görsel sanatlarda boşluğu tasarruf eder, müzikte ise tekrarları kullanır. O minimalist tekrarları duydukça Steve Reich’ın Different Trains’ini de Philip Glass’ın Koyaanisqatsi’sini anmamak olmaz. Müzik, fotoğrafın yakalayamadığını yakalıyor. Şiirin fısıldadığını bağırıyor. Resmi çerçevesinden çıkarıyor. Heykele can veriyor. Kalbimize hüznün kazığını çakıyor. Sonra baba gidiyor. Bir güz sabahında çocuklar katıla katıla ağlıyor. Zamanı tutamıyoruz. Gideni geri getiremiyoruz. Bir fotoğrafın zulasından geçmişe bakıyoruz. Tarih tekerrürden ibarettir; bir kez daha sağlamasını yapıyoruz.
İyi dinleyici tüm kodları çözer. Niyeti sezer. Doğruyu görür. Kastedileni anlar. Sevdiği müzisyenleri bağrına basar. Oysa hepimiz bir ters evrim yaşıyoruz. İnsan erdemini yitirdi, enzimlerini tüketti. Hin oldu, sadece kendini çarpan cin oldu. Şarkılarla devrim yapamayacağımız çağlara geldik ama onlarla hâlâ yaralarımızı sarabiliyoruz. Kim kimdir, ne nedir, emin değiliz. Küreselleşmeden nasibimizi aldık. Liberalizm, devrimin yerini aldı. İyi ki müzikler ve onları ayakta kalmak adına sonuna dek kullanabileceğimiz umut var.
Babalar ve çocukları; eksik öpüşlerle ayrılan uzak akrabalar. Babaların yüzünden asılan çocuklar. BaBa ZuLa’nın bir konserinde on iki dakikaya tırmanıyor parça. Kaçak kayıtlarda ve bencilce saklanan videolarda belki de daha uzun. Öznesi gizli, sıfatı belli: Çirkiniz! ZeN Murat, farklı babadan kardeşimiz. Bir Anadolu deyişiyle; Muradımız. Allah ne muradımız varsa veriyor. “Nasip” diyoruz. “Felek” diyoruz. Başka dillerde dilini bulamayan “gönül” diyoruz.
Murat Ertel, farklı alanlarda yaptığı işlerle adeta bir Rönesans adamıdır; hani on parmağında on marifeti olan. O alaturka Roket’i ile ilk uçuşumuzu yapan yüz akı astronotumuzdur. Tanksavarımızdır. Hak arayanımızdır. Halkı bulanımızdır. Nesli tükenmiş -kimsenin görmediği ama herkesin varlığını bildiği- Anadolu parsı ile çıkar sahneye. Murat, BaBa ZuLa’nın ayazmasıdır. Dilek kuyusudur. Midas’ın kulaklarıdır. Türkçe söyler, her dilde anlaşılır.
Ne dersin bir 30 yıla daha Murat, söz mü BaBa ZuLa… Tamam diyorsanız eğer, kendilerini babalarına sevdirmeyen -kız erkek fark etmez- tüm çirkin çocuklar olarak müziğinizin karşısında “Cinssisiz biz!”. Böyle ve birlikte güzeliz.
VI – BaBa ZuLa’ya Güzelleme
Bir cura özenir divana
Sazda naz olur, uzanır divana
Adanan bir ömür gibidir halka
Bir şahmeran gibi dolaşan aramızda
Unutsan da sözleri koy ver deyişi
İki büklüm eder seni deyişi
Can yürekte topaklanır
Zordur bir çocuğun babayı sevişi
Bir ses boşuna bağlama
Kız ağlarken oğlanda kahkaha
Babalar ağlamaz, uğraşma boşuna
BaBa ZuLa, zulada bir baba
Ruhumuzun zulasında bir baba
Yaşar unutulmuş bir ormanda
Çirkiniz, sevmesin kimse bizi
BaBa ZuLa, BaBa ZuLa.
Merih Akoğul
Ağustos 2026








