Dave Grohl’un bir sözü var:
“Hiç kimse sen değil ve bu senin süper gücün.”
Aslında yaşamımız boyunca en zor yaptığımız şey tam olarak da bu değil mi? Yani kendimiz olmak. Çünkü çoğu zaman kim olduğumuzu keşfetmeden önce bize kim olmamız gerektiği söylenir. Ne yapmalıyız, neyi sevmeliyiz, neyi seçmeliyiz… Hatta bazen hangi hayalleri kurmamız gerektiği bile… Ve eğer bir noktada bu seslerin arasından sıyrılıp kendi iç sesimizi duymayı başarabilirsek, işte o zaman gerçek serüven başlıyor.
Ama bu keşfin içinde çoğu zaman fark etmeden kaçırdığımız bir şey daha var: Hayatın ta kendisi. Hayallerin peşinden koşarken, hedeflere odaklanırken ya da bir yerlere yetişmeye çalışırken çoğu zaman ‘an’da kalmayı unutuyoruz. Oysa içimizde hiç durmadan çalışan bir şey var. Sessiz ama kararlı. Biz fark etsek de etmesek de aralıksız devam eden muntazam bir mekanizma;
Ritim.
Tik tak tik tak…
Kalbimiz atıyor.
Nefes alıyoruz.
Adımlarımız bir tempoda büyüyor.
Tik tak…
Her gün gece gündüzü kovalıyor.
Dünya ne dönmeyi ne de mevsimleriyle bizi süslemeyi bırakıyor…
Tik tak tik tak…
Belki de bu yüzden insanlık tarihi boyunca ritim hep bizimle oldu. İlk müzik aletlerinden önce insanlar ellerini birbirine vurdu, taşları kemikleri birbirine çarptı, yere bastı, daha güçlü bastı. Çünkü ritim zaten içimizdeydi. İnsanoğlu olarak müziği icat etmedik, belki de sadece onu fark ettik. Ama ilginç bir şey var. Eğer ritim bu kadar evrensel, bu kadar doğal ve herkesin içinde var olan bir şeyse… o zaman neden sanat ve müzik sektöründe hâlâ bazı sesler daha az duyuluyor? Sanki ritim herkese ait değilmiş gibi.

Günümüz müzik sektörü teknolojinin ve sosyal medyanın hızlanmasıyla birlikte hiç olmadığı kadar genişledi. Daha fazla sahne, daha fazla içerik, daha fazla üretim var. Ama bu büyümenin içinde hâlâ eski alışkanlıkların gölgesini hissetmek mümkün. Özellikle bazı enstrümanlar söz konusu olduğunda.
Davul bunlardan biri. Tarih boyunca güçlü, fiziksel ve enerjik kabul edilen birçok enstrüman gibi davul da çoğu zaman belirli kalıplarla anıldı. Bu yüzden sahnenin ortasında bagetleriyle ritmi yöneten bir kadını görmek hâlâ toplumda birçok insan için alışılmış bir görüntü olamayabiliyor.
Oysa ritmin kimliği yoktu. Müzik sadece akmak ve o an kendi hikâyesini yazmak ister, yazarını bilmese de olur. Fakat müzik dünyasının yerleşmiş alışkanlıkları bazen bazı görüntüleri daha tanıdık, bazılarını ise daha şaşırtıcı kıldı. On yıllık davul serüvenimde, müziğin içinde büyürken bunu birçok kez hissettim.
Bazen çok açık, bazen de çok daha görünmez biçimlerde. Ama zamanla şunu fark ettim: Bu sınırlar yalnızca bireysel bir mücadeleyle değil, kolektif bir görünürlükle değişebilir. İşte tam bu noktada She Rocks! fikri doğdu. Aslında tohumları yaklaşık beş yıl önce atılmıştı. Henüz 25 yaşında, hayallerinin peşinden koşan bir gençken bana uluslararası Hit Like a Girl topluluğunun Türkiye temsilciliği verildi.
O zamanlardan beri tanıştığım kız kardeşlerimle kısa sürede çok samimi, çok güçlü bir topluluk kurduk. Zamanla o topluluk da bizimle birlikte büyüdü, evrildi. Bugün sayımız 500’ü geçti. Hatta belgeselimiz çekilirken idolümüz Özlem Tekin “Dağları Deldim” şarkısını bize hediye etti. Ama Hit Like a Girl Türkiye büyümeli, ete kemiğe bürünmeli ve sahnelerde gerçek bir karşılık bulmalıydı. Ve zamanla tam da böyle oldu.

Bugün geldiğimiz noktada She Rocks!, benim için sadece bir topluluk değil, bir dayanışma ve ilham alanı. Ve belki de en önemlisi, yeni seslerin kendine yer bulabildiği bir alan. Türkiye’de kadın davulcuların bir araya gelip birbirini güçlendirebildiği bir alan yaratmak istedim. Ki artık baştaki ‘kadın’ sıfatı normalleşip ortadan kalksın.
Bazen önemli olan tek bir kişinin sahnede olması değildir; asıl önemli olan o sahnede kaç kişinin birlikte omuz omuza durabildiğidir.
Bugün She Rocks! çatısı altında farklı müzik türlerinden kadınlar bir araya geliyor. Birlikte çalıyor, birlikte sahneye çıkıyor, birlikte üretiyoruz. Her performans, her etkinlik ve her yeni isim aslında aynı mesajı tekrar ediyor: ‘Birlikte daha güzel ve daha güçlüyüz!’
Günümüz müzik sektörü teknolojinin ve sosyal medyanın hızlanmasıyla birlikte hiç olmadığı kadar genişledi. Daha fazla sahne, daha fazla içerik, daha fazla üretim var. Tabii bu durumun hem artı hem eksileri hayatlarımıza sirayet etmekte.
Her şey önceki yıllardan hem daha zor hem de daha kolay; üstelik aynı anda! Hangi yönünden baktığımıza göre değişiyor. Hızlı tüketim çağı, içerik zenginliği ve toplumun tahammülünün bitmesi bir yandan sanatçıların üzerinde yorgunluk bulutu oluştururken bir diğer yandan bir tuşla dünyanın öbür ucundaki insanlara üretimini ulaştırabiliyor olmak heyecan verici.
Artıları eksileri değişkenlik gösterse de bir hakikat var o da bu yer adil değil, zaten hiç olmadı. Sektör kimini yutarak kimini büyüterek ilerliyor. Ve bu dev büyümenin içinde hâlâ eski alışkanlıkların gölgesini hissetmek mümkün. Özellikle bazı enstrümanlar söz konusu olduğunda. Davul bunlardan biri.
Hiç kimse sen değildir ve bu senin süper gücün!
Ve belki de müzikte, sanatta ve hayatta sahip olduğumuz en büyük güç tam olarak budur.
Kendi ritmini bulmak. Ve onu özgür bırakmak.
Leyan Senay – Davulcu









