Modern Progresif Rock sahnesinin en görkemli temsilcilerinden Big Big Train, çok sesli ve çok kültürlü evreniyle büyüleyici bir müzikal serüven vadediyor. “Grand Tour” albümüyle başlayan bu tutkulu keşif yolculuğu, grubun pastoral tınılarını, zengin kompozisyonlarını ve David Longdon’ın buğulu sesinden miras kalan o derin anlatıcılığı mercek altına alıyor. Hacer Erişkin; farklı coğrafyalardan gelen yetenekli müzisyenlerin kolektif ruhuyla şekillenen bu grubu, bir dinleyicinin “Muazzam Bir Trenle” çıktığı kişisel ve melankolik bir keşif hikâyesini, Stüdyoİmge okurlarına anlatıyor.
Big Big Train ve ben…
Yüzmeyi nasıl öğrendiğimi hatırlamadığım gibi Big Big Train ile ne vesileyle tanıştığımı da hatırlamıyorum. 2019 falandı sanırım çünkü dinlememle çarpılmamın bir olduğu albüm 2019 tarihli “Grand Tour”du. Beni bu albümle ve grupla bir araya getiren kutlu tesadüflere, yıldızların pozisyonlarına, evrenin gönderdiği türlü mesajlara, Romalılara ve Spartalılara şükran borçluyum.
Albümü dinlerken kendimi şehirler ve ülkeler arasında gezer, farklı kültürleri takdir eder, inanılmaz güzel bir hikâye anlatıcılığı yanında zarif, dramatik ama abartısız bir müzikalite tecrübe eder bulmuştum. Yaylılar, üflemeliler ve o buğulu sesiyle David Longdon beni büyülemişti. Zengin kompozisyonlar su gibi doğal ama derinlikli akıp gidiyordu.
Hücreler frekanslarla iletişim kurar; rezonansla dengelenir. Belki de hepimizin beyin hücreleriyle rezonansa giren farklı sesler var. Rock müzikle büyümüş, Klasik ve Folk tınılara açık olmuş biri olarak Big Big Train‘in melodik zenginliği ve içtenliği benim frekansımla kusursuz örtüştü. Bu heyecanla grubun üyelerine, tarihçesine ve diğer albümlerine teker teker saldırdım. Kendimi, kazdıkça değerli taşlar bulan bir hazine avcısı gibi hissediyordum.
Hazine avı…
Big Big Train, 1990’da Greg Spawton ve Andy Poole tarafından kurulmuştu. 2009’da davulcu Nick D’Virgilio ve vokalist-flütist David Longdon‘ın katılımına kadar yayımladıkları beş albümde IQ, Van der Graaf Generator, Genesisetkileri taşıyan, içe dönük ve melankolik bir kimlik hâkimdi. Ancak 2009’daki “The Underfall Yard” ile başlayan dönem, grubun gerçek kimliğini bulduğu kırılma noktası oldu. Folk unsurların, orkestraI düzenlemelerin ve hikâye anlatıcılığının yoğunlaştığı bu dönem, Big Big Train’i Prog dünyasında ayrı bir yere taşıdı.

2012-2016 arasında gelen “English Electric Part I & II” ve “Folklore”, yalnızca grubun değil modern Prog Rock tarihinin en muazzam albümlerinden oldular. Benim hücrelere taklalar attırdılar:). İngiltere’nin tarihsel, kültürel, pastoral hikâyelerini şiirsel bir dille işlediler, “Grand Tour” sonrası daha farklı konuları da şarkılarına kattılar:
- “East Coast Racer”da İngiltere’nin yüksek hız rekoru kıran lokomotifini,
- “A Boy in Darkness”te kömür madenlerinde çalışan çocuk işçileri,
- “Brooklands”de 1930’lu yılların meşhur bir otomobil yarışçısını,
- “Lost Rivers of London”da zamanla yeraltına gömülen küçük nehirleri,
- “Salisbury Giant”ta Ortaçağ’da geçit törenlerinde yürütülen dev bir kuklayı,
- “Ariel”de Shakespeare’in Fırtına‘sındaki ruhani Ariel karakterini,
- “Florentine”de Leonardo da Vinci’yi,
- “Lanterna”da kayıp ruhların eve dönüş umudunu ve içsel huzuru arayışını anlattılar.
Ve sonra…
20 Kasım 2021 tarihinde inanılmaz bir şey oldu ve David Longdon, evinde geçirdiği travmatik bir düşme sonucu hayatını kaybetti. Haberi duyduğumda yaşadığım üzüntüyü ve isyanı unutamıyorum. Grup (ve prog dünyası) çok genç yaşta yalnızca büyük bir vokalist değil, derin bir ruh kaybetmişti. Birlikte kaydettikleri “Welcome to the Planet” albümü David’in ölümünden iki ay sonra yayınlandığında onu dinlemek grubun sevenleri için hem güzel hem de acı verici bir tecrübe oldu.


Sonrasında grup bir süre dağılma seçeneğini değerlendirdi ama Longdon’ın partneri Sarah Ewing’in teşvikiyle devam etmeye karar verdi. Greg Spawton‘ın, efsane İtalyan prog grubu PFM‘den Alberto Bravin‘e götürdüğü vokalistlik teklifi grubun yeni dönemini başlattı.
Big Big Train ve özellikle Longdon hayranı müzikseverler için yeni bir vokalistin varlığını kabul etmek çok zordu. Grubun Bravin ile birlikte çıkardıkları ilk albüm olan “The Likes of Us”ı (2024) bu yüzden endişeyle bekledim ama neyse ki korktuğum başıma gelmedi. Albüm grubun kimliğini korurken Bravin’in karakterini de görünür kılmıştı. Longdon gibi grubun buğulu sözcüsü, kalbi ve ruhu olan birinin yerini almak kolay değildi ama Bravin bunun altından başarıyla kalktı. Albüm InsideOut etiketiyle çıkan ilk albüm olarak geniş bir dinleyici kitlesine ulaştı ve 2024’ün en iyi prog rock albümleri arasına girdi.
O dönemde saçma bir ruh haline girip grubun büyümesini kıskandığımı hatırlıyorum. Daha çok kişi keşfettikçe seviniyor ama bir yandan da kendimi elinden değerli (my precioussss) yüzüğü alınmış Gollum gibi hissediyordum. Manyaklık! 🙂
Ve yıl 2026… İlk konsept albüm “Woodcut”
Yorumuma başlamadan söyleyeyim: “Woodcut” bence Big Big Train’in “Grand Tour”dan (bazılarına göre “Folklore”dan) beri çıkardıkları en iyi albüm.
Albüm, Bravin ve Spawton‘un Oslo’da bir sanat müzesinde gördükleri bir ağaç oyması eserden ilham alıyor. Hikâyede, kendini amaçsız hisseden ana karakter “Sanatçı” (The Artist) bir gün ormanda yürüyüş yaptığı sırada çok güzel bir ağaç parçası buluyor ve gerçekle hayalin içi içe geçtiği bir ruh hali içinde kütüğü oymaya başlıyor. Hayal gücü kalbinden eline, elinden oyma bıçağına (“Heart to the Hand. Hand to the Blade”) akıyor. Oyduğu şekillerin içine dalarak kendini ütopik bir dünyada (Arcadia) buluyor. Orada yaşadığı duygusal iniş çıkışlarla dolu içsel yolculuk, albümün sonunda bir aydınlanmayla değil, bir kabullenişle sonuçlanıyor. Hayat gibi: Ne dramatik bir zafer, ne trajik bir çöküş…
Müzikal olarak da albüm, grubun kolektif üretim kapasitesini yoğun bir şekilde hissettiriyor. Bravin albümün yapımcılığını üstlenmiş; düzenleme, sözler ve bestelerde aktif rol almış. Kabul etmem lazım ki gruba ekstra bir motivasyon getirmiş. Albümde grubun altı üyesi birden hem solo hem de Gentle Giant’vari koral pasajlar söylüyor; olağanüstü müzisyenliklerine ek olarak bestelere ve sözlere yaptıkları katkılarla da tek tek parlıyorlar.
“The Artist” ve “Albion Press”de duyulan özellikle iki melodik motifin albüm boyunca farklı enstrümanlarla geri dönmesi insanı bir senfoni dinliyormuş gibi hissettiriyor. Kulaklıkla dinleyerek enstrümanların tadını ayrı ayrı çıkarmak melodik ziyafetin verdiği zevki kat kat arttırıyor.
Eleştiri olarak söyleyebileceğim tek şey David Longdon‘ın söz yazımındaki şiirselliğini bu albümde görememek olur ama Longdon kalp ve ruh olarak çok özel bir müzisyen ve şairdi zaten. Konsept albümlerde akıcı hikâye anlatımı hem besteciyi hem de söz yazarını epey kısıtlayan bir şey olsa gerek.
Ve müzisyenler…
- Gregory Spawton (Birleşik Krallık): Bas gitar, 12-telli akustik gitar, mellotron, vokal
- Alberto Bravin (İtalya): Lead vokal, gitar, keyboard, moog, mellotron
- Rikard Sjöblom (İsveç): 6 ve 12-telli gitar, hammond, vokal
- Clare Lindley (Birleşik Krallık): Keman, akustik gitar, vokal
- Nick D’Virgilio (ABD): Davul, perküsyon, keyboard, akustik ve 12-telli gitar, vokal
- Oskar Holldorff (Norveç): Piano, hammond, mellotron, synth, vokal
- Paul Mitchell (Birleşik Krallık): Trampet, pikolo trampet, vokal

Hepsi çok yönlü, birbirinden yetenekli, farklı ülkelerden gelen müzisyenlerden Rikard‘ın Beardfish ve Gungfly, Oskar‘ın Dim Gray isimli harika yan grupları var. Onların karakteristik vokallerine bu gruplardan aşinaydım zaten, müthişler. Hipersonik Nick ise çok farklı prog gruplarına farklı projelerde eşlik ediyor ve kendi solo çalışmalarına da devam ediyor. Claire kemandaki yetkinliğine bu albümle birlikte söz yazarlığı ve vokalistlik de ekledi. Greg ve Albertoise muazzam trenimizin makinistliğini yaparken onu bambaşka diyarlara götürüyor. Grubun en yeni üyesi ise üflemelilerdeki Paul. Bakalım o yeni albümlerde neler katacak bu yetenek havuzuna.


Grup kurulduğundan beri çok sık kadro değiştirmişti ama şimdiki kadronun “Woodcut”ta yaşadıklarını hissettiğim kolektif yaratım tatmini, farklı projeleri olsa bile Big Big Train’de uzun süre birlikte kalacaklarına dair bana umut veriyor. Umarım umudum boşa çıkmaz.
Bu naçizane hayran yazısı da Türk Prog Rock dinleyicilerinin onları tanıması için vesile olsun. Böylece bir gün onları ülkemizde canlı dinleme şansı da buluruz belki. Bulalım lütfen. 🙂
Ben Hacer Erişkin, mutlu bir Big Big Train yolcusu…






