Merih Akoğul, 1989 baharında objektifine konuk olan Cem Karaca ile Bakırköy’ün hafıza duraklarında dolaşıyor. Eski İstanbul’un meyve bahçelerinden tren raylarına, plak cızırtılarından “Tamirci Çırağı”nın kaderine uzanan bu anlatı, sadece bir sanatçıyı değil; bir dönemin toplumsal dokusunu ve delikanlı umutlarını fotoğraflıyor. Stüdyoİmge’nin unutulmaz arşivinden süzülüp gelen bu tanıklık, Karaca’nın epik sesine ve ortak geçmişimize içten bir selam gönderiyor.
Markası hatırımda, modelini bilmiyorum; otomobillerle aram hiç iyi olmadı zaten. “Geliyorum, Cem Ağabey” diye seslendim, önümde uzanan, yerli filmlerden firari Mercedes’e kuşbakışı bakıp. Sokakta kaygısızca yürüyen tek tük insanlar vardı. Seyyar Köfteci Nihat, birkaç porsiyon kalan köftesini bitiremediği için henüz arabasını da toplamamıştı. Karşımızda lunapark, yorgun dönme dolabıyla havaların ısınmasını bekliyordu. Hemen ilerimizde Zuhuratbaba Türbesi, öğlesi boş ziyaretçilerini -ellerindeki tuz ve şeker paketleriyle- kabul ediyordu huzuruna. Yürüsen Ataköy’dü aşağısı, ürküten sevdalar vardı. Vazgeçmiştik, yürümüyorduk artık.
Dört kardeşten oluşan sebze meyve direniş örgütü gibiydi manavımız: Hüseyin, Ali, Mehmet, Hasan, hepsi var mıydı o gün pek emin değilim ama öğlen içtimasına çıkar gibi esas duruşta dizilmişler, olup biteni izliyorlardı. O günden sonra Zuhuratbaba Caddesi’nin Bestekar Rauf Yekta Sokak ile kesişen köşesinde yer alan ve kentsel dönüşüme bile fırsat kalmadan gasp edilen, Beyaz Saray Apartmanı’nın üçüncü katındaki evimizin penceresinden baktığımda, bambaşka hissedecektim kendimi. Az sonra Cem Ağabey’in yanına gelmiştim. Camı açık, sigarası dudaklarının arasındaydı. Bir an apartmanımızın adının Beyaz Saray olmasını nasıl karşıladığını düşündüm.
Bakırköy’dü, Makriköy’müş adı; büyük bir köymüş eskiden. İkinci sınıfta, ilk sömestrede zayıf getirdiğim Hayat Bilgisi dersinde en azından böyle söylediğini hatırlıyorum öğretmenimin. Ah Saliha Hocam, Kartaltepe İlkokulu’nun haşarı da olsa şiiri damarlarında o günlerden hissetmiş sekiz yaşındaki hassas çocuğun karnesine, o dersten zayıf vermeye gönlünüz nasıl razı gelmişti. Babamın gösterdiği tepkiyi de asla unutmuyorum. Ve sayenizde 30 yıllık eğitmenlik yaşamımda hiç kimseye zayıf not vermedim. (Mesela bir önceki cümlemde, sizi kızdırmak için noktadan sonra ve ile cümleye başladım). Kızacak kimsem de kalmadı artık. Köşkler de yıkılmıştı o günlerde; yerlerini semt krokilerini değiştiren boş arsalara bırakmışlardı. Şimdi ikinci kez yıkıma girmeyi bekliyor bıkkın apartmanlar.
Niye mi bu mevzuu, uzun uzadıya; Cem Ağabey de bu semtin çocuğuydu ve az geçmemişti bu yollardan. Benim zayıf getirdiğim yıl “Resimdeki Gözyaşları”nı çıkarmıştı. Yıl 1971’di demek ki. Biz A yüzündeydik, bir de arka yüzünü çevirip gönlünü oraya bırakan “Emrah”çılar vardı. Aynı görüşün iki fraksiyonu gibiydik. Ağlayan çocuk posteri de her yerdeydi o günlerde, yanında da dua eden kız çocuğu onu yalnız bırakmıyordu. Ormana giden Hansel ile Gretel gibilerdi. Türkiye’nin tuhaf tarihinde ne duası bitti kızın ne de ağlaması oğlanın. Klasik resmin envanterine girdiler kol kola. Bugün yapay zekânın yarattığı kitsch fotoğraflara ne kadar benziyorlardı. Ve bizler de onları hiç unutmayarak, dua ediyoruz ağlanacak hâlimize.
Cem Ağabey varken, plaklar, kasetler, makaralar, kartuş olarak bilinen “8-Track”lar ve grenli filmlere alınmış konserler vardı. Oturup sadece müziği dinlerdi insanlar. Evlerin bahçelerinde akasyalar, menekşeler, ortancalar, saat çiçekleri açardı. O bahçeler, yanından geçenleri azdırıp harama iten, kirazdan elmaya, armuttan Malta eriğine kadar çeşit çeşit ağaçlarla doluydu. Şarkılara yaslanıp kalp çalmaya başlamadan önce, ilk hırsızlık alanımız, dadandığımız meyve bahçeleriydi. 50’li yılların Plymouth dolmuşlarının pikabından, önce Nesrin Sipahi’nin hemen ardından da Cem Karaca’nın koyu ama gevrek sesinin geldiğini hayal meyal hatırlarım. Tırmandığımız ağaçlardan inemediğimiz güzel zamanlardı.
Ben çocuktum, 70’ler de henüz çocuktu. O günlerde herkes, bir Turgut Uyar şiiri gibi yavaş yavaş büyürdü. Sokaklarda dolaşmak tehlikeliydi. Kurt postunun altında köpekler saklıydı. Sokakların ışıkları geç yanardı, evlerin ışıkları daha erken. Bakırköy Akıl Hastanesi, yani Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi adeta evimizin oyunlar oynadığımız arka bahçesiydi. Bulduğumuz lahitten Bizans’a uzanırdık. Delirmek o günlerde bize çok uzaktı, sadece kurduğumuz hayallerin gerçekleşme ihtimalinden ürperirdik. Bilmediğimiz eczalarla ruhumuzu efsunlamıştık, “Beni Siz Delirttiniz” diye başlıyordu şarkın Cem Ağabey, ben hâlâ hastanenin bahçesine gidiyorum. Bazen babamla gidiyorum bazen de anıların arasına sıkışmış küçük bir çocuğu gezdiriyorum. Delirmekten hiç korkmuyorum. Aklımızın sancağını, hoyrat ruhumuzun doruklarına dikmiştik sayende.
Nerede kalmıştık… Bizans’a açılan kapıdan -detaylarını unuttum ama- varmıştık bir yerlere. Bizi bu günlere taşıyan ilk kozmik kapımızdı o delik. Hastaların arasından -delirmiş gibi davranarak, yani uzun uzun susarak- sıyrılıp oraya giderdik. Acılı sürgünleri epik operalara çevirmeyi senden öğrenmiştik. Sana sormuş muydum, Cem Ağabey, “Jules Verne’i sever misin?” diye; okumuş muydun sen de çocukluğunda? İnmiş miydin denizlerin dibine, varmış mıydın arzın merkezine, cebinde sayfaları kıvrık kitaplarla? Savaş alanı gibi, kurtarılmamış ve asla kurtarılamayacak mahallelerden bir açık deniz kaptanı gibi geçmiş miydin? Aradan 37 yıl geçtikten sonra sevdiğinden eminim. Zira macerayı severdin.
Bir “Hikaye”n vardı, hiç unutmadım. Terzinin sana özel biçtiği keten bir gömlek gibi kendine yakıştırmayı bilmiştin. Türkçe dersinde geçmiştik kıyısından; “metin üzerinde çalışmalar” yapmıştık, ki hâlâ çözemediğimiz metinler var puslu geçmişimizde: Bizde kalmış, yırttığımız ya da sakladığımız mektuplar. Külebi’nin şiiri artık hepimizin ortak hikayesiydi. Bu şiiri de şarkılarına yakıştırmayı bilmiştin. Dudaklarımız mı yoksa ellerimiz mi beyazdı, melodiyi hatırladıkça, oturtuyoruz sözcükleri yerlerine. Sen bizim “yapboz”umuzdun. Bozuk düzenin içinde hâlâ bir şeyleri yapabileceğimizin dinmeyen umuduydun. Emindim, sen La Fontaine’i de seviyordun, aynı onun gibi taşı gediğe koyuyordun şarkılarında. Sana onu da soramadım.
Bakırköy, Ataköy, Yeşilyurt derken kısa molalarla Yeşilköy’e gelmiştik. Az konuşup önümüzde akan yolu izlemiştik. Sanki susarak ya da sorular sormayarak kendimi görünmez bir jiletle çiziyordum. Mazoşist yanımın zaten farkındaydım. Her durduğumuz yerde senin fotoğraflarını çekiyordum. Yıllardan 1989, aylardan Mart’tı. Dallar henüz kuru, kimse çıkmamıştı kış havasından. Biraz renkli ama daha çok siyah beyazdı hayatımız. Kederin ve savaşların da tonları hep siyah beyazdı. Grilerle, tarihin açmazlarını taşıyorduk günümüze. Bu şekilde daha rahat katlanıyorduk sıkıntılara. Sahi, Cem Ağabey, “Mor Perşembe” miydi vaktimiz, biz seninle buluştuğumuzda takvimler hangi günü gösteriyordu?
Esas tarifeli seferlerimiz, Bakırköy-Yeşilyurt Hattı boyunca, elimizde Üçüncü mevki Tekel sigarasıyla rayların üzerinden ezilme ihtimalini hiçe sayarak gidiş gelişimiz olurdu. O günlerde en büyük derdimiz kalan sigarayı nereye saklayacağımız ve üzerimize sinen kokuyu nasıl çıkaracağımız üzerineydi. Yazları trene kaçak binerek Menekşe’ye denize giderdik. Bir acayip şarkın daha vardı, unutamadığım; üst sınıfların felsefe dersine erken girmişim gibi. “Adsız”la bahtımın kapısından girdim. Ben, beni düşünür oldum. Kalan sigara için en emniyetli zulanın su saatinin kutusu olduğuna karar vermiştim bu arada.
Kapımızın önündeki lunaparkta dev bir çadır vardı. İlk kez canlı olarak seni orada mı seyretmiştim? Bir sinema konseri vardı, hangisiydi? Bir de Gülhane Parkı’nda, envanterine hiç rastlamadığımız o ağacın akşamları uzayan kızıl gölgesini hatırlar gibiyim. Semaverlerle çay içiyordu insanlar; iki kişi on bardak. Hayvanat bahçesinin mesaisini tamamlayan hayvanlarının tekinsiz sesleri geliyordu parça aralarında. Alkış sesleriyle karışıyor ve ortam bir karnavala dönüyordu adeta. Her şeyin farkında, bir “Ceviz Ağacı” gibiydik: sivil ve Gülhane Parkı’nda. İnanıyorduk Nazım’a ve sana. Önce kestiler, sonra oyup işlediler. Günü gelince tüm eski eşyalar gibi depoya kaldırdılar. “Oy Babo”. Biz, belki de hiç olmadık, Cem Ağabey.
Yalnız çocuklardık; sanki dünyanın tüm solo müzik partileri bizim için yazılmıştı. Tek enstrümanımız vardı, kısılmayan sesimiz ve devrim rüzgârlarını taşıyan her parça bize repertuvar olarak ayrılmıştı. Önce ebeveynler, ardından da mahallenin haylaz çocukları mühürledi hayatımızı. Hocalarımız da az uğraşmadılar, haşarılığın patikalarından çıkarmak için bizleri. Nafileydi çabaları. Beş yıl ilkokulda tapulu kaldı özlük haklarımız. Ortaokul, lise derken; onların bitmek bilmez söylevleriyle hazırladılar bizi darbelere… Bakırköy-Yeşilyurt güzergâhını izleyip Yeşilköy’e gelmiştik hızla. “Bak Cem Ağabey dedim, burası da benim meyveye durduğum Yeşilköy 50. Yıl Lisesi; sevmem, sevemedim bir türlü okulu,” dedim. Bir şey söylemedi. Gülümsedi.
Burjuva sınıfına atlamaya hiç meyli olmayan biz mahalle çocuklarına, kalabalık sınıfların köhne sıralarında üçer kişilik sıkışık düzen oturmayı önermiştin Cem Ağabey, oysa söyleyecek ne çok şeyim vardı sana. Sessizce fotoğraflarını çektim. Artık bir fotoğrafçıydım. Küçük bir çocuğun, teyzelerinin Almanya’dan getirdiği Neckermann kataloglarındaki fotoğraf makinesi hayallerinden geçerek huzuruna gelmiştim. Sanki beni çok uzun zamandır tanıyor gibi davrandın, ben de sana aynı şekilde. Sanki yeniden görüşecektik; hem de en kısa zamanda. Omzumda iki Nikon makine vardı; sen yine silahsız ve tek başına gelmiştin randevuna.
Yıllarca bir masat gibi kullanarak müziklerini, bilemiştim yüreğimi. Bakırköylü olmanın gururunu taşıyorduk ikimiz de. Sustuk, otomobilde kimin kaseti çalıyordu; kaset teyp var mıydı, yoksa lastiklerin Kennedy Caddesi’ne vuran sesini dinlemeyi mi yeğlemiştik birlikte. Hatırlamıyorum. Önce Yeşilyurt’ta yetim kalmış köşklerin önünde, sonra da balıkçıların yanında unutulmamayı seçmiştik. Seni gördükleri için çok mutluydular. Tekneler fonda, balıkçılar karşımızda; sanki Yeşilköy’de değil, İtalya’da bir sahil kasabasında, bir Fellini filminin içinden geçiyor gibiydik. Türkçe dublaj yapılmıştı oynadığımız sahnelere. Serin bir ikindi rüzgârı yüzümüzü ısırmaya başlamıştı. Gitme zamanı yaklaşıyordu.
1960’ların İstanbul’una doğmuştuk ve Brecht ile büyümüştük. Çizgi roman okuyorum diye uğruna tokat yediğim kırmızı urbalıları unutup, yerine siyah önlüklerimiz üzeri beyaz yakalılar olarak bir müddet hayata devam edecektik. Gelecek güzel günlerimiz vardı. Artık geçmişin pörsümüş memelerinden sağdığımız anılar, tülden peçesiyle çıkıyor karşımıza. Sen vardın Cem Ağabey, Erkin Koray, Moğollar vardı; Ersen, Barış Manço vardı. Ne bulursak dinlerdik; kısıtlı imkânlarımızla ne güzel şarkılar keşfetmiştik. Hümeyra’nın, Selda’nın, Nilüfer’in, Füsun’un, Ajda’nın Nükhet’in, lambaya tekme vurmuş yeni yetme transistörlü radyolardan süzülen ölümsüz kadınların şarkıları da mahsur kalmıştı kulaklarımızda. İçimiz umut doluydu eskiden. Şarkılardan güç alırdık.
Hani piknikte örtülerin üzerinde, pille de çalışabilen portatif pikapları olan, odalarını birer tapınağa çeviren genç ablaların evine misafirliğe gittiğimizde, çıtırtıların arasından senin sesini duyardık Cem Ağabey. Sadece yaşamıyordun söylerken şarkılarını, yaşatıyordun da. İnandırıyordun olan bitene, bizleri. Sonra büyüdük, arzularımız da büyüdü. Belki “Tamirci Çırağı”nın kaderi değişmişti, belki de “Kâhya Yahya” şimdi bir otomobil galerisinin sahibiydi. İnsan kocadıkça arzularını da öldürüyordu. Plaklar geleceğe attığımız ve bizi tekrar eski günlere döndürecek bumeranglardı. Uzaktan sevmeyi, edebi ve ebedi platonikler olmayı senden öğrenmiştik.
Mahallenin fazlaca ileri giden çocuklarının hikâyesi, soluğu ifrit gibi İkinci sigarası kokan kocakarılar tarafından kurşun dökülmesiyle son bulurdu. Zayıftık; Aksaray birahanelerinin kapıya çıkarılmış çöpleri gibiydik. Girmediğimiz derslerin kırık notlarıyla doluydu karnelerimiz. Onları bizden başkası görmedi. İşte o zaman senin şarkılarına sarıldık. Anadolu, genetik kodumuz, tanışmadığımız dedelerimizden bize bırakılmış ortak mirastı; yeni sürgün vermiş ve henüz deşilmemiş damarlarımızda. Nazlı çocuklardık, hastalandığımızda doktorların evlerimize muayeneye gece yarısı 10 liraya geldiği zamanlardı. Ama o saatte bile kravatlı, ceketli olurlardı. Hasta olduğumuz için utanırdık. İçinde doktor geçen şarkın da var mıydı, Cem Ağabey…
Kapağından bedava çıkma ihtimalini yitirmiş kasasız Frukolar’ın gergin bekleyişine, sahipsiz katliamlara, arada gelen beşi bir yerde darbeye, özgürlüğümüze yapılan sinsi çıkartmalara, ejderhanın aleviyle sigaramızı tutuşturmak isteyenlere Cem Karaca şarkılarıyla karşı durduk. Plaklarını bulduk, kasetlere çektik. Konuyla ilgisi olmayan sevdalara meze ettik. Kestik, diktik, çarptık, böldük. Geleceğimizi rehinciden kurtarıp hayallerimizi gerçek yaptık. Yine de girmediğimiz derslerin sorularını sordular bizlere. Sistemleri hiç sevmedik.
Seni dinlerdik, ateş basardı içimizi. Kanatlarımız varmış gibi hissederdik. Açardık pencereyi. Oysa “Kapat!” derdi annemiz camı, “yüksek sesle dinleyeceksen eğer, ya da kıs sesini evi bombalarlar”. Hiç anlamadım neden, bir şarkı için eve bomba atacaklar. Zaten içimizi bombalıyor müzikler, arazimizi dümdüz ediyor sözler. İkisi birleşip ruhumuza musallat oluyorlar. Hayalin umut formunu seviyoruz. Eğilip baktığımız her su birikintisinde aksimizi görüyoruz. 14 yaşımın çocukluğunda kana bulanıyor “1 Mayıs”ın sözleri. Yine siyah beyaz fotoğraflarda görüyoruz, Taksim’deki mahşeri. Her gün birileri vuruluyor. Muhtarlar ve mezar kazıcılar fazla mesai yapıyor.
Sonra sen bizi bırakıp gittin Cem Ağabey. Köfteci Nihat, seyyar olarak iyi para kazandı, biraz ilerde kendi dükkânını açtı. Sonra dükkân kapandı, duyduk ki at yarışlarına olan tutkusu onu borç batağına sürüklemiş. Nihat sadece iyi pişiriyordu, köfteleri aslında karısı yapıyordu. Her gün koca bir tencere ile kocasına getiriyordu. Sürekli açık radyosunda sanki seni duymuşluğum da vardı. “Safinaz” mı çalıyordu, bilemedim. Sen buraların çocuğuydun, şarkılarınla Bakırköy’de, imar affına girmeyen evlerinde muhalif bir delikanlı olarak büyümüştün. Sen epik Halk-Rock müziğinin Türkiye’deki en önemli temsilcisiydin.
“Yoksulluk Kader Olamaz”, “Parka”, “İhtarname”, “Nem Kaldı”, “Dadaloğlu”; arka arkaya dinliyorum şarkılarını. Hiçbir şey değişmemiş, değişmiyor ve değişmeyecek. Herkes yoksul, dünya daha kötü eskisinden. Cem Ağabey Bakırköy’ün ara sokaklarından, meydana hizalanan zararsız delileri nasıl özlüyorum biliyor musun? Bendeki ilk plağın “Yoksulluk Kader Olamaz” idi. Ama oldu işte. Bırakıp gidenlere, ömrümüzü akbabalar gibi deşenlere, bize isyana yöneltenlere senin sesinle yakacağımız daha nice ağıtlar vardı. Sen, bize yaşam ile nasıl savaşacağımızın ve düşmanla bile nasıl sulh yapacağımızın formüllerini vermiştin. Sahneyi, biz acemi yedeklerine vakitsiz bırakıp gittin. Şimdi gördüğün gibi acemi sololarımızla huzurundayız.
Cem Ağabey, artık “Bekle Beni” şarkının biraz uzatılmış gitar solosu gibiyiz. Islığını da duyuyoruz. Sonunda. “Sen de Başını Alıp Gitme” desen de şartsız, kayıtsız, günü geldiğinde şarkılarının koro bölümünü hep birlikte söyleyeceğiz.
S O N
Levent Erseven arıyor. Yıllardan 1989, mevsimlerden ilkbahar, aylardan Mart. Doğrudan konuya giriyor:
-Cem Karaca’yı çeker misin?
-Çekerim!
Bütün konuşma bundan ibaretti…
Çektim.
Sağol Levent, çok yaşa Cem Ağabey!
Aramızdan ayrılışının 22’nci yılında saygı ve sevgiyle anıyorum seni.
Var ol Stüdyoİmge! Ve sevgili okuyucular…
Fotoğraflar: Merih Akoğul
NOT: Cem Karaca’nın ölüm yıl dönümü sebebi ile ufak bir yazı dizisi hazırladık. Dizinin tüm yazıları:










