1865 Southampton’ın samimi ortamında gerçekleşen ve türün devlerini bir araya getiren özel bir ısınma turu. Ross Jennings’in akustik performansıyla başlayıp Solstice’in Folk dokunuşlarıyla derinleşen gece, Big Big Train’in maestroluğuyla doruğa çıkıyor. Aylar süren hazırlığın ve kıtalararası yolculuğun sonunda sahnede yankılanan her nota, dinleyicinin belleğinde silinmez izler bırakırken; müziğin zamana ve mekâna karşı koyan iyileştirici gücü kayda geçiyor. Deneyimlerin zihinde harmanlandığı bu büyüleyici konser, Progresif ruhun canlılığını bir kez daha kanıtlıyor.
2025’ın Temmuz ayıydı. Datça’daydım. Twitter’da gezinirken görüp gözlerime inanamadığımı bir konser haberine önce konser Türkiye’de olmadığı için hayıflandım; ancak tam o an kafamda şimşekler çaktı: Benim neyim eksikti de bu kadar çok istediğim bir etkinliğe gidemeyecektim. Gidebilirdim.
Birleşik Krallık’ta olacak olan konser hakkında yazıştığım arkadaşım Hülya Karatay ile birbirimizi öyle bir gaza getirdik ki telefonu kapattığım gibi biletleri aldım. Vazgeçme korkusundan olsa gerek ışık hızında, başka bir bilinç durumunda gerçekleşti olay. Ve işte ben o konsere 1 Mart 2026’da gitmiş bulunuyorum.
Birleşik Krallık’ın güneyinde bulunan Southampton şehrinde, The 1865 isimli mütevazı mekânda gerçekleşen Big Big Train konserinden bahsediyorum. Grup bir hafta sonra katılacakları -Progressive Rock’ın en önemli etkinliği olan- Cruise to the Edge performanslarına hazırlık için bu konseri düzenlemişti. Albüm çalışmaları sebebiyle uzun süredir birlikte çalmadıkları için böyle bir ısınma turuna gerek duymuşlar.
Biletleri aldığımda ön grup planda yoktu; ancak konser zamanı yaklaştığında Haken’den Ross Jennigs ile son albümleri “Clann” ile gönlümü çelen Prog Folk grubu Solstice’in de konser programına katıldığını gördüğümde “Vaaay” dedim, “Acayip bir şey yaşayacağım ben”.
Yolculuk, otele yerleşme, konser öncesi geziler derken konser akşamı geliverdi. Otelden heyecan içinde çıkıp, elimizde Google Haritalar ile The 1865’i dar bir sokak içinde bulduğumuzda karşımıza upuzun bir kuyruk çıktı. Neyse ki uzun sürmeyen bir bekleyişten sonra içeri girip yerlerimizi aldık. Saha içinde oturma düzeni vardı ama “vazgeçmeyeyim diye ışık hızında aldığım” biletlerimiz ‘ayakta’ kategorisinden olduğu için biz konseri sahneye dikey bakan tuhaf bir balkon katından izlemek zorundaydık.
İçeri erken girip, “Osmanlı hilal taktiği” ile kalabalığı yararak sahneyi net görebileceğimiz bir köşe kapmasaydık o kadar yolu geldiğimize değmeyebilirdi. Yerimizi kaptırma korkusundan ne bira alabildik ne de merch standına bakabildik. Balkonda ön grupları beklerken birden önümde beliriveren Big Big Train’in kemancısı Clare Lindley‘i bir süre tereddüt ettikten sonra durdurup konuştuk. İstanbul’dan onları izlemeye geldiğimize çok mutlu oldu. Kendisi çok samimi, alçak gönüllü, uzun ve zarif bir kadın.
Cruise to the Edge de nedir?
Konsere geçmeden önce Cruise to the Edge (CTTE) etkinliği hakkında birazcık bilgi vereyim: CTTE, Progresif Rock hayranları için düzenlenen, dünyanın en sevilen Prog Rock sanatçılarının ve gruplarının katıldığı tematik bir müzik festivali. Miami’den kalkan bir kruvazör gemisinde yapılan beş günlük etkinlikte müzikseverler hem Karayipler’de seyahat ediyor hem konserlere katılıyor hem de en hayranı oldukları müzisyenlerle buluşuyor. Big Big Train, özellikle son iki senedir bu etkinliğin önemli headliner’larından biri.
…ve konser Ross Jennings ile açılıyor
Ben Ross Jennings‘i Haken’den ziyade Nick D’Virgilio ve Neal Morse ile birlikte trio olarak yaptıkları, harmonik vokalleriyle dikkat çeken albümlerden biliyordum. Jennings, sahnede akustik gitarıyla tek başına sergilediği otuz dakikalık performansta iki şarkıyı bu albümlerden seçmişti, diğer üç şarkıda kendisinin solo albümü olan “A Shadow of My Future Self”dendi. Dinleyiciler tarafından çok tanınmadığı malum olan Jennings sıcak akustik performansıyla oldukça fazla alkış aldı.
Ve benim için nefis bir sürpriz olan Solstice sahnede…
Ross Jennings’ten sonra sıra Prog Folk grubu Solstice’e geldi. Grubun kurucu ekibinden kalan tek kişi olan gitarist ve vokalist Andy Glass, dört genç ve güzel kadın müzisyenle (vokalde Jess Holland, kemanda Jenny Newman, geri vokalde Dyane Crutcher ve gitarda Leoni Jane Kennedy) birlikte sahnedeydi.
Glass, performanslarının başlangıcında Big Big Train’e (ya da organizasyona), onlara sadece akustik çalma izni verdikleri için biraz sitem etti. Haklıydı da çünkü altı parçalık kısa dinletilerinde parçalar haliyle karakterlerinden bir nebze kaybetmişti. Yedi kişilik bir oda orkestrası boyutunda olan Big Big Train de herhalde ses düzeneklerinin bozulmasını istemediler. Yani herkes haklıydı 🙂 Yine de harmonik vokaller ve Glass’ın nefis akustik gitar performansıyla çok hoş bir dinleti oldu.
Bu arada Glass, dinleyicileri “Yahu on tane albümümüz var, nasıl oluyor da hiçbirini dinlemediniz” tadında bir güzel haşladı. O gün belli ki ters tarafından kalkmıştı; seyirciden organizasyona herkes onun tatlı sert fırçalarından nasibini aldı. Sonlara doğru Big Big Train solisti Alberto Bravin, grubun “A New Year” şarkısında sahneye gelerek, şarkıyı onlarla birlikte söyledi.
En son parça olan sürpriz Yes yorumu “Your Move” ise herkese tanıdık gelen melodisi ve grubun nefis harmonik vokal performansıyla salondan bolca alkış aldı.
Geldi iki gözümün çiçekleri: Big Big Train
Konserin biletini aldığımda henüz son albüm “Woodcut” yayınlanmamıştı, ben de merak ediyordum acaba setlist’lerine hangi şarkıları alacaklar diye. Grubun sahneye çıkmasını beklerken “Woodcut”tan birkaç şarkı gelir diye bekliyordum, nitekim geldi de. Solist Alberto Bravin “Henüz Woodcut şarkılarının hepsini bilmiyoruz valla, bildiklerimizi çalacağız” diyerek herkesi güldürdü. Senenin geri kalanında albüm turuna çıktıklarında “Woodcut”ı bütün olarak çalacaklar gibi. Eh güzel bir hikâyesi olan konsept bir albüm neticede, bütün olarak çalınmayı hak ediyor.
Konseri kısa bir introdan sonra, en sevdiğim albümlerinden olan “Folklore”dan “Salisbury Giant” ile açtılar. O gün içerisinde Salisbury’yi gezmiş olmanın da verdiği coşkuyla zaten çok sevdiğim şarkıyı ayrı bir mutlulukla dinledim. Daha önce herhangi bir konserlerinde canlı çalmışlar mıydı emin değilim. Bu bir ilk olabilir. “Woodcut”tan, Clare’in nefis vokaliyle ve kemanıyla harikalar yarattığı “The Sharpest Blade” ve Nick D’Virgilio’nun davuluyla türlü cambazlıklar yaptığı “Warp & Weft” salonun enerjisini epey arttırdı.
Harika melodiler bir müzisyenden diğerine süzülüp akarken zaman da su gibi aktı. Konser boyunca, bis de dahil on şarkı çaldılar; dört tanesi Alberto öncesi dönemdendi. Özellikle “The First Rebreather” bana beklenmedik bir anda kaybettikleri eski solistleri David Longdon‘u hatırlattığı için, şarkıyı hüzün-huzur karışımı bir duygu halinde dinledim. Keşke onu kısa da olsa ansalardı diye içimden geçirdim açıkçası.
Ben David’e hüzünlenirken, sonraki şarkıda hüzünlenme sırası İngiliz Big Big Train fanlarına geldi. Alberto, “Woodcut”ın duygusal parçası “Counting Stars”ı grubun en eski fanlarından birine adadıklarını söyledi. Bu kişi maalesef kansere yakalanmıştı ve konser sırasında tedavisi devam ettiği için aramızda değildi.
Grubun kurucusu basçı Greg Spawton mütevazı duruşuyla sahnede hep arkalardadır, lead vokal yaptığını da ilk “Counting Stars”da duymuştum. Konser sırasında sıra onun vokaline gelince gerim gerim gerildiğini bulunduğum balkon katında bile hissettim. Konser sonrası yazdığı güncesinde sıra ona yaklaştıkça stresten bütün sözleri unuttuğunu, neyse ki mikrofona yaklaşınca kelimelerin ağzından dökülüverdiğini itiraf etti. Gayet de güzel söyledi.
Konser burada sona ermişti ama Alberto grubu ayakta alkışlayan dinleyicilerle “Çok teşekkürler. Gidip gelme falan yapmayalım, direkt bis’e geçelim değil mi?” diyerek şakalaştı. Bis’te çaldıkları, bir önceki albümleri “The Likes of Us”dan “Love is the Light” şarkısında ise sürpriz bir şekilde Ross Jennings sahnede geldi ve şarkıyı Alberto ile birlikte söyledi. Gecenin gruplarının birbirlerine hoş bir şekilde destek verdiği samimi bir atmosferde konseri bitirdik.
Konunun mantı ile ne ilgisi var?
Heyecanlanması, hazırlanması, pişirilmesi, pişerken beklenmesi asırlar süren ama yenmesi beş dakika alan mantı gibi bir şeydi bu konser. Altı ay beklemiş, seyahat planları yapmış, günleri saymış, mevsimleri geçirmiştim ama o güzel şarkıları bir çırpıda dinlemiştim.
Neticede David Hume‘un da dediği gibi zihnimiz deneyimlerimizden elde ettiklerimizle dolu. Tüm yapmamız gereken onları ekip biçmek, birleştirip sıralamak, zaman zaman tekrar hatırlayıp ruhumuza zenginlik katmak. O izlenimlerin tadını bir ömür boyu çıkartmak.
Setlistler (parantez içinde yazanlar albüm isimleri)
Ross Jennings setlist
- Weighs Me Down (D’Virgilio, Morse & Jennings cover)
- Rocket Science (A Shadow of My Future Self)
- Catcher in the Rye (A Shadow of My Future Self)
- Deathless (Haken cover)
- Grounded (A Shadow of My Future Self)
- Another Trip Around the Sun (D’Virgilio, Morse & Jennings cover)
Solstice setlist
- Find Yourself (Silence Dance)
- Home (Light Up)
- Long Gone (Sia)
- Cheyenne (Silence Dance)
- A New Day (Sia) – with Alberto Bravin
- Your Move (Yes cover)
Big Big Train setlist
- The Book of Ingenious Devices (Ingenious Devices)
- Salisbury Giant (Folklore)
- Mead Hall In Winter (Grimspound)
- The Sharpest Blade (Woodcut)
- Kingmaker (The Infant Hercules)
- Miramare (The Likes of Us)
- Warp & Weft (Woodcut)
- The Artist (Woodcut)
- The First Rebreather (English Electric)
- Counting Stars (Woodcut)
- Encore: Love is the Light -with Ross Jennings (The Like of Us)












