Kargo konseri bir müzik gecesinden fazlasıydı; sahnenin üstünde yılların dostlukları, geçmişin yükleri ve MŞŞ’nin yokluğunun bıraktığı gölge dolaşıyordu. Koray, Selim, Serkan ve sahnedeki herkes hem çaldı hem hatırladı; kulisteki kahkahalara karışan hüzün, gecenin asıl ritmi oldu.

İzmir’de Bulutsuz Özlemi’nin bir gün sonrasında gidilen Kargo “Sold Out” konseri için evden çıkıldı. Arada bol miktarda mandalina yenildi ki bir gece önceki alkolün etkisi temizlensin.
Soundcheck zamanında mekâna girdik. Bomboştu ama hazırlıklar tam gaz gidiyordu. Bir şeyi fark ettim, hazırlık yapanlar sadece grup elemanları değildi. Mekânın garsonları, güvenlikçileri, barmenleri, şişe taşıyıcıları, getir götürcüleri vs herkes sürekli bir toplantı halinde geceye hazırlanıyorlardı. Yirmi civarı genç, kendilerince görevlendirme bilgileri aldılar. “Show business” işi çok karmaşık gerçekten. “Beyler, sekiz buçuktan kapanışa herkes yükleniyor işe, ona göre” cümlesini duydum, bir kenarda sigaramı içerken. Kısaca söylersek, “İki saat, on beş şarkı dinleyip gidicez” diye başlayan olay, acayip şekilde dallanıp budaklanıyor. Daha bunun ışıkçısı, sesçisi, temizlikçisi vs, var oğlu var.
Derken salon yavaş yavaş dolmaya başladı. Elbette en son dolan kısım öndeki “vip” bölümü. Rahat rahat, sakin sakin geldiler. Paralar ödenmiş, masalar belli, insanlar rahat, zenginlik güzel şey tabii, seviyoruz zenginliği.
Bu arada şunu da belirteyim. Okumaya başladığınız yazı kesinlikle tarafsız falan değildir. Bu adamlar benim 30-35 yıllık mahalle arkadaşlarım. Bir şekilde Kadıköy, Fenerbahçe (Dalyan), Şaşkınbakkal, Suadiye hattında gidip geldiğimiz adamlar. O yüzden pek fazla adil veya eleştirel takıl(a)mayacağımı şu anda bildiriyorum. Sonra ne oluyor demeyin…
Küçük bir not daha. Kapalı mekânda sigara yasağı, uygar dünyanın şartlarından biri belki ama olay Rock konseri gibi ortamlara gelince iş biraz can sıkıcı oluyor. İçerde gürültülü müzik dinleyebilir, ortalamanın epey üstünde fiyatlandırılmış bile olsa içki içebilirsiniz ama konu tütün ürünleri kullanmaya gelince hemen balkonlara geçmeniz gerekiyor. Sigara bağımlıları için Rock konseri deneyimi her geçen gün daha da zorlaşıyor. Açık hava “event”ları biraz daha öne çıkarılmalı belki de…
Dönelim konsere: Dediğim gibi salon yavaş yavaş doluyordu. Bir gece önceki Bulutsuzluk Özlemi konserine göre yaş ortalaması biraz düşmüştü. Bir gereksiz bilgi daha vereyim: Salonda bira içip, konuşup gezinerek konseri bekleyen kadın sayısı erkeklerden fazlaydı. Ağırlıklı olarak Koray Candemir (Koko, çok iyi adamdır) ve hafiften Serkan etkisi güzel ülkemin şartlarında hâlâ çalışıyor.
Bu arada üçüncü yakışıklı kontenjanını dolduran Mehmet Şenol Şişli ortalıkta yoktu. Şöhret, Meş, MŞŞ gibi çeşitli isimlerle de anılan bu basçı kardeşimiz 29 Ağustos günü akşam 7 sularında Kaş’ta kalbe giden yolların bir kısmının tıkanması yüzünden arkadaş evinde koltuğa yığılmıştı. (Not: Kaş çok güzel bir yer ama söyleyeyim, oradayken kalp damarlarınız veya kaslarınız size küçük şakalar yapmaya başlarsa en az dört saatlik bir yolculukla Antalya, Kepez’e yollanıyorsunuz, bilin bunu. Neyse, gece 11’de Meş’ime ilk stenti taktılar. “Tamam, durum iyidir, herkes biraz sakinleşsin” havası yayıldı hastane odasına. Ama kimsenin o an farkında olamadığı bir şey vardı: Bizim birkaç kitaplı şairimizin kalbi henüz uysallaşmamıştı. Ertesi gün şairin kalbi “yeter beni bu kadar üzdüğünüz” modundan çıkamadığı için kendi bildiğini okumaya geçti; kalp dediğin hep kendi bildiğini okur zaten. Bu yüzden de MŞŞ en güvendiği oyuncusundan darbe üzerine darbe yiyordu. Elektro şokların, pillerin, masajların, stentlerin, gözyaşlarının, gökyüzünde açılan portalların, “ışığa doğru git” sözlerinin havada uçuştuğu yirmi otuz saatin ardından şairimizin kalbi, hayatla yeni anlaşmayı sonunda kabul etmiş, “iyi, tamam biraz daha yürüyelim bakalım” noktasına gelmişti. Kısaca MŞŞ’nin bir bardak suyu eline alıp içebilmesi bir haftayı bulmuştu. Hafif soğuk suyunu içmişti ama çıkarılan hasar raporu berbattı.
Neyse, ben burada lafı uzatırken, salon iyice yükünü aldı. Kalabalık yüzünden artık aralarda gezinme şansı azaldı. Seyirci ısıtma müzikleri Duran Duran’dan çıkıp Seattle civarına kaydı. Zenginleri diğerlerinden ayıran rezervasyon bandı (para bandı) kalabalıkta gözden kayboldu ama hâlâ orada. Bandın iki ucunda iki yapılı genç bekliyor. “Merhaba, rezervasyonunuz var mı?”… “Yok abi, sadece geçip gideceğim” … “Ama yasak abi”. “Grup için çalışıyorum, karşı tarafa gecicem” … minicik bir bakışma ânı ve “Tamam abi”

Derken grup sahneye çıktı. Bir hareketlenme, bağrış çağrış içinde ilk ses hamleleri Serkan’dan geldi. Ufak ufak yerinde sallanarak milleti hazırlamaya başlamıştı. Sahne düzeni bilindik tabii. Ortada Koray, (seyirci bakış açısıyla…) solda Serkan, sağda Selim… Arkada en dipte de davuluyla Burak duruyor. MŞŞ’nin yokluğunda bası üstlenen Ferhat’ı da davulcunun oralara, arka orta arası bir yere koymuşlar, oralarda sakin sakin takılıyor…
Açılış neredeyse otuz yıllık “Şairin Elinde” ile geldi. Bilindik parça, yeni düzenleme, altyapı, tırt, pırt derken onu özleyen dinleyicileri tarafından coşkuyla karşılanırken konser de resmen başlamıştı.
İkinci şarkıda (“Farklı Rüyalar”) Selim hem açılmaya hem de sahnede aynı hatta ileri geri yürümeye başlamıştı. Gitaristimizi bilen bilir, yıllardır kullandığı “4 Maltepe/Sahil ring” otobüsüne uygun olarak sahnede belirli bir rotada gider gelir. Solo atacağı zaman sahnenin önüne gelip ayaklarını açar, çok keyiflendiyse arada sırada havaya zıplar.
Koray baktı, seyirci zıplamaları, sağa sola dalgalanmaları azaldı. Bıraktı gitarı, “Sen her zaman kalbinin olduğu yerde ol,” diye bağırmaya başladı. Sahnede vokalistin bağırması ve bedensel kıvrılmalar, hatta bilumum dans figürleri izleyicileri hep etkilemiştir. Bir zamanlar müzik dergilerinden birinin kapağında “İyi vokalist enstrüman kullanmaz”diyen bir yazı vardı. (Bkz. Jagger) …. Şaka, şaka, gitar çalmak elbette yakışıyor Koray’a. Bu arada karanlıkta tam göremedim ama sanırım pazuya dövme yaptırmış ki gömleğin kolunu kesmiş.
Evet, şakalaşmayı burada keselim, çünkü Koray’ın hakkını da vermek lazım. Yıllarca ön planda çala söyleye seyirciyle iletişim işini iyice çözmüş durumda. Artık çok rahat bir şekilde dinleyicisini avucunun içine alıyor, bakıyor, eğiyor büküyor, kısaca (Selim ve Serkan’la paslaşarak) işini iyi yapıyor.
Yeri geldi, minik bir itirafta bulunayım… “Renklerin İçinde” bana hep biraz bayık gelmiştir. Grup da çok iyi bildiği için düşen tansiyonu çıkarmak için mecburen “Ateş ve Su”ya girdiler. Hafif hafif dark romantik takılmalar başlıyordu tabii. İnsanlar çok seviyor böyle şeyleri. Koray “bir çocuk parkıyım …. oyuncaklar içinde…” diye bağırırken ön sıralardaki (zengin ablaların) ritmik bir şekilde sağa sola sallanmaları ne kadar saçma olsa da gerçek. Gözlerimle gördüm…
“Aaahhh yalnızlık bir mevsim gibi” sözleri sahneden yükselirken, ben de yine zenginler kısmından geçerken (bu bendeki berbat bir huy, olduğun yerde salınarak ya da oturarak konser izlemek yerine etrafta zırt pırt gezinmeyi hep sevmişimdir), buz kutularına kuzu gibi yanlamasına yatırılmış bifıtır şişeleri gördüm. Heves ediyor insan, elindeki bira şişesini o an pek sevmiyorsun işte, neyse…
Derken küçük bir ara verip dinleyicileri hem dinlendirip hem de onlarla samimi bağlar kurma sekansı, daha eğlenceli deyişle Koray ve Selim’in seyirci kadınlarla “koklaşması” başladı. Selim’in KAL günlerine dönüldü. Lise sıralarında yaşanan platonik bir aşkın grubun kuruluş aşamasında ne kadar önemli olduğu gerçeği anlatıldı insanlara. Yanak yanağa “yıllar sonra yine eskisi gibi” sözleriyle lisede gitar çalan çocuk saflığı yayıldı insanların zihnine.
Diğerlerinin tekrar sahneye dönmesiyle birlikte R’N’R da yeniden yükseliyordu. Bu arada grubun haberi olsun… “Sen Bir Meleksin” şarkısında cep telefonlarına bakan kızlar gördüm. Üstelik Selim de “Sana sevdanın yolları bana kurşunlar” solosunda bacaklarını biraz fazla açıyor. “Sen ve Ben Son Defa” derken bizim Selim ileri geri yürümekten vazgeçip zıplamaya başladı. Çekilin solo geliyor ve geldi…
Grubun hem kardeşi hem katili durumuna gelmiş olan “Yıldızların Altında” şarkısıyla konser bitti. İki üç bis parçasının ardından ben de sonunda kendimi kulise atabildim. Selim Ustam sonunda ve hemen malzemeyi, Şivaz abi doldurulmuş uzun bir bardağı uzattı. Mahalleden arkadaşlar kuliste gerçekten işe yarıyor. Kesin bilgi bu, her yere yayabilirsiniz.
İçeriye; ön bahçeye girmeyi başaran dinleyiciler, eş dost sohbetleri, selfielerle müzisyenlerin ateşi biraz düştü ve sonunda iç bahçeye, arka odaya, çekirdeğe geçip üç beş kişi bir arada oturabildik. Serkan epeydir saçları kesmişti, Bodrum civarına yerleşmiş ve artık kız çocuk babası rahatlığıyla takılıyor. İkimiz de cep telefonlarımızdan kızların fotolarını gösterdik birbirimize.
Selim papazlıktan kardinalliğe yükselmiş olmanın rahatlığıyla her şeyi dinliyor, susuyor, ancak gerektiğinde üç beş cümle kuruyor ve konser yorgunluğunu koltuğa yayılarak geçiriyor.
En kötü durumda olan Koray tabii. Hâlâ adamın içinde yanan ateşler var. Bir türlü sakinleşemedi adam. Üç yıldır yeni solo albümü için çalışıyor, ama bitirmiş gibi sanki. Bakalım, vedalaşabilecek mi?
Oturduk, orada olmayan MŞŞ hakkında da biraz konuştuk. Herkes bizim adamdan gelecek iyi haberleri bekliyor. Kısa bir süre yoğun grup sohbeti çevirdik ama onlar aramızda kalsın. Koko’nun solosu, peşinden yapılacak işler, bizim Meş’in yıpranıp zedelenmiş kalp kasları hakkında (yazının başlığını da o ân planlamıştım aslında zihnimde). Kuliste dönen, kuliste kalır kuralı gereğince susuyoruz.
Yazı bitti gibi. Ama üç beş gün içinde sizlere Stüdyo 18’den bugünlere uzanan bir Kargo tarihçesi yazıcam. Söz…

Not: Kapak (giriş) fotoğrafı Şule Cebel tarafından çekildi. Belirtilmeyen diğer fotoğraflar Recep Karaş tarafından çekildi.






