Menüyü kapat

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Facebook X (Twitter) Instagram
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Röportaj
      3. Dosyalar
      4. Konser & Etkinlik
      5. Albümler
      6. Portre
      7. Tümünü gör

      GİTARİST YOK, GİTARI SAHNEDE: Bu Kaydın Hakları Kimde?

      21.09.2026

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      RAINBOW45 RECORDS SALİH: Plaklara Fısıldayan Adam

      05.08.2026

      Bir ACİL SERVİS Hikâyesi: SAMİ ERTAN KIZILTAN

      24.07.2026

      TAMIKREST: Çölün, Şiirin ve Yolculuğun Sesi

      26.06.2026

      KESMEŞEKER: Çünkü Sonunda Şarkılar Kalıyor

      25.06.2026

      BABALAR VE OĞULLAR: Rock Efsanelerinin İzinden Gidenler

      05.10.2026

      Rock Dünyasının YARIDA KALAN Konserleri

      24.09.2026

      ROCK VE BİLİMKURGU. Fantastik Frekanslar

      04.08.2026

      Rock ve Saykedelik Folk’ta Okültizm #3: Hasır Adamın Ateşi

      10.07.2026

      TEOMAN: Gri Ankara’da Papatya Gibi Açtı

      22.09.2026

      Speed Metal Attack 1 – Moda Sineması’nda Keşmekeş

      08.09.2026

      LAMB OF GOD ile Heavy Metal ve İstanbul Kedileri

      28.08.2026

      BBC PROMS: Senfoni Orkestrası Prog Klasikleri Çalarsa!

      28.07.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

      12.10.2026

      BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

      09.10.2026

      GRİZU – TUZLA BUZ: Patlama Noktasından Kırık Parçalar

      08.10.2026

      Placebo – Sleeping With Ghosts (2003)

      01.10.2026

      OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

      06.10.2026

      Eleanor Rigby’nin Başına Gelenler: THE ZOOT Vakası

      02.10.2026

      STEVEN WILSON: Yaşanmamış Sefaletlerin Sözcüsü

      30.09.2026

      Kimin (Neyin) Nesi Bu NANKER PHELGE?

      23.09.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

      12.10.2026

      BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

      09.10.2026

      GRİZU – TUZLA BUZ: Patlama Noktasından Kırık Parçalar

      08.10.2026

      OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

      06.10.2026
    • Anasahne
    • Yazılar
      1. Güncel
      2. Konser & Etkinlik
      3. Albümler
      4. Biyografi
      5. Portre
      6. Eski Sayılar
      7. Tümünü gör

      GİTARİST YOK, GİTARI SAHNEDE: Bu Kaydın Hakları Kimde?

      21.09.2026

      W(HISK)Y, Z Kuşağı

      03.07.2026

      PAUL McCARTNEY ve RINGO STARR: Geçmişle Konuşan İki Çınar

      30.06.2026

      DEEP PURPLE Hâlâ Heyecan Oluşturuyor

      09.06.2026

      TEOMAN: Gri Ankara’da Papatya Gibi Açtı

      22.09.2026

      Speed Metal Attack 1 – Moda Sineması’nda Keşmekeş

      08.09.2026

      LAMB OF GOD ile Heavy Metal ve İstanbul Kedileri

      28.08.2026

      BBC PROMS: Senfoni Orkestrası Prog Klasikleri Çalarsa!

      28.07.2026

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

      12.10.2026

      BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

      09.10.2026

      GRİZU – TUZLA BUZ: Patlama Noktasından Kırık Parçalar

      08.10.2026

      Placebo – Sleeping With Ghosts (2003)

      01.10.2026

      Gri Yılların Renkli Fırtınası: ERSEN VE DADAŞLAR. Bir Arayışın Portresi

      28.09.2026

      FLÖRT ve Müzikal Yolculuğu. Üç İsim, Dört Mevsim

      08.05.2026

      Sandy Denny: Eski Moda Bir Vals Gibi

      10.02.2026

      Tünay Akdeniz: Türk Punk’ın Babası

      21.01.2026

      OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

      06.10.2026

      Eleanor Rigby’nin Başına Gelenler: THE ZOOT Vakası

      02.10.2026

      STEVEN WILSON: Yaşanmamış Sefaletlerin Sözcüsü

      30.09.2026

      Kimin (Neyin) Nesi Bu NANKER PHELGE?

      23.09.2026

      İLHAN İREM: Analog Bir Sabır, Kristal Bir Varoluş

      01.04.2026

      Cem Karaca: Dervişan Yeniden Doğuyor

      10.02.2026

      Pearl Jam: Eski Müziğin Yeni Ruhu

      20.11.2025

      David Bowie: Dünyaya Düşen Adam

      12.11.2025

      YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

      12.10.2026

      BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

      09.10.2026

      GRİZU – TUZLA BUZ: Patlama Noktasından Kırık Parçalar

      08.10.2026

      OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

      06.10.2026
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Künye
    • Podcast
      • Spotify
      • Apple Podcasts
      • YouTube
    • Dükkan
    StüdyoİmgeStüdyoİmge
    Ana sayfa»Albümler»Yeni Raporu»YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri
    Yeni Raporu

    YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

    Stüdyoİmge'nin radarına takılan "yeni çıkmış" ve "çıkacak" albümleri irdelemeye devam ediyoruz. Eylül ve Ekim raporu Recep Karaş’tan.
    Recep KaraşRecep Karaş12.10.2026112 dakikalık okuma
    Paylaş
    Facebook Twitter WhatsApp Email Bağlantıyı kopyala

    Eylül ayında müzik dünyası, yeni albümleri, güçlü dönüşler, usta müzisyenlerin dikkat çekici çalışmaları ve sürpriz yeni çıkanlarla hareketlendi. Hard Rock’tan Progressive Metal’e, Blues’dan Indie Rock’a, Folk’tan Elektronik Müziğe uzanan geniş seçkide heyecanlı bekleyişleri ziyadesiyle karşılayan albümler yer aldı. İşte eylül ayının Stüdyoİmge radarına takılan albümleri.

    Bu ay da raporumuz uzun, o yüzden önce bir eylül ayında çıkan albümler listesi:

    1. NATALIE IMBRUGLIA – Algorithm
    2. KASABIAN – ACT III
    3. ARAB STRAP – Half-Told Tales
    4. AIRBOURNE – Airbourne
    5. AUDREY HORNE – Achilles
    6. GREEN CARNATION – A Dark Poem, Part III: The Messiah Complex
    7. ACCEPT – Teutonic Titans 1976–2026
    8. DEXYS MIDNIGHT RUNNERS – LOVE
    9. THE CRANBERRIES – Live at the London Astoria II, 1994
    10. FKJ – Tyber
    11. BONOBO – Distance in Static
    12. BUDDY MILLER – Buddy Miller
    13. GREEN LUNG – Necropolitan
    14. ERIC STECKEL – Sandstorm
    15. ANTHRAX – Cursum Perficio
    16. SEASICK STEVE – The Last Season of America
    17. KAI HANSEN – Born With a Hammer
    18. GRAND CORPS MALADE – Voir la mer
    19. AGNES OBEL – The Meaning of Flowers
    20. BECK – Ride Lonesome
    21. DRAGONFLIES – Dragonflies
    22. WARREN HAYNES – Dreams & Songs: A Symphonic Journey
    23. VILLAGERS OF IOANNINA CITY – Venceremos
    24. NEIL YOUNG & THE CHROME HEARTS – Second Song
    25. ROBIN TROWER – Shine
    26. STRYPER – Throne of Thorns
    27. ALBERT BOUCHARD – Imaginos IV: Rhyme of the Starclock
    28. EUROPE – Come This Madness
    29. SOFT CELL – Danceteria
    30. GODFLESH – Decay

    Doğrudan ekim ayında çıkacak albümlere göz atmak istiyorsanız buraya tıklayın.

    EYLÜL AYINDA ÇIKAN ALBÜMLER

    NATALIE IMBRUGLIA – Algorithm

    4 Eylül 2026
    Pop/Synth-Pop/Electronic Pop

    Natalie Imbruglia - Algorithm

    Natalie Imbruglia‘nın adı, aradan neredeyse otuz yıl geçmiş olmasına rağmen hâlâ kaçınılmaz biçimde Torn ve 1997 tarihli ilk albümü Left of the Middle ile anılıyor. Yedi milyondan fazla satan bu albümün yarattığı büyük çıkış, sonraki yıllarda bir bakıma Imbruglia‘nın aşması gereken kendi geçmişine de dönüştü. 2021’de yayımladığı Firebird, on iki yıllık aranın ardından tamamen yeni şarkılardan oluşan ilk albümüydü; Algorithm ise bu kez beş yıllık daha kısa bir aranın ardından geliyor. Ancak Imbruglia yeni albümünde geçmişte işe yarayan formülü yeniden kurmak yerine, kariyerinin belki de en belirgin müzikal yön değişikliklerinden birini yapıyor.

    Algorithm‘ın merkezinde gitar ağırlıklı Pop Rock’tan Elektronik Pop’a doğru belirgin bir geçiş var. Synthesizerlar, programlanmış ritimler, efektler, Disko ve House dokuları albümün ses evrenini oluşturuyor. Bu nedenle kimi anlarda Robyn, Róisín Murphy ve hatta Eurythmics‘i hatırlatan çağrışımlar ortaya çıkıyor. Açılıştaki Debbie eski ile yeniyi bir araya getirirken, Just Drive doğrudan dans pistine yaklaşan Synth-Pop yapısıyla dikkat çekiyor; Breathe With the Fire Lola Disko tarafını öne çıkarıyor. Buna karşılık Jesus on Mars gitarları yeniden devreye sokarak Imbruglia‘nın ilk dönemindeki Alternatif Pop Rock tarzına yaklaşıyor.

    Albümün adı da bu elektronik dönüşümün yalnızca müzikal olmadığını düşündürüyor. Algorithm şarkısında Imbruglia, insanın gündelik hayatını kuşatan telefonlar, sosyal medya ve algoritmalarla ironik bir ilişki kuruyor. Buna karşılık albümün kişisel tarafı teknolojiden çok Imbruglia‘nın kendi hayatına yöneliyor. Özellikle Upside Down, kontrol kaybı, kaygı ve duygularını yönetmeye çalışırken yaşadığı güçlüklerden doğmuş. Imbruglia şarkıyı anlatırken yalnızca irade gücüyle her sorunun çözülemeyeceğini; kimi zaman destek ve doğru araçlara ihtiyaç duyulduğunu vurguluyor. Böylece parlak ve dans edilebilir prodüksiyonun ardında beklenenden daha kırılgan bir anlatı ortaya çıkıyor.

    Natalie Imbruglia

    Eleştirilerin ayrıldığı nokta da burada. When The Horn Blows, albümü nostaljiye yaslanmayan, Imbruglia‘nın hâlâ müzikal dilini geliştirdiğini gösteren cesur ve duygusal bir çalışma olarak değerlendirirken, Entertainment Focus, elektronik yönelimin büyük bölümünün ona yakıştığını ancak zaman zaman Imbruglia‘yı farklı kılan Pop Rock karakterinin prodüksiyon içinde kaybolduğunu düşünüyor. Aynı değerlendirme Sounds Like It Feels‘i albümün öne çıkan parçalarından biri olarak gösteriyor. Rolling Stone ise albümü Imbruglia‘nın geçmişiyle hesaplaşmasını Pop, Disko ve House üzerinden gerçekleştirdiği sağlam bir geri dönüş olarak tanımlıyor. Bu farklı görüşlerin ortak noktası, Algorithm‘ın güvenli bir nostalji albümü olmadığı.

    Albümün arkasındaki ekip de dönüşümün rastlantısal olmadığını gösteriyor. Imbruglia şarkıların tamamının yazımında yer alırken David Sneddon, Fraser T Smith, Gary Lightbody, Tim Bran, Roy Kerr, Mark Crew, MyRiot ve Anu Pillai gibi farklı müzikal geçmişlere sahip isimlerle çalışıyor. Üstelik albüm kendi bağımsız şirketi Landgirl Records etiketiyle yayımlandı. 12 parçalık ve yaklaşık 36 dakikalık çalışma, yalnızca yeni bir sound denemesi değil, kariyerinin bu aşamasında üretimin kontrolünü de eline alan bir sanatçının albümü olarak da okunabilir.

    Sonuçta Algorithm, Natalie Imbruglia‘nın 1997’de bıraktığı yerden devam etmeye çalıştığı bir albüm değil. Aksine, onu hâlâ yalnızca Torn ile hatırlayan dinleyici açısından yer yer şaşırtıcı olabilecek kadar elektronik, ritmik ve güncel bir çalışma. Eski Pop Rock kimliğinin izleri tamamen silinmiyor; ancak bu kez gitarların önünde synthesizerlar, elektronik ritimler ve dans müziği bulunuyor. Yaklaşık otuz yıllık kariyerin ardından Imbruglia‘nın geçmişte kendisine başarı getirmiş bir kalıba dönmek yerine başka bir müzikal alanı denemesi, Algorithm‘ı diskografisinin en azından merak uyandıran duraklarından biri hâline getiriyor. Albüm İngiltere albüm listesine de 22 numaradan girerken bağımsız albümler listesinde 3 numaraya kadar yükseldi.


    KASABIAN – ACT III

    4 Eylül 2026
    Alternative Rock/Indie Rock

    Kasabian - ACT III

    Kasabian‘ın kariyerini artık iki ayrı dönemde değerlendirmek mümkün. Tom Meighan‘ın 2020’de gruptan ayrılmasının ardından gitarist, besteci ve grubun yaratıcı merkezindeki isim Serge Pizzorno vokalleri de üstlendi; 2022 tarihli The Alchemist’s Euphoria ve 2024’te gelen Happenings bu yeni yapının ilk ürünleriydi. ACT III ise Kasabian‘ın değişen kadro düzenini açıklamak zorunda olmadığı, Pizzorno liderliğindeki kimliğini artık doğal kabul ettiği bir dönemde geliyor. Albümün adındaki “üçüncü perde” ifadesini de grubun geçmişini silmekten çok, yaklaşık yirmi yıllık kariyerinin yeni bölümünü tanımlayan bir işaret olarak okumak mümkün.

    Kasabian‘ın temel formülü aslında değişmiş değil: Büyük gitar riffleri, elektronik ritimler, tekrarlarla büyüyen nakaratlar ve kalabalıkların birlikte söylemesine göre tasarlanmış şarkılar. Ancak ACT III‘te elektronik taraf önceki dönemlere göre düzenlemenin içine daha rahat yerleşiyor. Pizzorno‘nun Hip-Hop, Psychedelia, Dance Rock ve İngiliz Rave kültürüne duyduğu ilgi gitarların karşısına ayrı bir unsur olarak çıkmıyor; doğrudan Kasabian sound’unun parçasına dönüşüyor. Bu nedenle albüm kimi anlarda grubun ilk yıllarındaki Club Foot saldırganlığını hatırlatırken, başka bölümlerde Primal Scream‘in Rock ile dans müziği arasında kurduğu ilişkiye veya 90’ların İngiliz Elektronik Rock kültürüne yaklaşıyor.

    Albümün öne çıkan taraflarından biri Pizzorno‘nun şarkıları stüdyo için olduğu kadar sahne için de düşünmesi. Kasabian zaten uzun zamandır ayrıntılı stüdyo işçiliğinden çok, Glastonbury büyüklüğündeki kalabalıklara ulaşabilen ritim ve nakaratlarla tanınan bir grup. ACT III bu özelliği saklamak yerine iyice öne çıkarıyor. Albümün hızlı parçalarında bas ve davulun oluşturduğu groove gitarların önüne geçebiliyor; synthesizer ve programlanmış ritimler de müziğe kulüp enerjisi katıyor. Daha melodik bölümlerdeyse Pizzorno‘nun vokalinin Meighan dönemini taklit etmekten giderek uzaklaştığı hissediliyor. Başlangıçta zorunluluktan üstlendiği düşünülebilecek frontman rolü, artık grubun yeni karakterinin belirleyici unsurlarından biri.

    Kasabian

    İngiliz basınındaki değerlendirmelerde de bu nokta öne çıkıyor. Albümü olumlu karşılayan eleştiriler Kasabian‘ın yirmi yılı aşkın kariyerine rağmen hâlâ enerjik, eğlenceli ve büyük sahnelere uygun müzik üretebilmesini önemli buluyor. Daha mesafeli yaklaşımlar ise tam tersine, grubun festival marşı üretme becerisinin zaman zaman bir formüle dönüştüğünü; elektronik efektler ve farklı prodüksiyon fikirlerinin her şarkı için aynı ölçüde özgünlük geliştiremediğini savunuyor. Dolayısıyla tartışma Kasabian‘ın ne yaptığı konusunda değil, artık çok iyi bildiği bu dili ne kadar ileri taşıdığı konusunda yoğunlaşıyor.

    ACT III‘ü değerli kılan da belki tam olarak bu noktadır. Kasabian artık 2000’lerin başındaki İngiliz Indie Rock patlamasının genç gruplarından biri değil; aynı dönemde ortaya çıkan pek çok topluluk sahneden çekilmişken onlar büyük festival kadrolarındaki yerlerini koruyor. Serge Pizzorno‘nun gitarist-besteciden grubun yüzüne dönüşmesi de bu sürekliliğin önemli nedenlerinden biri. ACT III, Kasabian‘ın geçmişini yeniden keşfeden radikal bir albüm olmaktan çok, gitar Rock’ın elektronik müzik ve dans kültürüyle kurduğu ilişkinin hâlâ işleyebildiğini gösteren, enerjisini özellikle sahneye taşımayı hedefleyen bir çalışma. Türkiye’de de Club Foot, Fire, Underdog veya Eez-eh dönemlerinden grubu takip edenler için, Kasabian‘ın bugün nerede durduğunu görmek açısından eylül ayının dikkate değer albümlerinden biri.


    ARAB STRAP – Half-Told Tales

    4 Eylül 2026
    Indie Rock/Slowcore/Post-Rock/Electronica

    Arab Strap - Half-Told Tales

    Arab Strap‘ın 1990’larda Britpop’ın ortasına düşmesi başlı başına bir tezat oluşturuyordu. İngiliz Pop’unun gençlik, eğlence ve özgüven sattığı yıllarda Falkirk’ten çıkan Aidan Moffat ile Malcolm Middleton; kötü ilişkilerden, içkiden, seksten, yalnızlıktan ve insanın kendisine bile itiraf etmek istemediği düşüncelerden söz ediyordu. Moffat‘ın kalın İskoç aksanıyla konuşmaya yaklaşan vokali ve Middleton‘ın Slowcore, Indie Rock ve Elektronik müzik arasında dolaşan düzenlemeleri grubun dilini oluşturdu. 2006’da yollarını ayırıp yaklaşık on beş yıl sonra yeniden bir araya geldiklerinde ise eski Arab Strap‘ı canlandırmak yerine yaşlarının getirdiği yeni sorunları anlatmaya başladılar. As Days Get Dark (2021) ve I’m Totally Fine With It Don’t Give a Fuck Anymore (2024) sonrasında gelen dokuzuncu albüm Half-Told Tales, bu ikinci dönemin şimdiye kadarki en geniş ve belki de en canlı çalışması. The Irish Times albümü doğrudan grubun 1990’lardan beri yaptığı en iyi çalışma olarak değerlendiriyor.

    İlginç olan, Moffat ve Middleton‘ın başlangıçta bu albümü yapmak istememeleri. Önceki çalışmalarından geride kalan fikirleri, yarım şarkıları ve kullanılmamış malzemeleri gözden geçirip bir tür “dolap temizliği” yapma düşüncesiyle başlayan süreç giderek gerçek bir albüme dönüşmüş. Dolayısıyla Half-Told Tales adı bir bakıma bu yarım kalmış hikâyelere gönderme yapıyor. Fakat sonuç hiç de artık malzemeler toplamı gibi durmuyor. On dört şarkı boyunca Arab Strap Slowcore’dan Post-Rock’a, Electronica’dan Disko’ya, Folk’tan Metal gitarlarına ve saksofona kadar uzanan olağan dışı geniş bir müzik alanına girip çıkıyor.

    Açılıştaki I Get Noise değişimi hemen ilan ediyor. Büyük davullar, gitarlar ve neredeyse Glam Rock’a yaklaşan saksofonun üzerinde Moffat, yalnız bırakılmak isteyen ama çağın bitmeyen gürültüsünden kaçamayan orta yaşlı bir adam olarak karşımıza çıkıyor. Ardından You You You daha da şaşırtıcı: Disko ritmi ile sert gitarların buluştuğu parçada yaşlanan bedeninden, göbeğinden ve kendisini artık çekici hissetmemesinden yakınan Moffat‘ın anlatısı sonunda bir aşk şarkısına dönüşüyor. The Irish Times bunu oldukça güzel tarif ediyor: Sanki Metallica üst kattaki dairede Saturday Night Fever çalarken aşağıda bir şiir dinletisine girmişsiniz gibi. Bu enerji, gençlik taklidi yapan ellili yaşlarında iki müzisyenden değil; artık genç olmadıklarını gayet iyi bilen iki insanın hâlâ gürültü çıkarabilmesinden geliyor.

    Ama Half-Told Tales‘ın asıl gücü yalnız bu beklenmedik enerjide değil. Be a Man‘de Moffat oğluna sesleniyor. Sosyal medya, savaşlar ve özellikle genç erkekleri hedef alan “manosphere” kültürüyle karşılaşacak çocuğuna nasıl iyi bir erkek olunacağını anlatmaya çalışırken aslında ebeveynliğin temel çaresizliğiyle yüzleşiyor: Çocuğunuzu koruyabilirsiniz ama sonunda onu dünyaya bırakmak zorundasınız. Under Offer ise satılığa çıkarılmış çocukluk evine dönüş üzerinden ilerliyor. Yeni sahiplerin değiştirdiği odalar ve ortadan kaldırdığı aile izleri, sıradan bir emlak ziyaretini zamanın geri döndürülemezliği üzerine küçük bir ağıta dönüştürüyor. The Quietus özellikle bu iki parçadaki kırılganlığın albümün büyük ve hareketli düzenlemelerinden bile daha etkileyici olduğunu düşünüyor.

    Toplumsal öfke ise en açık biçimde Fighting for You‘da ortaya çıkıyor. Aşırı sağın “halk adına” konuştuğu iddiasını hedef alan Moffat, onların gerçekte kim için mücadele ettiğini sorguluyor. Fakat şarkının dikkat çekici tarafı yalnız sözleri değil: Elektronik ritim, saldırgan gitarlar ve giderek büyüyen düzenleme Arab Strap‘ı neredeyse The Prodigy‘nin alanına taşıyor. Glamour Magick‘te Solange‘ı hatırlatan elektronik R&B dokuları ortaya çıkarken Sunsong Roxy Music‘e yaklaşan zarif Disko Rock’a yöneliyor; Gape ise grubun ağır ve rahatsız edici tarafını yeniden açığa çıkarıyor. Middleton‘ın düzenlemeleri bu nedenle Moffat‘ın anlatılarının arkasında duran fon olmaktan çıkıp albümün ikinci anlatıcısına dönüşüyor.

    Arab Strap

    Arab Strap‘ın gençlik döneminden en büyük farkı da burada. Eski şarkılardaki başarısız ilişkiler, içki, seks ve gecenin sonunda duyulan pişmanlık tamamen ortadan kalkmış değil; ancak artık yanlarına çocuklar, ebeveynlik, hastalık, politika, dijital hayat ve yaşlanan beden eklenmiş durumda. Moffat‘ın 20’li yaşlarında kullandığı alaycı dil 50’lerinde hâlâ çalışıyor, fakat hedef değişmiş. Kendisini rezil eden genç adamı anlatmak yerine, dünyanın ne hâle geldiğini anlamaya çalışan ve çocuklarının o dünyada nasıl yaşayacağını düşünen orta yaşlı adamı anlatıyor. Sputnikmusic‘in 4,5/5 verdiği albümde özellikle övdüğü şey de bu: Moffat‘ın söz yazarlığı yaşla birlikte etkisini kaybetmek yerine yeni bir konu alanı kazanmış.

    Albümün sonlarına doğru tempo yeniden düşüyor ve ölüm fikri giderek yaklaşmaya başlıyor. Beats per Minute farklı canlıların yaşam sürelerini sıralayarak insan ömrünü çok daha büyük bir zaman ölçeğine yerleştiriyor. Bazı canlılar birkaç yıl, bazıları onlarca yıl yaşıyor; bazı denizanaları ise biyolojik olarak neredeyse ölümsüz. Moffat sonunda kaçınılmaz gerçeğe ulaşıyor: Her şeyin bir sonu var. The Irish Times bunu albümün temel duygusuyla ilişkilendiriyor; Arab Strap yaşlanmaya karşı romantik biçimde savaşmıyor, kalan zamanın farkına varıp o zamanı kullanmaya çalışıyor.

    Eleştirilerde ortak olan nokta da olumlu. The Irish Times 4,5/5 ile albümü grubun 1990’lardan beri en iyisi olarak görürken, Sputnikmusic aynı puanı veriyor. NARC. bunu Arab Strap‘ın yeniden birleşme döneminin en güçlü çalışması olarak değerlendiriyor. The Quietus ise daha ilginç bir çekince getiriyor: Disko, Rock ve büyük düzenlemeler etkileyici olsa da grubun gerçek gücünün hâlâ küçük, mahrem ve kırılgan hikâyelerde bulunduğunu savunuyor. Bu eleştiri albümün zayıflığından çok Arab Strap‘ın temel özelliğini hatırlatıyor. Middleton müziği ne kadar büyütürse büyütsün, sonunda dinleyiciyi yakalayan çoğu zaman Moffat‘ın bir odada tek başına söylediği rahatsız edici derecede kişisel bir cümle oluyor.

    Half-Told Tales bu nedenle “yaşlanmış bir 90’lar Indie grubunun iyi geri dönüş albümü” tanımının ötesine geçiyor. Arab Strap gençliğini yeniden yaşamaya çalışmıyor; tam tersine, gençken kurduğu müzikal dili orta yaşın meselelerini anlatmak için dönüştürüyor. Otuz yıl önce Moffat ile Middleton hayatın henüz başındayken sanki her şey bitmiş gibi şarkılar yazıyordu. Şimdi gerçekten zamanın sınırlı olduğunu biliyorlar ama müzikleri tuhaf biçimde eskisinden daha canlı. Half-Told Tales‘ın güzel ironisi de burada: Arab Strap gençken yaşlı hissediyordu; yaşlandığında ise yeniden gürültü yapmaya başladı.


    AIRBOURNE – Airbourne

    4 Eylül 2026
    Hard Rock

    Airbourne - Airbourne

    Airbourne‘un altıncı stüdyo albümüne kendi adını vermesi, yirmi yılı aşan kariyerinin bu döneminde bir kimlik beyanı gibi görünüyor. Avustralyalı grup 2019 tarihli Boneshaker‘dan sonra tam yedi yıl bekledi; oysa önceki dönemde albümler genellikle üçer yıllık aralıklarla geliyordu. Fakat geçen zaman Airbourne‘u başka müzikal alanlara sürüklememiş. Joel O’Keeffe ve arkadaşları hâlâ blues kökenli sert riffler, yüksek tempolu ritimler, birlikte bağırılabilecek nakaratlar ve Rock’n’Roll’un bütün klişelerini üstünde toplayan şarkılar yapıyor. Airbourne da tam olarak bu nedenle grubun kendi adını taşıyor: Ryan O’Keeffe‘nin ifadesiyle amaç, grubun temsil ettiği her şeyi tek albümde damıtmak.

    Bu bağlılık kayıt yöntemine kadar uzanıyor. Albüm Byron Bay yakınlarındaki Music Farm Studio’da, AC/DC, Rose Tattoo ve The Angels‘ın klasik dönem kayıtlarında kullanılan Alberts Studios’a ait orijinal Neve konsolu üzerinden kaydedildi. Prodüksiyonda daha önce Black Dog Barking‘de çalışan Brian Howes, mühendislik tarafında ise grubun eski kayıtlarından tanıdığı Mike Fraser bulunuyor. Dolayısıyla AC/DC benzetmesi Airbourne‘un kaçmaya çalıştığı bir mesele değil. Joel O’Keeffe de bu karşılaştırmadan rahatsız olmadığını, AC/DC‘yi Rock’n’Roll tarihinin en büyük grubu olarak gördüğü için onlarla yan yana anılmayı iltifat kabul ettiğini söylüyor.

    Açılıştaki GUTSY bu tavrın özeti. Ardından gelen Alive After Death (Last Plane Out), Here She Comes, Kid in a Candy Store ve Sky High Airbourne‘un büyük riff–büyük nakarat formülünü sürdürüyor. Ancak albüm tamamen aynı tempoda ilerlemiyor. Here She Comes daha melodik bir alana açılırken, Sky High ve Last Man Standing tempoyu biraz düşürüyor. Bogotá yeniden saldırgan tarafa dönüyor; kapanıştaki Send Me to Rock ‘N’ Roll Heaven ise Bon Scott, Lemmy, John Bonham ve Little Richard gibi artık hayatta olmayan Rock’n’Roll figürlerine selam vererek albümün geçmişle bağını açıkça ortaya koyuyor.

    Airbourne

    Albüm hakkındaki eleştirilerde ilginç biçimde hem olumlu hem olumsuz görüşlerin dayandığı nokta aynı: Airbourne‘un değişmemesi. Kerrang! grubun altıncı albümünün önceki beş albümden beklenmedik ölçüde farklı olmadığını söylerken bunu aynı zamanda tanıdık bir rahatlık olarak değerlendiriyor. Full Pelt Music formülün artık bütünüyle grubun DNA’sına yerleştiğini, bazı yeni şarkıların konser repertuvarına gireceğini ancak albümün tamamının aynı kalıcılığa ulaşamayabileceğini düşünüyor. Buna karşılık Moshville Times, AC/DC karşılaştırmasının bu albümle biraz zayıflamaya başladığını ve Airbourne‘un artık daha belirgin biçimde “kendisi gibi” duyulduğunu savunuyor. Alman Metal Hammer ise 12 parçanın yalnızca sürekli tam gaz gitmediğini, küçük tempo ve karakter değişiklikleri bulunduğunu özellikle vurguluyor.

    Belki de Airbourne‘u değerlendirirken yenilik arayışını temel ölçüt yapmak baştan yanlış. Grup hiçbir zaman Rock’n’Roll’u yeniden icat etme iddiasında bulunmadı; tam tersine elektrik gitarın, blues riffinin, yüksek sesin ve sahne enerjisinin hâlâ yeterli olduğuna inanıyor. Yedi yıllık aradan sonra gelen Airbourne bu anlayışın en açık ifadelerinden biri. Yeni bir yön göstermiyor, fakat grubun neden hâlâ büyük Rock festivallerinde karşılık bulduğunu açıklıyor.


    AUDREY HORNE – Achilles

    4 Eylül 2026
    Hard Rock/Heavy Metal

    Audrey Horne - Achilles

    Norveç denildiğinde akla ilk gelen metal türleri arasında Hard Rock muhtemelen üst sıralarda değildir. Audrey Horne‘un ilginçliği de biraz burada başlıyor. Grubun kadrosunda Enslaved‘den tanıdığımız Arve “Ice Dale” Isdal gibi ekstrem metal geçmişine sahip isimler bulunmasına rağmen, Audrey Horne yirmi yılı aşkın süredir Thin Lizzy, Iron Maiden, Judas Priest ve 70’ler–80’ler Hard Rock geleneğine yaslanan son derece melodik bir müzik yapıyor. 2022 tarihli Devil’s Bell‘den dört yıl sonra gelen sekizinci stüdyo albümü Achilles, bu çizgiyi değiştirmekten çok grubun yıllar içinde geliştirdiği formülü daha geniş bir alana yayıyor.

    Albümün merkezinde yine Isdal ile Thomas Tofthagen‘in çift gitarları bulunuyor. Thin Lizzy‘den miras kalan armoniler, Iron Maiden‘ı hatırlatan dörtnala giden ritimler ve klasik Heavy Metal riffleri Toschie‘nin melodik vokaliyle birleşiyor. Fakat Achilles yalnızca yüksek tempolu bir Retro Metal albümü değil. Beş buçuk dakikayı aşan açılış parçası Achilles progressive yapısıyla farklı bölümler arasında dolaşırken günümüz dünyasındaki kutuplaşmayı konu ediniyor. In the Eye of the Hurricane ise 70’lerin sonu ve 80’lerin başındaki Melodik Hard Rock/AOR dünyasına yaklaşıyor. Eleştirilerde albümün güçlü yanlarından biri olarak gösterilen bu çeşitlilik, grubun klasik Rock mirasını tek bir döneme indirgemediğini gösteriyor.

    Iron Maiden etkisinin en açık hissedildiği parçalardan Insanity, yalnız müzikal açıdan değil, hikâyesiyle de Maiden’ın Hallowed Be Thy Name şarkısından esinleniyor. Running Through the Night‘ta benzer biçimde hızlı Heavy-Metal damarına dönülürken God Damn Beautiful Thin Lizzy tarzı gitarlarıyla dikkat çekiyor; üstelik bu parçada basçı Espen Lien ana vokali üstleniyor. Pretty Little Lies daha karanlık ve dramatik bir havaya girerken, Six Feet in the Ground melodik ve hüzünlü tarafı öne çıkarıyor. Kapanıştaki New Star Falling ise albümün sertliğini geri çekerek Audrey Horne‘un melodik yönünü ön plana çıkarıyor.

    Audrey Horne

    Albüm çıktıktan sonra yapılan değerlendirmeler çoğunlukla olumlu. Dead Rhetoric, Audrey Horne‘un formülü değiştirmek yerine dinleyicisine güçlü yeni şarkılar sunduğunu ve NWOBHM etkili parçalardan baladlara, groove ağırlıklı Rock şarkılarına kadar genişlediğini belirtiyor. Maximum Volume Music ise albümün neredeyse bir “best of” genişliğine sahip olmasına rağmen bütünlüğünü kaybetmediğine dikkat çekiyor. Alman Burn Your Ears albümü 9/10 ile değerlendirirken, Avusturyalı Stormbringer daha da ileri giderek Achilles‘i 2026’nın öne çıkan Hard-Rock çalışmalarından biri olarak görüyor.

    Prodüksiyon da bu yaklaşımı destekliyor. Bergen’deki Conclave & Earshot Studio’da kaydedilip mikslenen albüm, modern ve güçlü bir sese sahip olmasına rağmen müzisyenlerin birlikte çaldığı hissini koruyor. Bazı değerlendirmelerde özellikle belirtilen daha ham, “canlı” karakter bunun sonucu. Audrey Horne‘un başarısı da belki burada yatıyor: Kullandıkları malzemenin hemen hiçbir parçası yeni değil. Çift gitar armonilerinin, büyük nakaratların ve 70’ler/80’ler Hard Rock rifflerinin nereden geldiğini saklamıyorlar. Fakat yirmi yılı aşkın süredir birlikte çalan bir grubun elinde bu etkiler artık yalnızca referans olmaktan çıkmış durumda.

    Achilles bu nedenle geçmişe öykünen yeni bir grubun albümünden çok, klasik Hard Rock ve Heavy Metal dilini kendi doğal müzik dili hâline getirmiş deneyimli bir grubun çalışması. Thin Lizzy‘nin çift gitarlarını, Iron Maiden‘ın Melodik Metal’ini ve 70’lerin Hard-Rock sıcaklığını sevenler açısından albümde tanıdık çok şey var; fakat Audrey Horne bütün bu tanıdık unsurları 2026’da hâlâ canlı, enerjik ve sahnede çalınmak üzere yazılmış müzik gibi duyurmayı başarıyor.


    GREEN CARNATION – A Dark Poem, Part III: The Messiah Complex

    4 Eylül 2026
    Progressive Metal/Gothic Metal/Progressive Rock

    Green Carnation - A Dark Poem, Part III: The Messiah Complex

    Norveçli Green Carnation‘ın A Dark Poem projesi, klasik anlamda birbirini izleyen üç albümden çok tek bir büyük eserin üç perdesi olarak tasarlandı. 2025 tarihli Part I: The Shores of Melancholia karanlık ve melankolik çerçeveyi kurmuş, 2026’nın ilkbaharında gelen Part II: Sanguis anlatıyı travma ve iç çatışmaların daha kişisel alanına taşımıştı. 4 Eylül’de yayımlanan Part III: The Messiah Complex ise yalnız üçüncü albüm değil, yaklaşık bir yıla yayılan bu hikâyenin finali. Üçlemenin çıkış noktalarından biri sembolizm dönemi Fransız şairi Arthur Rimbaud‘nun Ophélie şiiri; ancak Green Carnation buradan hareketle kayıp, korku, inanç, teknoloji, insanın kendisiyle ve çevresiyle çatışması gibi daha geniş temalara açılıyor.

    Albüm yalnızca dört parçadan ve yaklaşık 38 dakikadan oluşuyor. İlk üç şarkı, Green Carnation‘ın yıllar içinde geliştirdiği Progressive, Gothic ve Doom Metal bileşimini sürdürüyor. Açılıştaki Unconditional Artificial Chemistry ağır gitarları, belirgin bas çizgileri ve Endre Kirkesola‘nın klavyeleriyle grubun karanlık atmosferini hemen kurarken teknoloji ve yapay zekâ çağının yarattığı kaygılara yöneliyor. Başlık parçası The Messiah Complex inanç, insanın kurtarıcı arayışı ve kolay yönlendirilebilirliğini sorgulayan daha teatral bir yapıya sahip. Broken Souls, Common Enemies ise Kjetil Nordhus‘un vokalini öne çıkararak kişisel çatışmalarla toplumsal kutuplaşmayı aynı çerçeveye yerleştiriyor.

    Fakat albümün asıl sürprizi son parçada geliyor. Yaklaşık 16 dakika 47 saniyelik A Dark Poem – Orchestral Suite boyunca Green Carnation bildiğimiz anlamda ortadan çekiliyor. Distortion gitar, Rock davulu ve ana vokal yok; müziği Kristiansand Senfoni Orkestrası ve Opera Korosu devralıyor. Yaylılar, üflemeliler, vurmalılar ve sözsüz koro, üçleme boyunca duyduğumuz melodik fikirleri başka bir müzik dili içinde yeniden ele alıyor. Böylece parça yalnız albümün kapanışı değil, üç albümün ardından gelen uzun bir epilog işlevi görüyor. Grubun 2001’de tek bir saatlik kompozisyondan oluşan Light of Day, Day of Darkness gibi sıra dışı biçimlere daha önce de yöneldiği düşünülürse, böylesine alışılmadık bir final aslında Green Carnation‘ın geçmişiyle de uyumlu.

    Green Carnation

    Eleştirilerin en fazla ayrıştığı nokta tam olarak bu senfonik bölüm. The Prog Report, albümün neredeyse yarısını klasik bir enstrümantale ayırma kararının dinleyiciyi ikiye bölebileceğini, fakat üçlemenin iddialı yapısına uygun bir final oluşturduğunu belirtiyor. The Progressive Subway ise orkestranın müzikal dili değiştirmesine rağmen eserin Green Carnation‘a ait olduğunun hâlâ hissedildiğini ve finalin önceki iki albüme de yeni bir anlam kazandırdığını savunuyor. Buna karşılık Rock Music Raider, üç güçlü metal parçasının ardından gelen uzun orkestral bölümün albümü dengesizleştirdiğini ve üçüncü kısmın bağımsız bir albümden çok ikinci bölüme eklenmiş bir son perde izlenimi verdiğini düşünüyor.

    Dolayısıyla The Messiah Complex‘i yalnız başına değerlendirmek biraz yanıltıcı olabilir. Albüm kısa, alışılmadık oranlara sahip ve dinleyicinin yaklaşık yarım saatlik progressive metal beklerken son 17 dakikada kendisini senfoni orkestrasının karşısında bulmasını istiyor. Fakat Green Carnation‘ın amacı da zaten geleneksel bir üçüncü albüm yapmak değil. The Shores of Melancholia ile açılan, Sanguis ile derinleşen anlatıyı başka bir müzik diline teslim ederek bitiriyorlar. Üç albüm birlikte düşünüldüğünde The Messiah Complex, yeni bir hikâye anlatmaktan çok önceki iki bölümün neden orada olduğunu açıklayan son perde işlevi görüyor. Bu nedenle albüm, özellikle Opeth, Katatonia, Paradise Lost ve Pain of Salvation hattındaki karanlık ve atmosferik progressive metal dinleyicileri için eylül ayının üzerinde durulması gereken çalışmalarından biri.


    ACCEPT – Teutonic Titans 1976–2026

    4 Eylül 2026
    Heavy Metal

    Accept - Teutonic Titans 1976–2026

    Heavy Metal tarihinde ellinci yılı kutlamak için bir “best of” hazırlamak en kolay yol olabilirdi. Accept ise Teutonic Titans 1976–2026 için daha zahmetli ve tartışmaya açık bir yöntem seçmiş: Grubun klasik döneminden 19 parçayı yeniden kaydedip her birinde farklı konuk müzisyenleri bir araya getirmek. Wolf Hoffmann‘ın gitarı ve Mark Tornillo döneminin Accept omurgası korunurken projeye toplam 50 konuk katılıyor. Seçilen repertuvar da rastgele değil; ağırlık 1980 tarihli I’m a Rebel ile 1989’daki Eat the Heat arasındaki döneme, özellikle de Accept‘in dünya çapında kimliğini kurduğu 1981–86 yıllarına veriliyor.

    Konuk listesi neredeyse başlı başına bir Heavy Metal tarihi. Fast as a Shark‘ta Phil Anselmo, Kirk Hammett, Billy Sheehan ve Mikkey Dee; Balls to the Wall‘da Rob Halford, Matthias Jabs, Rex Brown ve Jason Bowld bulunuyor. Metal Heart Dino Jelusick ve Joel Hoekstra‘yı, Losers and Winners Hansi Kürsch, Paul Gilbert ve Tommy Aldridge‘i bir araya getirirken, T.V. War‘da Joe Lynn Turner, Opeth gitaristi Fredrik Åkesson, Rudy Sarzo ile Ken Mary yer alıyor. Kapanıştaki Restless and Wild ise Chris Jericho, K.K. Downing, Billy Sheehan ve Ray Luzier‘la kaydedilmiş. Billy Corgan‘ın Love Child‘da, Ghost’tan Tobias Forge‘un ise Save Us‘ta karşımıza çıkması projenin daha beklenmedik eşleşmeleri arasında.

    Bu kadar kalabalık bir kadronun en büyük tehlikesi, albümün Accept‘ten çok bir “ünlü müzisyenler geçidi”ne dönüşmesi. Albüm hakkındaki olumlu eleştiriler tam tersine, Wolf Hoffmann‘ın rifflerinin ve Accept‘in temel karakterinin konukları aynı çatı altında tutmayı başardığını düşünüyor. Metal.de, müzisyenlerin parçaların özgün kimliğine sadık kalırken kendi karakterlerini de eklediğine ve modern prodüksiyonun kırk yılı aşkın yaştaki şarkıları güncel bir güçle sunduğuna dikkat çekiyor. Blabbermouth da özellikle klasik kataloğun derinliğini ve konukların şarkılara kattığı farklı renkleri öne çıkarıyor. Albümün prodüksiyon, miks ve mastering’inin Zeuss tarafından yapılmış olması da 19 farklı kadronun tek albüm gibi duyulmasında önemli rol oynuyor.

    Accept

    Bununla birlikte proje eleştiriden bütünüyle muaf değil. Böylesine güçlü özgün kayıtların neden yeniden yapılması gerektiği başlı başına bir soru. Ayrıca Accept‘in elli yıllık kariyeri kutlanırken seçkinin yalnızca ilk dönem albümlerine yoğunlaşması, sonraki on stüdyo albümünü dışarıda bırakıyor. Alman Metal.de de bu sınırlamaya dikkat çekerken, bunu Accept‘in dünya çapındaki ününü oluşturduğu döneme odaklanan bilinçli bir tercih olarak değerlendiriyor. Daha sert eleştiriler ise 50 konuğun kimi zaman grubun kendi kimliğinin önüne geçtiğini ve projenin gereğinden fazla kalabalıklaştığını savunuyor.

    Asıl eksiklik ise başka yerde aranabilir: Accept‘in klasik döneminin sesi Udo Dirkschneider bu kutlamada yok. Dolayısıyla Teutonic Titans, eski kadroyu yeniden bir araya getiren nostaljik bir yıl dönümü albümü değil; Wolf Hoffmann‘ın yönettiği bugünkü Accept‘in kendi tarihini Metal dünyasından dostlarıyla yeniden yorumlaması. Mark Tornillo‘nun 2010’dan beri süren vokalistliği ve Hoffmann’ın değişmeyen gitar karakteri eski şarkılarla bugünkü grup arasında köprü kuruyor. Bu açıdan albüm, geçmişi yeniden yaratmaktan çok Accept‘in sonraki kuşak Metal müzisyenleri üzerindeki etkisini görünür hâle getiriyor.

    Teutonic Titans 1976–2026 bu nedenle ne gerçek anlamda yeni bir Accept albümü ne de sıradan bir derleme. Fast as a Shark, Metal Heart, Balls to the Wall, Breaker ve Restless and Wild gibi Heavy Metal tarihine çoktan geçmiş parçaların yeni kayıtlarının özgünlerinin yerini alması da beklenemez. Fakat Rob Halford‘dan Kirk Hammett‘e, Hansi Kürsch’ten Tobias Forge‘a uzanan 50 müzisyenin aynı projede Accept repertuvarına dönmesi, grubun yarım yüzyılda Heavy-Metal içinde bıraktığı izin büyüklüğünü başka bir yoldan gösteriyor. Albümün asıl değeri de belki yeni bir Accept yaratmasında değil, Accept olmasaydı bugünkü Metal dünyasının ne kadar farklı olacağını hatırlatmasında yatıyor.


    DEXYS MIDNIGHT RUNNERS – LOVE

    4 Eylül 2026
    Soul/Pop/Celtic Soul

    Dexys Midnight Runners - LOVE

    Dexys Midnight Runners denildiğinde geniş kitlelerin zihninde hâlâ 1982 tarihli Come On Eileen canlanıyor. Oysa Kevin Rowland‘ın kariyeri, tek bir hitin çok ötesinde sürekli biçim değiştiren bir müzikal arayıştan oluşuyor. İlk albüm Searching for the Young Soul Rebels‘ın Northern Soul ve üflemeli ağırlıklı yapısından Too-Rye-Ay‘ın Celtic folk etkilerine, ticari açıdan hayal kırıklığı yaratıp sonradan kült statüsü kazanan Don’t Stand Me Down‘a kadar Dexys hiçbir zaman aynı yerde uzun süre kalmadı. 2012’de yeniden faaliyete geçtiğinde adını kısaca Dexys olarak kullanan grup, LOVE ile kırk yılı aşkın süre sonra yeniden tam adına dönüyor. Bunun nedeni nostalji değil; albüm bir bakıma Rowland‘ın başladığı yere dönüp bütün hikâyeye yeniden bakması.

    Bu hikâyenin merkezinde, albümün adından da anlaşılacağı gibi sevgi var; fakat romantik aşk bunun yalnızca bir bölümü. Rowland çocukluğunu, babasını, kardeşini, eski ilişkilerini, torunlarını, yaşlanmayı ve İngiltere’yle karmaşık bağını aynı kavram çevresinde topluyor. Albümü açan My Life in England Pt. 1 İrlandalı göçmen bir ailenin çocuğu olarak İngiltere’de büyümeye bakarken, kapanıştaki ikinci bölüm aynı hikâyeyi yılların ardından yeniden ele alıyor. You’re Alright torunlarına sesleniyor; Once a Man, Twice a Child ise Rowland‘ın, hayatının son dönemindeki babasıyla ilişkisini anlatıyor. Old Love yaş ilerledikçe ilişkilerin değişmesine, I Want to Be Holding You Next Christmas ise yeni bir ilişkinin başlangıcındaki özleme yöneliyor. Şarkıların bazıları otuz yıl öncesine dayanırken bazıları son bir yıl içinde yazılmış.

    Albümün yapımcısı David Holmes. Belfast’ta kaydedilen LOVE‘da Holmes elektronik müzik geçmişini öne çıkarmak yerine sıcak, geniş ve oldukça organik bir soul zemini kuruyor. Yaylılar, piyano, org, üflemeliler ve yumuşak ritim düzenlemeleri Philadelphia Soul’dan Northern Soul’a uzanan bir atmosfer yaratıyor. Eski Dexys üyelerinden Jim Paterson, Sean Read ve Mike Timothy‘nin de kadroda bulunması geçmişle bugünkü sound arasında doğal bir bağ oluşturuyor. Albümün merkezindeki enstrümansa hâlâ Rowland‘ın sesi: Teknik kusursuzluk peşinde olmayan, konuşmaya, haykırmaya veya fısıltıya dönüşebilen teatral vokali şarkıları klasik Pop performansından çok kişisel anlatılara yaklaştırıyor.

    Dexys Midnight Runners

    Eleştiriler genel olarak olumlu, ancak albümün yoğun duygusallığı konusunda görüş ayrılıkları var. Rolling Stone Almanya, LOVE‘ı Rowland‘ın yaşam öyküsünün müzikal uzantısı ve sıcak, uzlaşmacı bir geç dönem çalışması olarak değerlendiriyor. AllMusic daha da ileri giderek albümü Dexys‘in ilk dönem çalışmalarının yanında durabilecek bir geç kariyer zirvesi olarak görüyor. Record Collector beş yıldız verirken özellikle Rowland‘ın vokalini ve sevginin aileden ülkeye kadar farklı biçimlerini ele alışını öne çıkarıyor. Buna karşılık The Arts Desk, yaylılarla süslü prodüksiyonun ve yoğun duygusallığın kimi anlarda hedeflediği etkiye ulaşamadığını düşünüyor; AwardsWatch da içtenliğin zaman zaman aşırı duygusallığa yaklaştığı görüşünde.

    Albümün arka planında yaşlanma ve ölüm düşüncesi de var. Rowland, 2024’te ciddi böbrek sorunları nedeniyle ölüm tehlikesi geçirdiğini ve bu deneyimin ardından albümdeki bazı şarkılara farklı gözle baktığını anlatıyor. 2025’te yayımladığı Bless Me Father: A Life Story ise çocukluğundan aile ilişkilerine, başarılarından kişisel çöküşlerine kadar hayatıyla kapsamlı biçimde yüzleştiği bir otobiyografiydi. Bu nedenle LOVE‘daki geçmişe bakış sıradan bir nostalji değil; Rowland‘ın yetmişli yaşlarında hayatındaki insanlarla ve kendi geçmişiyle hesaplaşmasının devamı niteliğinde.

    Kevin Rowland kayıt sürecinde bunun Dexys Midnight Runners‘ın son albümü olacağını düşündüğünü, bugünse kapıyı tamamen kapatmadığını söylüyor. Eğer gerçekten son albüm olursa LOVE, kariyeri kapatmak için alışılmadık derecede uygun bir çalışma. Büyük hitleri yeniden üretmeye, Come On Eileen‘in devamını yazmaya veya 1980’ler nostaljisinden yararlanmaya çalışmıyor. Bunun yerine bir müzisyen yetmişli yaşlarından geriye bakıp babasını, çocukluğunu, ilişkilerini, torunlarını ve yaşadığı ülkeyi anlatıyor. Böylece LOVE, Dexys Midnight Runners‘ın gençlik enerjisini yeniden yaratmaya çalışan bir dönüş albümünden çok, gençlik yıllarının öfkesinin yaşlılıkta neye dönüştüğünü gösteren bir kapanış ihtimali olarak anlam kazanıyor.


    THE CRANBERRIES – Live at the London Astoria II, 1994

    4 Eylül 2026
    Alternative Rock

    The Cranberries - Live at the London Astoria II, 1994

    The Cranberries‘in Live at the London Astoria II, 1994 albümünü ilginç kılan şey yalnız Dolores O’Riordan‘ı yeniden canlı dinleyebilmek değil; konserin gerçekleştiği tarih. Grup Ocak 1994’te Londra’daki yaklaşık 1.000 kişilik Astoria II sahnesine çıktığında ilk albümü Everybody Else Is Doing It, So Why Can’t We? ile özellikle Amerika’da büyük bir çıkış yakalamıştı, fakat onları dünya çapında devleştirecek No Need to Argue henüz yayımlanmamıştı. İkinci albümün kayıtları ilerlemiş, repertuvarın önemli bölümü oluşmuştu. Dolayısıyla bu konser, Cranberries‘in umut vadeden İrlandalı Alternatif-Rock grubundan uluslararası yıldıza dönüşmesinin tam ortasında çekilmiş bir fotoğraf niteliğinde.

    Gitarist Noel Hogan da yıllar sonra Astoria konserini bu nedenle özel hatırlıyor. Grup birkaç yıl önce Londra’da küçük kulüplerde çalarken, Amerika turnesinden başarıyla dönüp Astoria’nın ana grubu olmuştu. Davulcu Fergal Lawler ise Noel tatilinin ardından Londra’daki ilk konserlerinin bu olduğunu ve seyircinin ön sıralarında kendilerini ilk yıllardan beri destekleyen tanıdık yüzleri görmenin başarılarının karşılığını aldıkları hissini yarattığını anlatıyor. Bugünden bakıldığında daha da ilginç olan, grubun o gece seyircinin henüz tanımadığı ikinci albüm parçalarını da çalması. 15 şarkılık repertuvarın yedisi ilk albümden, altısı daha sonra No Need to Argue‘da yer alacak parçalardan oluşuyor; ayrıca albüm dışı Liar ve So Cold in Ireland da konserde bulunuyor.

    Bunların arasında kuşkusuz en çarpıcı belge Zombie. Single’ın yayımlanmasına yaklaşık yedi ay vardır ve seyirci, ileride grubun en bilinen şarkılarından birine dönüşecek parçayı henüz tanımamaktadır. Stüdyo kaydının sert ve kontrollü yapısına karşılık Astoria yorumunda Fergal Lawler‘ın davulları daha saldırgan, grubun bütünü daha ham duyulur. Aynı konser içinde Linger ve Dreams‘in narin, melodik dünyasıyla Zombie‘nin öfkesi arasındaki fark, Cranberries‘in ikinci albümle yaşayacağı müzikal genişlemenin de habercisidir. Daffodil Lament, Ridiculous Thoughts, Empty ve Dreaming My Dreams gibi henüz yayımlanmamış parçaların burada yer alması, kaydı sıradan bir greatest-hits konserinden çıkarıp grubun dönüşümünü belgeleyen bir arşiv çalışmasına dönüştürüyor.

    The Cranberries

    Konserin merkezinde doğal olarak Dolores O’Riordan var. Sonradan Cranberries‘in alametifarikası hâline gelecek kırılganlıktan haykırışa, fısıltıdan İrlanda vokal geleneğini çağrıştıran süslemelere uzanan geniş ifade alanı burada bütün hamlığıyla duyuluyor. The Spill Magazine, restore edilen kayıtta grubun enerjisini özellikle överken O’Riordan’ın sesinin son derece berrak biçimde öne çıktığını belirtiyor. Psychobabble da vokallerin kayıt boyunca başarılı biçimde yakalandığına dikkat çekiyor; özellikle Not Sorry‘deki fısıltıdan hırıltıya uzanan performansı ve Dreams‘deki canlılığı öne çıkarıyor. Bazı daha sert parçalarda sesin hafif bulanıklaşmasına rağmen kayıt genel olarak dengeli ve açık.

    Kayıt aslında Cranberries takipçileri için tamamen bilinmeyen bir belge değil; Astoria performansı daha önce video formatında yayımlanmıştı. Fakat konserin ses kaydı ilk kez 2026’da bağımsız ve remaster edilmiş bir albüm olarak CD, dijital ve çift plak formatlarında sunuldu. Dolayısıyla burada yeni keşfedilmiş bir Cranberries konserinden ziyade, bilinen tarihsel bir görüntünün müzik arşivine yeniden kazandırılması söz konusu. 2026 değerlendirmeleri de özellikle ses kalitesine dikkat çekiyor: Alman FFM-Rock kaydın güçlü sound’unu överek 9/10 verirken, The Spill Magazine restorasyonun konserin enerjisini kaybetmeden başarılı biçimde yapıldığını düşünüyor.

    Dolores O’Riordan‘ın 2018’deki ölümünden sonra yayımlanan her arşiv kaydı ister istemez başka bir anlam taşıyor. Ancak Live at the London Astoria II, 1994‘ün değeri yalnız nostaljiden kaynaklanmıyor. Burada dinlediğimiz grup henüz başına gelecekleri bilmiyor: Zombie dünya çapında bir hit olmamış, No Need to Argue yayımlanmamış ve Cranberries 1990’ların en büyük İrlandalı gruplarından birine henüz dönüşmemiş. Kayıt tam da o birkaç aylık eşikte duruyor; başarı artık kapıda, fakat grup hâlâ küçük bir salonda gelecekteki klasiklerini onları ilk kez duyan bir seyirciye çalıyor. Bu nedenle albüm, bir konser kaydından çok Cranberries tarihinin belki de bir daha tekrarlanamayacak geçiş anının sesli belgesi olarak değer kazanıyor.


    FKJ – Tyber

    11 Eylül 2026
    Electronic/Neo-Soul/Jazz/R&B

    FKJ - Tyber

    FKJ adıyla tanınan Fransız-Yeni Zelandalı Vincent Fenton‘ı yalnızca Elektronik Müzik başlığı altında değerlendirmek başından beri zordu. Piyano, gitar, bas, davul ve saksofonu aynı müzik içinde kullanabilen; Elektronik prodüksiyonla Caz doğaçlamasını, Neo-Soul’u ve Funk’ı birbirine bağlayan Fenton, özellikle Masego ile gerçekleştirdiği Tadow performansının ardından dünya çapında tanınmıştı. 2017’deki French Kiwi Juice ve 2022 tarihli V I N C E N T sonrasında gelen üçüncü albümü Tyber ise bu müzikal kimliği değiştirmekten çok başka bir ruh hâli içine yerleştiriyor. Albüm Londra, Los Angeles, Paris, Brezilya, Filipinler ve Meksika dâhil farklı coğrafyalarda şekillenmiş; yolculuk, yalnızlık, iş birliği ve yeniden başlama duygusu kayıtların ortak eksenini oluşturmuş.

    Albümün adı da bu dönüşümle ilişkili. Fenton, yoğun turne döneminin, baba oluşunun ve Filipinler’den yeniden Avrupa’ya taşınmasının ardından kişisel olarak zor bir dönemden geçtiğini anlatıyor. Gabon geleneğine dayanan bir inziva deneyimi sırasında zihninde ortaya çıkan, ağaç biçiminde tasvir ettiği “Tyber”ı kendisinin daha dingin, ulaşmak istediği bir başka hâli olarak tanımlıyor. Hatta albümün başlangıçta Shift adını taşıması düşünülmüş. Bu nedenle Journey, Clear, Changes Rising ve Leaving gibi parça adları bile bir hareket ve dönüşüm duygusu taşıyor. Ancak bu kişisel arka plan müziği ağırlaştırmıyor; aksine Tyber, FKJ diskografisinin en ferah ve iyimser çalışmalarından biri olarak akıyor.

    On iki parça ve yaklaşık 36 dakikadan oluşan albümde FKJ‘nin bildik müzikal sözlüğü yerli yerinde: Sıcak klavyeler, akışkan baslar, yumuşak elektronik ritimler, gitar, saksofon ve Caz’dan gelen doğaçlama duygusu. Fakat bu kez kapılar dışarıya biraz daha açık. Lucy Park‘ın eşlik ettiği How Much Does It Take to Shift It All zarif bir düete dönüşürken Baby Rose‘un koyu ve güçlü vokali Burst‘e Psychedelic Soul rengi katıyor. Bas, Heavy Heart‘ta FKJ‘nin sakin groove’larının içine Rap’i yerleştiriyor; Eryn Allen Kane‘in yer aldığı I Want U daha doğrudan Neo-Soul’a yaklaşırken Labrinth‘li Little Little Voice atmosferik başlangıcından giderek güçlü bir groove’a açılıyor. Kapanıştaki In Heaven ise trompet, saksofon, bas, klavye ve gitarı neredeyse 1970’lerin film müziklerini çağrıştıran huzurlu bir atmosferde buluşturuyor.

    FKJ

    Fransız eleştirileri özellikle bu türler arasındaki akışkanlığa dikkat çekiyor. L’Éclaireur/Fnac, Funk, Jazz, R&B ve Rock’ın on iki parça boyunca birbirine karışmasını albümün güçlü taraflarından biri olarak görürken, Les Oreilles Curieuses, Tyber‘ı FKJ‘nin “yeniden doğuş” albümü olarak değerlendirip 8/10 veriyor. KEXP de üçüncü albümün FKJ‘nin melodik Elektronik/Soul dünyasını genişlettiğine dikkat çekiyor.

    Yine de Tyber‘ın zayıflığı olarak gösterilebilecek nokta, FKJ‘nin en büyük gücünün uzantısı. Müziğin olağanüstü pürüzsüz akışı zaman zaman parçalar arasındaki gerilimi azaltıyor. Outlook India, albümün Caz, Ambient ve Lounge arasında son derece doğal hareket ettiğini ve Fenton‘ın teknik becerisini gösterişe dönüştürmemesini överken, bütünün zaman zaman güçlü bir albüm anlatısından çok birbirinden bağımsız güzel atmosferlerin toplamına dönüştüğünü belirtiyor. Fransız Qobuz’un yaklaşımı da ilginç: Fenton büyük bir kişisel değişimden söz etse bile müzikal açıdan Tyber hâlâ son derece tanıdık bir FKJ albümü.

    Bu da Tyber‘ı ilginç bir noktaya yerleştiriyor. FKJ burada ne elektronik prodüksiyonu bırakıp Caz müzisyenine dönüşüyor, ne de daha geniş kitlelere ulaşmak için Pop formülüne yaklaşıyor. Aksine, yıllardır geliştirdiği Elektronik, Jazz, Soul ve Funk karışımını daha fazla insanla paylaşarak genişletiyor. Multi-enstrümantalist virtüozluğu hâlâ müziğin temelinde, fakat albüm “bakın kaç enstrüman çalabiliyorum” gösterisine hiç dönüşmüyor. Belki de Tyber‘ın asıl olgunluğu burada: FKJ artık yeteneğini kanıtlamaya değil, o yetenekle nasıl bir atmosfer ve duygu yaratabileceğine yoğunlaşıyor. 2026’nın elektronik müzikle Caz, Neo-Soul ve organik enstrümantasyon arasındaki sınırların giderek silikleştiği bir dönemine denk gelen Tyber, eylül ayının üzerinde özellikle durulması gereken albümlerinden biri.


    BONOBO – Distance in Static

    11 Eylül 2026
    Electronic/Downtempo/House/Jazz

    Bonobo - Distance in Static

    Simon Green‘in Bonobo adıyla 2000’de Animal Magic ile başlayan yolculuğu, Elektronik müziğin son çeyrek yüzyıldaki dönüşümünü izlemek için de iyi bir örnek. Downtempo ve Nu-Jazz çevresinden çıkan Green, Days to Come, Black Sands, The North Borders ve Migration boyunca Elektronik prodüksiyonu canlı enstrümanlar, yaylılar, Caz ve dünya müziklerinden alınan renklerle genişletti. 2022 tarihli Fragments‘tan dört yıl sonra gelen sekizinci stüdyo albümü Distance in Static bu çizginin devamı olmakla birlikte başka bir anlam da taşıyor: Green, bunun geleneksel albüm-turne döngüsü içinde hazırlayacağı son Bonobo albümü olabileceğini, bundan sonra film müzikleri, sanat enstalasyonları ve farklı kompozisyon biçimlerine yönelmek istediğini söylüyor. Bu nedenle albüm hem geriye bakış hem de olası bir geçiş çalışması gibi dinlenebiliyor.

    Albümün adına uygun biçimde coğrafi mesafeler müziğin temel unsurlarından biri. Kayıtlar Los Angeles, Tokyo, Londra ve başka noktalara yayılmış; önemli bir bölümü Neil Young‘ın Kaliforniya’daki Broken Arrow Ranch stüdyosunda tamamlanmış. Green‘in yakın zamanda Japonya’ya taşınması da albümün kültürler arasında dolaşan yapısıyla örtüşüyor. Konuklar arasında Pakistanlı Arooj Aftab, İngiliz Joy Crookes ve Nilüfer Yanya, Japon Ichiko Aoba, Hundred Waters’tan Nicole Miglis ve Aanya Martin bulunuyor. İngilizce, Urduca ve Japonca vokallerin yanında eski İran kayıtlarından örnekler ve Çin’in geleneksel telli çalgısı guzheng kullanılıyor. Ancak bütün bu unsurlar “world music” vitrini gibi yan yana dizilmek yerine Green‘in elektronik dokusu içinde eritiliyor.

    Kısa, Neo-Klasik Dawn yaylılarla kapıyı açarken hemen ardından gelen Cycles albümü dans pistine taşıyor. Fire on the Water‘da Arooj Aftab‘ın Urduca vokali ağır ve hipnotik elektronik katmanların üzerinde süzülüyor; Nicole Miglis‘li Talk to Me daha kırılgan ve atmosferik bir alana açılıyor. Joy Crookes‘un yer aldığı Always on Your Side Soul tarafını, Drift, Uncasually ve ID700 ise Green‘in DJ’lik yıllarında giderek belirginleşen House ve Club yönünü öne çıkarıyor. Albümün en ilginç sapmalarından Youth’s Fountain ise Bonobo‘nun alışıldık kalıplarının dışına çıkma isteğini daha açık gösteriyor. On dört parçalık, yaklaşık 50 dakikalık albüm böylece bir yanda kulüp ritmini, diğer yanda Bonobo‘nun sinematik ve organik tarafını karşı karşıya getiriyor.

    Bonobo

    Tam da bu nedenle uluslararası eleştiriler belirgin biçimde ikiye ayrılmış durumda. DMY, albümün sinematik yaylılardan dans pistine uzanan genişliğini ve elektronik ile organik sesler arasındaki dengeyi överken, bazı eleştirmenler bunu Green‘in 25 yılı aşkın kariyerinin başarılı bir sentezi olarak değerlendiriyor. Buna karşılık Pitchfork, geçmişte Black Sands gibi albümlerde bulunan keşif duygusunun burada zayıfladığını, bazı parçaların belirli kulüp ortamları için tasarlanmış kadar formüle edilmiş duyulduğunu savunuyor. DJ Mag daha da sert: Kültürler ve müzisyenler arasındaki buluşmayı takdir ederken ağır elektronik prodüksiyon ve standartlaşmış ritimlerin bu zenginliği zaman zaman aşağı çektiğini düşünüyor. Hollanda’dan Nieuweplaat ise 7/10 verdiği albümde tanıdık Bonobo ile gelecekteki daha deneysel Green arasında bir geçiş görüyor.

    Bu eleştirilerin ortaklaştığı nokta aslında Distance in Static‘in temel ikilemini ortaya koyuyor. Simon Green bugün Bonobo sound’unu o kadar iyi biliyor ki 20 yıl önce deneysel sayılabilecek bu müzik artık onun için neredeyse kusursuz çalışan bir dile dönüşmüş durumda. Cycles, Drift veya Me and You duyulduğu anda kimin yaptığı anlaşılabiliyor. Bu bir yandan güçlü bir sanatçı kimliği anlamına gelirken, diğer yandan sürpriz alanını daraltıyor. Albüm bu nedenle büyük bir yeniden icattan çok, Downtempo’dan House’a, Caz’dan Ambient’e ve organik enstrümanlardan kulüp elektroniğine kadar Green‘in yıllar boyunca geliştirdiği yöntemlerin bir özeti gibi duruyor.

    Eğer Distance in Static gerçekten geleneksel anlamdaki son Bonobo albümü olursa, ilginç biçimde bir “veda albümü” gibi davranmıyor. Büyük bir final duygusu yaratmak veya geçmiş başarıları tekrarlamak yerine Green, müziğinin bugüne kadar ulaştığı noktayı gösterip kapıyı başka ihtimallere açık bırakıyor. Bu yüzden albümün asıl meselesi “Bonobo bundan sonra ne yapacak?” sorusuna cevap vermek değil; o sorunun sorulabileceği noktaya gelmiş olması. 26 yıl boyunca elektronik ve akustik dünyalar arasındaki mesafeyi azaltan Simon Green, Distance in Static‘te bu kez kültürler, diller ve kendi geçmişiyle geleceği arasındaki mesafeyi ölçüyor. Sonuç kusursuz veya bütünüyle yenilikçi olmayabilir; fakat Bonobo‘nun kariyerinde bir dönemin kapanış işareti olma ihtimali bile albümü 2026’nın dikkate değer elektronik müzik çalışmalarından biri hâline getiriyor.


    BUDDY MILLER – Buddy Miller

    11 Eylül 2026
    Americana/Country Soul/Gospel/Roots Rock

    Buddy Miller - Buddy Miller

    Buddy Miller‘ın adını geniş kitleler her zaman ön planda görmese de Amerikan Roots müziğinde son kırk yılın en önemli “müzisyenlerin müzisyenleri”nden biri olduğu söylenebilir. Emmylou Harris, Steve Earle, Shawn Colvin, Solomon Burke, Patty Griffin, Robert Plant & Alison Krauss ve Richard Thompson gibi isimlerle gitarist, vokalist, prodüktör ya da grup lideri olarak çalıştı; eşi Julie Miller ile yaptığı albümler de Americana’nın kendine özgü damarlarından birini oluşturdu. Kendi adını taşıyan yeni albümü ise 2011’deki The Majestic Silver Strings‘den bu yana ilk solo çalışması. Aradaki 15 yılda müzikten uzak değildi; Julie Miller ve Jim Lauderdale ile albümler yaptı, başka sanatçıların kayıtlarında çaldı ve prodüktörlüğü sürdürdü. Dolayısıyla Buddy Miller bir “geri dönüş”ten çok, uzun bir aradan sonra kendi adına yeniden söz alma albümü.

    Albümün başlangıçtaki fikri bir country-soul albümü yapmakmış. Miller bunun için Nashville’deki evinin mutfağını boşaltıp bir davul setine yer açmış ve yıllardır birlikte çalıştığı dostlarını eve çağırmış. Çekirdek kadro Fred Eltringham‘ın davulları, Viktor Krauss‘un bası, Tim Lauer‘ın klavye ve akordeonu, Steve Fishell‘in pedal steel’i ve Fats Kaplin‘in kemanıyla kuruluyor. Miller gitarları çalıyor ve prodüksiyonu da kendisi üstleniyor. Sonuç stüdyo cilasından özellikle uzak duran, müzisyenlerin aynı odada birbirlerini dinledikleri hissini koruyan sıcak bir kayıt. Country, Memphis Soul, Gospel, Blues ve erken dönem Rock’n’Roll arasında dolaşırken türlerin sınırlarını göstermek yerine bunların zaten aynı kökten beslendiğini hatırlatıyor.

    Miller’ın albüm için başlangıçta elliyi aşkın şarkıyı değerlendirmesi, 12 parçalık son seçkinin neden bu kadar farklı kaynaklardan geldiğini de açıklıyor. Açılıştaki As Long as I Have You eski bir Temptations parçası; McCrary Sisters‘ın Gospel vokalleri ve Miller’ın kirli gitarıyla güçlü bir Country Soul açılışına dönüşüyor. Shawn Colvin‘in eşlik ettiği You Never Really Get Over It, Losers’ Celebration ve kapanıştaki Masterpiece in the Sand dâhil beş parçada Julie Miller‘ın besteci ya da ortak besteci olarak izi var. Jesse Winchester‘ın Lay Down the Burden of Your Heart şarkısında The War and Treaty, Stop Me‘de Lee Ann Womack, Strange Desire‘da Jim Lauderdale, Don’t Look Back‘te ise Soul tarihinin büyük şarkı yazarlarından Dan Penn Miller’a katılıyor.

    Konuk listesi bundan ibaret değil. Ashley Monroe ve Elizabeth Cook, Buddy ile Julie Miller‘ın uzun evliliğinden esinlenerek yazılan Till the Wheels Come Off‘ta yer alırken, The Inner Sanctum of God Emmylou Harris, Larry Campbell ve Teresa Williams‘ı bir araya getiriyor. Buna rağmen albüm bir “yıldız konuklar geçidi” gibi duyulmuyor. Folk Alley de tam olarak bu noktaya dikkat çekiyor: Konuklar şarkıları ele geçirmek yerine Miller’ın Country, Soul, Gospel ve Rock’n’Roll arasında kurduğu dünyanın içine yerleşiyor. Hollandalı De Krenten Uit De Pop ise özellikle düetleri, gitar tonlarını ve Country ile Soul arasındaki doğal geçişleri albümün güçlü yanları arasında gösteriyor.

    Buddy Miller

    Eleştirilerde dikkat çeken bir başka nokta da Miller’ın gösterişten uzak müzisyenliği. Blues Magazine, onun gitarist olarak teknik kapasitesini sergilemek yerine şarkının gerektirdiği kadar çalmasını ve düzenlemelerin şarkıları öne çıkarmasını özellikle vurguluyor. The Alternate Root da albümde Blues, Twang, Rockabilly, Gospel ve Country’nin birbirine zorlanmadan bağlandığına dikkat çekiyor. Gerçekten de Miller’ın gitarı çoğu zaman solo atmak için değil, parçanın karakterini birkaç nota veya doğru seçilmiş bir tonla belirlemek için devreye giriyor. Bu tavır albümün genel estetiğiyle de örtüşüyor: Burada kimsenin kendisini kanıtlamaya ihtiyacı yok.

    Albümün duygusal ağırlığı ise ilerleyen yaşla birlikte zamanın değerini fark etme düşüncesinde toplanıyor. Aşk, inanç, kayıp, sadakat ve geride bırakılanlar şarkılarda sürekli geri dönüyor. Bu nedenle Julie Miller‘ın yazdığı Masterpiece in the Sand‘in albümü kapatması özellikle anlamlı. İnsanın ortaya koyduğu en büyük eserlerin bile sonunda kumdaki bir yapı kadar geçici olduğunu söyleyen şarkı, Buddy Miller‘ın kariyerinin bu dönemine uygun bir final oluşturuyor. Büyük laflar etmek yerine yıllardır yaptığı şeyi yapıyor: İyi bir şarkıyı buluyor, doğru müzisyenlerle aynı odaya giriyor ve şarkının ihtiyacı olmayan hiçbir şeyi eklemiyor.

    Bu açıdan Buddy Miller, 15 yıllık aradan sonra gençleşmeye, modernleşmeye veya güncel Americana’nın peşinden koşmaya çalışan bir albüm değil. Tam tersine, Country ile Soul’un, Gospel ile Blues’un birbirinden kesin çizgilerle ayrılmadığı eski Amerikan müzik geleneğine güveniyor. Albümün kendi adını taşıması da bu yüzden anlam kazanıyor: Buddy Miller yeni bir Buddy Miller tarif etmiyor; yaklaşık yarım yüzyıldır kim olduğunu birkaç dost, birkaç mikrofon ve evinin mutfağıyla yeniden hatırlatıyor.

    Dipnot: 25 Eylül’de iki bonus parçalı deluxe sürüm yayımlandı; Nothing But A Child ve On the Road to Bethlehem ile albüm 14 parçaya çıktı.


    GREEN LUNG – Necropolitan

    11 Eylül 2026
    Heavy Metal/Doom Metal/Occult Rock

    Green Lung - Necropolitan

    Green Lung ilk üç albümünde İngiliz kırsalını, pagan geleneklerini, cadılığı ve folk-horror dünyasını kendine özgü bir Heavy Metal mitolojisine dönüştürmüştü. Woodland Rites (2019), Black Harvest (2021) ve özellikle İngiltere Rock/Metal listesinin zirvesine çıkan This Heathen Land (2023), Black Sabbath‘ın ağır rifflerini Deep Purple‘ın Hammond orgları, 1970’ler Hard Rock’ı ve İngiliz folkloruyla buluşturmuştu. Dördüncü albüm Necropolitan aynı dünyayı terk etmiyor, fakat mekânı değiştiriyor. Ormanlar, tepeler ve pagan ayinlerinin yerini Londra’nın Viktorya dönemi mezarlıkları, metro tünelleri, perili evleri, okült toplulukları ve şehrin altında biriken ölüler alıyor. Tom Templar‘ın ifadesiyle Londra, birkaç sokak yürümeden tuhaf ve esrarengiz bir hikâyeye rastlanabilecek kadar “okült” bir şehir.

    Albüm fikrinin merkezinde Londra’yı çevreleyen “Magnificent Seven”, yani 19. yüzyılda inşa edilen yedi büyük mezarlık bulunuyor. Templar bu konuya aslında yirmili yaşlarının başında ilgi duymuş; Londra mezarlıkları çevresinde geçen okült bir gizem romanı yazmaya başlamış, proje yarım kalınca yaptığı araştırmalar yıllarca bir çekmecede beklemiş. Necropolitan bu eski malzemenin Green Lung dünyasına geri dönüşü. Highgate başta olmak üzere bugün şehrin içinde dev yeşil adalar hâlinde kalan bu mezarlıklar Templar için yalnız ölümün değil, doğanın betonlaşmaya karşı direnişinin de simgesi. Albümün adı da “necropolis” ile “metropolitan” sözcüklerini bir araya getirerek bu “ölüler şehri” fikrini özetliyor.

    Müzikal olarak ise Necropolitan, This Heathen Land‘den daha doğrudan ve daha ağır. Albüm Galler’deki efsanevi Rockfield Studios’da Tom Dalgety prodüktörlüğünde büyük ölçüde canlı kaydedilmiş. Queen, Judas Priest ve Black Sabbath gibi grupların tarihine dokunan bu stüdyo ortamı Green Lung‘ın retro karakterine de uyuyor. Dalgety’nin prodüksiyonu Scott Black‘in gitarlarını büyütürken John Wright‘ın Hammond orgunu ve Joseph Ghast‘ın basını duvarın arkasına itmiyor; sonuç 1970’lerin organik Hard Rock hissini taşıyan fakat nostaljik bir kayıt gibi durmayan güçlü bir sound. Alman Metal Hammer özellikle prodüksiyonun ayrıntılı ve güçlü yapısını öne çıkararak albüme 6/7 verirken, İngiliz Kerrang! tam puanla 5/5 değerlendiriyor.

    Dokuz şarkı Londra’nın farklı karanlık köşelerinde dolaşıyor. Black Magick Radio, Black Sabbath‘ın 13 Şubat 1970’te yayımlanan ilk albümüne ve Soho’nun eski karşı kültür mekânlarına selam gönderirken, Necropolitan Line, Londra’da bir dönem tabutları ve cenaze yolcularını Brookwood Mezarlığı’na taşıyan gerçek London Necropolis Railway fikrinden besleniyor. Evil in This House perili ev anlatısını Sabbath ağırlığında rifflerle kuruyor. Percy Bysshe Shelley’nin ünlü şiirinden hareket eden Ozymandias ise iktidarın ve insanın kurduğu bütün yapıların sonunda yok oluşunu albümün ölüm temasıyla birleştiriyor. Kapanıştaki To the Gallows Born eski İngiliz geleneklerine uzanırken albümün geri kalanından daha belirgin Folk-Metal izleri taşıyor.

    Green Lung

    En dikkat çekici parçalardan Dance to the Grave ise geçmişten çok bugüne bakıyor. Templar şarkının çıkış noktalarından birinin Kaliforniya’daki büyük yangınlar sürerken insanların golf oynamaya devam ettiğini gösteren görüntüler olduğunu anlatıyor. Teknolojinin özgürlük vaadiyle başlayıp yeni bağımlılık ve güç ilişkileri yaratması, iklim krizinin ortasında normal hayatın sürdürülmesi ve yaklaşan felaket karşısındaki toplumsal kayıtsızlık şarkıyı modern bir “danse macabre”a, yani “ölüm dansı”na dönüştürüyor. Nuclear Blast da parçayı iklim krizi karşısında teknoloji ile aşırı sağ siyasetin ittifakına yöneltilmiş bir memento mori (“ölmek zorunda olduğunu hatırla” anlamına gelen bir ifade) olarak tanımlıyor. Böylece Green Lung eski mezarlıklar ve hayalet hikâyeleri anlatırken aslında bugünün Londra’sına ve bugünün dünyasına bakmayı sürdürüyor.

    Eleştirilerin büyük bölümü olumlu. Kerrang! grubun kırsaldan kente geçişinin başlangıçtaki kuşkuları boşa çıkardığını ve Templar‘ın tarihsel referanslarla dolu sözlerinin albümün başlıca güçlerinden biri olduğunu savunuyor. Sputnikmusic 4/5 verdiği çalışmayı grubun Stoner/Doom ve Psychedelic Metal alanındaki yerini sağlamlaştıran bir adım olarak değerlendirirken, Still Listening önceki albümden daha doğrudan bir çalışma olduğunu düşünüyor. Buna karşılık V13 Media önemli bir karşı görüş getiriyor: Şarkıları güçlü bulmasına rağmen kavramsal yapının fazla düşünülmüş, prodüksiyonun da yer yer gereğinden büyük olduğunu ve bunun Green Lung‘ın doğal karakterini zayıflattığını savunuyor.

    Necropolitan bu nedenle Green Lung‘ın geçmişinden kopuş değil, kendi formülünün coğrafyasını genişletmesi. Black Sabbath, Deep Purple, Uriah Heep, Iron Maiden ve klasik Ozzy Osbourne izleri hâlâ rahatlıkla duyuluyor; ancak grup bu etkileri İngiliz folkloru ve kendi hikâye anlatıcılığıyla yeterince uzun süredir yoğurduğu için artık yalnız “Retro Metal” etiketiyle açıklanamayacak bir kimliğe sahip. İlk albümlerde İngiltere’nin karanlığını bulmak için ormana giren Green Lung, Necropolitan‘da aynı karanlığın aslında şehrin birkaç metre altında da bulunduğunu keşfediyor. Londra’nın yaşayanlarıyla ölülerini aynı albümde buluşturan çalışma, grubun bugüne kadarki en kentli ve aynı zamanda en ağır kayıtlarından biri.


    ERIC STECKEL – Sandstorm

    11 Eylül 2026
    Blues Rock/Hard Rock/Blues Metal

    Eric Steckel - Sandstorm

    Eric Steckel‘in hikâyesi blues dünyasının sıra dışı kariyerlerinden biri. 1990 doğumlu Amerikalı gitarist henüz 11 yaşındayken ilk albümünü yayımlamış, 12 yaşında John Mayall tarafından Bluesbreakers ile sahneye davet edilmişti. Dolayısıyla 36 yaşında olmasına rağmen yirmi yılı aşkın profesyonel sahne deneyimine sahip. Yıllarca albümlerini bağımsız yayımlayan Steckel için Sandstorm bu açıdan da yeni bir dönem: OPEN/SPV Recordings etiketiyle çıkan çalışma, geleneksel bir plak şirketi üzerinden yayımladığı ilk albüm. 2022 tarihli Grandview Drive‘dan dört yıl sonra gelen Sandstorm, Blues Rock temelini korurken Steckel‘in son yıllarda kendi müziği için kullandığı “Blues Metal” tanımını şimdiye kadar en açık biçimde karşılayan çalışması.

    Steckel albümün yaklaşımını oldukça basit bir cümleyle özetliyor: İyi gitarları, iyi amplifikatörler üzerinden yüksek sesle çalmak. Sandstorm‘un sound’u da tam olarak bunun üzerine kurulmuş. Günümüz gitar kayıtlarında giderek yaygınlaşan dijital modellemeler, geniş pedal sistemleri ve bilgisayar destekli ses tasarımları yerine gitar-amfi ilişkisi merkeze alınmış. Bunun sonucunda özellikle distortion tonları pürüzsüz değil; kalın, kirli ve zaman zaman neredeyse metal sertliğinde. Hammond org ise bu ağır gitarların arkasında 1970’lerin Hard Rock dünyasını hatırlatan ikinci bir katman oluşturuyor. At The Barrier bu yaklaşımı Rory Gallagher döneminin doğrudan amfiye girip sesi açma anlayışıyla karşılaştırırken, Blues Rock Review albümde Whitesnake, Lynch Mob, Mr. Big, Joe Bonamassa ve yer yer Zakk Wylde çağrışımları duyuyor.

    Albümün bu kadar bütünlüklü duyulmasının bir nedeni de Steckel‘in kontrolü büyük ölçüde kendi elinde tutması. Şarkıları yazmasının yanı sıra gitar, bas, Hammond org ve piyano dâhil albümdeki enstrümanların hemen tamamını kendisi çalıyor; davullarda ise uzun süredir birlikte çalıştığı İtalyan müzisyen Elia Micheletto var. Buna rağmen kayıt tek kişinin stüdyo projesi gibi steril duyulmuyor. Steckel, Sandstorm‘un kariyerinde kaydederken en fazla eğlendiği albüm olduğunu ve stüdyodaki atmosferin planlanmamış fikirlerin ortaya çıkmasına izin verdiğini söylüyor. Albüme adını veren Sandstorm da tam bu şekilde, kayıt sırasında kendiliğinden gelişmiş ve Steckel‘in albümdeki kişisel favorilerinden birine dönüşmüş.

    Açılıştaki When It Rains, It Pours daha ilk saniyelerde albümün yönünü gösteriyor: Sert davullar, kalın distortion, harmonikler ve Blues pentatoniği klasik Blues Rock’tan çok Hard Rock sınırında ilerliyor. The Other Guy aynı saldırganlığı sürdürürken Blues for the Lonely birden frene basıyor; Hammond’ın taşıdığı ağır ve geniş atmosfer Steckel‘in geleneksel Slow-Blues tarafını öne çıkarıyor. Ardından What I Wanna Believe yeniden sertleşiyor ve Southern Rock ile Metal arasında bir noktaya geliyor. Albümün ikinci yarısındaki Axe to Grind ise belki de “Blues Metal” tarifinin en açık örneği: Son derece kirli bir gitar riffinin arasına gelen Blues cümleleri iki dünyanın aynı parçada nasıl birleşebileceğini gösteriyor. Blues Rock Review da bu parçayı albümün öne çıkan kaydı olarak seçiyor.

    Eric Steckel

    Albüm bütünüyle ağır gitardan ibaret değil. Empty Promises Steckel‘in vokalist tarafını daha fazla ortaya çıkaran bir ballad; aslında Michael Burks şarkısının daha önce 2012 tarihli Dismantle the Sun‘da da kaydettiği yeni bir yorumu. Lance Lopez’in El Paso Sugar‘ı uzun gitar pasajları için alan açarken She’s a Golddigger Funk ve slide gitarla albümün havasını değiştiriyor. Kapanıştaki Back to Life ise Steckel‘in müziğin insanı zor dönemlerden çıkarabilme gücüne yazdığı kişisel bir teşekkür niteliğinde. Kendi açıklamasına göre müzik çocukluğundan beri onun için koruyucu ve iyileştirici bir güç olmuş; şarkı da bu düşünceden doğmuş.

    Albüm yayımlandıktan sonraki eleştiriler özellikle gitar sound’u ve Blues ile Hard Rock arasındaki denge konusunda birleşiyor. Blues Rock Review 8/10 vererek albümü sert Blues sevenlere özellikle önerirken, Danimarka’dan Heavymetal.dk 9/10’la değerlendiriyor ve Steckel‘in hızlı, distortion ağırlıklı parçalarda özellikle güçlü olduğunu belirtiyor. İngiliz Woody’s Rock Reviews daha ölçülü bir 7/10 verirken aynı noktaya dikkat çekiyor: Albüm geleneksel Blues’un temellerini değiştirmiyor, fakat onları çok daha büyük riffler ve ağır gitarlarla güçlendiriyor. Ortak görüş, Sandstorm‘un teknik bir gitar virtüozluğu gösterisine dönüşmemesi. Steckel uzun sololar atabilecek kapasitede olsa da gitarı çoğunlukla şarkının groove’una hizmet ediyor.

    Sandstorm bu nedenle klasik Blues Rock’ın güvenli alanında kalan bir albüm değil. Rory Gallagher ve Gary Moore‘dan gelen Blues-gitar geleneğinin yanında Deep Purple‘ın Hammond’ı, 1980’lerin Hard Rock’ı ve modern Metal gitarının ağırlığı da hissediliyor. Steckel bunları yeni bir tür icat etmiş gibi sunmuyor; yalnızca amplifikatörü birkaç kademe daha açıyor. Ortaya çıkan müzik, Blues dinleyicisinin yabancılık çekmeyeceği kadar köklere bağlı, Hard Rock ve Heavy-Metal dinleyicisinin ilgisini çekecek kadar da ağır. Sandstorm‘un en güçlü tarafı tam olarak bu iki dünya arasındaki sınırda rahatça dolaşabilmesi.


    ANTHRAX – Cursum Perficio

    18 Eylül 2026
    Thrash Metal/Heavy Metal

    Anthrax - Cursum Perficio

    Anthrax için on yıl yeni bir stüdyo albümü beklemek alışıldık bir durum değil. 2016 tarihli For All Kings‘in ardından turneler sürdü, grubun 40. yılı kutlandı, Charlie Benante Pantera kadrosuna katıldı; fakat yeni albüm pandemi, yaratıcılık sorunları ve grubun üyelerinin farklı projeleri nedeniyle sürekli ertelendi. Sonunda gelen Cursum Perficio, Anthrax‘ın 12. stüdyo albümü ve Joey Belladonna‘nın yeniden gruba döndüğü 2010 sonrasındaki üçüncü çalışma. Kadro da değişmemiş: Belladonna‘ya Scott Ian, Charlie Benante, Frank Bello ve Jonathan Donais eşlik ediyor. Prodüktör koltuğunda ise Worship Music ve For All Kings döneminden tanıdıkları Jay Ruston var.

    Albümün on yıl gecikmesinin önemli nedenlerinden biri Charlie Benante‘nin bir dönem yeni bir Anthrax albümü yapmak isteyip istemediğini sorgulaması. Albüm satışlarının değişen yapısı ve uzun kayıt süreçleri hevesini azaltmış; pandemi sırasında evinde yeniden beste yapmaya başlaması süreci tersine çevirmiş. Bazı fikirler ise çok daha eski. Örneğin T.O.M.B. (Target on My Back)‘ın ilk bölümleri yaklaşık 2015’e uzanıyor. Benante’nin müziği ile Scott Ian‘ın sözleri yıllara yayılan bu malzemeyi bir araya getirirken grup kayıtları Los Angeles’taki Dave Grohl’a ait Studio 606’da tamamladı. Sonuç, on yıllık aranın ardından aceleyle hazırlanmış bir dönüş albümünden ziyade uzun süre üzerinde çalışılmış, oldukça yoğun bir kayıt.

    Kısa giriş Persistence of Memory‘nin ardından gelen The Long Goodbye, albümün beklenmedik biçimde duygusal açılışı. Scott Ian‘ın Alzheimer hastalığı yaşayan babasından hareketle yazdığı şarkı, Thrash saldırısından çok ağır, melodik ve dramatik bir yapıya sahip. Hemen arkasındaki It’s for the Kids ise klasik Anthrax‘a dönüyor: Keskin riffler, hız, mosh-pit’e uygun kırılmalar ve Belladonna‘nın melodik vokali. Bu iki parça aslında albümün bütününü özetliyor. Cursum Perficio yalnızca eski usul Thrash yapmak istemiyor; hızlı parçalarla daha ağır, melodik ve yer yer modern Metal sınırlarına yaklaşan besteleri yan yana getiriyor.

    Eski Anthrax‘ı arayanların en kolay yakalayacağı parçalardan biri NYC 93. Scott Ian‘ın 1990’ların başındaki New York’a, dönemin insanlarına, kulüplerine ve kaotik atmosferine dönmesiyle ortaya çıkan şarkı Punk enerjisini Thrash Metal hızıyla birleştiriyor. Watch It Go ise Charlie Benante‘nin ifadesiyle bir “Dimebag hissi” taşıyor; başlığın kendisi de Dimebag Darrell’ın sık kullandığı bir ifadeden geliyor. T.O.M.B. kalın riffleriyle albümün en ağır parçalarından biri olurken, My Victory kapanışı Speed-Metal enerjisiyle yapıyor. Buna karşılık Everybody’s Got a Plan, internet çağındaki saldırganlığı Mike Tyson’ın herkesin yüzüne yumruk yiyene kadar bir planı olduğuna ilişkin ünlü sözü üzerinden ele alıyor.

    Anthrax

    Albümün adı ise ister istemez daha büyük bir soruyu beraberinde getiriyor. Cursum Perficio, kabaca “yolculuğumu tamamlıyorum” anlamına geliyor. Benante’nin bir dönem başka albüm yapmak istemediğini açıklaması ve grubun üyelerinin artık altmışlı yaşlarında olması, bunun Anthrax‘ın son stüdyo çalışması olabileceği yorumlarını güçlendirdi. Fakat grup başlığı doğrudan bir veda ilanı olarak tanımlamıyor; ifade bir Marilyn Monroe belgeselinde karşılarına çıkmış ve albümün ruhuna uygun bulunduğu için seçilmiş. Nitekim müziğin kendisi de emeklilik havasında değil. Özellikle NYC 93, Watch It Go ve My Victory yaşları kırka yaklaşan bir grubun değil, hâlâ fiziksel olarak saldırgan müzik yapmak isteyen bir topluluğun enerjisini taşıyor.

    Uluslararası eleştiriler olumlu olmakla birlikte albümün Anthrax kataloğundaki yeri konusunda tam bir fikir birliği yok. Metal Hammer/Louder, çeşitliliği ve grubun icrasını özellikle överken hızlı Thrash parçalarıyla melodik ve ağır besteler arasındaki dengeyi güçlü buluyor. Blabbermouth albümü grubun deposunda hâlâ yeterince yakıt bulunduğunun kanıtı olarak değerlendiriyor. Alman Metal Hammer ise 5/7 vererek melodileri, enerjiyi ve Dave Grohl’un stüdyosundaki güçlü prodüksiyonu överken gerçekten büyük hitlerin eksikliğini not ediyor. Moshville Times daha eleştirel: Özellikle uzun title track’i fazla ağır ilerleyen buluyor ve albümün klasik Anthrax seviyesine ulaşmadığını, buna rağmen grubun 2026’daki hâlini doğru biçimde temsil ettiğini düşünüyor.

    Belki Cursum Perficio‘nun en ilginç yanı da burada. Anthrax, Among the Living‘i yeniden yapmaya çalışmıyor; fakat geçmişini reddetmiyor da. New York Hardcore’unun enerjisi, Thrash Metal riffleri, Belladonna‘nın klasik Heavy-Metal vokali ve grubun yıllar içinde geliştirdiği daha melodik, ağır taraf aynı albümde buluşuyor. Eğer başlıktaki gibi bir yolculuk gerçekten tamamlanıyorsa, Anthrax bunu geçmişine bakarak fakat geçmişinin taklidini yapmadan gerçekleştiriyor. Eğer yolculuk devam edecekse de Cursum Perficio, grubun 45 yılı aşkın süre sonra hâlâ anlatacak ve çalacak bir şeyleri bulunduğunu gösteriyor.


    SEASICK STEVE – The Last Season of America

    18 Eylül 2026
    Blues/Roots Rock/Boogie

    Seasick Steve - The Last Season of America

    Seasick Steve‘in müzik dünyasındaki hikâyesi başından beri alışılmış kariyer çizgilerine pek uymadı. Steve Wold adıyla Amerika’da doğup uzun yıllar müzik endüstrisinin kenarında yaşayan, prodüktörlük ve ses mühendisliği yapan, Avrupa’ya yerleşen müzisyen; geniş kitleler tarafından ancak 50’li yaşlarının sonunda keşfedildi. 2006 tarihli Dog House Music ve İngiliz televizyonundaki performansının ardından özellikle Avrupa’da büyük bir dinleyici kitlesine ulaştı. Üç telli gitarlar, eski amplifikatörler, ayağıyla tuttuğu ritim ve John Lee Hooker‘ın Boogie geleneğini hatırlatan yalın Blues anlayışı onun alametifarikası hâline geldi. The Last Season of America ise bütün bu tanıdık unsurları korurken Seasick Steve‘in müziğine uzun zamandır olmadığı kadar belirgin bir toplumsal çerçeve ekliyor.

    Albümün tohumu 2024’te atılmış. Steve ve eşi Elisabeth Amerika’yı otomobille gezerken bir taraftan ülkenin doğal güzelliklerini, diğer taraftan yoksulluğu, evsizliği ve giderek sertleşen toplumsal bölünmeyi gözlemlemişler. New Orleans’ta girdikleri bir kulüpte çalmakta olan grubun lideri, orada bulunan iki Belçikalı müzisyeni sahneye davet ederken, “Amerika’nın son sezonuna hoş geldiniz” diyerek karşılamış. Steve’in zihnine yerleşen bu cümle yolculuğun geri kalanına bakışını değiştirmiş ve sonunda albümün başlığına dönüşmüş. Televizyon dizilerinin iptal edilen son sezonlarına gönderme yapan The Last Season of America, Amerikan Rüyası’nın hâlâ devam edip etmediğini soran bir yol albümü gibi ilerliyor.

    Başlık parçası şaşırtıcı biçimde saldırgan bir Blues değil; akustik gitarın taşıdığı hüzünlü, düşünceli bir şarkı. Amerika’yı artık yeni sezonu çekilmeyecek bir televizyon dizisi gibi düşünürken albümün geri kalanına hâkim olacak soruyu ortaya atıyor: Buraya nasıl geldik? Ardından Bad Things tonu sertleştiriyor. Funk’a yaklaşan kuru gitar riffinin üzerinde Steve ülkesinin yönetimine ve gördüğü toplumsal tabloya öfkesini doğrudan dile getiriyor. Ancak albümün toplumsal içeriği tek bir politik hedef etrafında kalmıyor; yoksulluk, eşitsizlik, bireysel özgürlük, yaşlanma ve insanın kendi hayatının kontrolünü ele alması gibi daha geniş konulara yayılıyor.

    Müzikal açıdan albümün en güçlü yanı, on şarkının aynı Blues kalıbına sıkışmaması. Above Ground Boogie John Lee Hooker ve Canned Heat‘in o ilkel, hipnotik Boogie geleneğine bağlanıyor; şarkının temel düşüncesi de Steve’e çok uygun: Toprağın üstünde olduğun sürece yaşamanın değerini bil. Bootstraps daha ağır ve psychedelic bir Blues riffiyle ilerlerken yaşlanmaya karşı basit ama etkili bir uyarı getiriyor: Yapacağın bir şey varsa şimdi yap, çünkü bir sabah kalkıp yaşlandığını fark edeceksin. Somebody ise Steve’i neredeyse tek başına bırakıyor; gitar ve ayağıyla tuttuğu ritim John Lee Hooker‘ın en yalın kayıtlarını hatırlatırken parça son bölümünde grubun katılmasıyla kirli, psychedelic bir yoğunluğa ulaşıyor.

    Sonra beklenmedik bir şey oluyor: Surf’s Flat. Albümün tek enstrümantal parçasında Steve Blues barından çıkıp 1960’ların Surf Rock’ına giriyor. Dick Dale‘in gitar müziğini The Cramps‘in karanlık Garage-Rock havasıyla buluşturan parça, albümün ağır toplumsal içeriğinin ortasında nefes alma alanı yaratıyor. El Camino da Amerikan yol kültürünü albümün içine taşırken, Steve’in Blues’u yalnız Mississippi veya Delta mitolojisine hapsetmediğini hatırlatıyor.

    Seasick Steve

    Free Man ise albümün başka türden bir protestosu. Steve bu kez ülkesini değil müzik endüstrisini hedef alıyor. Konuşma ile şarkı söyleme arasında ilerleyen vokalin altında ZZ Top‘ı çağrıştıran Country-Funk/Blues riffi dönüp dururken, müzisyenlerin emeğinden pay alan endüstri mekanizmasına öfkesini gizlemiyor. Seasick Steve‘in kariyerinin önemli bölümünü kendi kurduğu sistem içinde sürdürdüğü düşünülünce şarkı kişisel bir manifesto niteliği kazanıyor: Özgürlük yalnız politik bir kavram değil, insanın kendi emeğinin kontrolünü elinde tutabilmesi anlamına da geliyor.

    Albümün en önemli başarısı ise öfkenin içinde tamamen karanlığa teslim olmaması. Kapanıştaki Feel the Sun bütün albüm boyunca biriken gerilimi dağıtıyor. Blues Ballad olarak başlayan parçada beklenmedik biçimde nefesliler devreye giriyor ve müzik Gospel/Soul havasına yaklaşıyor. Steve burada değişimin hâlâ mümkün olduğu fikrine tutunuyor. Bu nedenle albümün başlığı ilk bakışta düşünüldüğü kadar nihilist değil. Amerika’nın “son sezonu” geliyor olabilir; fakat senaryonun sonunun henüz yazılmadığını düşünüyor. The Alternate Root da albümü yalnız “bakın her şey ne kadar kötü” diyen bir protesto kaydı olarak değil, dinleyiciye “peki sen ne yapacaksın?” sorusunu yönelten bir çalışma olarak değerlendiriyor.

    Eleştirilerde Seasick Steve‘in temel formülünü değiştirmediği özellikle belirtiliyor. Rock and Blues Muse, John Lee Hooker‘dan gelen Hipnotik Boogie çizgisini albümün omurgası olarak görürken, farklı düzenlemelerin müziği canlı tuttuğunu düşünüyor. Gigshack ise daha temkinli: Steve’in yıpranmış gitar tonu ve kuru mizahının hâlâ etkili olduğunu, ancak bazı bölümlerde “bir stomp daha, bir riff daha” formülünün kendisini tekrar etmeye başladığını belirtiyor. Bu eleştiri haksız sayılmaz. Seasick Steve hiçbir zaman Blues’un sınırlarını yeniden tanımlamaya çalışan bir müzisyen olmadı; birkaç akor, kirli gitar tonu, güçlü groove ve yaşanmışlık hissi onun müzikal dünyasının büyük bölümünü oluşturuyor. The Last Season of America‘da değişen şey formülden çok, bu formülün anlatmak için kullanıldığı hikâye.

    Belki de bu yüzden albüm Seasick Steve‘in kariyerinde özel bir yere oturuyor. Yıllarca Amerikan blues’unu Avrupa’da temsil eden, kendi ülkesinden çok İngiltere ve kıta Avrupası’nda tanınan bir müzisyen, şimdi uzun süre uzaktan baktığı Amerika’yı yeniden dolaşıyor ve karşısında gençliğinde bildiği ülkeyi bulamıyor. Ama The Last Season of America geçmişteki Amerika’ya yazılmış romantik bir ağıt da değil. Steve Amerikan Rüyası’nın ne kadarının zaten bir efsane olduğunu bilecek kadar uzun yaşamış biri.

    Albümün adı bir son ilan ediyor gibi görünse de müzik başka bir şey söylüyor: Gitar hâlâ çalıyor, Boogie hâlâ yürüyor ve güneş hâlâ doğuyor. Seasick Steve Amerika’nın son sezonunu izlerken televizyonu kapatmıyor; hikâyenin sonunu değiştirmek için hâlâ vakit olabileceğini hatırlatıyor.


    KAI HANSEN – Born With a Hammer

    18 Eylül 2026
    Heavy Metal/Power Metal/Hard Rock

    Kai Hansen - Born With a Hammer

    Kai Hansen‘in Heavy Metal tarihindeki yerini yalnız Gamma Ray‘in kurucusu veya Helloween‘ın ilk dönem gitarist-vokalisti olarak açıklamak eksik kalır. 1980’lerin ortasında Helloween ile başlayan ve Keeper of the Seven Keys albümleriyle şekillenen hızlı, melodik ve çift gitar ağırlıklı yaklaşım, Avrupa Power Metal’inin sonraki kuşakları için temel modellerden birine dönüştü. Hansen daha sonra Gamma Ray ile bu dili kendi çizgisinde geliştirdi; son yıllarda ise yeniden Helloween kadrosuna katılarak grubun albüm ve turnelerinde Michael Kiske ile birlikte yer aldı. Bütün bu yoğunluğun arasında gelen Born With a Hammer, 2016’daki XXX – Three Decades in Metal‘den tam on yıl sonraki ikinci solo stüdyo çalışması. Fakat albümün esas farkı, Hansen‘in kendi geçmişini yeniden üretmek zorunda hissetmemesinde yatıyor.

    Albümde Hansen gitar ve vokalin başında; yanında prodüktör ve gitarist Eike Freese, Heaven Shall Burn‘dan Alexander Dietz ve Carcass davulcusu Dan Wilding bulunuyor. Hansen‘in oğlu Tim Hansen de gitarlarda katkı sağlıyor. Prodüksiyonu Hansen, Freese ve Dietz birlikte üstlenmiş. Bu kadronun ilginçliği, Power Metal dünyasının dışından gelen müzisyenlerin bulunması: Dietz‘in modern ve sert Metal geçmişi ile Wilding‘in Death-Metal kökenleri, Hansen‘in melodik yazım tarzının altına daha ağır bir zemin yerleştiriyor. Buna rağmen albüm Helloween‘ın görkemli Power Metal prodüksiyonuna öykünmüyor; daha gevşek, gitar ağırlıklı ve zaman zaman özellikle pürüzlü bırakılmış bir karakter taşıyor.

    Açılıştaki Feeding the Beast, eski Hansen dinleyicisinin kendisini en rahat hissedeceği yerlerden biri. Sakin piyano ve vokalle başlayan parça kısa sürede hızlı gitarlar, melodik sololar ve tanıdık Hansen vokaliyle klasik Heavy/Power metal alanına giriyor. Fakat hemen arkasındaki Welcome to Life albümün başka bir niyeti olduğunu belli ediyor: Punk ve Rock’n’Roll enerjisinin ortasına beklenmedik bir Ska/Reggae bölümü yerleşiyor. Don’t Care elektronik seslere ve sentetik ritimlere yaklaşırken Wait and See düşük akortlu gitarları, kesik riffleri ve karanlık atmosferiyle modern, hatta yer yer Industrial Metal yönüne gidiyor. Hansen‘in kırk yılı aşkın süredir oluşturduğu müzikal sözlüğü kullanmasına rağmen bu kez kuralları istediği yerde bozduğu hissediliyor.

    Albümün merkezindeki sekiz dakikayı aşan Born With a Hammer ise bu özgürlüğün en açık örneği. Piyanodan başlayıp ağır riffler, katmanlı vokaller, değişen bölümler ve dramatik gitarlarla ilerleyen parçada Queen etkisini gizlemek mümkün değil. Hansen‘in Queen hayranlığı zaten Gamma Ray döneminden beri biliniyor; burada Brian May’i hatırlatan gitar armonileri ve teatral koro düzenlemeleri daha da belirgin. earMUSIC parçayı doğrudan Hansen‘in kendi “Bohemian Rhapsody”si olarak tanımlıyor. Bu iddialı benzetmenin ötesinde parça gerçekten de klasik verse-nakarat yapısına bağlı kalmak yerine farklı bölümlerin birbirini takip ettiği küçük bir Metal süiti gibi ilerliyor. Albümün en maceracı olduğu kadar Hansen‘in melodik besteciliğini en açık gösteren parçası da bu.

    Kai Hansen

    İkinci yarıda ise Hansen yeniden daha tanıdık alanlara dönüyor. End of the Road klasik Power Metal melodileri ve dörtnala ritimleriyle Gamma Ray‘i hatırlatırken Triple Trouble çift gitar armonileri ve hızı öne çıkarıyor. Invaders daha doğrudan bir Heavy-Metal parçası; kapanıştaki Wonderland ise albümün en sert anlarından biri olarak Judas Priest çizgisine yaklaşan gitarları Hansen‘in melodik vokaliyle buluşturuyor. I.D.G.A.F. ise 1970’ler Hard Rock’ı, Thin Lizzy, Kiss ve Deep Purple çağrışımları taşıyan daha gevşek bir parça. Eleştirmenlerin en fazla ayrıldığı şarkılardan biri de bu: Bazıları eğlenceli ve arsız karakterini severken, bazıları tekrarlanan nakaratını albümün zayıf noktalarından biri olarak görüyor.

    Alman metal basınının albüme yaklaşımı genel olarak olumlu fakat ilginç biçimde ölçülü. Metal Hammer 5/7 verirken Hansen‘in kendisini özgürce ifade etmesinden ve alışılmış Power Metal sınırlarının dışına çıkmasından memnun; yine de yeni bir Gamma Ray albümünü tercih edeceğini açıkça belirtiyor. PowerMetal.de 9/10 ile çok daha coşkulu davranıyor ve albümün tam da Hansen‘in istediğini yapmasının verdiği rahatlıktan beslendiğini düşünüyor. Dead Rhetoric 8,5/10 verirken Punk, Hard Rock ve Power Metal arasında dolaşan çeşitliliği albümün başlıca gücü olarak görüyor. Daha eleştirel değerlendirmelerde ise aynı çeşitlilik bu kez bütünlük sorunu yaratıyor: On parçanın bazen aynı albümden çok Hansen‘in farklı müzikal meraklarının koleksiyonu gibi duyulduğu belirtiliyor.

    Belki de Born With a Hammer‘ı doğru değerlendirmek için onu yeni bir Helloween veya Gamma Ray albümü beklentisiyle dinlememek gerekiyor. Kai Hansen Power Metal tarihindeki yerini çoktan kazanmış durumda ve burada o tarihi yeniden kanıtlamaya ihtiyacı yok. Bunun yerine Reggae bölümünü bir Metal şarkısının ortasına koyabiliyor, elektronik ritimler deneyebiliyor, Queen‘e sekiz dakikalık bir selam gönderebiliyor ve ardından hiçbir şey olmamış gibi klasik bir Power Metal riffine dönebiliyor. Albümün dağınıklığı ile çekiciliği aynı kaynaktan geliyor: Born With a Hammer, Kai Hansen‘in ne yapması gerektiğini değil, altmışlı yaşlarında hâlâ ne yapmak istediğini anlatıyor. Bu nedenle kusursuz bir Power Metal albümünden çok, türün kurucularından birinin kendi kurallarından bile özgürleştiği oldukça kişisel bir çalışma.


    GRAND CORPS MALADE – Voir la mer

    18 Eylül 2026
    Chanson/Slam/Pop

    Grand Corps Malade - Voir la mer

    Fabien Marsaud, namıdiğer Grand Corps Malade, 2006’da Midi 20 ile ortaya çıktığında Fransa’da barların ve küçük sahnelerin sözlü şiir geleneği olan Slam’i geniş kitlelerle buluşturan isimlerden biri olmuştu. 20 yıl geçti. Artık Fabien Marsaud’yu yalnız müzisyen olarak değil; Patients ve La Vie scolaire’ın senaristi ve Mehdi Idir ile birlikte yönetmeni, son olarak da Charles Aznavour’un yaşamını anlatan Monsieur Aznavour’un yönetmeni olarak tanıyoruz. 2023 tarihli Reflets‘den üç yıl sonra gelen dokuzuncu stüdyo albümü Voir la mer, bu yirmi yıllık yolculuğa bakarken bir kariyer özeti yapmaktan çok “bundan sonra ne var?” sorusunu soruyor. Albümün ilk cümlesinin J’en ai pas encore fini – “Henüz bitirmedim” – olması bu nedenle tesadüf değil.

    Albümün ortaya çıkışında Marsaud‘nun 2025’te ailesiyle birlikte Montréal’e taşınıp bir yıl Kanada’da yaşaması belirleyici olmuş. Paris’in temposundan ve Fransa’daki gündelik tartışmalardan uzaklaşmak ona hem kendi hayatına hem de ülkesine dışarıdan bakma fırsatı vermiş. Une mélodie Montréal’e duyduğu sevgiyi anlatırken, Cœur de Pirate ile söylediği L’hiver Québec kışını albüme taşıyor. Drôle de lettre ise bu uzaklığın daha politik tarafı: Fransa’ya yazılmış eleştirel bir mektup gibi ilerleyerek toplumsal bölünmeyi ve ülkenin içinde bulunduğunu düşündüğü sorunları ele alıyor. Başlık parçası Voir la mer böylece yalnız denizi görmek anlamına gelmiyor; bulunduğun yerden uzaklaşıp başka bir ufka bakabilme fikrinin metaforuna dönüşüyor.

    Müzikal açıdan Voir la mer, Grand Corps Malade‘ın bugüne kadarki en organik ve melodik çalışmalarından biri. Albümün prodüksiyonunda Kanadalı Nikola ile Achile ve gitarist Noé Trystram yer alıyor; kayıtların önemli bölümü Provence’ta canlı çalınarak gerçekleştirilmiş. Piyano, gitar, bas ve özellikle yaylılar elektronik altyapının önüne geçiyor. Bununla birlikte 16 parça aynı müzik dilinde kalmıyor. Les failles Funk’a, J’sais pas faire sans toi Disko’ya yaklaşırken Rap ve Pop unsurları da albüm boyunca devreye giriyor. Marsaud‘nun kendisi de Slam’in aslında bir müzik türü olmadığını, metnin farklı müzik biçimleriyle buluşmasına izin verdiğini söylüyor. Son yıllarda giderek daha fazla şarkı söylemesi de bu değişimin parçası; artık kendisini yalnız Slameur değil, aynı zamanda şarkıcı olarak görüyor.

    Grand Corps Malade

    Konuklar bu genişlemeyi daha görünür hâle getiriyor. Rapçi SDM ile kaydedilen Traces, Marsaud’nun Saint-Denis’de geçen çocukluk ve gençlik yıllarının bugün üzerinde bıraktığı izlere dönüyor. Mentissa‘nın yer aldığı Ça ira ve Styleto ile söylediği Le prochain rêve daha melodik Pop tarafını temsil ederken, L’hiver’de Cœur de Pirate albümün Kanada bağlantısını güçlendiriyor. Fakat Voir la mer‘in merkezinde düetlerden çok aile var. Mes doutes avec toi ebeveyn olmanın getirdiği soruları, Puissance 4 ise hayatın zorlukları karşısında aileyi güvenli bir sığınak olarak ele alıyor. 20 ans plus tard‘da ise 2006’daki Fabien ile bugünkü Fabien karşı karşıya geliyor; gençliğinin masumiyetinden ne kadarını koruduğunu ve yirmi yıllık başarının kendisini ne ölçüde değiştirdiğini sorguluyor.

    Albümün sakin atmosferi, Marsaud‘nun toplumsal meselelerden uzaklaştığı anlamına gelmiyor. En sert parçalardan Pas de fatalité, ırkçılık ve aşırı sağın yükselişi üzerine doğrudan politik bir metin. Drôle de lettre de Fransa’daki toplumsal bölünmeye yönelik rahatsızlığını dile getiriyor. Buna karşılık Je ne changerai rien kendi talihsizlikleriyle mizah yoluyla uğraşıyor. Böylece Marsaud‘nun uzun zamandır kullandığı üç anlatım biçimi – kişisel hikâye, toplumsal gözlem ve mizah – aynı albüm içinde yeniden buluşuyor. Le Monde da albümün prodüksiyonundaki gelişmeye ve canlı enstrümanların, özellikle yaylıların kullanımına dikkat çekerken, L’Éclaireur/Fnac çalışmayı yumuşak ve dingin atmosferine rağmen güçlü konuları ele alan bir albüm olarak değerlendiriyor.

    Voir la mer bu nedenle bir 20. yıl kutlama albümünden çok yirmi yılın ardından yapılan ara değerlendirme niteliğinde. Midi 20‘de elinde defteriyle Saint-Denis’den çıkan genç slameur artık dokuz albüm, üç film, kitaplar ve milyonlarca dinleyiciden oluşan bir kariyere sahip; fakat açılışta özellikle “henüz bitirmedim” diyor. Albümün geçmiş, aile, çocuklar, Montréal ve Fransa arasında sürekli gidip gelmesi de bundan kaynaklanıyor. Grand Corps Malade yirmi yıl sonra geriye bakıyor, fakat amacı nereden geldiğini görmekten çok bundan sonra nereye bakacağını belirlemek. Voir la mer başlığı da sonunda tam olarak bunu söylüyor: Bazen yeni bir ufuk görebilmek için yaşadığın yere biraz uzaktan bakmak gerekiyor.


    AGNES OBEL – The Meaning of Flowers

    18 Eylül 2026
    Chamber Pop/Neo-Classical/Art Pop

    Agnes Obel - The Meaning of Flowers

    Agnes Obel‘in müziğinde sessizlik hiçbir zaman yalnızca notaların arasındaki boşluk olmadı. 2010 tarihli Philharmonics‘ten Aventine, Citizen of Glass ve 2020’deki Myopia‘ya uzanan kariyerinde Danimarkalı müzisyen; piyano, yaylılar ve neredeyse fısıltıya yaklaşan vokalini kullanarak klasik müzikle çağdaş Pop arasında kendine özgü, kolay tanınabilir bir alan oluşturdu. Altı yıllık aranın ardından gelen beşinci albümü The Meaning of Flowers bu dünyayı terk etmiyor, fakat içine yeni bir deneyim ekliyor: Obel bu süre içinde ilk çocuğunu dünyaya getirdi ve albümü kızına adadı. Dolayısıyla annelik burada yalnız birkaç şarkının konusu değil; sanatçının beden, doğa, zaman ve başlangıç kavramlarına bakışını değiştiren temel unsur.

    Obel hamileliği sırasında bütün canlılarla arasında daha önce hissetmediği ölçüde güçlü bir bağlantı kurduğunu anlatıyor. Bu deneyimi yalnız kişisel duygular üzerinden değil, felsefe ve edebiyat aracılığıyla da araştırmış. Hannah Arendt‘in insanın yeni başlangıçlar yaratabilme kapasitesini ifade eden “natality” kavramı, İtalyan filozof Emanuele Coccia‘nın bitkiler ve metamorfoz üzerine düşünceleri ve tarihte adı bilinen ilk şairlerden Enheduanna‘nın doğum, aşk ve savaş tanrıçası İnanna için yazdığı ilahiler albümün düşünsel kaynakları arasında. Albüme adını veren ilk beste de Coccia‘yı okurken ortaya çıkmış: Küçücük bir çiçeğin devasa bir gezegen içinde kendi başına son derece karmaşık bir yaşam sistemi oluşturması Obel için yeni hayatın metaforuna dönüşmüş.

    Bu düşünsel yoğunluğa rağmen The Meaning of Flowers akademik bir çalışma gibi duyulmuyor. Obel bütün şarkıları Berlin’deki kendi stüdyosunda yazmış, kaydetmiş, düzenlemiş ve prodüksiyonunu üstlenmiş; piyano, klavye, synthesizer ve sample’ları kendisi çalmış. Yaylılara bu kez bas, lap-steel gitar, harmonium, flüt, saksofon ve perküsyon da ekleniyor. En belirgin değişikliklerden biri elektronik seslerin önceki albümlere göre biraz daha fazla alan kazanması. Laymelli düşük synth basları, küçük mekanik sesleri ve pitch-shift uygulanmış vokaliyle neredeyse başka bir Agnes Obel yaratırken, albümdeki tek enstrümantal parça Tangerine saksofon arpejlerini celesta (piyano klavyeli bir çan enstrümanı) ve piyanoyla buluşturuyor. Alman Musikexpress de albümün Chamber-Pop ve Neo-Klasik temelini korurken Electronica ve ritmik deneylere doğru genişlediğine dikkat çekiyor.

    Albümün en güçlü parçalarından Blood so Red, doğumun fiziksel deneyiminden hareket ediyor. Enheduanna’nın İnanna ilahilerinden etkilenen parçada ritmik piyano ve küçük perküsyon seslerinin üzerine yaylılar ve Obel‘in uzun vokal çizgileri yerleşiyor. Gemini ve Jenn’s on the Way ise albümün daha karanlık tarafını temsil ediyor. Faustian Deal vals ritmiyle kapanışa teatral bir hava getiriyor. İlginç olan, annelik ve yeni yaşam üzerine kurulan bir albümün beklenebileceği kadar aydınlık olmaması. Yeni hayat Obel‘in dünyasına mutluluk getiriyor, fakat beraberinde bilinmezlik ve ürperti de taşıyor.

    Agnes Obel

    Nitekim eleştirilerde en fazla öne çıkan özellik de bu karşıtlık. Pitchfork, albümü aynı anda hem dünyadan kopuk hem son derece dünyevi buluyor; Obel‘in vokalinin kimi anlarda çocuk, kimi anlarda anne, kimi anlarda yaşlı bir insan gibi duyulabildiğine dikkat çekiyor. Danimarka’nın önemli müzik yayınlarından GAFFA ise anneliğin Obel‘in müziğini “tatlılaştırmadığını” özellikle vurguluyor. The Wee Review albümü Neo-Klasik, Folk ve modern teknolojinin kesiştiği noktaya yerleştirirken Joyzine, analog ile dijitali bir araya getirme becerisini ve metamorfoz fikrinin ses dünyasına aktarılmasını öne çıkarıyor. Ortak görüşlerden biri şu: The Meaning of Flowers güzel bir albüm, fakat bu güzellik hiçbir zaman bütünüyle güvenli veya huzurlu değil.

    Albümün eleştirilebilecek yanı da tam burada ortaya çıkıyor. Agnes Obel‘in estetiği artık o kadar belirgin ki piyano, yaylılar, katmanlı vokaller ve karanlık elektronik dokular birkaç saniye içinde onu ele veriyor. Bazı değerlendirmelerde Citizen of Glass dönemindeki deneysel sürprizlerin burada daha az olduğu ve vokal efektlerinin zaman zaman Obel’in doğal sesinin önüne geçtiği belirtiliyor. Dolayısıyla The Meaning of Flowers bir yeniden icat albümü değil. Fakat elektronik dokuların artması, saksofon ve lap-steel gibi yeni renklerin girmesi ve annelik deneyiminin bestecilik üzerindeki etkisi, tanıdık Agnes Obel dünyasının sınırlarını sessizce genişletiyor.

    Belki albümün en güzel tarafı da anneliği yalnız anne-çocuk ilişkisine indirgememesi. Doğum Obel için daha büyük bir soruya cevap bulma arayışına dönüşüyor: Bir şey dünyaya geldiğinde yalnız o canlı mı değişir, yoksa çevresindeki bütün ilişkiler de yeniden mi kurulur? Çiçek, çocuk, insan bedeni ve doğa aynı büyüme ve dönüşüm döngüsünün parçaları hâline geliyor. Altı yıllık sessizliğin ardından Agnes Obel büyük bir dönüş ilan etmek yerine çok daha karakteristik bir şey yapıyor: Dünyasına yeni bir kapı açıyor ve dinleyiciyi yine yüksek sesle değil, yaklaşmaya zorlayan bir fısıltıyla içeri çağırıyor.


    BECK – Ride Lonesome

    18 Eylül 2026
    Alternative Rock/Alternative Folk/Country Rock/Psychedelic Folk

    Beck - Ride Lonesome

    Beck Hansen‘in kariyeri uzun zamandır iki farklı karakter arasında gidip geliyor. Bir tarafta Loser, Odelay ve Midnite Vultures‘ın Hip-Hop, Blues, Funk ve Elektronik müziği birbirine karıştıran oyunbaz Beck‘i; diğer tarafta Sea Change ve Morning Phase‘in akustik gitarlar, yaylılar ve melankoli içinde dolaşan içe dönük şarkı yazarı var. 2019 tarihli Hyperspace‘ten yedi yıl sonra gelen Ride Lonesome’da tercih açık biçimde ikinci taraftan yana. Beck’in kendisi de yeni albümü Sea Change ve Morning Phase ile aynı müzikal soy ağacına yerleştiriyor. Hatta kadro bile büyük ölçüde aynı: Smokey Hormel, Joey Waronker, Justin Meldal-Johnsen, Roger Joseph Manning Jr. ve Jason Falkner yeniden bir araya gelmiş.

    Kayıtların Hollywood’daki United Studios’un Room B stüdyosunda yapılması da bilinçli bir geçmişe dönüş. Beck prodüksiyonu kendisi üstlenirken miksajı uzun yıllardır birlikte çalıştığı Nigel Godrich‘e bırakmış. Ancak amaç Sea Change‘i yeniden kaydetmek değil. Beck‘e göre aynı müzisyenlerle on yıl sonra stüdyoya girdiğinde aralarındaki müzikal iletişimin değiştiğini ve derinleştiğini fark etmiş. Sonuçta akustik gitar, piyano, pedal steel, bas ve geniş yaylı düzenlemelerinin çevresinde kurulan; Country-Folk’tan 1960’ların West Coast Rock’ına, Laurel Canyon şarkı yazarlığından hafif Psychedelic Pop’a uzanan son derece organik bir albüm ortaya çıkmış.

    Albümün adı ruh hâlini doğru özetliyor. Yalnızlık, kayıp, yaşlanma, zamanın geçişi ve bir ilişkinin ardından geride kalan boşluk 12 şarkı boyunca sürekli geri dönüyor. Beck‘in 2019’da 15 yıllık evliliğinin sona ermesi albümün kaçınılmaz biyografik arka planlarından biri; ancak şarkılar doğrudan bir boşanma günlüğüne dönüşmüyor. Ride Lonesome ve Run Away yalnız kalmayı bir yolculuk metaforuna dönüştürürken, Bleed geçmişten kurtulmaya çalışan birinin yorgunluğunu taşıyor. Slow Canyon sade Country-Rock’a yaklaşırken Falling Through My Hands pedal steel, vokal armonileri ve Psychedelic Pop dokusuyla kaybedilen bir ilişkinin elden kayıp gidişini anlatıyor. Kapanıştaki Beyond the Light ise albümün karanlığından bütünüyle çıkmadan yine de ışığın varlığını kabul eden bir tür son söz.

    Fakat Ride Lonesome yalnız ayrılık albümü olarak okunursa önemli bir tarafı eksik kalıyor. Beck artık 56 yaşında ve şarkılarda ilişki kaybının yanında zamanın kendisine ilişkin bir huzursuzluk da var. The Guardian bu nedenle albümü Sea Change ve Morning Phase ile başlayan bir “kalp kırıklığı üçlemesinin” son bölümü olarak değerlendiriyor; ancak önceki iki albümden farklı olarak burada orta yaşın getirdiği fanilik duygusunun daha belirgin olduğunu vurguluyor. Irish Times da albümü Beck‘in yıllardır yaptığı en iyi ve belki de en karanlık çalışma olarak nitelendiriyor. Rolling Stone ise Nick Drake, Neil Young, Gram Parsons ve Laurel Canyon Folk-Rock’ını çağrıştıran müzikal dünyanın Beck‘in en güçlü melodilerinden bazılarını taşıdığını düşünüyor.

    Beck

    Uluslararası eleştirilerde fikir ayrılıkları da var. NME, Ride Lonesome‘ı kalp kırıklığı ve yalnızlık üzerine olağanüstü güzel bir çalışma olarak değerlendirirken Rolling Stone albümün Beck‘in melankolik tarafında yeni bir zirve olduğunu savunuyor. Financial Times dört yıldız vererek Beck‘in son yıllardaki yönünü yeniden bulduğunu düşünüyor. Buna karşılık Pitchfork çok daha eleştirel: Aynı müzisyenlerin, aynı yaylı düzenlemelerinin ve benzer orta tempolu yapıların Sea Change ve Morning Phase‘deki fikirleri yeniden değerlendirmek yerine tekrarladığını; müziğin güzel olmasına rağmen Beck‘in bir zamanlar dinleyiciyi sürekli şaşırtan merak duygusunun burada yeterince hissedilmediğini öne sürüyor.

    Bu eleştiri aslında Beck‘in bütün kariyerini takip eden eski bir tartışmayı yeniden gündeme getiriyor. “Gerçek Beck” hangisi? Hip-Hop beat’lerinin üzerine Blues sample’ları yerleştiren, Funk ve Elektronik müzik arasında sıçrayan postmodern kolajcı mı; yoksa elinde akustik gitarla yalnızlık üzerine şarkılar söyleyen melankolik singer-songwriter mı? Ride Lonesome ikinci seçeneğe güçlü bir kanıt sunuyor. Üstelik Beck‘in 1990’larda balad söylediğinde seyirciden tepki gördüğünü, hatta kendisine şişeler atıldığını anlatması, bugün doğal kabul ettiğimiz bu içe dönük tarafın aslında kariyerinin en başından beri var olduğunu gösteriyor.

    Ride Lonesome bu nedenle Beck‘in yeni bir müzikal dünya keşfettiği albüm değil; daha önce birkaç kez ziyaret ettiği bir yere, başka yaşta ve başka deneyimlerle geri dönüşü. Sea Change 32 yaşındaki Beck‘in kalp kırıklığını, Morning Phase kırklı yaşlarının dinginliğini taşıyordu; Ride Lonesome ise ellili yaşlarda yalnızlığın yanına zamanın geri getirilemezliğini ekliyor. Yolun nereye vardığını biliyor; değişen şey, bu yolda yürüyen insanın artık yirmi yıl önceki kişi olmaması.


    DRAGONFLIES – Dragonflies

    18 Eylül 2026
    Art Rock/Psychedelic Rock/Electronica/Trip-Hop

    Dragonflies - Dragonflies

    Dragonflies ilk bakışta iki güçlü özgeçmişin yan yana gelmesi gibi görünüyor. Bir tarafta George Harrison‘ın oğlu olmanın kaçınılmaz gölgesini uzun süredir kendi müziğiyle aşmaya çalışan Dhani Harrison; diğer tarafta Radiohead‘in OK Computer‘dan bu yana albümlerinin prodüktörlüğünü yapan, Beck‘ten Paul McCartney‘e uzanan kariyeriyle son otuz yılın en etkili stüdyo isimlerinden Nigel Godrich. Fakat Dragonflies, Harrison’ın şarkılarını ünlü bir prodüktöre teslim ettiği bir albüm değil. Godrich burada prodüktör koltuğundan kalkıp grubun diğer yarısına dönüşüyor. İkilinin ilişkisi Harrison’ın 2023 tarihli Innerstanding albümü sırasında, yaşadığı beste tıkanıklığını aşmak için Godrich’ten yardım istemesiyle başlamış; zamanla mentor-müzisyen ilişkisinden ortak bir müzik diline evrilmiş.

    Bu ortaklık çalışma yönteminde de kendisini gösteriyor. Harrison ve Godrich şarkıları büyük ölçüde loop’lar üzerine kurmuş, fakat kayıtları bilgisayar içinde kusursuzlaştırmak yerine 24 kanallı analog banda aktarmışlar. Godrich‘in deyimiyle amaç dijital düzenlemenin sunduğu sonsuz düzeltme imkânından uzaklaşıp karar vermek zorunda kalmaktı. Perküsyonlarda Atoms for Peace ve Ultraísta‘dan Joey Waronker, yaylı düzenlemelerinde ise Beck‘in babası David Campbell bulunuyor. Campbell‘ın varlığı ayrıca Godrich’in Beck ile yaptığı Sea Change‘e uzanan bir bağ kuruyor. Elektronik sesler, tape loop’ları, akustik gitarlar, piyano ve geniş yaylı düzenlemeleri aynı kayıt içinde buluşurken ortaya hem son derece modern hem de dokunulabilir, hafif kusurlu bir analog doku çıkıyor.

    Açılıştaki Slower albümün dünyasını hemen kuruyor. Harrison‘ın yüksek, kırılgan vokali ağır ilerleyen ritmin üzerinde süzülürken yaylılar giderek büyüyor; Rolling Stone parçayı Portishead ve Beth Gibbons‘a, atmosferini ise David Sylvian‘a yaklaştırıyor. Setting Sun daha hareketli bir bas çizgisiyle bu karanlığı ritme dönüştürürken, Straight Line akustik ve elektronik sesleri meditatif bir yapı içinde buluşturuyor. The Weight‘te Trip-Hop daha belirgin hâle geliyor. In Between ise piyanoyla lo-fi synthesizer’ların karşılıklı hareket ettiği, albümün en havada asılı kalan anlarından biri.

    Sekiz parça ve 38 dakikadan oluşması albümün lehine çalışıyor. Dragonflies çok sayıda fikir göstermeye uğraşmak yerine kendi atmosferini kurup onun içinde kalıyor. Godrich parçaların sıralamasını bilinçli bir anlatı yayı olarak tanımlıyor: Slower başlangıç, yaklaşık yedi dakikalık End of World ise kesin biçimde final olarak düşünülmüş. Son parçada müzik yavaş yavaş çözülürken gerçek doğa sesleri ve ağustos böcekleri kayda giriyor. Harrison’ın sözlerinde doğa, dostluk ve insan ilişkileri tekrar tekrar ortaya çıkarken “dragonfly” imgesi de dönüşüm, kırılganlık ve geçicilik fikrine bağlanıyor. Harrison‘ın Friar Park’taki evinin çevresinde sürekli gördüğü yusufçuklar grubun adına kadar uzanmış.

    Dragonflies

    Eleştirilerde kaçınılmaz biçimde Radiohead adı sık sık geçiyor. Fransız Sound of Violence, albümün dokularını ve analog hışırtılarla modern elektronik sesleri birleştirmesini överken prodüksiyonda özellikle OK Computer/Kid A dönemini hatırlatan özellikler duyuyor. Alman Rolling Stone ise daha geniş bir referans alanı çizerek Portishead, David Sylvian ve 1970’ler gitar müziğine uzanıyor. Kanada’dan The Spill Magazine albümü “arka planda çalacak” bir çalışma olmaktan çok, dinleyicinin dikkatini isteyen ağır ve atmosferik bir ses yolculuğu olarak değerlendiriyor. Apple Music’in yaklaşımı da önemli: Godrich‘i Harrison‘ın şarkılarını süsleyen prodüktör olarak değil, onu beklenmedik yönlere iten eşit bir yaratıcı ortak olarak görüyor.

    Elbette bu ortaklığın iki büyük gölgesi var. Harrison‘ın gitarındaki kimi dokunuşlarda babasının melodik anlayışı duyuluyor; Godrich‘in elektronik dokularında ise Radiohead çağrışımını gözden kaçırmak neredeyse imkânsız. Fakat Dragonflies‘ın başarısı bu etkileri inkâr etmeye çalışmamasında. Beatles benzeri bir Retro albümü yapmadıkları gibi Radiohead‘in yeni bir versiyonunu da üretmiyorlar. Portishead‘in karanlığı, Psychedelic Rock, Trip-Hop, Ambient Electronica, 1970’ler gitarları ve sinematik yaylılar ağır akan müzik içinde eriyor. Üstelik Harrison ile Godrich, bu albümün tek seferlik bir deney olmayabileceğini; yarım kalmış başka materyalleri bulunduğunu ve ortak çalışmaların devam etmesini istediklerini söylüyorlar.

    Dragonflies bu nedenle iki tanınmış ismin yan projesinden daha fazlası. Nigel Godrich yıllarca başkalarının müziğinin nasıl duyulacağını belirleyen kişi olmuşken burada beste sürecinin içine giriyor; Dhani Harrison ise ünlü soyadının mirasını taşımak yerine elektronik, Psychedelic ve deneysel tarafını daha ileri götürebileceği bir ortak buluyor. Albümün en ilginç yanı da kimin kimi etkilediğinin bir süre sonra belirsizleşmesi: Harrison’ın şarkısı nerede bitiyor, Godrich’in prodüksiyonu nerede başlıyor ayırmak zorlaşıyor. Dragonflies‘ın gerçek bir gruba dönüşmeye başladığı yer burası olsa gerek.


    WARREN HAYNES – Dreams & Songs: A Symphonic Journey

    18 Eylül 2026
    Blues Rock/Southern Rock/Jam Rock/Symphonic Rock

    Warren Haynes - Dreams & Songs: A Symphonic Journey

    Warren Haynes‘in kariyerini tek bir grubun adıyla anlatmak pek mümkün değil. Gov’t Mule‘un kurucusu ve değişmez merkezi; Allman Brothers Band‘in ikinci döneminin en önemli gitarist ve bestecilerinden biri; The Dead ve Phil Lesh çevresinin uzun süreli yol arkadaşı; aynı zamanda güçlü bir solo kariyere sahip. Dreams & Songs: A Symphonic Journey tam da bu çok parçalı müzik hayatını tek sahnede bir araya getirme düşüncesinden doğuyor. 2019’da Haynes’in memleketi Asheville, North Carolina’daki Thomas Wolfe Auditorium’da iki gece boyunca kaydedilen konserler, 64 kişilik Asheville Symphony Orchestra‘yı Oteil Burbridge, John Medeski, Jeff Sipe ve Greg Osby gibi doğaçlama geleneğinden gelen müzisyenlerle buluşturuyor. Yedi yıl sonra yayımlanan 16 parçalık çift albüm bu nedenle yeni şarkılar toplamından çok, Haynes’in otuz yılı aşan müzik yolculuğunun başka bir dille yeniden anlatımı.

    Projenin kökleri Jerry Garcia‘ya kadar uzanıyor. Haynes 2013-2016 arasında Garcia‘nın müziğini orkestrayla buluşturan Jerry Garcia Symphonic Celebration konserlerinde yer almış ve bu deneyim kendi repertuvarına benzer biçimde yaklaşma fikrini doğurmuş. Başlangıçta bir stüdyo projesi planlasa da, Rock grubunu kaydedip orkestrayı sonradan üzerine ekleme yönteminin müziğin doğasına aykırı olduğuna karar vermiş. Çünkü Haynes için Allman Brothers, Gov’t Mule ve Grateful Dead geleneğinin özü yalnız notalarda değil, müzisyenlerin o anda birbirlerini dinleyip yön değiştirebilmesinde yatıyor. Sonuçta orkestra da bu doğaçlama ilişkisinin içine alınmış. Rich Daniels yönetimindeki Asheville Symphony Orchestra hazır düzenlemeleri çalan büyük bir arka plan olmaktan çıkıp grubun başka bir üyesi gibi davranıyor.

    Albümün repertuvarı da bir “Warren Haynes Greatest Hits” mantığıyla kurulmamış. Gov’t Mule‘dan Banks of the Deep End, Thorazine Shuffle ve Raven Black Night; Allman Brothers Band repertuvarından Dreams, Instrumental Illness ve Whipping Post; Grateful Dead‘den Terrapin Station, Black Peter ve Shakedown Street; Haynes’in solo çalışmalarından Spots of Time ve Broken Promised Land yan yana geliyor. Gregg Allman ile birlikte yazdığı Just Another Rider da bu kariyer haritasının önemli duraklarından biri. Bunlara The Band‘in It Makes No Difference ve U2‘nun One yorumları ekleniyor. Açılış ve kapanışın ise 2015 tarihli Ashes & Dust‘tan Dreams & Songs ile yapılması bütün programı bir çerçevenin içine yerleştiriyor.

    Bu yaklaşım özellikle uzun parçaların karakterini değiştiriyor. Allman Brothers‘ın Dreams‘inde nefesliler, perküsyon ve yaylılar parçanın Caz kökenlerini daha görünür hâle getirirken Greg Osby‘nin saksofonuyla Haynes‘in gitarı arasında yeni bir diyalog kuruluyor. Instrumental Illness zaten Allman Brothers‘ın Caz ve Fusion damarına açık bir beste olduğu için senfonik genişlemeye doğal biçimde uyum sağlıyor. Whipping Post ise tanıdık riffini kaybetmeden giderek büyüyen orkestrasyonla finalin doruk noktalarından birine dönüşüyor. Buradaki önemli nokta, orkestranın gitarların arkasında sürekli büyük akorlar basmaması; gerektiğinde tamamen geri çekilip doğaçlamaya alan bırakması.

    Daha sakin parçalarda ise orkestra farklı çalışıyor. Broken Promised Land‘de yaylılar Haynes‘in sıcak gitar tonunun çevresinde sinematik bir alan yaratırken, The Band‘in It Makes No Difference‘ı zaten taşıdığı hüzün nedeniyle bu düzenlemeye son derece uygun düşüyor. U2‘nun One yorumu ise şarkının büyük Rock marşı karakterini geri çekerek vokal ve yaylıları merkeze alıyor. Haynes burada gitar virtüözlüğünü sergilemek için her boşluğu solo ile doldurmuyor. Oteil Burbridge‘in bası, Jeff Sipe‘ın davulları, John Medeski‘nin org ve klavyeleri ve Greg Osby‘nin saksofonuyla oluşan grup zaten kendi başına güçlü bir doğaçlamacı topluluk; orkestranın görevi bu müzisyenlerin önüne geçmek değil, ellerindeki renk paletini genişletmek.

    Warren Haynes

    Prodüksiyon tarafındaki isimler de albümün neden bu kadar dengeli duyulduğunu açıklıyor. Haynes albümün prodüksiyonunu Don Was ile birlikte üstlenirken miksaj Bob Clearmountain‘a bırakılmış. 64 kişilik orkestra, Rock grubu, saksofon, klavyeler ve geri vokaller gibi çok sayıda unsurun bulunduğu canlı bir kayıtta en büyük tehlike müziğin dev bir ses kütlesine dönüşmesi. Buna karşılık eleştirilerde özellikle enstrümanların birbirinden ayrılabilmesi ve canlı konser duygusunun korunması övülüyor. Blues Rock Review 8,5/10 verirken hem kayıt kalitesini hem de orkestrayla grubun doğal bütünlüğünü albümün temel başarılarından biri olarak gösteriyor.

    Rock müzisyenlerinin senfoni orkestralarıyla çalması elbette yeni değil. Deep Purple‘dan Metallica‘ya kadar bunun sayısız örneği var ve kötü örneklerinde sonuç çoğu zaman zaten güçlü olan Rock şarkılarının üzerine gereksiz yaylı katmanları eklemekten ibaret kalıyor. Dreams & Songs hakkındaki eleştirilerde ortaklaşan noktalardan biri tam tersinin gerçekleşmesi. Rockposer, orkestranın melodilere yalnız ihtişam değil renk, dramatik derinlik ve yeni dinamikler kazandırdığını; Get Ready to Rock! ise düzenlemelerin riffleri ve groove’ları bastırmak yerine onların içindeki başka olasılıkları ortaya çıkardığını vurguluyor. Albümün zaman zaman dev bir jam session gibi duyulmasına rağmen arkasında son derece ayrıntılı düzenlemeler bulunması da projenin asıl başarısı.

    Bu konserlerin 2019’da kaydedilip ancak 2026’da albüme dönüşmesi ilk bakışta uzun bir gecikme gibi görünebilir. Fakat proje bu arada yaşamaya devam etmiş; Dreams & Songs Symphonic Experience 2024’te yeniden turneye çıkmış, Red Rocks dâhil çeşitli sahnelere taşınmış ve 2026’da New Orleans’ta genişletilmiş biçimde tekrar sunulmuş durumda. Yani yayımlanan kayıt, unutulmuş bir konser kasetinin arşivden çıkarılması değil; yedi yıldır gelişmeye devam eden bir konser fikrinin başlangıç belgesi.

    Dreams & Songs: A Symphonic Journey bu nedenle Warren Haynes‘in kariyerine geriye dönüp bakan bir retrospektif olmakla birlikte nostaljiye teslim olmuyor. Allman Brothers, Gov’t Mule, Grateful Dead ve solo döneminden gelen şarkılar müzede sergilenmek yerine yeniden açılıyor, içlerine başka müzisyenlerin girebileceği yeni alanlar yaratılıyor. Haynes’in bütün kariyerini birbirine bağlayan şey zaten hiçbir zaman yalnız Blues, Southern Rock ya da gitar değildi; şarkının canlı çalındığı anda değişebilmesine duyduğu inançtı. Burada 64 kişilik bir senfoni orkestrası bile bu prensibi bozmuyor. Tam tersine, Haynes‘in yıllardır söylediği şarkıların hâlâ başka yerlere gidebileceğini gösteriyor.


    VILLAGERS OF IOANNINA CITY – Venceremos

    18 Eylül 2026
    Progressive Heavy Rock/Psychedelic Rock/Folk Rock

    Villagers of Ioannina City - Venceremos

    Villagers of Ioannina City‘nin hikâyesi, geleneksel müziği Rock enstrümanlarıyla birleştirmek gibi basit bir formülle açıklanamayacak kadar ilginç. 2014 tarihli Riza‘da Epir‘in klarnet, zurna ve çok eski halk ezgilerini Saykedelik ve Stoner Rock’ın ağır riffleriyle yan yana getiren grup, 2019’daki Age of Aquarius ile bu formülü daha geniş, Progressive ve kozmik bir müziğe dönüştürmüştü. Aradan yedi yıl geçtikten sonra gelen Venceremos ise üçüncü bir aşamayı temsil ediyor. Folk unsurlar hâlâ orada; ancak bu kez müziğin merkezine daha sert gitarlar, Progressive yapılar ve çok daha karanlık bir anlatı yerleşmiş durumda. Age of Aquarius‘ın felsefi ve spiritüel arayışı bu albümde yerini daha doğrudan, saldırgan ve isyankâr bir tavra bırakıyor.

    Albümün adı zaten bu değişimin ilk işareti. İspanyolca “kazanacağız” anlamındaki Venceremos, yalnız slogan olarak seçilmiş değil; dokuz parçayı birbirine bağlayan distopik hikâyenin de anahtar kelimesi. Hikâye korku, yanılsama ve kontrol üzerine kurulmuş bir gelecekte geçiyor. Bu dünyanın insanları sürgün, yabancılaşma ve boyun eğme arasında yaşarken bir noktada kendilerini yöneten tanrıları ve “modern kralları” reddederek özgürlüğü yeniden aramaya başlıyorlar. Albüm böylece Alienation‘dan Requiem‘e uzanan tek bir yolculuk gibi ilerliyor: yabancılaşma, farkına varma, korkuyla mücadele, başkaldırı ve sonunda özgürleşme. Grubun ve Napalm Records’un albüm için kullandığı temel cümle de bunu özetliyor: Bütün arayışların sonunda tek bir mesele kalıyor ve onun adı özgürlük.

    Müzikal olarak bunun karşılığı daha ağır bir Villagers of Ioannina City. Kısa açılış Alienation atmosferi hazırladıktan sonra Home yaklaşık on dakikalık yapısıyla Folk gitarlarından devasa Metal rifflerine doğru büyüyor. Ghosts in the Sky grubun yeni dönemini en doğrudan gösteren parçalardan biri: Sert groove, katmanlı gitarlar ve sinematik yükselişler arasında geleneksel çalgılar artık şarkının üzerine eklenmiş folklorik süslemeler gibi değil, düzenlemenin doğal parçaları olarak çalışıyor. Gayda, zurna ve hurdy-gurdy gibi sesler albüm boyunca ortaya çıkıyor; fakat önceki çalışmalarındaki kadar ön planda tutulmuyor. Bu kez geleneksel seslerle heavy/Progressive yapı birbirine daha fazla karışmış durumda.

    Merkezdeki Venceremos ise albümün hem müzikal hem kavramsal manifestosu. Ağır gitarların arasından yükselen Folk motifleri, sürekli değişen dinamikler ve giderek büyüyen vokaller parçayı klasik verse-chorus yapısından uzaklaştırıyor. Ardından gelen The Ruiner gaydayla neredeyse Kelt müziğini çağrıştıran bir giriş yaptıktan sonra sert gitarlarla açılıyor. No Fear daha groove ağırlıklı ve ritmik; davulların öne çıktığı Progressive yapısıyla albümün modern tarafını gösteriyor. Yaklaşık 12 dakikalık Here and Now ise grubun uzun formdaki ustalığını sergilediği bölüm: Psychedelic boşluklar, ağır riffler ve Folk renkleri tek bir uzun yapı içinde birbirine dönüşüyor.

    Son bölümde Epitaph ve yedi dakikayı aşan Requiem hikâyeyi kapanışa taşıyor. Özellikle Requiem, Progressive yapıların ve geleneksel enstrümanların giderek büyüyen Heavy-Rock finaline bağlanmasıyla albümün bütün dilini tek parçada topluyor. İlginç olan, grubun uzun şarkıları yalnız süreleri nedeniyle “epik” hâle getirmemesi. Dokuz parçanın yalnız ikisi altı dakikanın altında; buna rağmen düzenlemelerdeki yükselme-alçalma hareketleri parçaların statikleşmesini engelliyor. Ghost Cult eleştirisinde de albümün hemen her şarkısının sakin Folk bölümleriyle distortion yüklü ağır bölümler arasındaki bu hareketten beslendiği özellikle belirtiliyor.

    Villagers of Ioannina City

    Prodüksiyonda grubun gitaristi ve vokalisti Alex Karametis‘in ağırlığı var. Albüm Selanik’teki Magnanimous-X Studio’da Karametis tarafından kaydedilmiş; miks ve mastering ise Danimarka’daki Hansen Studios’ta Jacob Hansen tarafından yapılmış. Bu iş birliği önemli, çünkü Venceremos‘un önceki albümlere göre daha metalik ve büyük duyulmasının altında prodüksiyonun ciddi payı bulunuyor. Folk enstrümanlarının organik dokusu korunurken gitarların sertliği ve ritim bölümünün ağırlığı belirgin biçimde artırılmış. Böylece grup “Folk Metal” kalıbına düşmeden kendi Hellenik karakterini koruyor.

    İlk eleştiriler oldukça güçlü olmakla birlikte tam fikir birliği olduğu söylenemez. İngiliz MetalTalk albümü grubun bugüne kadarki en etkileyici çalışmalarından biri olarak değerlendiriyor; At The Barrier da albümü heybetli bir geri dönüş olarak tanımlıyor. Buna karşılık Sputnikmusic 3/5 ile daha mesafeli: Riza‘nın yarattığı özgün heyecanın ardından grubun hâlâ gerçekten ayırt edici yeni bir yön aradığını savunuyor. Yunan Rocking.gr’deki yaklaşım da önemli bir soruyu gündeme getiriyor: Epir müziğiyle Rock’ı birleştiren formül üçüncü albümde hâlâ ilk günkü kadar şaşırtıcı olabilir mi?

    Villagers of Ioannina City artık yalnız “geleneksel Yunan müziğini Stoner Rock’la birleştiren ilginç grup” olmak istemiyor. Riza toprağa, Age of Aquarius gökyüzüne bakıyordu; Venceremos ise doğrudan yaşanan dünyaya dönüyor. Epir’in eski sesleri hâlâ duyuluyor, fakat bu kez geçmişi hatırlatmak için değil, distopik bir geleceğin içinde direnmenin sesi olarak kullanılıyor. Aynı kökten çıkan üç albüm böylece üç ayrı yöne uzanıyor: Riza kim olduklarını gösterdi, Age of Aquarius ne kadar uzağa gidebileceklerini; Venceremos ise o kimlikle bugünün dünyasına ne söyleyebileceklerini soruyor.

    Bu albümün bizim açımızdan ilginç tarafı, Anadolu Rock’la birebir aynı müzikal gelenekten gelmese de çok tanıdık bir soruya başka bir coğrafyadan cevap vermesi: Yerel müziği Rock’a “eklemek” yerine, yerel müzikten hareket ederek çağdaş ve ağır bir Rock dili kurulabilir mi?


    NEIL YOUNG & THE CHROME HEARTS – Second Song

    18 Eylül 2026
    Folk Rock/Country Rock

    Neil Young & The Chrome Hearts - Second Song

    Neil Young‘ın üretim temposunu yaş üzerinden değerlendirmek belki haksızlık, fakat 80 yaşındaki bir müzisyenin hâlâ yeni gruplar kurup turneye çıkması ve birbiri ardına albümler kaydetmesi ister istemez dikkat çekiyor. Second Song, 2025 tarihli Talkin to the Trees ile başlayan Chrome Hearts döneminin ikinci stüdyo albümü; 2026 baharında yayımlanan canlı As Time Explodes da hesaba katıldığında birlikteliğin kısa sürede üçüncü kaydı. Chrome Hearts’ta Willie Nelson‘ın oğlu Micah Nelson gitar, Anthony LoGerfo davul, Corey McCormick bas ve Muscle Shoals geleneğinin önemli isimlerinden Spooner Oldham klavyelerde Young‘a eşlik ediyor. Ancak önceki albümün yer yer Crazy Horse‘u hatırlatan elektrikli sertliğine karşılık Second Song belirgin biçimde akustik, yavaş ve içe dönük.

    Albümün ortaya çıkışı da Neil Young‘ın çalışma biçimine çok uygun. Young stüdyoya girdiğinde elinde yalnızca beş yeni parça bulunduğunu ve kısa sürede şarkılarının tükendiğini söylüyor. Çözümü kendi geçmişinde bulmuş: 1960’ların ortalarında The Squires döneminde yazdığı Casting Me Away From You ve I’ll Love You Forever‘ı altmış yıl sonra yeniden kaydetmiş. Böylece albüm farkında olmadan ilginç bir zaman köprüsüne dönüşmüş oluyor. Yirmili yaşlarının başındaki Young’ın yazdığı iki aşk şarkısı ile 80 yaşındaki Young’ın zaman, aile, kayıp ve ölüm üzerine düşünceleri aynı plakta buluşuyor. Eski parçaların yeni yorumları melodik olarak daha doğrudan ve neredeyse Beatlesvari; yeni besteler ise çoğunlukla uzun, gevşek ve ağır ağır nakarata yürüyen yapılara sahipler.

    Bu yaklaşımın en güzel örneği 11 dakikayı aşan başlık parçası Second Song. Akustik gitar ve sakin ritim üzerinde neredeyse aynı düşüncenin çevresinde dönüp duran parça, klasik anlamda gelişmekten çok dinleyiciyi içine çeken bir atmosfer yaratıyor. Melodide Harvest Moon‘u hatırlatan yükselişler var; fakat Young burada geçmişteki şarkısını kopyalamaktan çok kendi müzikal hafızasının içinde dolaşıyor. Day After Day aynı şekilde yedi dakikaya yaklaşan, Harvest ve Comes a Time çizgisindeki Country-Folk Young’ını geri getiriyor. Piyano ağırlıklı The Foggy Edge of Time ve Earth Girl (eşi Daryl Hannah’ya yazılmış) ise albümün daha kırılgan tarafını oluşturuyor.

    Fakat albümün asıl ağırlık merkezi dokuz dakikalık Soon I Might Be Going. Başlığındaki “yakında gidiyor olabilirim” ifadesi bile Young’ın artık ölüm düşüncesini dolaylı metaforların arkasına saklamadığını gösteriyor. Şarkıda gençliğini, bugünün dünyasını, çevresel değişimi ve ailesini aynı bilinç akışı içinde düşünüyor; arka plandaki bozuk elektrik gitarın uğultusu ise albümün çoğunlukla akustik ses dünyasını kısa süreliğine karartıyor. Pitchfork parçayı albümün duygusal merkezlerinden biri olarak değerlendirirken The Guardian da hem bunu hem başlık parçasını albümün açık ara güçlü anları arasında gösteriyor. Young’ın yaşlı sesi burada bir kusur olmaktan çıkıyor: Artık kırılan, incelen ve aşınmış sesi sözlerinin anlamını güçlendiriyor.

    Neil Young & The Chrome Hearts

    Chrome Hearts’ın Talkin to the Trees sonrasındaki değişimi de önemli. İlk albümde kimi zaman Young şarkıyı saymaya başlıyor, grup da sanki o anda öğreniyormuş gibi arkasından geliyordu. Second Song‘da ise müzisyenlerin birbirlerini daha iyi dinlediği hissediliyor. Micah Nelson‘ın gitarı, Spooner Oldham‘ın piyano ve orgu, McCormick‘in çoğunlukla sade bas yürüyüşleri ve LoGerfo‘nun ölçülü davulları şarkıların önüne geçmiyor. Young‘ın Crazy Horse ile kurduğu ilişkinin temelinde bulunan “kusursuz çalmaktan çok birlikte nefes alma” anlayışı burada daha sessiz biçimde yeniden ortaya çıkıyor. Prodüksiyonda Lou Adler‘ın yanı sıra Young ve uzun yıllardır birlikte çalıştığı Niko Bolas‘ın bulunması da kaydın doğal, fazla cilalanmamış karakterini açıklıyor.

    Pitchfork, Second Song‘u son dönem Young albümlerinden daha tutarlı buluyor ve özellikle albümün sonbaharı andıran, hüzünlü atmosferini övüyor. Exclaim! 7/10 verirken müziğin en güçlü tarafının arkadaşların birlikte çalması hissini koruyan rahatlığı olduğunu düşünüyor. The Guardian ise üç yıldızla daha mesafeli: Başlık parçasını son derece güzel, Soon I Might Be Going‘i etkileyici bulurken albümün geri kalanının aynı seviyeye ulaşmadığını savunuyor. Bazı eleştiriler özellikle uzun parçaların gerçekten 9-11 dakika sürmesini gerektirecek kadar müzikal gelişme içermediğini düşünüyor. Dolayısıyla dinleyicinin Second Song‘la ilişkisi biraz da Neil Young‘ın geç dönem estetiğini ne kadar kabul ettiğine bağlı.

    Çünkü Young artık şarkılarını kusursuzlaştırmak için aylar geçiren bir besteci gibi davranmıyor. Bir düşünce geliyor, birkaç akor buluyor, grubunu topluyor ve o düşüncenin o andaki hâlini kayda geçiriyor. Bu yöntem zaman zaman sıradan şarkılar üretiyor; fakat aynı yöntem beklenmedik biçimde Soon I Might Be Going gibi parçaları da ortaya çıkarabiliyor. Second Song‘un esas gücü belki de yedi şarkının tek tek büyüklüğünden çok, hepsinin aynı ruh hâlini korumasında. Pitchfork’un Sleeps With Angels ile kurduğu bağlantı bu nedenle anlamlı: İki albüm de hit şarkılar toplamından ziyade başından sonuna sürdürülen bir atmosfer üzerinden çalışıyor.

    Second Song böyle bakıldığında geçmişe dönük bir Neil Young albümü olmasına rağmen nostalji albümü değil. Altmış yıl önce yazılmış iki şarkının yanına ölüm ihtimalinden söz eden yeni bir parçayı koymak, kariyerinin başıyla son dönemini aynı anda dinlememizi sağlıyor. Genç Neil “seni sonsuza kadar seveceğim” derken 80 yaşındaki Neil artık sonsuzluğun gerçekte ne kadar kısa olduğunu biliyor. Belki de albümün en etkileyici tarafı tam burada: Neil Young geçmişine bakıp kariyerini özetlemiyor; geçmişteki şarkıları bugünkü sesiyle söyleyerek zamanın onları nasıl değiştirdiğini dinliyor. Ve hâlâ yeni bir şarkının gelebileceğine inanıyor.


    ROBIN TROWER – Shine

    25 Eylül 2026
    Blues Rock/Psychedelic Blues/Soul Rock

    Robin Trower - Shine

    Robin Trower‘ın gitarını birkaç saniye içinde tanımak mümkün. Fender Stratocaster’ın koyu ve sıcak tonu, geniş vibrato, wah-wah ve Uni-Vibe’ın yarattığı dalgalanma, notaların arasına bırakılan geniş boşluklar… Jimi Hendrix benzetmesi 1970’lerden beri peşini bırakmadı ama Trower yarım yüzyılı aşan solo kariyerinde bu etkiden kendisine ait bir dil çıkarmayı başardı. Procol Harum‘dan ayrıldıktan sonra 1973’te başlayan solo yolculuğunun dönüm noktası Bridge of Sighs (1974) olmuştu. Aradan yarım yüzyıldan fazla zaman geçti ve Trower bugün 81 yaşında hâlâ aynı temel sorunun peşinde: Gitardan nasıl daha iyi bir ses çıkarabilirim? Shine‘ı dinlerken şaşırtıcı olan artık tekniğinin hâlâ yerinde olması değil; o sesin içinde hâlâ yeni küçük ayrıntılar araması.

    Son yıllardaki üretim temposu da alışılmadık ölçüde yüksek. Shine, 2025 tarihli Come and Find Me‘nin hemen ardından geliyor ve Trower’ın 2019’dan bu yana yayımladığı altıncı albüm. Kendisi bu üretkenliği basit bir cümleyle açıklıyor: “Ya ilerlemeye devam edersin ya da vazgeçersin.” Albümde gitarların yanı sıra bası da büyük ölçüde Trower çalıyor ve prodüksiyonu kendisi üstleniyor. Uzun süredir birlikte çalıştığı Richard Watts vokalde, Chris Taggart davulda; Truth‘ta ise Jess Hayes konuk vokalist. Böylece temel yapı yine Trower’ın yıllardır sevdiği trio ekonomisine dayanıyor: az sayıda enstrüman, geniş ses alanı ve gitarın nefes almasına izin veren düzenlemeler.

    Açılıştaki The Missing Piece albümün niyetini daha sözlerinde açıklıyor: Geçmişi yeniden icat etmeye çalışmanın anlamı yok. Bu, Trower’ın bugünkü müziğini anlamak için iyi bir anahtar. Shine kesinlikle Bridge of Sighs II değil; Day of the Eagle ya da Too Rolling Stoned gibi 70’ler klasiklerini yeniden üretmeye de çalışmıyor. Gitar daha yavaş, groove daha derin ve Soul etkisi eski dönemlere göre çok daha belirgin. Richard Watts‘ın pürüzlü, koyu vokali Trower’ın uzun gitar cümleleriyle iç içe geçerken parçalar gösterişli sololardan çok atmosfer üzerinden ilerliyor. Blues Rock Review da albümün büyük bölümünü “yavaş ve düşünceli besteler” olarak tanımlarken, Trower’ın geçmişteki favorilerini yeniden yaratmayı bilinçli biçimde reddettiğine dikkat çekiyor.

    Başlık parçası Shine bu geç dönem yaklaşımının en iyi örneklerinden. Ağır bas ve davulun üzerinde Trower’ın melodik gitarı dolaşırken sözler şaşırtıcı biçimde umutlu: Her ruhun parlayabileceği fikri üzerine kurulmuş. Faith de benzer biçimde karanlıktan çıkaran sevgi ve inancı anlatıyor. Trower kendisi de olumlu şarkılar yazmasının alışılmış bir durum olmadığını kabul ediyor; bu albümde bilinçli olarak karamsarlığa saplanmak istemediğini söylüyor. Dolayısıyla Shine yaşlanmanın getirdiği kayıpları sıralayan bir albüm değil. Zamanın sınırlılığının farkında ama hâlâ önünde yapılacak işler bulunduğunu düşünen bir müzisyenin çalışması.

    Albümün temposunu yükselten Live Your Time ise Trower’ın Soul ve Funk sevgisini öne çıkarıyor. Kendisi açılış riffini hayatında yazdığı en iyi rifflerden biri olarak değerlendiriyor. James Brown‘ın ritmik anlayışını Blues-Rock gitarıyla birleştiren yapı üzerinde Taggart’ın davulları müziği ileri iterken Watts’ın vokali de normalden daha hızlı hareket ediyor. Driving On Through benzer biçimde groove ağırlıklı; Trower’ın gitar tonu Psychedelic Blues’dan Funk’a doğru kayıyor. The Race‘te wah-wah yeniden öne çıkıyor ve Cream döneminin Eric Clapton‘ına kadar uzanan 60’lar Blues-Rock mirası duyuluyor. Rock and Blues Muse’un belirttiği gibi albümün asıl başarısı, yarım yüzyıldır değişmeyen Trower sesinin içinde hâlâ akılda kalan yeni riffler bulabilmesi.

    Robin Trower

    Albümün sürprizi ise Truth. Jess Hayes‘in vokaliyle birlikte müzik Blues-Rock’tan R&B ve Soul’a doğru açılıyor. “Gerçeğin bugünlerde bulunmasının zorlaştığı” fikri üzerine kurulan parçada Trower gitarını vokalin önüne geçirmek yerine Hayes’e alan bırakıyor; gitar ancak gerektiği anlarda yükseliyor. Eleştirilerde Hayes’in Susan Tedeschi‘yi çağrıştıran vokaline özellikle dikkat çekiliyor. Truth, Trower’ın müziğinin yalnız gitar virtüozluğundan ibaret olmadığını hatırlatan parçalardan biri: Doğru vokal, güçlü bir groove ve birkaç yerinde gitar cümlesi bazen uzun bir solodan daha etkili olabiliyor.

    Albümün sonlarına doğru atmosfer yeniden koyulaşıyor. Without You kayıp bir ilişkinin ardından kalan boşluğa dönerken, altı buçuk dakikayı aşan It’s Not Time bütün albümün en ağır ve geniş nefes alan parçası. Watts’ın yıpranmış vokali ile Trower’ın neredeyse ağırlıksız hâle gelen gitarı ilk bölümde birbirinin çevresinde dolaşıyor; ikinci yarıda vokal geri çekiliyor ve parça uzun, sakin bir enstrümantal kapanışa dönüşüyor. Burada Trower’ın en büyük özelliği hız değil, sabır. Bir notayı çaldıktan sonra diğerine gitmek için acele etmiyor. Hotel Hobbies de parçanın giderek büyüyen fakat hiçbir zaman gösterişe dönüşmeyen yapısını albümün doruk noktalarından biri olarak değerlendiriyor.

    Eleştirilerde genel tablo oldukça olumlu. Blues Rock Review 8/10 verirken özellikle Driving On Through, Shine, The Missing Piece, Truth ve Live Your Time‘ı öne çıkarıyor. Alman PowerMetal.de de 8/10 ile albümün rahat, telaşsız atmosferini ve Trower’ın yüksek üretim hızına rağmen kaliteyi korumasını vurguluyor. Get Ready to Rock! ise derin groove’ları, özenle şekillendirilmiş gitar tonlarını ve Watts’ın Soul vokalini albümün temel gücü olarak görüyor. Buna karşılık daha ölçülü yaklaşan eleştiriler de haklı bir noktaya değiniyor: Shine, Robin Trower‘ın müzikal dünyasını değiştirmiyor. Bu on şarkının önemli bölümü onun başka geç dönem albümlerinde de rahatlıkla bulunabilirdi.

    Ama belki 81 yaşındaki Robin Trower‘dan beklenmesi gereken yenilik başka bir yerde. Trower gitarın dilini yeniden icat etmeye çalışmıyor; yarım yüzyıl önce oluşturduğu kendi dilinin içinde hâlâ söylemediği cümleler arıyor. Hendrix’ten aldığı Psychedelic titreşim, B.B. King‘den gelen Blues ekonomisi, James Brown‘ın groove anlayışı ve 60’ların İngiliz Blues-Rock’ı artık birbirinden ayrılmayacak kadar onun sesine karışmış durumda. Shine‘da önemli olan kaç nota çaldığı değil, gitarın sesini hâlâ merak ediyor olması.

    Albümün açılışında geçmişi yeniden yaratmanın anlamı olmadığını söylüyor. Belki Shine‘ın bütün meselesi de bu tek cümlede saklı. Robin Trower 1974’teki adam olmaya çalışmıyor; 2026’da eline aynı Stratocaster’ı alan 81 yaşındaki adamın nasıl duyulduğunu merak ediyor. Ve yarım yüzyıl sonra o gitarın ilk birkaç notasından hâlâ kimin çaldığını anlayabiliyorsak, belki de bundan daha güçlü bir imzaya ihtiyacı yok.


    STRYPER – Throne of Thorns

    25 Eylül 2026
    Heavy Metal/Melodic Metal/Hard Rock

    Stryper - Throne of Thorns

    Stryper‘ın hikâyesindeki en büyük paradokslardan biri, 1980’lerde grubun en fazla dikkat çeken özelliğinin müziğinden çok Hristiyan kimliği olmasıydı. Sarı-siyah kostümler, konserlerde dağıtılan İncil’ler ve açık dini mesajlar, onları dönemin Glam ve Heavy Metal ortamında kolay bir hedef hâline getiriyordu. Fakat aradan kırk yılı aşkın süre geçtikten sonra Stryper‘ın tartışılması gereken asıl tarafı artık bu değil. Grup, To Hell With The Devil, Always There For You veya In God We Trust gibi parçalarında melodik yanı öne çıkan tipik bir 80’ler Glam-Metal topluluğundan, bugünün daha sert Heavy Metal grubuna dönüştü. 2003’teki yeniden birleşmenin ardından, özellikle No More Hell to Pay (2013) ile başlayan dönemde 80’ler etiketini üzerinden atıp gitar ve davulları sertleştirdi; Judas Priest ve klasik Amerikan Heavy Metal’ine yaklaşan daha ağır bir sound oluşturdu. Throne of Thorns, bu geç dönem Stryper çizgisinin yeni halkası.

    Üstelik grup son derece üretken. 2024’te When We Were Kings ve akustik To Hell with the Amps, 2025’te Noel albümü The Greatest Gift of All yayımlandı; şimdi bunların hemen arkasından 11 parçalık Throne of Thorns geliyor. Bu yüksek üretim hızı albümün hem gücünü hem de temel sorununu açıklıyor. Stryper‘ın ne yapmak istediği konusunda hiçbir tereddüdü yok: ağır riffler, çift gitar armonileri, Michael Sweet‘in yüksek vokali, çok sesli nakaratlar ve açık Hristiyan mesajı. Fakat bazı eleştirmenler de son birkaç albümün giderek birbirine yaklaşmaya başladığını düşünüyor. Jesus Freak Hideout, bazı yeni parçaların When We Were Kings‘teki şarkıların varyasyonları gibi duyulduğunu söylerken albümün farklılaşabildiği anları özellikle değerli buluyor.

    Başlangıçtaki Throne of Thorns bunun iyi örneği. Robert Sweet‘in davuluyla açılan parça sert rifflerle ilerliyor, fakat nakaratta 80’lerden beri grubun alametifarikası olan çok sesli vokaller devreye giriyor. Böylece Stryper‘ın iki dönemi aynı şarkının içinde birleşiyor: kıtalarda bugünkü ağır Stryper, nakaratta Soldiers Under Command ve To Hell with the Devil dönemlerinin melodik kimliği. Ardından gelen Here in Your Heart daha kalın bir riff ve güçlü bas-davul yürüyüşüyle albümün en ağır parçalarından birine dönüşüyor. Sonic Perspectives da albümün eski Hard Rock kimliğini modern Metal prodüksiyonuyla birleştirmesini temel özelliklerinden biri olarak görüyor.

    Falling ise zaman makinesini doğrudan 1980’lere çeviriyor. Gitar armonileri, melodik nakaratı ve Michael Sweet‘in vokal yapısıyla Stryper‘ın klasik döneminden çıkmış gibi duran parça, Jesus Freak Hideout tarafından grubun son yıllarda kaydettiği en güçlü 80’ler tarzı Stryper şarkılarından biri olarak gösteriliyor. I’m Alright (I’m Okay) klasik Metal rifflerini daha melodik bir nakaratla birleştirirken, Waiting for You ve Carry the Flame grubun Melodik Metal tarafını sürdürüyor. Albümün ikinci yarısındaki Ashes to Roses ise elektrik ve akustik gitarların birlikte kullanılmasıyla sound’a biraz nefes aldırıyor; Alman Metal Hammer parçayı doğrudan yüksek kaliteli bir 80’ler Pop-Metal örneği olarak öne çıkarıyor.

    Albümün en dikkat çekici teknik ayrıntısı ise gitarlarda. Kadronun değişmez isimlerinden Oz Fox hâlâ grubun üyesi ve albüm tanıtımlarında Stryper kadrosunda yer alıyor; ancak sağlık sorunları nedeniyle bu kez stüdyo kayıtlarına katılamadı. Dolayısıyla albümde duyduğumuz ritim ve lead gitarların tamamını Michael Sweet çaldı. Bu özellikle önemli, çünkü Stryper‘ın klasik sound’unun temel taşlarından biri Sweet-Fox çift gitar ilişkisiydi. Buna rağmen Sweet armonileri ve karşılıklı gitar partilerini tek başına kurarak grubun geleneksel çift gitar karakterini koruyor. Robert Sweet davulda, eski FireHouse basçısı Perry Richardson ise bas ve geri vokallerde ritim bölümünü tamamlıyor.

    Stryper

    Michael Sweet‘in vokali de ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor. 63 yaşındaki Sweet hâlâ grubun 80’lerdeki müziğinin belirleyici unsuru olan yüksek ses alanlarına çıkıyor ve özellikle nakaratlarda karakteristik çığlıklarını kullanıyor. İtalyan MelodicRock.it, vokalinin yaşlanmamış görünmesine ve gitarlarla kurduğu bütünlüğe dikkat çekerek albüme 80/100 veriyor. Buna karşılık My Global Mind daha eleştirel yaklaşıyor: Sweet’in sesinin yaşına göre olağanüstü durumda olduğunu kabul ederken, bazı şarkılarda sürekli yüksek perdeli nakarat kullanımının albüm ilerledikçe yorucu hâle geldiğini ve melodik çeşitliliği azalttığını düşünüyor. Bu, Throne of Thorns’a yöneltilen makul eleştirilerden biri.

    Sözlerde ise herhangi bir değişim beklemek anlamsız. Stryper kırk yılı aşkın süredir neye inandığını gizlemeyen bir grup ve Throne of Thorns da bundan farklı değil. Başlık parçasından Here in Your Heart, Beautifully Broken, Ashes to Roses ve kapanıştaki Shadowbreaker‘a kadar inanç, kurtuluş, umut, düşüş ve yeniden ayağa kalkma düşünceleri albümün tamamına yayılıyor. Özellikle hızlı Shadowbreaker, klasik Heavy Metal temposuyla açık biçimde İsa üzerine kurulmuş sözleri birleştiriyor. Stryper‘ı dini mesajından ayırmaya çalışmak bu nedenle Iron Maiden‘dan tarih ve edebiyatı ya da Black Sabbath‘tan karanlık imgeleri çıkarmaya benziyor: Mesaj artık grubun müzikal kimliğinin ayrılmaz parçası.

    Eleştirel karşılık da genel olarak güçlü. Ortak görüş kabaca aynı: Throne of Thorns Stryper‘ın sınırlarını genişleten bir albüm değil, fakat grubun geç dönem formülünü son derece profesyonel biçimde uyguluyor. Fakat Stryper‘ın 2026’daki konumunu değerlendirirken 1980’lerdeki görüntüsüne takılıp kalmak yanıltıcı olur. O dönemde kimi Metal dinleyicilerinin “sarı-siyah Hristiyan Glam grubu” diyerek küçümsediği topluluk, bugün çağdaşlarının önemli bölümünden daha ağır çalan bir veteran Heavy Metal grubuna dönüşmüş durumda. Eski melodik reflekslerini kaybetmeden gitar tonunu sertleştirmeleri de ikinci kariyerlerinin devamlılığını sağlayan temel nedenlerden biri.

    Belki Throne of Thorns Stryper hakkında bilmediğimiz yeni bir şey söylemiyor. Fakat kırk yılı aşkın süredir aynı inancı, aynı sarı-siyah kimliği ve aynı Melodik Metal anlayışını taşıyan bir grubun 2026’da hâlâ geçmişini taklit etmek yerine güçlü yeni şarkılar üretebilmesi başlı başına dikkate değer. Stryper değişmedi; fakat çevresindeki Metal dünyası defalarca değişirken ayakta kalmayı başardı. Throne of Thorns‘un asıl hikâyesi de biraz bu.


    ALBERT BOUCHARD – Imaginos IV: Rhyme of the Starclock

    25 Eylül 2026
    Hard Rock/Progressive Rock/Psychedelic Rock

    Albert Bouchard - Imaginos IV: Rhyme of the Starclock

    Blue Öyster Cult tarihini yalnız Don’t Fear the Reaper, Godzilla ve Burnin’ for You üzerinden okumak grubun belki de en ilginç taraflarından birini gözden kaçırmak demektir. BÖC‘nin arka planında, yapımcı ve menajer Sandy Pearlman‘ın onlarca yıl boyunca geliştirdiği The Soft Doctrines of Imaginos adlı tuhaf bir bilim kurgu mitolojisi bulunuyordu. Uzaylı güçler, gizli örgütler, zaman yolculuğu, alternatif tarih ve iki dünya savaşını birbirine bağlayan bu anlatının merkezindeki Imaginos; biçim değiştirebilen, zamanda hareket edebilen ve insanlık tarihini perde arkasından yönlendiren bir karakterdi. Pearlman’ın fikirleri Astronomy, Subhuman, 7 Screaming Diz-Busters gibi çeşitli BÖC şarkılarına dağıldı; fakat planlanan büyük hikâye hiçbir zaman bütünüyle anlatılamadı.

    Bu hikâyeyi tamamlamaya en fazla yaklaşan kişi grubun kurucu davulcusu Albert Bouchard oldu. Bouchard 1981’de Blue Öyster Cult‘tan ayrıldıktan sonra Pearlman’la birlikte Imaginos üzerinde çalışmaya başladı. Plak şirketinin solo proje olarak reddettiği kayıtlar yıllarca bekledi ve büyük değişikliklerden sonra 1988’de Blue Öyster Cult albümü olarak yayımlandı. Bouchard sonuçtan hiçbir zaman bütünüyle memnun kalmadı. Pearlman’ın 2016’daki ölümünden sonra eski planı kendi bakış açısıyla tamamlamaya karar verdi ve Re Imaginos (2020), Imaginos II – Bombs Over Germany (2021) ve Imaginos III – Mutant Reformation (2023) ile hikâyeyi üç albümlük bir döngü hâlinde yeniden kurdu. Üçüncü albüm çıktığında hem Bouchard hem de dinleyiciler projenin tamamlandığını düşünüyordu.

    Sonra… Sonra Sandy Pearlman‘ın evi satıldı. Evde bulunan belgelerin arasından yüzlerce sayfalık daha önce görülmemiş yazılar çıktı. Bouchard’ın anlatımına göre yaklaşık bin sayfalık bu arşivde en az 28 kullanılmamış şarkı sözü bulunuyordu ve bunların önemli bölümü doğrudan Imaginos evrenine aitti. Bouchard bir yıl içinde yirmiden fazlasını besteledi. Imaginos IV: Rhyme of the Starclock bunlardan on birini içeriyor ve daha da önemlisi, önceki iki albüm hakkında getirilen temel eleştiriyi ortadan kaldırıyor: Burada eski BÖC şarkılarının yeniden kaydedilmiş versiyonları yok; müzik yeni. Yalnızca sözlerde ve hikâyede eski Blue Öyster Cult evrenine uzanan bağlantılar bulunuyor.

    Hikâye kronolojik olarak da ilginç bir noktaya yerleşiyor. Dördüncü albüm olmasına rağmen bir bakıma serinin ön bölümü; Young Imaginos ile karakterin gençliğine dönüyor. Bu nedenle Star Wars‘un sonradan çekilen ilk bölümleriyle karşılaştırılması pek de yersiz değil. Açılıştaki Young Imaginos, tuhaf yetenekleri bulunan genç karakteri tanıtırken Four Winds Bar bizi Blue Öyster Cult dinleyicisinin çok iyi bildiği bir yere götürüyor. Çünkü Four Winds Bar adı ilk kez 1974 tarihli Astronomy‘nin sözlerinde geçmişti. Yaklaşık yarım yüzyıl sonra Pearlman’ın arşivinden çıkan metin, o esrarengiz mekânı bağımsız bir şarkının merkezine yerleştiriyor. Besteyi Albert’ın kardeşi ve eski BÖC basçısı Joe Bouchard yapmış; kayıtta iki kardeşin Dennis Dunaway ile kurduğu Blue Coupe yer alıyor. Korsan şarkısını andıran ritmi ve melodik gitarlarıyla albümün en kolay yakalanan parçalarından biri.

    Crystal Ship Plutonia ise Patti Smith Group‘tan Lenny Kaye‘in gitarıyla hikâyenin en önemli imgelerinden Plutonia’yı yeniden ortaya çıkarıyor. Imaginos evreninde Plutonia bazen bir gemi, bazen başka bir dünya, bazen de daha soyut bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyor; Pearlman’ın mitolojisinin bilinçli belirsizliği burada iyice belirginleşiyor. From the Curved Window‘daki “yedi çocuk” göndermesi eski BÖC parçası 7 Screaming Diz-Busters‘a uzanırken, Mirror of Destiny 1988 tarihli Imaginos albümündeki Magna of Illusion‘da ortaya çıkan gizemli aynanın hikâyesini genişletiyor. Dolayısıyla yeni besteler dinliyoruz ama eski BÖC kataloğunun içinde yıllardır duran işaretler birbirine bağlanmaya devam ediyor.

    Müzik ise hikâye kadar karmaşık değil. Bouchard 1970’ler Blue Öyster Cult‘ının Hard Rock, Psychedelic Rock ve Progressive Rock arasındaki hareketli yapısına yakın duruyor. Parson Blake çocuk şarkısını andıran piyano girişiyle başlayıp R.J. Ronquillo‘nun güçlü gitarıyla büyürken, Plutonia at Last (Slow Blues) adının söylediğini yapıyor ve Joe Cerisano‘nun vokaliyle Blues/Country tonlarına geçiyor. Cerisano’nun Imaginos hikâyesiyle bağı da yeni değil; 1988’deki orijinal albümde yer almıştı. Böylece Bouchard yalnız şarkıları değil, projenin yaklaşık kırk yıllık müzisyen çevresini de birbirine bağlıyor.

    Albert Bouchard

    Albümün sertleştiği nokta On the Edge of a Knife. Burada gitarı The Dictators ve Manowar‘dan Ross “The Boss” Friedman üstleniyor. Kesik klavyeler, ağır riff ve Friedman’ın solosu albümü doğrudan klasik Hard Rock’a taşıyor. Friedman albüm yayımlanmadan önce 2026’da hayatını kaybedince, kayıt ayrı bir anlam kazandı ve buradaki performansı son kayıtlarından biri olarak kaldı. Ardından gelen Germany Minus Zero, Joe Cerisano ile Sandy Hall‘un karşılıklı vokalleri ve ağır gitarlarıyla bu sertliği sürdürüyor. Adı ise doğrudan serinin ikinci bölümü Bombs Over Germany‘ye bağlanıyor ve Imaginos’un müdahalelerinin dünya savaşlarına uzanan bölümünü yeniden açıyor.

    Prog dergisinin değerlendirmesinde özellikle dikkat çektiği şey de bu: Bouchard’ın yeni müziği, 70’ler BÖC‘sini özel yapan “riff ağırlıklı fakat ne yapacağı tam kestirilemeyen” düzenleme anlayışını taşıyor. Lenny Kaye ve Ross Friedman gibi eski New York Rock çevresinden müzisyenlerin albümde bulunması da nostaljik bir yıldız geçidinden çok dönemin kültürel çevresini yeniden bir araya getiriyor. Kapanıştaki Night and Fog‘da ise 1988 Imaginos‘unda da çalan Jack Rigg geri dönüyor. Albüm yalnız üç dakika civarındaki bu parçayla sona ererken hikâyeyi bitirmiyor; tam tersine ikinci bölüme doğru açık bir kapı bırakıyor.

    Zaten artık Imaginos’un gerçekten biteceğine inanmak için pek sebep kalmadı. Bouchard 2023’te üçlemeyi tamamladığında projenin kapandığını düşünüyordu; yeni Pearlman belgelerinin bulunması bütün planı değiştirdi. Rhyme of the Starclock‘un Young Imaginos ile ilk albümden önce başlayıp Night and Fog ile Bombs Over Germany dönemine ulaşması bilinçli bir kronoloji oluşturuyor. Bouchard ayrıca yeni metinlerin devamını kaydettiğini ve Imaginos V‘in, üçüncü albüm Mutant Reformation çevresindeki boşlukları dolduracak parçalar içermesinin planlandığını söylüyor.

    Bu albümü değerlendirirken bir noktayı kabul etmek gerekiyor: Imaginos mitolojisine hiç ilgi duymayan biri için bütün bu isimler, bağlantılar, uzaylı komploları, aynalar, gemiler ve alternatif tarih bir süre sonra gereğinden fazla karmaşık gelebilir. Get Ready to Rock! da hikâyenin anlaşılabilmesi için neredeyse bir karakter rehberine ihtiyaç duyulduğunu söyleyerek tam bu noktaya değiniyor. Fakat aynı inceleme albüme dört yıldız verirken önemli bir ayrım yapıyor: Anlatıyı takip edemeyen dinleyici için bile Rhyme of the Starclock kendi başına güçlü bir bilim kurgu/fantastik Rock albümü olarak çalışıyor. Prog da müziği özellikle 70’ler BÖC‘sinin öngörülemez düzenlemelerine bağlayarak olumlu değerlendiriyor.

    Asıl ilginçlik ise Sandy Pearlman‘ın yokluğunda devam eden yaratıcı diyalog. Pearlman 2016’da öldü; fakat evinde bulunan kâğıtlardaki tamamlanmamış fikirler on yıl sonra Bouchard’ın elinde yeni şarkılara dönüşüyor. Bir bakıma Imaginos IV ölümden sonra sürdürülen bir besteci-söz yazarı ortaklığı. Bouchard Pearlman’ın yazdıklarını arkeolojik bir belge gibi korumak yerine onların içindeki hikâyeleri yeniden yorumluyor.

    Blue Öyster Cult‘ın 1970’lerde şarkıların arasına sakladığı Imaginos evreni, yarım yüzyıl sonra hâlâ genişlemeye devam ediyor. Belki Sandy Pearlman‘ın kurduğu hikâyeyi bütünüyle çözmek hiçbir zaman mümkün olmayacak. Ama Rhyme of the Starclock gösteriyor ki asıl çekiciliği de biraz burada: Her cevap başka bir kapıyı açıyor, her eski şarkının içinden yeni bir hikâye çıkıyor. Imaginos’un zamanı doğrusal değil; anlaşılan diskografisi de öyle olmayacak.


    EUROPE – Come This Madness

    25 Eylül 2026
    Hard Rock/Melodic Rock

    Europe - Come This Madness

    Europe denildiğinde hâlâ ilk akla gelen The Final Countdown olsa da grubun 2003’te yeniden bir araya geldikten sonra izlediği yol, 1980’lerin parlak AOR formülünü tekrar etmekten özellikle kaçındığını gösteriyor. Start from the Dark ile gitarları ağırlaştıran İsveçliler, Last Look at Eden, Bag of Bones, War of Kings ve 2017 tarihli Walk the Earth boyunca Blues, 1970’ler Hard Rock’ı, Deep Purple-Uriah Heep geleneği ve yer yer Progressive Rock’a uzanan daha koyu bir müzik geliştirdiler. Dokuz yıllık aradan sonra gelen 12. stüdyo albümü Come This Madness ise ilginç biçimde bu iki Europe‘u birbirine biraz daha yaklaştırıyor: John Norum‘un ağır, Blues kökenli gitarları yerinde dururken Mic Michaeli‘nin synthesizer’ları yeniden daha görünür ve Joey Tempest‘in büyük melodik nakaratları eskiye oranla daha fazla öne çıkıyor.

    Albüm Stockholm’deki RMV Studios’ta kaydedilmiş. Prodüksiyonda Ghost, Opeth, Pixies, Rammstein ve The Cult ile yaptığı çalışmalarla tanınan Tom Dalgety; miksajda ise AC/DC‘den Metallica ve Van Halen‘a uzanan özgeçmişiyle Mike Fraser bulunuyor. Bu iki isim Come This Madness‘ın sesini önemli ölçüde belirliyor. Norum’un gitarı sert ve kirli, John Levén‘in bası alışıldık Europe albümlerinden daha belirgin, Ian Haugland‘ın davulları ise son derece fiziksel. Buna karşılık Michaeli’nin Hammond ve synthesizer’ları gitarlarla rekabet etmek yerine onların çevresinde geniş bir alan yaratıyor. Sonuç ne 1986’nın Europe‘u ne de War of Kings‘in karanlık 70’ler Rock’ı: iki dönemin arasında duran modern, oldukça güçlü bir Hard Rock prodüksiyonu.

    Açılıştaki One on One bu yeni dengeyi hemen gösteriyor. Orkestral girişin ardından Levén ve Haugland’ın ağır ritmi devreye giriyor, Norum’un gitarı parçayı aşağıdan iterken Michaeli’nin klavyeleri müziğe genişlik kazandırıyor. The Cult of Ignorance ise albümün en çabuk akılda kalan parçalarından; synthesizer ile gitarın birlikte taşıdığı riff ve büyük nakarat, eski Europe‘un melodik reflekslerini bugünkü daha ağır sound’la birleştiriyor. Başlık parçası Come This Madness Funk’a yaklaşan bas yürüyüşü ve Norum’un sert gitarıyla albümün merkezine yerleşiyor. Tempest burada çağın gürültüsüne, aşırı uçların giderek daha fazla ses kazanmasına ve toplumsal kutuplaşmaya bakıyor; fakat şarkı karamsar bir ağıta değil, dev bir Hard Rock nakaratına dönüşüyor.

    Bu toplumsal bakış albümün önemli farklarından biri. Europe hiçbir zaman politik mesajlarıyla tanımlanan bir grup olmadı; burada da slogan atan bir topluluğa dönüşmüyorlar. Tempest daha çok çevresinde gördüğü öfke, bilgi kirliliği, bölünme ve güvensizliği sorguluyor. The Cult of Ignorance başlığının kendisi bile bu ruh hâlini yeterince anlatıyor. Fakat albüm sürekli aynı karanlıkta kalmıyor. This Time of Year, ilişkinin sona ermesinin ardından gelen yalnızlığı kış ve aile buluşmaları üzerinden anlatan piyano ağırlıklı bir balad. Norum’un uzun, Blues tonlu solosuyla birlikte grubun eski melodik tarafını hatırlatan parçanın bazı eleştirilerde A-ha‘yı çağrıştırması da ilginç; İskandinav melankolisi burada Hard Rock’ın önüne geçiyor.

    Europe

    Albüm ilerledikçe Europe kendi tarihinin farklı dönemlerine uğruyor. Scandinavian Eyes kuzeyli melankoliyi ağır gitarlarla birleştirirken Takin’ It Back daha doğrudan klasik Hard Rock’a yöneliyor. Kısa ve atmosferik In the Absence of Grace piyano ve yaylılarla albümün temposunu düşürüyor. Ardından gelen The Angels Must Have Flown ise tam tersine eski Europe‘a en kolay bağlanabilecek şarkılardan: Güçlü vokaller, yükselen klavyeler ve dramatik düzenleme, Out of This World ile Prisoners in Paradise dönemlerinin izlerini taşıyor. The Devil’s Back Norum’un gitarını yeniden merkeze alırken kapanıştaki Nothing Can Follow This albümün daha karanlık ve ağır tarafını son kez öne çıkarıyor.

    Joey Tempest‘in vokali ayrıca üzerinde durulmayı hak ediyor. 63 yaşındaki Tempest artık Carrie ya da Rock the Night dönemindeki kadar yüksek ve parlak bir tenor kullanmıyor; ses biraz koyulaşmış durumda. Ancak bunu dezavantaja çevirmek yerine daha Blues ağırlıklı Europe müziğine uygun bir ifade aracına dönüştürüyor. Norum’un gitarı da benzer biçimde gösterişten çok ton ve cümle kurmaya odaklanıyor. Michaeli, Levén ve Haugland ile birlikte düşünüldüğünde ayrıca dikkat çekici bir süreklilik ortaya çıkıyor: The Final Countdown‘ı kaydeden çekirdek kadro yaklaşık kırk yıl sonra hâlâ birlikte ve yeni albüm yapmak için geçmiş repertuvarına yaslanmıyor.

    Eleştiriler genel olarak olumlu fakat tam bir fikir birliği yok. İngiliz Classic Rock/Louder, grubun yenilenmiş ve enerjik duyulduğunu, Dalgety-Fraser ortaklığının Europe‘a modern bir ağırlık kazandırdığını düşünüyor. Sonic Perspectives 8,6/10 vererek albümü grubun 2000’ler sonrası ağır Rock çizgisiyle 80’ler AOR kimliğinin şimdiye kadarki en başarılı birleşimlerinden biri olarak değerlendiriyor. Fransız Music Waves 4/5 ile özellikle çeşitliliğini överken İtalyan TrueMetal 77/100 ile olumlu ama daha ölçülü. Buna karşılık Metal Hammer Italia 67/100 veriyor ve özellikle grubun eski melodik kıvılcımını yalnız The Cult of Ignorance gibi birkaç parçada yakalayabildiğini savunuyor. Yani albümü beğenenlerle mesafeli duranların ayrıldığı nokta müzisyenlik değil; bugünkü Europe‘un geçmişteki melodik kimliğinden ne kadar uzaklaşması gerektiği.

    Come This Madness‘ı değerli kılan da aslında bu tartışma. Europe isterse yalnız The Final Countdown, Carrie, Rock the Night ve Superstitious üzerinden dünyanın her yerinde turne yapabilecek bir grup. Buna rağmen yeniden birleşme sonrasındaki altı stüdyo albümünde geçmişin birebir kopyasını üretmemeyi tercih etti. Come This Madness bu uzun arayışın belki de en uzlaştırıcı noktalarından biri: 70’lerin Hard Rock ağırlığı, 80’lerin melodik refleksi ve günümüz prodüksiyonu aynı albümde buluşuyor. Kırk yıl sonra Europe‘un asıl başarısı “The Final Countdown”ı yeniden yazabilmesi değil; artık onu yeniden yazmak zorunda olmadığını bilerek, gerektiğinde o eski Europe‘un melodik gücünü bugünkü müziğinin içine geri çağırabilmesi.


    SOFT CELL – Danceteria

    25 Eylül 2026
    Synth-Pop/Electro-Disco/Electronic Cabaret

    Soft Cell - Danceteria

    Soft Cell‘in hikâyesini yalnız Tainted Love üzerinden anlatmak, Marc Almond ile Dave Ball‘un Elektronik Pop üzerindeki etkisini fazlasıyla küçültür. 1981 tarihli Non-Stop Erotic Cabaret, synthesizer ve drum machine’lerin soğukluğunu seks, yalnızlık, gece hayatı, saplantı ve büyük şehir yozlaşmasıyla buluşturmuş; ikiliyi dönemin daha steril Synth-Pop anlayışından ayırmıştı. 2022’deki Happiness Not Included kırk yıl sonra bu karanlık elektronik dünyanın hâlâ yaşayabildiğini göstermişti. Danceteria ise Soft Cell‘in hikâyesini başladığı yere, 1980’lerin başındaki New York’a götürüyor. Ancak başlangıçta bir veda albümü olarak tasarlanmayan çalışma, Dave Ball‘un kayıtların tamamlanmasından yalnız iki gün sonra ölmesiyle kaçınılmaz biçimde grubun son sözüne dönüşmüş durumda.

    Albümün adı tesadüf değil. Danceteria, 1980’lerin New York gece hayatının simge kulüplerinden biriydi; Madonna‘nın henüz dünya yıldızı olmadan önce sahne aldığı, sanatçıların, müzisyenlerin, punkların, drag queen’lerin ve şehrin türlü marjinal karakterlerinin birbirine karıştığı bir mekân. Almond ve Ball da ilk albümlerini New York’ta kaydettikleri dönemde buraya gidiyordu. Dolayısıyla albüm, onların gençlik yıllarındaki Manhattan’a yazılmış bir aşk mektubu gibi ilerliyor: Times Square’in porno sinemaları, Meatpacking District’in fetish kulüpleri, uyuşturucu, seks, sanat çevreleri, gece kulüpleri ve sabaha kadar süren hayat… Bugünün temizlenmiş, turistik New York’undan çok farklı bir şehir. Almond’ın anlattığına göre New York, İngiltere’de sanat okulundan çıkmış iki genç için gerçek anlamda bir kültürel uyanıştı.

    Bu nedenle Danceteria klasik anlamda nostaljik bir albüm değil. Geçmişi yalnız güzelleştirmiyor; parıltının yanındaki kiri de hatırlıyor. Crackland crack kokainin hüküm sürdüğü sokaklara girerken Decadence Is Hard Work hedonizmi neredeyse bir meslek gibi ele alıyor. The Space Inside gece ortaya çıkan insanların dünyasına bakıyor; The Rainbow Room ise Rockefeller Center’ın tepesindeki ünlü restorandan Manhattan manzarasını seyrediyor. Şarkıda artık bulunmayan İkiz Kuleler’in anılması, albümün temel duygusunu birkaç saniyede ortaya çıkarıyor: Anlatılan şehir hâlâ aynı yerde, ama hatırlanan New York artık yok. musicOMH’nin de dikkat çektiği gibi albümün hüznü Dave Ball‘un ölümünden çok, geri getirilemeyecek bir zamanın farkında olmasından kaynaklanıyor.

    Müzikal olarak Dave Ball eski Soft Cell‘i taklit etmiyor ama onun DNA’sını sürekli görünür tutuyor. Analog karakterli synth’ler, elektronik baslar, mekanik ritimler ve kirli Disco groove’ları zaman zaman saksofonlarla birleşiyor. Açılıştaki Elusive gürleyen elektronik altyapısına Caz etkili saksofon eklerken The Space Inside Pet Shop Boys‘u hatırlatan daha parlak bir Synth-Pop’a kayıyor. Başlık parçası Danceteria ile Wave to America doğrudan dans pistine yöneliyor; Decadence Is Hard Work ise endüstriyel sertliğiyle Soft Cell‘in Pop müziğin karanlık kenarlarında dolaşan eski karakterini yeniden ortaya çıkarıyor. Alman Musikexpress tam da bu nedenle ikiliyi yalnız Synth-Pop etiketi altında değerlendirmenin yetersiz olduğunu hatırlatıyor: Soft Cell‘in köklerinde Suicide‘ın Electronic Post-Punk’ı, Cabaret, Acid House, Soul ve yeraltı kültürü de var.

    Albümün en kişisel parçası Two of a Kind. Almond ve Ball burada kendilerine bakıyorlar. Parça iki farklı insanın New York’ta ayrı çevrelere yönelmesine rağmen yıllarca birlikte müzik üretebilmesini anlatıyor. Ball’un ölümünden sonra parça ister istemez başka bir anlam kazanıyor. Fakat parça ağıt olarak yazılmış değil. Aynı durum albümün tamamında geçerli: Danceteria ölüm üzerine yapılmış bir kayıt değil. Dinlerken Ball’un artık hayatta olmadığını bilmek bazı sözleri ağırlaştırıyor ama albümün kendisi yaşam, gece, aşırılık ve hatıralarla dolu. Bu nedenle bir cenaze töreninden çok, eski bir dosta verilen son parti hissi duyuluyor.

    Soft Cell

    Albümün sonlarına doğru gecenin sabaha dönüşmesi de güzel düşünülmüş. What Is Your Morality, Losing Yourself ve After Hours eğlencenin ardından gelen muhasebeyi temsil ediyor. Gece boyunca özgürlük gibi görünen şeylerin gün ışığında nasıl göründüğü sorgulanıyor. Ardından gelen Was (Not Was) cover’ı Out Come the Freaks ise neredeyse jenerik sonrası sahne gibi. Labelle‘den Nona Hendryx‘in vokaliyle desteklenen parçada dışlanmışların ve “freak”lerin kutlaması yeniden başlıyor. Üstelik Dave Ball‘un vokali de kayıtta duyuluyor. Soft Cell‘in kariyerinin büyük bir cover olan Tainted Love ile dünya çapında tanınması düşünülürse, son albümün de bir cover’la kapanması çemberi tamamlıyor.

    Eleştiriler genel olarak sıcak. musicOMH albümü Soft Cell‘in yolculuğunu başlangıç noktasına bağlayan başarılı bir veda olarak görüyor; Spectrum Culture, Ball’un ölümünün yarattığı kaçınılmaz hüznün altında albümün hâlâ elektrik, gerilim ve içgörüyle dolu olduğunu düşünüyor. Ancak herkes aynı ölçüde etkilenmiş değil. Musikexpress, Marc Almond‘ın sesindeki yaşlanmayı ve bazı şarkılarda eski Soft Cell‘in pürüzlü, tehlikeli tarafının fazla cilalı olmasını eleştiriyor; özellikle The Rainbow Room‘da kitsch ile sanat arasındaki dengenin kurulamadığını düşünüyor. Dolayısıyla Danceteria kusursuz bir son albüm değil; fakat eleştirilerin büyük bölümünde, nostaljiye rağmen hâlâ yaşayan bir Soft Cell kaydı olduğu vurgulanıyor.

    Marc Almond‘ın Dave Ball‘un ardından söylediği söz ise albümün diskografideki yerini kesinleştiriyor: Ball, Soft Cell‘in yalnız prodüktörü veya klavyecisi değil, grubun yarısıydı; onsuz yeni Soft Cell şarkıları yazmasının mümkün olmadığını söylüyor. Canlı performanslar başka biçimlerde devam edebilir, fakat stüdyo hikâyesi burada bitiyor. Bu durum Danceteria‘yı sonradan “veda albümü” ilan edilmiş bir çalışmaya dönüştürse de tuhaf biçimde çok uygun bir final yaratıyor. Çünkü ikili kariyerini ölüm, yaşlanma ya da geçmiş başarıları anlatan ağır bir ağıtla değil; onları Soft Cell yapan şehre ve kültüre dönerek kapatıyor.

    Soft Cell‘in son albümünde ışıklar sönerken müzik yavaşlamıyor. Marc Almond ve Dave Ball son kez 1981’in New York’una, neonların, porno sinemalarının, deri barların ve sabaha kadar açık kulüplerin arasına dönüyorlar. Kırk beş yıl önce orada başlayan hikâye, tesadüflerin en hüzünlüsüyle yine orada sona eriyor. Danceteria bu nedenle bir mezar taşı gibi değil; gece bitmiş olsa bile içeride hâlâ müzik çalıyormuş gibi duran bir veda.


    GODFLESH – Decay

    25 Eylül 2026
    Industrial Metal/Noise/Sludge/Dub

    Godflesh - Decay

    Godflesh müziğini tarif etmek için “Industrial Metal” demek doğru, ama eksik. Justin K. Broadrick ve G.C. Green‘in 1988’de Birmingham’da kurduğu grup, Metal gitarlarının ağırlığını drum machine’in insan dışı kesinliği, Post-Punk’ın kasveti, Dub’ın bas ve mekân anlayışı, Noise’un fiziksel rahatsızlığı ve Hip-Hop’ın ritmik tekrarlarıyla birleştirerek kendisine ait bir alan yarattı. 1989 tarihli Streetcleaner sonradan industrial metalin temel albümlerinden biri kabul edilecekti; fakat Godflesh‘in etkisi metalin çok ötesine yayıldı. Decay‘i özel kılan ise bu uzun yolculuğun sonuna gerçekten yaklaşılmış olması. Broadrick albümü Godflesh‘in onuncu ve sondan bir önceki stüdyo albümü olarak tanımlıyor.

    Bu karar sanatsal bir pazarlama hamlesinden çok fiziksel zorunluluktan kaynaklanıyor. Broadrick, Godflesh‘in gerektirdiği vokal tekniğinin ve sahne performansının artık bedeni açısından sürdürülemez hâle geldiğini, grubun müziğine bedenini ve ruhunu hayatının büyük bölümünde verdiğini söylüyor. Geçirdiği ciddi abdominal operasyonun ardından Godflesh‘in kendisi için fiziksel olarak imkânsız hâle geldiğini belirtiyor. Canlı performans dönemi de kapanıyor. Buna rağmen Broadrick ağır ve çirkin müzikten uzaklaşmak istemiyor; tersine Godflesh‘in sınırlarından çıkarak başka biçimlerde devam etmeyi düşünüyor. Bu ayrım önemli: Biten Broadrick’in yaratıcı hayatı değil, yaklaşık kırk yıldır taşıdığı Godflesh adlı makine.

    Decay aslında tamamen yeni bir başlangıcın ürünü de değil. Albümün temel malzemesi 2023 tarihli Purge ile aynı yaratıcı dönemden geliyor; parçalar daha sonra yeniden ele alınıp şekillendirilmiş. Fakat iki albümün karakterleri belirgin biçimde farklı. Purge‘de zaman zaman neredeyse dans edilebilir hâle gelen Hip-Hop ve Dub etkili groove’lar varken Decay çok daha çıplak, yavaş ve boğucu. Altı parçada yalnız yaklaşık 42 dakika müzik bulunması bile bunun ipucunu veriyor. Şarkılar uzun süre aynı riff’in ve mekanik ritmin çevresinde dönüyor; değişim çoğu zaman melodiden değil sesin yoğunluğundan geliyor. Hollandalı Written in Music bu nedenle Purge ile karşılaştırıldığında Decay‘i daha karanlık, daha sade ve gösterişsiz bir çalışma olarak değerlendiriyor.

    Açılıştaki sekiz dakikayı aşan Master and Slave bunun en uç örneği. Metalik darbelerin ardından G.C. Green‘in devasa bası, Broadrick’in aşağı akort edilmiş gitarı ve drum machine aynı ritmik hücreyi tekrar tekrar eziyor. Godflesh‘in müziğinde tekrar hiçbir zaman boşluk doldurma yöntemi olmadı; amaç riff’in dinleyici üzerinde fiziksel bir baskıya dönüşmesini sağlamak. Burada da birkaç dakika sonra şarkıyı takip etmekten çok onun içine sıkışmış hissediyorsunuz. Alman BetreutesProggen bu yöntemi albümün hem gücü hem sorunu olarak görüyor: Tekrar hipnotik bir çekim yaratıyor ama aynı zamanda bozuk bir sonsuz döngü hissine dönüşebiliyor.

    Living/Ending ise başlığıyla bile albümün bulunduğu noktayı özetliyor. Daha belirgin bir riff ve nispeten kavranabilir yapısıyla erken dönem Godflesh‘e, özellikle Streetcleaner ve Pure çevresindeki mekanik ağırlığa yaklaşıyor. Broadrick’in vokali yine melodik bir anlatıcı değil; gitar ve drum machine kadar müziğin dokusuna ait başka bir aşındırıcı unsur. The Quietus, parçanın grubun yıllardır incelediği “çöküş makinesine” yeniden dönüyormuş gibi duyulduğunu belirtirken, albümün genelini de güçlü bir “swan song” (veda çalışması diyebiliriz) olarak okuyor.

    Ortadaki Feral Colony, Fear of Man ve Fodder nispeten daha kısa olsa da herhangi bir rahatlama sağlamıyor. Özellikle Fear of Man albümün kişisel tarafını açıyor; insanlardan ve kamusal alanlardan duyulan korku Broadrick’in uzun yıllardır yaşadığı kaygılarla ilişkilendiriliyor. Fakat Godflesh‘in alışılmış yöntemine uygun olarak kişisel sıkıntı açıklayıcı sözlerle değil, sesin kendisiyle aktarılıyor. Bas, distortion ve makine ritmi insani bir duygunun mekanik karşılığına dönüşüyor. Bu nedenle grubun müziğindeki “industrial” sözcüğü yalnız kullanılan teknolojiyi değil, insan bedeninin makinenin içinde ezilmesi hissini de anlatıyor.

    Godflesh

    Kapanıştaki Consume Me yeniden uzun forma dönüyor ve albümün bütün unsurlarını ağır ağır üst üste bindiriyor. Burada Dub etkisini özellikle basın kullanımında duymak mümkün. Godflesh‘in Metal kadar önemli diğer kaynağı Reggae’nin Dub geleneğiydi; Broadrick yıllardır parçalarını Dub versiyonlarına dönüştürüyor ve 2024’te A World Lit Only By Dub ile bu tarafını yeniden öne çıkarmıştı. Alman Metal Hammer, Decay‘in önemli başarılarından birinin Metal ile Dub’ın bu iki paralel dünyasını yeniden birbirine kaynaştırması olduğunu düşünüyor ve albüme 6/7 veriyor. Basın yarattığı derinlik ile gitarın neredeyse katı bir duvar gibi duran ağırlığı arasındaki karşıtlık, Godflesh‘in neden sıradan bir Industrial Metal grubundan farklı olduğunu da yeniden gösteriyor.

    Prodüksiyonda dışarıdan bir isim yok. Bütün müzik ve prodüksiyon Broadrick’e ait; kayıtlar İngiltere’deki Avalanche Studio’da gerçekleştirilmiş. Broadrick gitar, makineler ve vokalleri, Green ise bası üstleniyor. Altı parçanın söz ve bestelerinin tamamı da Broadrick tarafından yazılmış. Bu minimal kadro Godflesh‘in temel estetiğine uygun: Davulcu yok, gösterişli gitar soloları yok, orkestrasyon yok; insan sesi bile çoğu zaman geri planda. Buna karşılık bas, gitar ve programlanmış ritim öylesine yoğun kullanılıyor ki iki kişilik grubun yarattığı ses devasa boyutlara ulaşıyor.

    Eleştirilerde ilginç biçimde tam da bu tavizsiz yapı görüş ayrılığı yaratıyor. Metal Hammer 6/7 vererek albümü son derece ağır ve etkileyici buluyor; İtalyan SentireAscoltare 7,5/10 ile altı parçanın Godflesh‘in kırk yılda oluşturduğu bütün ses dilini yeniden işlediğini düşünüyor. Metal.de 7/10 vererek distopik atmosfer ile hâlâ seçilebilen şarkı yapıları arasındaki dengeyi övüyor. Buna karşılık BetreutesProggen 8/15’te kalıyor ve 42 dakikalık kontrollü monotonluğun bir noktadan sonra sabır sınavına dönüştüğünü savunuyor. Bu eleştiri kolayca reddedilemez; Decay çeşitlilik arayan bir dinleyiciye fazla kapalı gelebilir.

    Fakat Godflesh söz konusu olduğunda monotonluk ile minimalizm arasındaki çizgi zaten hep tartışmalıydı. Broadrick ve Green’in yaptığı şey çoğu zaman müziği geliştirmek değil, aşındırmak oldu. Bir riff’i yeni bir riff’le değiştirmek yerine aynı riff’i tekrar ederek biçimini bozmak; ritmi hızlandırmak yerine ağırlığını artırmak; insan sesini müziğin üzerine çıkarmak yerine makinenin içine gömmek… Decay bu yönteme yeni bir cevap vermiyor. Aksine grubun yaklaşık kırk yıldır kurduğu dili en çıplak hâline indiriyor.

    Albüm adının Decay —çürüme, bozulma, çözülme— olması da bu nedenle fazlasıyla yerinde. Fakat bunu yalnız Godflesh‘in yaklaşan sonunun metaforu olarak okumak eksik kalır. Çürüme zaten grubun başlangıcından beri müziğinin içindeydi: Sanayileşmiş Birmingham’ın karanlığı, insan ile makine arasındaki çatışma, bedenin kırılganlığı ve tekrarın yarattığı yabancılaşma Godflesh‘in temel malzemeleriydi. Şimdi farklı olan, bu temaların müziği yapan insanın kendi bedeniyle kesişmiş olması.

    Godflesh kariyerinin sonuna yaklaşırken daha güzel, daha melodik ya da daha erişilebilir olmuyor. Tam tersine, başlangıçta neyse ona doğru küçülüyor: bir bas, aşağı akort edilmiş bir gitar, drum machine ve insan sesinin makinenin içinde kaybolan izi. Decay bir vedadan çok ağır ağır duran bir fabrikanın sesi gibi. Makineler henüz tamamen susmadı; fakat artık duracaklarını biliyoruz.


    EKİM AYINDA ÇIKACAK ALBÜMLER

    Ekim ayında müzik dünyası, sınırları zorlayan iş birliklerinden mitoloji ve edebiyattan beslenen “concept” albümlere, alışılmışın dışına çıkan yorumlardan köklerine sadık kalan usta isimlere uzanan renkli bir tablo sunuyor. İskandinav efsaneleri, karanlık endüstriyel sesler, senfonik düzenlemeler ve saykedelik yolculuklar aynı seçkide buluşurken Rock ve Metal’in farklı yüzleri de kendini gösteriyor. İşte ekim ayının Stüdyoİmge radarına takılan albümleri.

    Amon Amarth - The Allfather Awakens

    AMON AMARTH – The Allfather Awakens

    2 Ekim 2026
    Viking Metal/Melodic Death Metal

    İsveçli Viking Metal devleri, İskandinav mitolojisini bir kez daha Melodic Death Metal’in savaşçı riffleriyle buluşturuyor. Jacob Hansen prodüksiyonundaki on parçalık albüm için ilk eleştiriler oldukça güçlü; Louder bunu grubun Twilight of the Thunder God sonrasındaki en iyi çalışmalarından biri olarak değerlendiriyor.

    Johnny Marr - The Age of Everything

    JOHNNY MARR – The Age of Everything

    2 Ekim 2026
    Alternative Rock/Guitar-Pop/Electronic

    The Smiths‘in efsanevi gitaristi beşinci solo albümünde kendine özgü Gitar-Pop dilini Elektronik ve karanlık Alternatif renklerle genişletiyor. Marr‘ın bizzat kabul ettiği The Cure/Robert Smith etkileri ve geçmişindeki Electronic dönemini çağrıştıran dokular, albümün özellikle dikkat çekici tarafları arasında.

    Zazie - Volatil

    ZAZIE – Volatil

    2 Ekim 2026
    Chanson/Pop/Electro-Pop

    Fransız Chanson geleneğini Pop ve Elektronik Müzikle yıllardır kendine özgü biçimde birleştiren Zazie‘nin yeni albümü. Volatil, Fransızca müzik kontenjanında yalnız popülerliği nedeniyle değil, Chanson ile çağdaş Electro-Pop arasındaki köprü konumu nedeniyle de ekim seçkisinin ilgi çekici adaylarından.

    Nouvelle Vague - A Date with Depeche Mode

    NOUVELLE VAGUE – A Date with Depeche Mode

    30 Ekim 2026
    New Wave/Post-Punk/Bossa Nova/Lounge

    Nouvelle Vague bu kez bütün bir albümü Depeche Mode repertuvarına ayırıyor. New Wave/Post-Punk klasiklerini Bossa Nova, Lounge ve Fransız Pop estetiğiyle yeniden yorumlamalarıyla tanınan topluluk için Depeche Mode, grubun temel fikrine neredeyse biçilmiş kaftan.

    TEMIC - Ceiba

    TEMIC – Ceiba

    2 Ekim 2026
    Progressive Metal

    Neal Morse Band, Haken ve Shining çevresinden müzisyenlerin oluşturduğu TEMIC, ikinci albümünde teknik Progresif Metal’i melodik ve duygusal bir anlatımla dengeliyor. Kayıp ve ölüm kavramlarını bir son değil yaşam yolculuğunun parçası olarak ele alan albüm, on dakikalık As Long as We Last ile epik Prog tarafını da öne çıkarıyor.

    Lustmord Lombardo - The Pulse of Atoms

    LUSTMORD LOMBARDO – The Pulse of Atoms

    2 Ekim 2026
    Dark Ambient/Industrial/Experimental

    Dark Ambient’in öncü isimlerinden Lustmord ile Slayer‘ın efsanevi davulcusu Dave Lombardo‘nun beklenmedik ama son derece mantıklı ortaklığı. Lustmord‘un karanlık, sinematik ses evrenine Lombardo‘nun davul, perküsyon ve elektronik müdahaleleri ekleniyor; ortaya Metal’den çok ritüelistik ve endüstriyel bir atmosfer çalışması çıkıyor.

    Sheryl Crow - Pick You Up

    SHERYL CROW – Pick You Up

    9 Ekim 2026
    Pop-Rock/Americana/Roots Rock

    Sheryl Crow yeni albümünde Pop-Rock köklerini Americana ve Roots müzikle yeniden buluşturuyor. Yedi parçalık çalışmanın yayımlanan ilk şarkılarından Freedom Bus‘ta Jesse Welles‘in yer alması, albümün daha kolektif ve Amerikan Roots geleneğine yakın tarafının işaretlerinden.

    Calibro 35 - Ellroy Vs L.A.

    CALIBRO 35 – Ellroy Vs L.A.

    9 Ekim 2026
    Cinematic Funk/Jazz-Rock/Psychedelic Rock

    İtalyan Sinematik Funk topluluğu bu kez noir edebiyatının büyük ismi James Ellroy‘un Los Angeles’ına giriyor. Francesco Zippel‘in aynı adlı belgeseli için hazırlanan film müziği; Funk, Jazz-Rock ve Psychedelic müziği The Black Dahlia, L.A. Confidential ve Ellroy’un karanlık suç evreniyle buluşturuyor.

    PreHistoric Animals - Magic Love Destruction

    PREHISTORIC ANIMALS – Magic Love Destruction

    9 Ekim 2026
    Progressive Rock/Progressive Metal

    İsveçli topluluk modern Progresif Rock ile Metal arasında, melodiyi teknik gösterişin önünde tutan çizgisini sürdürüyor. Magic Love Destruction, klasik Prog mirasını günümüzün daha sert ve atmosferik prodüksiyon anlayışıyla birleştiren albümlere ilgi duyanlar için listenin merak uyandıran çalışmalarından.

    Temperance - Arcani

    TEMPERANCE – Arcani

    16 Ekim 2026
    Symphonic Metal/Power Metal

    İtalyan Symphonic/Power Metal grubunun sekizinci albümü bütünüyle Tarot’un Büyük Arkana kartları çevresinde kurulmuş: The Fool, The Magician, Death, The Devil, The Chariot ve diğer kartların her biri ayrı bir parçaya dönüşüyor. Üç vokalli yapı ve Simone Mularoni‘nin miks ve mastering’i grubun teatral tarafını daha da büyütüyor.

    Joe Stump - Lord of the Strings

    JOE STUMP – Lord of the Strings

    16 Ekim 2026
    Neo-Classical Heavy Metal

    Yngwie Malmsteen/Ritchie Blackmore ekolünün günümüzdeki en ısrarlı temsilcilerinden Joe Stump, yeni solo çalışmasında Neo-Klasik Heavy Metal ve virtüöz gitar geleneğine dönüyor. Alcatrazz‘ın da gitaristi olan Stump için albüm, hız ve teknik kadar klasik müzikten beslenen melodik gitar anlayışının bir vitrini niteliğinde.

    Bruce Cockburn - The Blood of Others

    BRUCE COCKBURN – The Blood of Others

    16 Ekim 2026
    Folk/Roots/Singer-Songwriter

    Kanadalı usta şarkı yazarı Bruce Cockburn, yarım yüzyılı aşan kariyerini Folk, Roots ve gözlemci söz yazarlığı üzerinden sürdürüyor. Yeni albüm özellikle gitar gösterisinden çok anlatı, insan ilişkileri ve toplumsal gözlem arayan dinleyici için ekim listesinin daha sakin fakat köklü isimlerinden.

    Arabs in Aspic - Sorgens Kapittel

    ARABS IN ASPIC – Sorgens Kapittel

    21 Ekim 2026
    Progressive Rock/Psychedelic Rock

    Norveçli Arabs in Aspic, 1970’lerin Progresif ve Psychedelic Rock mirasını İskandinav melankolisiyle birleştiren çizgisini sürdürüyor. Analog karakterli, uzun soluklu ve Vintage Prog anlayışını sevenler için ekim ayının gizli kalabilecek ama özellikle araştırmaya değer albümlerinden.

    The Flower Kings - HOPE

    THE FLOWER KINGS – HOPE

    23 Ekim 2026
    Symphonic Prog/Progressive Rock

    Roine Stolt liderliğindeki İsveçli Prog ustaları on sekizinci stüdyo albümlerinde yine küçük şarkılardan çok büyük yapılar peşinde. World Spinning – The Final Curtain ve The Gods of Rome gibi çok parçalı süitler, grubun klasik Senfonik Prog anlayışının hâlâ merkezde olduğunu gösteriyor.

    Joanne Shaw Taylor - The Trouble with Love

    JOANNE SHAW TAYLOR – The Trouble with Love

    23 Ekim 2026
    Blues-Rock/Soul/Rock

    İngiliz Blues-Rock gitaristi, Kevin Shirley prodüktörlüğündeki yeni albümünde Blues’u Rock ve Soul ağırlıklı Pop’la genişletiyor. Albüm aşkın tutkulu, iyileştirici ve yıkıcı farklı biçimleri çevresinde şekillenirken Taylor‘ın güçlü vokali kadar gitar soloları da yine merkezde.

    In Extremo - Tranquilo II

    IN EXTREMO – Tranquilo II

    23 Ekim 2026
    Swing/Rockabilly/Ska/Reggae

    Bu albümü klasik anlamda yeni şarkılardan oluşan bir In Extremo albümü olarak değerlendirmemek gerekiyor. Grup otuz yılı aşan repertuvarından on yedi parçayı söküp Swing, Rockabilly, Ska, Reggae ve Doğu Avrupa müziği gibi türlerle yeniden kuruyor; yani Tranquilo II bir “best of”tan çok alternatif bir In Extremo evreni.

    Tina Dickow - Balancing Small Things on Sharp Edges

    TINA DICKOW – Balancing Small Things on Sharp Edges

    23 Ekim 2026
    Folk-Pop/Singer-Songwriter

    Danimarkalı şarkıcı-şarkı yazarı Tina Dickow, Folk-Pop ve akustik Singer-Songwriter geleneğindeki yalın anlatımını yeni albümünde sürdürüyor. Büyük prodüksiyonlardan çok ses, söz ve atmosferin öne çıktığı İskandinav damarını temsil etmesi bakımından listenin sert albümleri arasında iyi bir denge unsuru.

    Mental Cruelty - Echoes of a Forlorn Land

    MENTAL CRUELTY – Echoes of a Forlorn Land

    23 Ekim 2026
    Blackened Deathcore/Symphonic Metal

    Alman grup Ekstrem Metal saldırganlığını senfonik ve atmosferik katmanlarla birleştiriyor. Fenrir, The Serpent of Midgard, Helheim ve Raise the Raven Banner gibi başlıklar albümün İskandinav mitolojisinden yoğun biçimde beslendiğini de açıkça ortaya koyuyor.

    Queens of the Stone Age - Perfecth

    QUEENS OF THE STONE AGE – Perfecth

    30 Ekim 2026
    Alternative Rock/Desert Rock

    QOTSA‘nın dokuzuncu albümü dokuz farklı şarkıyla sevginin aileden arkadaşlığa, kalp kırıklığından iyileşmeye uzanan farklı biçimlerini araştırıyor. İlk açıklamalar grubun alışılmış karanlık ve tehditkâr Desert-Rock karakterinin bu kez orkestral, kırılgan ve tuhaf dokularla daha fazla karşılaşacağını gösteriyor.

    The Church - Lacuna

    THE CHURCH – Lacuna

    30 Ekim 2026
    Psychedelic Rock/Space Rock/Alternative Rock

    Avustralyalı kült topluluk on yedi parçalık geniş bir albümle Saykedelik/Space-Rock evrenine geri dönüyor. Steve Kilbey liderliğindeki grubun atmosferik gitarları ve rüya ile gerçeklik arasında dolaşan yaklaşımı düşünüldüğünde, Lacuna ekimin eski kuşaktan gelen en merak uyandırıcı Alternatif-Rock kayıtlarından.

    Los Zigarros - Carne con patatas

    LOS ZIGARROS – Carne con patatas

    30 Ekim 2026
    Rock’n’Roll/Hard Rock

    Valencia çıkışlı Los Zigarros, Rock’n’Roll’un temel malzemelerini çağdaş İspanyol Rock tavrıyla birleştiriyor. Büyük kavramsal iddialardan ziyade gitar, riff ve doğrudan Rock enerjisine yaslanan albüm, Klasik Rock dinleyicisinin Avrupa cephesindeki ilginç seçeneklerinden biri.

    Lumsk - Einsemda

    LUMSK – Einsemda

    30 Ekim 2026
    Progressive Metal/Folk Rock

    Norveçli Lumsk‘un yeni albümü şair Tor Jonsson‘un (1916–1951) seçilmiş şiirleri üzerine kurulu. Umut-umutsuzluk, yakınlık-yabancılaşma ve yaşam-ölüm karşıtlıklarını Progresif Metal, Folk Rock ve İskandinav anlatı geleneğiyle buluşturan çalışma, listenin kültürel açıdan en ilginç albümlerinden biri olabilir.

    Enslaved - Mið

    ENSLAVED – Mið

    30 Ekim 2026
    Progressive Metal/Black Metal/Viking Metal

    Norveçli Enslaved‘in albüm adı Eski Norsçada “merkez/orta” anlamına geliyor ve grup bunu insanın kendi merkezine doğru her yönden yaptığı bir yolculuk olarak tanımlıyor. Sekiz parçalık albüm, grubun Viking/Black Metal kökleriyle yıllardır geliştirdiği progresif ve spiritüel yönü yeniden buluşturuyor.

    Ministry - Hate to Go – Take Out or Delivery

    MINISTRY – Hate to Go – Take Out or Delivery

    30 Ekim 2026
    Industrial Metal

    Al Jourgensen ve Ministry, on parçalık yeni albümde Industrial Metal’in mekanik saldırganlığını güncel politik ve toplumsal öfkeyle bir kez daha birleştiriyor. Voices of Hate, Clown Car, Grifter ve The White Man Lied gibi başlıklar bile albümün pek uzlaşmacı olmayacağını anlatmaya yetiyor.

    Nickelback - Everything Under the Sun

    NICKELBACK – Everything Under the Sun

    30 Ekim 2026
    Hard Rock/Post-Grunge/Alternative Rock

    Kanadalı grubun on birinci stüdyo albümü on iki parçadan oluşuyor ve Hard Rock ile daha melodik ana akım Rock taraflarını yeniden yan yana getiriyor. Açılıştaki Rattle the Cage‘de Marilyn Manson/Rob Zombie gitaristi John 5‘in konuk olması, albümün zaman zaman beklenenden daha sert bir tarafa kayabileceğinin ilk işareti.

    Yazar

    • Recep Karaş
      Recep Karaş

      Gençlik yıllarından beri en büyük iki tutkusu onu Stüdyoİmge’ye savurdu: Müzik ve fotoğraf… sonra Milliyet Dergi Grubu. Derken İMÇ ile tanışma. Ve bugün tekrar Stüdyoİmge…

    derleme yabancı
    Paylaş. Facebook Twitter WhatsApp Email
    Önceki yazıBaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

    İlgili Yazılar

    BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

    09.10.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç

    GRİZU – TUZLA BUZ: Patlama Noktasından Kırık Parçalar

    08.10.2026Yazan: Aydasu Bekçi

    BABALAR VE OĞULLAR: Rock Efsanelerinin İzinden Gidenler

    05.10.2026Yazan: Sinan San

    NOIR DÉSIR: Le Vent Nous Portera’dan Cinayete

    03.10.2026Yazan: Stüdyoİmge

    Eleanor Rigby’nin Başına Gelenler: THE ZOOT Vakası

    02.10.2026Yazan: Meral Akman

    Placebo – Sleeping With Ghosts (2003)

    01.10.2026Yazan: Sabahattin Bilgiç
    En son yazılar
    Yeni Raporu

    YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

    Yazan: Recep Karaş12.10.2026

    Stüdyoİmge’nin radarına takılan “yeni çıkmış” ve “çıkacak” albümleri irdelemeye devam ediyoruz. Eylül ve Ekim raporu Recep Karaş’tan.

    BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

    09.10.2026

    GRİZU – TUZLA BUZ: Patlama Noktasından Kırık Parçalar

    08.10.2026

    OBJEKTİF Olarak Bana da Yuh! – Geç Kalmış Bir Aynaya Bakış

    06.10.2026
    Öne çıkanlar

    Güzin Paksoylu (Metal Oda): Algoritmalar Çağında Metal Müzik

    04.03.2026

    Mert Göçay (Nemrud) ile Kozmik/Progresif Anlatı

    09.03.2026

    Bir ACİL SERVİS Hikâyesi: SAMİ ERTAN KIZILTAN

    24.07.2026

    AZİZA A.: Çeyrek Asır Sonra “Hayat Hâlâ Groove”

    23.04.2026
    Etiketler
    alternative rock anadolu pop art rock baba zula blues bulutsuzluk özlemi caz cem karaca country deep purple derleme dünya müziği elektronik eric clapton folk rock frank zappa hard rock heavy metal kargo kesmeşeker king crimson kronik led zeppelin Michael Shrieve müzik basını objektif pentagram pink floyd pop progressive rock psychedelic rock punk rap rock sektör sinema stairway to heaven stüdyoimge tarih teoman the rolling stones thrash metal vecdi yücalan yabancı yerli
    • Facebook
    • Twitter
    • Instagram
    • Bluesky

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Hakkımızda

    Stüdyoİmge: Türkiye’de Rock kültürünün sesi, sözü ve belleği…

    1985-1986, 1989 ve 1992-1993 yıllarında basılı dergi olarak okurlarıyla buluşan Stüdyoİmge, günümüzde yayın hayatını online bir dergi olarak sürdürüyor. Günümüzün Stüdyoİmge yayınında, basılı dönemden bugüne uzanan ekip üyelerinin yanı sıra, yeni katılan (görece) genç kalemlerin enerjisiyle dinamik bir bütün ortaya çıkıyor.

    Son yazılar

    YENİ RAPORU: Rock Aleminin Eylül ve Ekim Albümleri

    12.10.2026

    BaBa ZuLa’nın XXX Güncesi

    09.10.2026

    GRİZU – TUZLA BUZ: Patlama Noktasından Kırık Parçalar

    08.10.2026

    Bültenimize abone olun

    Stüdyoİmge'de yayınlanan yazıları çıktığı anda e-posta gelen kutunuzda görün.

    Stüdyoİmge
    Facebook X (Twitter) Instagram Bluesky
    • Anasahne
    • Künye
    • Dosyalar
    • Röportajlar
    • Eski Sayılar
    • Dükkan
    • Çerez Politikası
    © 2026 Stüdyoİmge. Sitedeki bütün yazılar yazarlarına, fikirler ise söyleyenlerine aittir.

    Arama yapmak için Enter tuşuna, aramayı iptal etmek için Esc tuşuna bas.

    Sepetiniz (öğe: 0)

    Sepetteki ürünler

    Ürün Ayrıntılar Toplam
    Ara Toplam ₺0,00
    Gönderim ücreti, vergiler ve indirimler ödeme sırasında hesaplanır.
    Sepetim
    Ödemeye git

    Your shopping cart is empty

    Mağazaya geri dön

    Bildirimler