Yapay zekâ müzisyenin geleceği için tehlikeli mi? Müzisyenin yaratıcılığı için gerçek dokunuş, insani dokunuş yerini dijital dokunuşa mı bırakıyor? İmgelem parçalanıyor mu? Her şeyin algoritmalarla belirlendiği bu çağda müzisyen yaratıcılıktaki özgürlüğünü koruyabilecek mi? Büyülü bir vadi gibi sunulan bu koca sistemin elbette müzisyen ve müzik sektörü için olumlu anlamda yarattığı birçok olanak var.
Nihayetinde içinde bulunduğumuz çağ; dijital. Mevzu gerçek olanla sanal olanın arasındaki sınır. Hangi gerçek de diyebiliriz buna. Bugüne kadar bildiğimiz, müzik, sanat, sanatçı, yaratım gibi kavramların bizdeki anlamıyla başlayabiliriz. Çünkü sanatçının işi imgelemi geliştirmektir. “Zihinde var olan imgeler arasında yeni ilişkiler kurmak, yeniden yaratmak yaratıcı imgelem”dir. Gördüğü, dokunduğu, duyduğu, hissettiği her şey müzisyenin zihninde gelişir, dönüşür. Bir müzisyen, sanatçı, ağaca baktığında veya zihninde bir ağaç imgesi dolaştığında onun sadece dallarını, meyvesini görmez. Gördüğü bundan daha fazlasıdır. Ağacın köküne iner, gövdesindeki katmanlarına dokunur, belki geçmişine gider ya da ağacın dalında bir çıtırtı duyar, o çıtırtı belki melodisini de beraberinde getirir. Ağaç artık bildiğimiz ağaç değildir. Müzisyenin zihninde dönüşmüş başka bir anlam kazanmıştır. Gerçek dokunuş, insani dokunuş dediğim şey bu.
Müzik sadece estetik bir olgu değildir; biçimiyle, üslubuyla, içinde bulunduğu dönemin yapısı, yaygın değerleri gibi daha birçok etmenle şekillenir. Tüm bu özellikler politik bir tavrı da içinde barındırır. Mesela Nâzım Hikmet’in 1957’de Bulgaristan’da sürgündeyken yazdığı Ceviz Ağacı şiirini, 1980 darbesinden sonra Almanya’da sürgündeyken besteleyen Cem Karaca, ceviz ağacını müziğinde ve yorumunda kendi mücadelesinin simgesi yapar. Memleket özlemini, sürgün hayatını, ağaç gibi kök salma arzusunu daha da çoğaltır. Kısacası müzik öylesine dinlenilip geçilecek ya da sadece eğlenilecek bir şey değildir.
Yapay zekânın, müzisyenin yaratıcı imgeleminin yukarıda saydığım özelliklerinden dolayı, insani dokunuşa karşı bir tehdit unsuru oluşturması şu an için pek mümkün değilmiş gibi duruyor. Yeniden adlandırmalar, tanımlar, kavramlar, anlayışlar her şeyi değiştirebilir mi, bilemem. Ama gerçek bir nesne, sanal ortamda dijital dokunuşlarla dönüştürülebiliyor. Yakın zamanda bir mobil uygulamayla, heykelin, içine yerleştirilmiş dijital koreografiyle hareketlenmesine ve kendisine özgü bir parçayı çalması gibi denemeler yapıldığına şahit olduk. Gerçek olanla sanal olan arasında kurulan ilişkinin çok daha ileri boyutlara taşınacağı aşikâr. Gerçek arttırılıyorsa, hatta gerçeğin neredeyse öneminin bile kalmadığı bir çağın içine girdiysek, bizi bekleyen kaostur kuşkusuz.
Bugün müzisyenin geleceğe dair endişesi, o kaosun belirtisi olmalı. Yapay ortamlar, doğaya bakıp üreten insanın artık dijitalde dünya kurması, mekânın bulanıklaşması, giderek etkileşim üzerine kurulmuş platformlar, algoritmalar üzerinden şekillendirilen müzik, veri bazlı hazırlanan müzik listeleri, yapay zekâyla şarkı yazma veya yapay zekânın vokali taklit etmesi gibi uygulamalar özgünlük, yaratıcılık bağlamında müzisyenin bağımsızlığına ve hayal gücüne karşı tehdit oluşturuyor.
Ekonomik anlamda yapay zekâ teknolojisi karşısında emeğin değersizleşmesi de söz konusu. Bir araştırmaya göre, müzisyenlerin gelirlerinin son birkaç yıl içinde dörtte bir oranında azalması bekleniyor. Aslında sadece müzik sektöründe değil, birçok yaratıcı sektörde gelir kaybı yaşanması bekleniyor. Nedeni, yapay zekâ tarafından üretilen içeriklerin yaygınlaşması, daha çok talep görmesi.
Kimse bağımsız değil!
Yapay zekâ teknolojisi sonuçta büyük bir sistem. (Bu teknolojinin, dijital devrimin olumlu ve insan hayatı için vazgeçilmez olanakları var. Bu ayrı bir konu.) Bu sistemi elinde tutan güçlü şirketler kazanıyor parayı. Karşımızda yapay zekâyı elinde bulunduran, daha rekabetçi, küresel ve insanı yutan uluslararası bir pazar var. Müzisyenin dinlenme başına payına düşenle, sistemin başındaki kişilerin cebine giren milyarca euronun arasındaki uçurum çok büyük. Yapay zekânın şarkı yazması, söylemesi sadece sisteme ait araçlar. Bu yeni bir şey değil. Her dönem kendi sistemini, araçlarını, ekonomisini yaratıyor. Ama bugün daha derin ve acımasız bir yoksulluk bekliyor bizi. Bu her anlamda arttırılmış yoksulluk!
Fiziksel mekânlardaki canlı performansların gittikçe azalması, sanki pandemiyle başladı. Kendimizi birdenbire başka bir zaman ve mekânda bulduk. Birçok sanal performans, sanal konserler, sanal festivaller izledik. Gerçi pandemiden önce de, sayıları az da olsa sanal konserler olmuştu dünyada ama 2019’dan sonra sanki düğmeye basıldı. Hızla değişti her şey. Gerçek mekânların taklit edilmesiyle oluşturulan sanal mekânlarda canlı yayınlar, sanal performanslar, taklit edilen müzik, taklit edilen özne, taklit edilen gerçek…
Dönüp baktığınızda şunu soruyorsunuz: Hangi müzik, hangi gerçek, hangi sahne? Yukarıda da söylemiştim, gerçek olanla sanal olan arasındaki sınır, birtakım düzenlemelerle, etik olanı gözetmekle mümkün olabilir elbet. İnsani olanı, algoritmaların baskısından korumakla.
Kuşkusuz dijital dünya herkesin sesini duyurmasına fırsat verdi, isimsiz birçok müzisyene kapı açtı. Aracısız, daha da bağımsız olma vaadi sunuyordu. Ya da öyle bir algı yaratıldı. Merkezin parçalandığı algısı da denilebilir buna. Oysa sistem tek parça karşımızda. Ve kimse bağımsız değil. Dijital platformların dinamikleri farklı. Bu dinleme platformlarının, müzisyenin kendini sürekli pazarlamak zorunda hissedeceği pasif bir baskı yaratması söz konusu.
Bir müzisyenin yaptığı şarkı, bugünkü sistemin içinde yer alan, milyonlarca dinleyicinin takip ettiği dijital platformlardaki listelere giremediğinde görünürlüğü azalıyor. Eğer birden fazla listeye girebilirse, dinlenme oranında artış olması mümkün. Ama yeterli değil. Bu çoklu ortamda kaybolmamak için süreklilik gerekiyor. Uzun aralar yerine kısa aralıklarla şarkı yayınlamak, bu hızlı akışın içinde yok olup gitmemenin olmazsa olmazı.
Gelinen nokta, üretim tüketim ilişkilerinde sistemin devam etmesi için henüz birinin kullanım süresi dolmadan yenisinin üretilmesini zorunlu kılıyor. Müzikte, akışın devam etmesi için sürekli güncelleme yapmak gerekiyor. Bu, müzisyenler için önemli bir baskı unsuru. Dikkati dağıtan çok fazla verinin olması, odaklanma süresinin azalması, neredeyse sınırsız sayıdaki şarkıya ulaşabilme kolaylığı ve bir şarkıdan diğerine hızlı bir şekilde geçebilme imkânı, şarkı sürelerinin de kısalmasına neden oldu.
Bu, yaşadığımız çağın özellikleriyle doğru orantılı aslında. Belleğin yaratıcılıkla ilişkisi gözetildiğinde yaratılan hızlı akış, çoklu ortam bu çağın dikkatleri dağıtmak için uyguladığı yaygın politikaya dahildir belki de.
Bunu bir düşünmek gerek.










